<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Haber Caddesi</title>
        <link>https://www.habercaddesi.com/</link>
        <description>Haber Caddesi</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>OKULLAR AÇILDI: ÇOCUĞUNUZUN ÇANTASINA KAYGINIZI KOYMAYIN</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/okullar-acildi-cocugunuzun-cantasina-kayginizi-koymayin-3368</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/okullar-acildi-cocugunuzun-cantasina-kayginizi-koymayin-3368</guid>
                <description><![CDATA[OKULLAR AÇILDI: ÇOCUĞUNUZUN ÇANTASINA KAYGINIZI KOYMAYIN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okullar açıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evlerde yeniden alarm sesleri, hızlı kahvaltılar, çantalar, ödevler ve sınavlar var. Fakat çocuk okula yalnızca kitaplarını götürmüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evden aldığı duyguları da götürüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özgüvenini, korkularını, ailesinin beklentilerini, “yapabilirim” duygusunu ya da “başarısız olursam değerim azalır” düşüncesini.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden okul yılının başında ebeveynlerin soracağı en önemli soru belki de:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Çocuğum bu yıl kaç alacak?” değil, “Çocuğum bu yıl kendisini nasıl hissedecek?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarı ile çocuğun değeri birbirine karıştırılmamalı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ebeveynlerin yüksek beklentileri çoğu zaman sevgiden ve gelecek kaygısından doğar. Ancak akademik baskı ile çocuk ve ergenlerin ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi inceleyen 52 çalışmalık sistematik derlemede, çalışmaların 48’inde akademik baskı ile en az bir olumsuz ruh sağlığı göstergesi arasında pozitif ilişki bulundu. Araştırmacılar bununla birlikte çalışmaların çoğunun kesitsel olduğunu ve doğrudan nedensellik kurulamayacağını belirtiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Buradaki mesele çocuklara “ders çalışmayın” demek değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarıyı çocuğun değerinin ölçüsü haline getirmemek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bu sınav istediğin gibi geçmemiş, nerede zorlandın?” demek ile “Nasıl bu kadar düşük aldın?” demek aynı şey değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlki çocuğu problemin içine davet eder, ikincisi onu savunmaya itebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğun duygusunu hemen düzeltmeye çalışmayın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk “Sınavdan korkuyorum.” dediğinde,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Abartıyorsun.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne var bunda?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sen zaten yaparsın.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>demek yerine:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bunun seni korkuttuğunu görüyorum. İstersen birlikte bakalım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>demek daha işlevseldir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü duyguyu kabul etmek, davranışın her biçimini kabul etmek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Öfkelenmeni anlayabiliyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>demek başka,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Öfkelendiğin için istediğini yapabilirsin.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>demek başkadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güncel araştırmalar da ebeveynlerin çocukların duygularına verdikleri tepkilerin önemli olduğunu gösteriyor. 2025 tarihli meta-analitik bir çalışmada destekleyici olmayan ebeveyn duygu sosyalleştirme davranışları çocukların içselleştirme sorunlarıyla pozitif ilişkili bulunurken, destekleyici yaklaşımlar daha olumlu sonuçlarla ilişkilendirildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğun kaygısını siz de taşımayın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk sınavdan korktuğunda ebeveynin de paniklemesi, çocuğun kendi kaygısının üzerine bir de yetişkinin kaygısını ekleyebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğun ihtiyacı her zaman kaygısının ortadan kaldırılması değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaygı varken de baş edebileceğini deneyimlemesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kesin çok iyi alacaksın.” yerine,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İstediğin gibi geçmezse üzülürsün. Sonra neyi değiştirebileceğimize birlikte bakarız.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>demek daha gerçekçi bir güven verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ebeveynin görevi çocuğun hayatından bütün kaygıyı temizlemek değil, kaygıyla baş etme kapasitesinin gelişmesine eşlik etmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onun yerine yaşamayın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ödevini takip etmek başka, ödevini onun yerine yapmak başka.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğu dinlemek başka, yaşadığı her problemi onun yerine çözmek başka.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ebeveynin eğitim sürecine katılımı çocuk açısından önemli. 2024 tarihli, 390 binden fazla katılımcıyı kapsayan bir meta-analizde ebeveynin eğitim sürecine katılımı ile ergenlerde depresif belirtiler arasında negatif ilişki bulundu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak katılım kontrol değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sen ne yapmak istersin?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Başka hangi seçeneklerin var?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İstersen birlikte düşünebiliriz.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>demek, “Ben hallederim.” demekten daha değerlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü çocuk hem yalnız olmadığını hem de kendi hayatında söz sahibi olduğunu öğrenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğun kendisi hakkında kurduğu cümlelere dikkat edin</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben zaten matematik yapamıyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben başarısızım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kimse beni sevmiyor.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben aptalım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar yalnızca anlık cümleler olmayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk kendisi hakkında bir hikâye yazmaya başlıyor olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sen sorumsuzsun.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>yerine,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bu ödevi yapmadın.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>demek önemlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk cümle kimliğe, ikincisi davranışa yöneliktir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğun davranışını düzeltmek gerekir,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>fakat onu davranışından ibaret hale getirmemek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen çocuklarımızın değil, kendi geçmişimizin ödevini yaptırırız</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Terapötik açıdan ebeveynin kendisine sorabileceği en değerli sorulardan biri şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Şu anda çocuğumun ihtiyacına mı cevap veriyorum, yoksa kendi geçmişimde alamadığım bir şeyi onun üzerinden mi tamamlamaya çalışıyorum?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukken sürekli kıyaslanan bir ebeveyn, farkında olmadan kendi çocuğunu da kıyaslayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarısızlığı kabul edilmeyen bir ebeveyn, çocuğunun düşük notunu olduğundan daha büyük bir tehdit olarak algılayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden çocuklarımız bizim telafimiz değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlar ayrı birer insandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi yetenekleri, sınırları, mizacı ve hayalleri vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okulda yalnızca notlara bakmayın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğun öğretmeniyle ve okuluyla kurduğu ilişki de önemlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2025 yılında yaklaşık 2,64 milyon öğrenciyi kapsayan geniş bir meta-analitik çalışmada öğretmen-öğrenci ilişkisinin akademik başarıyla birlikte motivasyon, okul aidiyeti, katılım, davranış, özdenetim ve iyi oluş gibi birçok sonuçla ilişkili olduğu gösterildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle öğretmene yalnızca:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Notları nasıl?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>diye sormak yerine,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Arkadaşlarıyla ilişkisi nasıl?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Derse katılıyor mu?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Zorlandığında yardım istiyor mu?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Son zamanlarda davranışında bir değişiklik gördünüz mü?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>diye sormak da gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazen akademik bir problemin altında akademik olmayan bir sorun vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğunuz her şeyi size anlatmayabilir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özellikle ergenlikte çocukların mahremiyet ihtiyacı artar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önemli olan her şeyi anlatması değil, anlatmak istediğinde kime gideceğini bilmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Şimdi konuşmak istemiyorsan tamam.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne zaman istersen buradayım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir hata yaptığında da benimle konuşabilirsin.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu cümleler çocuğun zihninde önemli bir güven alanı oluşturur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de en önemli şey.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğunuzun her gün başarılı olması gerekmiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her sınav iyi geçmeyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her arkadaşlık devam etmeyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her hata hemen düzeltilmeyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü psikolojik dayanıklılık, bütün zorlukların çocuktan uzak tutulmasıyla değil, zorluk yaşadığında onunla baş edebildiğini deneyimlemesiyle gelişir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yıl çocuğunuzdan sorumluluk isteyin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ders çalışmasını, kurallara uymasını ve elinden geleni yapmasını bekleyin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama sevgiyi başarıya bağlamayın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ona şunu hissettirin:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Seni görüyorum. Senden sorumluluk bekliyorum. Sana güveniyorum. Zorlandığında yardım isteyebilirsin. Hata yaptığında da yanındayım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü çocuğunuzun karnesindeki notlar bir gün unutulabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama çocukluğunda kendisini nasıl hissettirdiğinizi çok daha uzun süre taşıyabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bu yıl ilk sorumuz “Kaç aldın?” değil, “Bugün sen nasılsın?” olsun.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 Oct 2026 19:03:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KÜÇÜK BİR OTOMOBİLDEN ÇOK DAHA FAZLASI MİNİ COOPER</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kucuk-bir-otomobilden-cok-daha-fazlasi-mini-cooper-3367</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kucuk-bir-otomobilden-cok-daha-fazlasi-mini-cooper-3367</guid>
                <description><![CDATA[KÜÇÜK BİR OTOMOBİLDEN ÇOK DAHA FAZLASI MİNİ COOPER]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Otomobil, ayağınızı yerden kesen, sizi bir noktadan diğerine götüren, artık hayatımızın da bir parçası haline gelen araçlardır. Kimi otomobiller ise bizi yıllar öncesine yani çocukluğumuza, hayallerimize, özgürlüğün ilk tadına götürür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yazımda işleyeceğim Mini Cooper da , ikinci gruba giren otomobillerden biridir. Bence Mini Cooper yalnızca dört tekerlek üzerine kurulmuş bir ulaşım aracı değildir dönemin ruhunu taşıyan, tasarımıyla nesiller arasında köprü kuran ve otomobil dünyasında "küçük olmanın büyük olmak anlamına gelebileceğini" kanıtlayan gerçek bir efsanedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün trafikte yanımızdan geçen bir Mini Cooper gördüğümüzde çoğumuzun yüzünde istemsiz bir tebessüm belirir çünkü onun çizgileri, yıllara meydan okuyan tasarımı ve karakteristik duruşu bize yalnızca bir otomobili değil, bir yaşam biçimini hatırlatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her otomobilin bir karakteri vardır derler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimisi güçlüdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimisi gösterişlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimisi hızlıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama sıra Mini Cooper’a gelince bir duralım o ise samimidir, sıcacık gelir bize.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İçine bindiğinizde bize yabancılık hissettirmez. Sanki yıllardır tanıdığınız eski bir dost gibi bizi karşılar. Gösterge panelindeki detayları, yuvarlak hatları, kendine özgü tasarımı hepsi bir otomobil fabrikasında değil de bir tasarımcının kalbinde doğmuş gibidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden Mini Cooper hiçbir zaman modası geçen otomobillerden biri olmadı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mini Cooperin hikâyesi öyle sıradan bir otomobilin doğuşuna benzemez , o zor zamanların içinden doğmuş büyük bir başarı öyküsüdür. 1950'li yılların sonunda dünyada yaşanan petrol krizi, özellikle Avrupa'da ekonomik ve az yakıt tüketen otomobillere olan ihtiyacı artırmıştı. İşte bu süreçte İngiliz Mühendis Sir Alec Issigonis'in öncülüğünde geliştirilen ilk Mini , 1959 yılında tanıtıldığında kimse bu küçük otomobilin otomotiv tarihinin en önemli simgelerinden biri olacağını tahmin bile edemiyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüm ezberler bozulmuştu, diğer araçların tersine motorunun dikey değilde enlemesine yerleştirilmesi, önden çekişli yapısı ve olağanüstü iç hacim kullanımı, dönemine göre adeta devrim niteliğindeydi. Dışarıdan bakıldığında küçücük görünen otomobil, içine oturanları şaşırtacak kadar genişti. O günlerde geliştirilen bu mühendislik anlayışı bugün hâlâ birçok modern otomobilin temelini oluşturmaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak Mini'yi efsane yapan yalnızca mühendisliği değildi. 1961 yılında yarış otomobili üreticisi John Cooper'ın dokunuşuyla “Mini Cooper” doğdu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küçük gövdesinin altında büyük bir cesaret taşıyan bu otomobil, kısa sürede pistlerde dev rakiplerini geride bırakmaya başladı. Güçlü motorları geride bırakan çevik yapısı, hafifliği ve kusursuz yol tutuşu sayesinde otomobil sporlarının unutulmaz isimlerinden biri haline geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1964, 1965 ve 1967 yıllarında Monte Carlo Rallisi'nde elde ettiği zaferler, Mini Cooper'ın yalnızca şehir otomobili olmadığını tüm dünyaya gösterdi. O günlerden sonra Mini, sıradan insanların otomobili olmaktan çıkıp bir başarı sembolüne dönüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de Mini Cooper'ın en önemli özelliği, insanların kalbine dokunabilmesiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1960'lı yıllarda Londra sokaklarında gençliğin simgesi oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanatçılar, müzisyenler, sinema yıldızları onu tercih etti. Beatles üyelerinden modacılara kadar pek çok ünlü isim garajında bir Mini bulunduruyordu. Mini artık yalnızca bir otomobil değildi; pop kültürünün ayrılmaz bir parçasıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar geçti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji değişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Otomobiller büyüdü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Motorlar güçlendi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hibrit araçlar çıktı, vitesler otomatik oldu, yol bilgisayarları, kameralar, her şey ama her şey teknolojiye ayak uydurdu ancak Mini'nin ruhu hiç değişmedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2001 yılında BMW markayı yeniden yorumladığında birçok kişi endişeliydi. Acaba bu küçük İngiliz efsanesi karakterini kaybedecek miydi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tam tersi oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni nesil Mini Cooper, geçmişine saygı duyan ama geleceğe de cesurca bakan bir otomobil olarak doğdu. Yuvarlak farları, kısa çıkıntıları, dik duruşu ve karting hissi veren sürüş karakteri korunurken; güvenlik, konfor ve teknoloji çağın gereklerine uygun şekilde geliştirildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün Mini Cooper'a binen birçok insanın ilk söylediği cümle şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Bu otomobil sürülmüyor, yaşanıyor." İnşallah birgün hepimizin bir Mini Cooper’ı olur, yollarda park aramadan, ufacık bir yere park edebiliriz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 Oct 2026 19:01:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>FAİK PAŞA YOKUŞU\&#039;NDA BİR İTALYAN İZİ FRANCESCO DELLA SUDA</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/faik-pasa-yokusunda-bir-italyan-izi-francesco-della-suda-3366</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/faik-pasa-yokusunda-bir-italyan-izi-francesco-della-suda-3366</guid>
                <description><![CDATA[FAİK PAŞA YOKUŞU\'NDA BİR İTALYAN İZİ FRANCESCO DELLA SUDA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihin sokaklarında dolaştığımızda ara sıra karşımıza ilginç kişilerde çıkar kimileri vardır isimleri çok büyük kalabalıklar tarafından bilinmez ama dokundukları insanların hayatında derin izler bırakırlar. Bence onların değerleri, alkışlarla ya da manşetlerle ölçülmez asıl değerleri, geride bıraktıkları güzel anılar, örnek davranışlar ve insanlara hissettirdikleri güvenle anlaşılır.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazımın ana temasını oluşturan Francesco Della Suda’da böyle isimlerden biri olarak anılır.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insanın hayatını anlatırken yalnızca başarılarından söz etmek yeterli değildir çünkü insanı insan yapan zor zamanlarda gösterdiği duruşu, çevresine karşı yaklaşımı ve karakteridir. Francesco Della Suda hakkında konuşulurken de en çok öne çıkan şey, yalnızca yaptıkları değil; bunu hangi anlayışla yaptığıdır. Sakinliği, çalışkanlığı ve insan ilişkilerine verdiği önem, onu tanıyanların hafızasında özel bir yer edinmesini sağlamıştır.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Francesco Della Suda’nın hikayesi sıradan bir insanın hikayesi değildir. İstanbul’da yüzyıllar boyunca birlikte yaşayan farklı kültürlerin, dillerin ve inançların ortak yaşamının da hikâyesidir.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osmanlı zamanının İstanbul'u, yalnızca <strong>Türklerin, Rumların, Ermenilerin </strong>ya da Yahudilerin şehri değildi aynı zamanda Levantenlerin de şehriydi. Akdeniz'in farklı limanlarından gelen İtalyan aileleri, yüzyıllar boyunca Galata'nın dar sokaklarında ticaret yaptı, hastaneler kurdu, sanat üretti, mimariye katkıda bulundu ve şehrin sosyal hayatına yön verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Francesco Della Suda</strong> da bu çok katmanlı dünyanın önemli temsilcilerinden biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Faikpaşa Yokuşu'nda yürürken eski apartman cephelerine dikkatle bakarsanız, taşların aslında konuştuğunu hissedersiniz. O cephelerde yalnızca mimari değil aynı zamanda insan emeği vardır. Kim bilir, belki Francesco Della Suda da aynı kaldırımlarda yürümüş, aynı yokuşu çıkarken Haliç'e doğru durmuş gün batımını seyretmiştir.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yıllarda Beyoğlu bambaşkaydı şöyle bir zaman makinesi olsaydı, ben zamanı geri alıp o yıllarda yaşamak isterdim.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">At arabalarının sesi tramvay raylarına karışırdı,</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtalyanca, Fransızca, Rumca, Ermenice ve Türkçe aynı kahvede aynı gün içinde duyulabilirdi, fırınlardan çıkan ekmek kokusu kilise çanlarıyla ezan sesine karışırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul, farklılıkların birbirini tamamladığı büyük bir senfoniydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Francesco Della Suda işte bu senfoninin notalarından biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sadede gel Esra “ dediniz yine bende lafı fazla uzatmadan Francesco Della Suda’yı anlatmaya başlayayım sizlere.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1814 yılının bir bahar ayında Yunan adası olan Syros’da doğmuştu. Ailesiyle birlikte o zamanki adı Pera olan Beyoğlu’nda çocukluğu geçti, İtalyan asıllıydı ve daha 12 yaşındayken annesini yitirince Pera’da bulunan Sainte Marie Manastırı’nın yetimhanesine verilmişti. 17 yaşına geldiğinde Maltepe Eczanesi’nde çırak olarak çalışmaya başladı.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Francesco Della Suda kendi halinde sessiz, çalışkan ve azimliydi.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1934 yılında henüz yirmi yaşındayken baş Eczacı, 1837 yılına gelindiğinde ise Osmanlı İmparatorluğu Ordu Merkez Eczanesi’nin yöneticisi oldu. Osmanlının hekimbaşısı Abdülhak Molla tarafından kendisine verilen bu görev oldukça zordu ama asla yılmadı bilakis zorlu şartlarda olmasına rağmen gece gündüz çalıştı, üstün başarılar gösterdi.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Francesco Della Suda bir yandan bu zor görevi yürütürken diğer yandan da Üniversite eğitimine devam ediyordu. 1844 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Eczacılık bölümünden diplomasını alıp Eczacılık deneyimini diploma ile tescil ettirmeyi başardı. Yetim bir çırak olarak başladığı yolda artık diplomalı bir Eczacıydı.</span></span></strong></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1849 yılında henüz gençken İstiklal Caddesi üzerinde “Grande Pharmacie” (Büyük Eczane) yi açarak kendi eczanesinin sahibiydi artık. Bu Eczane halk arasında kısa sürede Della Suda adıyla tanınıp meşhur oldu.&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Francesco Della Suda hem halk hem devlet yetkilileri tarafından sevilen bir isimdi. Kırım Savaşı’nda ordu sağlık kuruluşlarının ilaç ve tıbbi malzeme ihtiyaçlarının sağlanması için büyük bir çaba göstermiş, nice yaralı askerimizin hayatının kurtulması için çalışmıştı. Onun bu gayretleri karşılıksız kalmadı ve 1859’da Mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseltilip adı “Faik Paşa Della Suda” olarak kayıtlara geçti.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1855 I. Paris, 1862 Londra ve 1863 İstanbul Dünya sergilerine katılarak ilaç ve morfin koleksiyonları ile madalyalar kazandı. Cemiyet-i Eczacıyan der Asitane-i Aliyye (İstanbul Eczacılar Derneği) ve Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane (İmparatorluk Tıp Derneği) derneklerinin kurucularından olan Faik Paşa Paris Eczacılar Birliği’nin ilk Osmanlı üyesi oldu. Yüksek morfin içeren Türk afyonlarını dünyaya tanıttı.&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayatının geriye kalan döneminde yaşamını sonradan Faik Paşa Yokuşu adı verilen bu yokuşun başındaki evde tamamlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günler ayları, aylar yılları kovalar dolu dolu 99 yıl yaşayan <strong>Francesco Della Suda</strong> vefat eder halk çok üzgündür binlerin katıldığı bir cenaze töreni ile <strong>Feriköy Latin Katolik Mezarlığı</strong>’na gömülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan ömrü sınırlıdır ama güzel hatıraların ömrü çok daha uzundur. Ardında sevgi, saygı ve güven bırakan insanlar fiziksel olarak aramızda olmasalar bile yaşamaya devam ederler. Francesco Della Suda'nın ismi de böyle hatırlanıyorsa bunun nedeni yaptığı işlerden çok bıraktığı insani izlerdir. Ve belki de bir insan için bundan daha büyük bir başarı yoktur. Bugün Beyoğlu’na çıkar, Faik Paşa yokuşuna gelirseniz, kafanızı kaldırın ve tarihe bakın en azından insanlara faydası dokunmuş birine bir dua gönderin…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Işıklarda uyu <strong>Francesco Della Suda</strong> yada diğer adı ile <strong>Faik Paşa</strong>… Seni her zaman saygı ve şükranla anıyoruz.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ESRA SONGÜLER</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 Oct 2026 19:10:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>YARININ YOLLARINDA BİZİ NELER BEKLİYOR…</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yarinin-yollarinda-bizi-neler-bekliyor-3365</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yarinin-yollarinda-bizi-neler-bekliyor-3365</guid>
                <description><![CDATA[YARININ YOLLARINDA BİZİ NELER BEKLİYOR…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir zamanlar otomobil sahibi olmak büyük bir hayaldi. <em><strong>Mahallede bir kişinin arabası varsa herkes onu tanır, çocuklar arkasından bakar, büyükler ise arabanın markasını ve modelini konuşurdu.</strong></em> Şimdi ise otomobiller yalnızca bizi bir yerden başka bir yere götüren araçlar olmaktan çıkıyor. Direksiyonun başında insanın değil, bilgisayarın oturacağı günlere doğru ilerliyoruz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünsenize, sabah evden çıkıyorsunuz. Arabanıza biniyorsunuz, gideceğiniz adresi söylüyorsunuz. Direksiyon kendi kendine dönüyor, araç trafik ışıklarında duruyor, önündeki otomobille mesafesini koruyor. Siz de arkanıza yaslanıp gazetenizi okuyorsunuz. Hatta belki köşe yazınızı son kez gözden geçiriyorsunuz. Yalnız dikkat edin, yazıyı beğenmeyip sizi yanlış adrese götürmesin!</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi kendine giden otomobiller artık bilim kurgu filmlerinin konusu değil. Bu teknoloji üzerinde çalışmalar sürüyor. Ancak akıllara hemen bir soru geliyor: Bu arabalar hiç kaza yapmayacak mı?</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette yapabilirler. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, yollarda beklenmedik durumlar bitmeyecek. Bir anda yola fırlayan çocuk, kuralları umursamayan bir sürücü veya önüne çıkan bir çukur… Üstelik bilgisayarların da hata yapabileceğini unutmamak gerekiyor. Belki gelecekte kazalar azalacak ama sıfırlanacak mı, bunu zaman gösterecek.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de işin komik tarafı var. Eskiden trafik polisi sürücüye,<strong> “Ehliyetinizi alabilir miyim?”</strong> diye sorardı. Gelecekte belki de otomobile dönüp, <strong>“Yazılımınızın ehliyeti nerede?” </strong>diyecek!</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hava ulaşımında da büyük değişiklikler bizi bekliyor. Bugün uçağa binmek için havalimanına gidiyor, uzun kontrollerden geçiyor, bekleme salonlarında zaman geçiriyoruz. Gelecekte elektrikle çalışan küçük hava araçları, şehir içi ulaşımın bir parçası olabilir. Trafikte saatlerce beklemek yerine birkaç dakikada karşı yakaya geçmek kulağa hoş geliyor.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii İstanbul'da bu araçların sayısı artarsa bir başka sorun çıkabilir. Bugün karada korna seslerinden şikâyet ediyoruz, yarın gökyüzünde uçan araçların park yeri için tartışabiliriz. Bir de yukarıdan gelen trafik cezalarını düşünün!</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deniz ulaşımı da bu değişimden nasibini alacak. Elektrikli vapurlar, otonom tekneler ve daha çevreci gemiler yaygınlaşabilir. İstanbul Boğazı'nda kaptansız bir vapurun yolcu taşıdığını düşünün. Yolcular çaylarını yudumlarken vapur kendi rotasında ilerliyor. Yalnız martılar yine aynı martılar olacak. Simidi kimin elinden kapacaklarını teknolojiye danışacaklarını hiç sanmıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu gelişmeler yalnızca araçları değil, şehirleri de değiştirecek. Daha az egzoz, daha sessiz caddeler, akıllı trafik sistemleri ve belki de daha az park yeri ihtiyacı… İnsanların işe, okula ve sosyal hayata ulaşma biçimleri yeniden şekillenecek. Ancak teknolojinin sunduğu kolaylıkların herkes için erişilebilir olması da önemli.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka mesele ise insanın alışkanlıkları. Direksiyon başında yıllarını geçirmiş birine, “Artık sen hiçbir şey yapmayacaksın, araba seni götürecek” demek kolay mı? Hele ki otomobil kullanmayı özgürlük sayanlar için bu durum biraz zor olabilir. Belki de geleceğin sürücüleri, eski neslin direksiyon tutma merakını anlamayacak.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizler çocukluğumuzda at arabalarından otomobillere, siyah beyaz televizyonlardan akıllı telefonlara uzanan büyük değişimlere tanıklık ettik. Şimdi de otomobillerin sürücüsüz kaldığı, uçan araçların konuşulduğu bir dönemin eşiğindeyiz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bütün bu yeniliklerin ortasında değişmeyecek bir şey var: İnsanların bir yere yetişme telaşı!</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden at arabasıyla geç kalanlar vardı, bugün otomobille geç kalanlar var. Yarın belki sürücüsüz arabayla toplantıya geç kalacağız. Üstelik suçlayacak bir şoförümüz de olmayacak.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleceğin ulaşımı ne kadar akıllı olursa olsun, umarım insanlık biraz daha sabırlı, biraz daha saygılı ve biraz daha anlayışlı olmayı öğrenir. Çünkü yolları güzelleştiren yalnızca teknoloji değil, o yolları paylaşan insanlardır.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de geleceğin en büyük icadı, kendi kendine giden otomobil değil, birbirine yol veren insan olacaktır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her zaman ki gibi kendinize çok çok iyi bakın. Hoşça kalın.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 19:01:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DEREDEN TEPEDEN</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dereden-tepeden-3364</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dereden-tepeden-3364</guid>
                <description><![CDATA[DEREDEN TEPEDEN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><em><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkesin ilham perisi var mıdır bilmem ama benim de bir ilham perim var da ne zaman geleceğini bir türlü söylemez diye düşündüm. Şairlerin , güfte yazarlarının gece geliyormuş bildiğim kadarıyla, <strong>gecenin sessizliği , ay ışığı , yıldızların tek tük göz kırpışı ve insanların odalarına geçip uykuya daldıkları zaman periyi içeri davet eden biri var demek ki ee buyursun gelsin bakalım.</strong> Uykusuz geçen gecelerime baktım da iki satır karalamamışım , bizim eve hiç uğramadan nerelere gidiyor ki bu peri ?&nbsp;</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaten şiir yazmak gibi bir niyetim yok gelmezse gelmesin , duygularım dağların tepesine çıksada içimde romantizmden eser yokmuş , bunu geç de olsa yetmişinden sonra anladım .&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu sabah ütü yaparken neler neler geldi aklıma bir bilseniz . Neredeyse bir hikaye kitabı yazıp bitirmiş gibiyim , iş bir tek kitabın adını da koyup baskıya vermeye kaldı . Bunun adı da ilham perisi miydi acaba ?&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gülsem mi ağlasam mı düşüncelerime , adı ütü ama meğer nelere kadirmiş , Selin’ciğimin eşyasına ütüyü sürerken hayalimde torunumu canlandırdım şu gülmekle ama kaliteli gülmekle ilgili söylediklerini aklımdan çıkarmamıştım. Kahkahadan ziyade yüksek sesle gülüşünü sokaklara taşırmayı seven, dikkati çekmek isteyen insanlar gözlerimin önünden geçti.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">On üç yaşındaki bir çocuğun bunu gözlemlemesi , gülümsemede bir zarafet araması , zaten ağırbaşlı annesinin, yine onun gibi sakin , ağır başlı bir çocuk olan kızı güzel torunum , yaz arkadaşım …ah bir de Demir’ciğimi görseniz, ince uzun boylu naif ve çok yakışıklı ikizim …ağır abimiz … sağlıklı uzun ömrünüz olsun güzel çocuklarım.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalnızca gülme de değil ağlamada da sessiz içten gözyaşını ararım , numaracı, çılgın gibi bağıra bağıra ağlayan hanımları düşününce ürperirim , toplum içerisinde açık ya da kapalı mekanlarda , hatta yollarda , yine ellerinde cep telefonlarıyla yüksek sesle konuşup nerdeyse hayat hikayesini ya da başkalarının dedikodusunu yaparak onları da gözler önüne seren insanlar niye de böyle davranırlarki, bu bir çeşit tarz mı? Bence ne yapacağını bilmeyenlerde davranış bozukluğu , dikkat çekme çirkinliği .</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle şöyle derken düşüncelerim aldı başını gitti , bir de baktım ki hani şu deniz , havuz , kumda da kullandığımız havlu türü nesnelerin ütüsünü bitirmişim , kocaman bir sepetmiş meğer , aferin bana , yarın sabaha yastık kılıfları çarşaflar , ondan sonraki güne de kıyafetler kalsın , hiç kendimi yoramam vallahi , anacığımın sözü kulağımın küpesi ,&nbsp;</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Benim işim narindir, bugün olmazsa yarındır” </strong>derdi yani tembelliğe biçilmiş bir kaftan.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gençlere en büyük tavsiyemdir, anneleriniz hayattayken onlara kulak verin bazı söyledikleri güzel ya da komik sözlerini not alın bunlar yaşamınız boyunca o kadar çok karşınıza çıkıyor ki, bir gün bir de bakıyorsunuz annenizin yolundan gidiyorsunuz.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Annem ne çok gülmeyi severdi ne de çok ağlamayı, dikkati çekecek her şeyden kaçınırdı, bir komşusuna ya da arkadaşına da defalarca gitmekten de hoşlanmazdı bize de “Fasulyenin sıkından seyreği hayırlıdır” derdi. Aslında ne kadar güzel doğruları varmış .</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok ağlayanlar için “Ağıt, ağıt getirir” derdi, hep deneyerek bu sözleri bulmuştu. Kakara kikiri her şeye çok çok gülmek de yine arkasından ağıt getirirmiş, tembih anahtardır “Ben söyleyeyim de siz bildiğinizi okuyun” dediğinde daha çok gülerdik oysa yaşımızın her ilerlediğinde edindiğimiz tecrübeler ve yaşam bunların ne demek olduğunu öğretiyordu bize. Kimine Atasözü , kimine büyüklerinin ya da sonrasında kendinin de uydurduğu deyimlerle gerçekliği anlatırdı bize. Su aktıkça gideceği yolu buluyordu .&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sofranın kurulumu ve kaldırılmasında farklı bir yaptırımı vardı, mutfağa giderken bir iş , mutfaktan gelirken bir iş yapın derdi, tabakları tek tek getirir , tek tek götürürdü, üst üste koyarak getirmek götürmek tembel işiydi , tüm yiyecekleri de aynı şekil de taşırdı, tek tek …</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ona göre hareket bereket getirirdi, şimdi düşünüyorum da gerçekten bereketli bir kadındı. Oysa ona bunları öğreten bir annesi yoktu on iki yaşında kaybettiği annesinden çok kardeşli olmaktan başka bir şey öğrenmemişti ki. Üvey anne zulüm ya da sıkıntı, babaya baskı ve şikayet demekti. Üvey annenin kendi doğrusu yoktu ki zaten , ne öğretsin ? O yalnızca dedemle evlenmiş ama asla altı kardeş olan annemleri kabullenmemişti. Annem de belki de bu yüzden hiç bir zaman anne dememiş, birine tanıştırırken de babamın karısı derdi ya da analığım biz ona gülerdik çocuk aklımızla üvey kavramını bilmiyorduk ki.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Annem bizlerle uzun ömürlü ve çok mutlu yaşadı , enerjisi bol , sevgisi herkese yetecek kadar fazlaydı , dağıttığı sevginin karşılığını kat be kat aldı .&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun yaşamasının sırrı belki de buydu . Gezmeyi çok severdi ama gelen misafirlerini daha da çok , güler yüzle herkese hizmet eder, gönlü ve sofrası hep açık olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlham perim gitti yerine annemin sözleri kaldı , demek ki bugün onun günüymüş , zaten şu ev işi o kadar nankör ki ne tozu bitiyor , ne çamaşırı, ütüsü ne de bulaşığı bitiyor .</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gönül vur kafayı yat diyor, hiç bir şey düşünme, şu gönlümün sesine kulak verip biraz dalsam, telefon çalar şimdi dedim vallahi eşim aradı hemen, onun ki can sıkıntısı, dükkanda da iş yoksa hemen beni arar , hava nasıl diye sorar, sanki ben hava uzmanıyım, meteorolojiyi arasa ya, onlar rapor verir hem de bütün haftayı, sahi biz bu telefonlar yokken nasıl yaşardık?&nbsp; &nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendimi ilk çağlardan gelmiş gibi hissettim bir an, yalnızca telefon mu ne çok şey gelişip değişti hayatımızda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Troleybüs bizim şehrimizde kayboldu gitti çocukluğumun vasıtası, annem asla adını söylemez boynuzlu derdi evimizin yakınından biner teyzeme giderdik. O gitti metro geldi böylece yerin dibine indik , radyo televizyona bıraktı yerini gazetelerdeki haberler, internete , sabit telefonlar cep telefonlarına saatler akıllandı iyice yalnızca zamanı değil attığımız adımdan kaç saat uyuduğumuza, kaç kalorilik yediğimize kalp atışımıza kadar her şeyi bildiriyor. Elimizin altında bir casus var aslında, bu kadar akıllı olması insanı yoruyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teknoloji bana göre Alaaddin’in lambasındaki cin, bilinmeyen Kaf dağını bırakın dünyanın dağlarından denizlerine ,ülkelerinden şehirlerine kadar her yerini avucumuzun içine getirdi, bir de yoktan ortak dede sahibi olduk.&nbsp;</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Google Dedemizin bilmediği yok maşallah ansiklopedileri bile yok ettik ona olan güvenimiz sayesinde. Şimdilerde rakip Yapay Zekayı çıkardılar karşısına ama ben dedemi bırakmıyorum hala, ilk göz ağrım zaten adı üstünde yapay ne işim olur benim onunla.&nbsp;</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deli gönlüm yazmayı bitiremiyor ki dere tepe dümdüz oldu çoktan.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu haftalık da bu kadar olsun , haftaya başka bir yazımda buluşmak ümidiyle&nbsp;</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sevgiler , saygılar hepinize .&nbsp;</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoşça kalın</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">FATOŞ ACAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Oct 2026 19:03:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MEİRİVONE ROCHA MORAES’İN İNANILMAZ HİKAYESİ.</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/meirivone-rocha-moraesin-inanilmaz-hikayesi-3363</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/meirivone-rocha-moraesin-inanilmaz-hikayesi-3363</guid>
                <description><![CDATA[MEİRİVONE ROCHA MORAES’İN İNANILMAZ HİKAYESİ.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnternet dünyayı ayaklarımıza getirdi getirmesine de bazen öyle haberler çıkıyor ki, ilk anda insanın eli telefona gidiyor başlığa bakıyorsunuz “Bu kesin mizah sayfasıdır" diyorsunuz, dikkatinizi çekiyor, okumaya devam ediyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz hayır bu tamamen gerçek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>18 Aralık 2021 tarihinde Tiktok’da bir haber çıkmıştı, Brezilya'da yaşayan Meirivone Rocha Moraes, annesinin ona yaptığı Marcelo adını verdiği bez bir oyuncakla evlendiğini, ondan çocuk sahibi olduğunu ve hatta eşinin kendisini aldattığını iddia ettiğinde dünyanın yarısı kahkahaya boğuldu diğer yarısı ise durup düşündü çünkü bazen güldüğümüz şey aslında insanlığın en sessiz çığlığıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İtiraf edelim bu haber karşımıza çıktığında ben dahil hepimiz önce güldük bir bez bebek, düğün, balayı, aile fotoğrafları ve doğan çocuklar. Hollywood senaristleri bile "Bu kadarını yazarsam abartı derler" diye düşünürdü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medya da görevini yaptı klavye kahramanları iş başındaydı milyonlarca paylaşım, bitmek bilmeyen günlerce süren espriler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Empati yapmayı severim, ben dahil insanlar kahkahalar atarken belki de kimse şu soruyu sormadı: "Neden?" Neden bir insan böyle bir hikâye uydurur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü yalnızlık çok zordur, bazen insanın zihnine öyle oyunlar oynar ki boş sandalyelerle , hatıralarımızın asıldığı duvarlarla konuşmaya başlar, yastıklar sırdaş olur. Bir arkadaşımın sözü hala kulağımdadır demişti ki, “Benim Güzin ablam, yatarken kafamı koyduğum yastığımdır”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bezden yapılmış bir oyuncak bile arkadaş olabilir. İnsan yaş alsada, çocukluğu aklına gelir kızların bebekleri, erkeklerin ise arabaları vardı ve çocuklar bunları gerçekmiş gibi benimserlerdi. Tam da burada anlatacağım hikâye komik olmaktan çıkıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern çağın en büyük salgını nedir? diye sorarsanız ben ne Pandemi derim ne ekonomik kriz, ne savaş hiçbiri değil sadece “Yalnızlık”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Milyarlarca insan aynı anda internete bağlı ama birbirine bağlı değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Binlerce takipçisi olan insanlar geceleri tek başına ağlıyor onu kimse duymuyor, yüzlerce arkadaş listesi olan insanlar doğum gününde sevdiklerinden bir telefon bekliyor ama gelmiyor. Meirivone Rocha Moraes de annesine bezden bir eş yaptırdı, onunla evlendi, hamile kaldı hatta hamilelik testini, internet ekranında paylaştı ve çocukları oldu, hastanede yatarken bez bebek eşi onu aldattı, bu hikaye uzarda uzar, gülmeyin…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki biz ne yapıyoruz? Telefonlarımızla konuşuyoruz, yapay zekâya dert anlatıyoruz, sanal karakterlere bağlanıyoruz, sosyal medya beğenilerini sevgi sanıyoruz. Haksızmıyım ? dersiniz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında bez bebekle konuşan kadından ne kadar farklıyız?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki sadece kullandığımız malzeme değişti hepsi bu onun ki kumaştı bizimki ekran.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence en ilginç olan ise insanların bu hikâyeye gösterdiği tepkiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimi "Deli" dedi,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimileri "Şöhret peşinde"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir düşünce de "Reklam yapıyor" diye düşünüldü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de haklıydılar belki Meirivone gerçekten ilgi çekmek istiyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insan neden ilgi çekmeye çalışır?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü görülmek ister, duyulmak ister "Ben de buradayım" demek ister.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün milyonlarca insan sosyal medyada aynı şeyi yapmıyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çayını, kahvesini paylaşmak hatta yanına birde beylik sözü yazıp “Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler” diye dip not düşmek, yediği yemeği paylaşmak, tatilde gittiği oteli paylaşmak, mutluluğunu paylaşmak hatta bir tık öteye geçersek, mutsuzluğunu bile paylaşmak...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki hepimiz farklı yollarla aynı cümleyi kuruyoruz: "Beni fark edin!” Bütün bunlardan şunu anlıyoruz ki, insan ruhu görünmez olmayı kaldıramıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden bazen saçmalıyor, bazen abartıyor, bazen rol yapıyor, bazen de bezden bir bebeğe aşık olduğunu söylüyor. Çok değil günümüzden 5-6 yıl kadar önce o haber yayıldığında insanlar kahkahalar attılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk okuduğumda evet bende kahkaha atmıştım ama sonradan başka bir ayrıntıya takıldım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadın, eşinin kendisini aldattığını söylediğinde bile onu affetmeye hazır olduğunu anlatıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşünebiliyor musunuz? Bezden yapılmış bir oyuncak bile affediliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek hayatta bu böyle mi? insanlar ise birbirlerini bir mesaj yüzünden çok rahat silebiliyor, bir yanlış anlaşılma yılların dostluğunu tek kalemde silip atıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat bazen garip bir ayna tutuyor bize gülerken aslında kendimizi görüyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yüzden Meirivone Rocha Moraes'in hikayesi yalnızca Brezilya'da yaşanmış tuhaf bir olay değildi. O hikâye biraz New York'tu, biraz Tokyo’ydu, biraz İstanbul'du ve biraz da hepimizin eviydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hepimizin içinde konuşacak birini arayan küçük bir çocuk yaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimimiz onu dostlarla susturuyoruz kimimiz, arkadaşımızla, kimimiz ailemizle, kimimiz okuduğumuz kitaplarda, kimimiz müzik dinleyerek kimimiz korolara katılarak kimimiz tv.ekranlarında, büyük bir çoğunluğumuz telefonumuzda belki Meirivone değişik bir yol seçmişti, bu yüzden yalnız değildi asıl yalnız olan bizlerdik!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onun hikâyesine gülerken kendi sessizliğimizi duymamak için kahkaha attık sonuçta bezden yapılmış bir adamın konuşmaması normaldir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Asıl tuhaf olan, etten kemikten insanların birbirleriyle konuşmayı unutmuş olmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden dünyanın en acıklı aşk hikâyelerinden biri, hiç nefes almayan bir adamla yaşayan bir kadının hikâyesi olarak tarihe geçti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan bazen sevgiyi yanlış yerde arayabilir ama bence sevgiyi arıyor olması bile hala insan olduğunun en güçlü kanıtıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Sep 2026 19:02:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİZ ÇOCUKKEN MUTLUYDUK</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/biz-cocukken-mutluyduk-3362</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/biz-cocukken-mutluyduk-3362</guid>
                <description><![CDATA[BİZ ÇOCUKKEN MUTLUYDUK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Biz 80’li yılların çocuklarıyız… Öyle her şeyin elimizin altında olmadığı, istediğimiz anda istediğimiz şeye ulaşamadığımız yıllarda büyüdük. Ama nedense daha mutluyduk. Daha çok heyecanlanır, daha küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarırdık. <em><strong>Bir dondurma, mahallede oynanan bir oyun, yeni alınmış bir top, bisiklete binmek, misket oynamak, gazoz kapağı biriktirmek</strong></em>… Bugün belki sıradan görünen şeyler, bizim çocukluğumuzda dünyanın en güzel hazineleriydi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hele bir de lunapark gelirdi yaşadığımız ilçeye…<em><strong> İşte o zaman bizim için hayat başka bir anlam kazanırdı. ‘Lunapark geldi’ Lunaparkın geldiğini duyduğumuzda çocuklar arasında haber jet hızıyla yayılırdı. ‘Lunapark gelmiş’ </strong></em>Bu cümle bile yüzümüzde kocaman bir gülümseme oluştururdu. Ailece lunaparka gitmek, bizim için adeta bayram gibiydi. Daha uzaktan ışıkları görünür, müzik sesleri duyulurdu. Dönen oyuncakların renkli ışıkları, dönme dolabın gökyüzüne uzanan görüntüsü, çarpışan arabaların sesi…&nbsp;</span></span><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bütün bunlar bizim dünyamızdı. Bugünün çocukları belki teknolojiyle büyüyor. Telefonlar, tabletler, bilgisayarlar, sanal oyunlar, sosyal medya… Bizim teknolojimiz ise lunaparkın dönme dolabıydı. Bir oyuncak atlıkarıncaya binmek için sırada beklemek bile başlı başına bir heyecandı. Ama benim hafızamda lunaparkları asıl özel yapan başka bir şey vardı. Çadırlar… O çadırların büyüsü vardı Lunaparkların içinde kurulan büyük çadırlar vardı. Dışarıdan bakıldığında bile insanın merakını uyandırırdı. Çadırın girişinde renkli afişler… İçeride ne olduğunu anlatan birbirinden ilginç yazılar… ‘Birazdan gösteri başlayacak’ İçeri girdiğimizde ise bambaşka bir dünya ile karşılaşırdık.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sihirbaz gösterileri… El çabukluğu… Şapkadan çıkarılan tavşanlar… Kaybolan mendiller… Bir anda ortaya çıkan nesneler… Çocuk aklımızla bunların nasıl yapıldığını anlamaya çalışırdık. Sihirbazın elindeki mendil bir anda kaybolduğunda gözlerimizi kırpmadan bakardık. ‘Nasıl yaptı bunu?’ diye birbirimize sorardık. Bugün olsa muhtemelen birkaç saniye içinde internetten gösterinin sırrını bulurduk. Ama o zaman internet yoktu. Ve belki de güzellik biraz da buradaydı. Her şeyi bilmezdik. Bilmediğimiz için de merak ederdik. Merak ettiğimiz için heyecanlanırdık. Heyecanlandığımız için de çocuk olduğumuzu gerçekten hissederdik. Hayvan gösterileri… Lunapark çadırlarında yapılan hayvan gösterileri de hafızalarımızda ayrı bir yer tutuyor. O dönemlerde çeşitli hayvanların yer aldığı gösteriler yapılır, insanlar merakla izlerdi. Biz çocuklar ise gördüklerimiz karşısında şaşkınlığımızı gizleyemezdik.&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir hayvanın komutla hareket etmesi, gösteri yapması ya da eğitilmiş davranışlar sergilemesi bizim için adeta mucizeydi. Bugünden baktığımızda elbette hayvanların bu tür gösterilerde kullanılmasına dair farklı anlayışlar ve hassasiyetler var. Fakat bizim çocukluk hafızamızda kalan şey, o çadırların yarattığı merak ve heyecandı. Çünkü biz o yıllarda dünyayı başka türlü algılıyorduk. Her şey yeni, her şey şaşırtıcıydı.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir lunapark, bin hatıra… Lunapark sadece oyuncaklardan ibaret değildi. Aileyle geçirilen zaman demekti. Babamızın elimizden tutmasıydı. Annemizin ‘Aman dikkat et’ diye arkamızdan seslenmesiydi. Pamuk şekerin ellerimize yapışmasıydı. Elma şekerinin kırmızı görüntüsüne bakıp dayanamayarak istememizdi. Çarpışan arabalarda direksiyon başına geçmek için sabırsızlanmaktı. Dönme dolaba bindiğimizde aşağıya bakıp hem korkmak hem de cesur görünmeye çalışmaktı. Ve tabii ki lunaparktan çıkarken dönüp bir kez daha arkamıza bakmaktı. Çünkü çocukluk böyle bir şeydi. Bir yere giderdik ama gözümüz arkada kalırdı. Bizim çocukluğumuzda ‘Yok’ vardı ama mutluluk vardı… Şimdi çocukların odaları oyuncaklarla dolu. Bir oyuncak beğenilmezse yenisi alınıyor. Bir oyun sıkarsa başka bir oyun açılıyor. Bir görüntü beğenilmezse değiştiriliyor. Ama bizde böyle değildi. Bir oyuncağımız varsa kıymetini bilirdik. Bir topumuz varsa bütün mahalle onunla oynardı. Bir bisiklet varsa sırayla binilirdi. Bir lunapark geldiyse aylarca konuşulurdu. Belki imkanlarımız daha sınırlıydı. Ama hayallerimiz sınırsızdı. Bir tahta parçasını arabaya dönüştürürdük. Bir karton kutuyu ev yapardık. Mahallenin boş arsasını stadyum ilan ederdik. Sokak lambaları yanana kadar oynardık. Annemizin bahçe kapısından, ‘Habib, hadi eve’ diye seslenmesini beklerdik.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü çocukluğun saati yoktu. Çocukluk, güneş batana kadar sürerdi. O yıllarda her şeyin tadı başkaydı… Gazozun tadı başkaydı. Mahalle bakkalının önünde arkadaşlarla oturmanın tadı başkaydı. Bayramların tadı başkaydı. Televizyonda sevdiğimiz bir filmi beklemenin heyecanı başkaydı. Bir sanatçının yeni şarkısını radyodan dinlemek bile ayrı bir mutluluktu. Çünkü her şeye hemen ulaşamıyorduk. Bekliyorduk. Beklemek ise bize sabretmeyi öğretiyordu. Şimdi her şey çok hızlı. Bir şarkı birkaç saniyede karşımıza çıkıyor. Bir film istediğimiz anda açılıyor. Bir haber saniyeler içinde dünyanın öbür ucundan geliyor. Ama bazen düşünüyorum da… Acaba hızlandıkça mutluluğumuzu mu kaybettik? Lunaparklar değil, biz de değiştik… Belki de bugün bize eski lunaparkların daha güzel gelmesinin nedeni sadece lunaparklar değildi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Biz küçüktük. Kalbimiz daha temizdi. Hayal gücümüz daha genişti. Bir ışık bizi heyecanlandırıyordu. Bir çadır bizi meraklandırıyordu. Bir sihirbaz gösterisi bizi şaşırtıyordu. Bugün aynı çadırı görsek belki sadece gülümseyip geçeceğiz. Ama o zamanlar o çadırın içinde koca bir dünya vardı. Çünkü çocukluk, gördüğünden fazlasını hayal edebilmekti. Şimdi geriye dönüp bakınca… Yıllar geçti. Çocukluğumuz geride kaldı. O lunaparkların birçoğu artık yok. O çadırların yerinde belki başka yapılar var.</strong> O eski oyuncakların bazıları tarihe karıştı. Mahalleler değişti. Sokaklar değişti. İnsanlar değişti. Ve biz büyüdük. Ama insan kaç yaşına gelirse gelsin, içinde bir çocuk taşımaya devam ediyor. Bazen eski bir şarkı duyuyoruz. Bazen eski bir fotoğrafa bakıyoruz. Bazen bir lunaparkın ışıklarını uzaktan görüyoruz. İşte o anda yıllar bir anda geri geliyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sanki yeniden çocuğuz. Sanki birazdan babamız elimizden tutacak. Sanki annemiz yanımızda. Sanki arkadaşlarımızla lunaparka gideceğiz. Sanki birazdan o renkli çadıra girip sihirbazın gösterisini izleyeceğiz. Ve yine şaşıracağız… Çünkü bazı anılar yaşanıp bitmiyor. İnsan büyüyor ama çocukluğu içinde yaşamaya devam ediyor. <strong>Biz 80’li yılların çocuklarıyız. Belki çok şeyimiz yoktu. Ama çok şeyin kıymetini biliyorduk. Lunapark bizim için sadece eğlence değildi.</strong> Çocukluğumuzdu. Ve bugün geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki… O günlerde aslında lunaparklara değil, mutluluğa bilet alıyormuşuz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Sep 2026 17:24:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>OKULLARDA NELER OLUYOR?</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/okullarda-neler-oluyor-3361</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/okullarda-neler-oluyor-3361</guid>
                <description><![CDATA[OKULLARDA NELER OLUYOR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okul kapısından içeri yalnızca çocuklarımız girmiyor artık. Öfke giriyor. Şiddet giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital dünyanın acımasız dili, aile içinde çözülemeyen çatışmalar, sınır tanımayan davranışlar, değersizleştirilen otorite ve giderek zayıflayan toplumsal saygı da o kapıdan içeri giriyor. Sonra bir gün bir öğrencinin başka bir öğrenciyi acımasızca darbettiği görüntüleri izliyoruz. Başka bir gün bir öğretmenin öğrencisi ya da veli tarafından saldırıya uğradığı haberini okuyoruz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şaşırıyoruz. Gerçekten şaşırmalı mıyız?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksa yıllardır gözümüzün önünde büyüyen bir toplumsal problemin sonuçlarıyla mı karşılaşıyoruz?</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bugün okullarda yaşanan şiddeti yalnızca “eğitim sisteminin sorunu” olarak değerlendirmek, meselenin en kolay ve en yüzeysel açıklamasıdır. Okul toplumun dışında steril bir alan değildir.Tam tersine okul, toplumun küçültülmüş bir modelidir.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumda ne varsa bir süre sonra sınıfta da vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle kavramları doğru kullanmak zorundayız. Her öğrenci çatışması akran zorbalığı değildir. Ancak kasıtlı biçimde gerçekleştirilen, tekrar eden ve taraflar arasında fiziksel, sosyal ya da psikolojik güç dengesizliği bulunan davranışlar artık sıradan bir “çocuk tartışması” olarak görülemez. Fiziksel şiddet bunun yalnızca en görünür biçimidir. Bir öğrenciyi sistematik biçimde dışlamak, aşağılamak, bedeniyle alay etmek, ailesi veya ekonomik koşulları üzerinden küçük düşürmek, tehdit etmek, dedikodu yoluyla sosyal çevresinden koparmak ve dijital ortamda hedef göstermek de şiddetin farklı biçimleridir.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstelik geçmişte okul bahçesinde başlayan zorbalık çoğu zaman okul bahçesinde kalırken bugün çocuğu evine kadar takip ediyor. Telefonundan odasına, odasından gecesine giriyor. Çocuk 24 saat ulaşılabilir bir hedef hâline gelebiliyor.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte çağımızın eğitim politikalarının yüzleşmek zorunda olduğu gerçeklerden biri budur. Daha ürkütücü başka bir mesele var.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çocuk diğerini döverken çevresindekilerin ayırmak yerine telefonlarını çıkararak görüntü kaydetmesi… Bu davranışı yalnızca çocukların duyarsızlığıyla açıklamak kolaycılık olur. Çünkü çocuklar, görünürlüğün değer hâline geldiği bir çağda büyüyor. İzlenmek, paylaşılmak, beğenilmek ve viral olmak… Acı bile “içeriğe” dönüşebiliyor.Dolayısıyla mesele yalnızca şiddeti uygulayan çocuk değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiddeti seyredilebilir bir gösteriye dönüştüren kültürü de konuşmak zorundayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insanın aşağılanmasının eğlenceye dönüşebildiği yerde ciddi bir empati erozyonu vardır. Meselenin diğer tarafında öğretmenler bulunuyor. Öğretmene yönelik saldırıları yalnızca münferit adli vakalar olarak değerlendirmek de yeterli değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü burada daha büyük bir soru bulunmaktadır:Öğretmenin dokunulmaz olması gerektiğini savunmuyorum. Öğretmen hata yapabilir.Eleştirilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şikâyet edilebilir. İdari ve hukuki denetime tabi tutulabilir. Zaten hukuk devletinde olması gereken de budur.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat eleştirinin yerini hakaret, tehdidin ve fiziksel saldırının aldığı noktada artık eğitimden değil, toplumsal şiddetten söz ediyoruz. Bir öğretmen öğrencisine sınır koyarken “Başım derde girer mi?”, veliyle konuşurken “Saldırıya uğrar mıyım?” kaygısı taşıyorsa o sınıfta pedagojik otoritenin sağlıklı biçimde kurulmasını bekleyemeyiz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğretmenin korktuğu bir eğitim sisteminde öğrencinin özgürleşeceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü korku ile otorite aynı şey değildir. Çocuğun korkmadığı ama sınırlarını bildiği; öğretmenin bağırmadığı ama sözünün karşılık bulduğu bir eğitim kültürüne ihtiyacımız var.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern ebeveynliğin üzerinde düşünmesi gereken sorulardan biri de budur. Çocuğun özgüveni olsun. Kendini ifade etsin. Birey olsun. İtiraz edebilsin. Bunların tamamı değerlidir. Fakat özgürlük ile sınırsızlık birbirine karıştırıldığında sonuç özgüvenli birey değil, davranışlarının sonuçlarını kabul etmekte zorlanan birey olabilir. Çocuğun her isteğini yerine getirmek sevgi değildir. Her hatasını savunmak korumak değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğretmeni karşısına alıp çocuğunun her davranışını koşulsuz biçimde haklı çıkarmak ise iyi ebeveynlik hiç değildir. Bazen bir çocuğa verilebilecek en büyük eğitim şu iki kelimedir:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Hayır” ve “sorumlusun.”</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü hayatın ilerleyen dönemlerinde toplum çocuğumuza bizim gösterdiğimiz toleransı göstermeyecektir.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğitim sistemimizin başarı anlayışını da tartışmamız gerekiyor. Çocuklarımız kaç net yaptı? Hangi liseyi kazandı? Hangi üniversiteye girdi? Kaç yabancı dil biliyor?</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaç sertifikası var? Bütün bunları büyük bir titizlikle takip ediyoruz.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki başka sorularımız var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arkadaşının acısını anlayabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisinden güçsüz birine nasıl davranıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaybettiğinde öfkesini kontrol edebiliyor mu? Farklı olanla birlikte yaşayabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özür dilemeyi biliyor mu? Bir insan ağladığında durmayı biliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bir ülkenin eğitim sisteminin başarısı yalnızca yetiştirdiği mühendislerin, doktorların, akademisyenlerin sayısıyla ölçülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nasıl insanlar yetiştirdiğiyle de ölçülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Matematikten yüz alan ama arkadaşını sistematik biçimde aşağılayan bir öğrenciyi gerçekten “başarılı” kabul edecek miyiz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tartışılması gereken mesele budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her sorunun çözümü okul kapısına güvenlik görevlisi koymak değildir</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette fiziksel güvenlik önemlidir. Risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Okul yönetimleri, rehberlik servisleri, öğretmenler ve aileler arasında etkili bildirim mekanizmaları kurulmalıdır. Şiddet belirtileri erken dönemde tespit edilmelidir. Zorbalığa uğrayan çocuk korunurken zorbalık uygulayan çocuk da yalnızca cezalandırılacak bir fail olarak görülmemeli; davranışın altında yatan psikolojik, ailesel ve sosyal faktörler profesyonel biçimde değerlendirilmelidir. Öğretmenler şiddet karşısında kurumsal olarak yalnız bırakılmamalıdır. Fakat bütün bunlardan sonra hâlâ çözümü yalnızca kamera, turnike ve güvenlik görevlisinde arıyorsak meseleyi anlamamışız demektir. Çünkü okulun kapısını koruyabilirsiniz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl soru okulda değil, toplumda</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de “Okullarda neler oluyor?” sorusu artık yeterli değildir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl soru şudur:</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim toplumumuza ne oluyor?</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trafikte birkaç saniye için birbirine saldırabilen yetişkinlerin… Sosyal medyada hiç tanımadığı bir insana hakaret edebilen milyonların… Televizyon ekranlarında bağırmanın tartışmak zannedildiği bir iletişim kültürünün…Gücü haklılıkla karıştıran anlayışın…</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra çocuklarımızın dünyasında hiçbir karşılığının olmayacağını mı düşündük?</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuklarımıza sürekli “Şiddet kötüdür” dedik. Ama onlar yetişkinlerin birbirine nasıl davrandığını da gördüler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Saygılı olun” dedik. Sonra birbirimizi aşağılamamızı izlediler. “Empati kurun” dedik. Fakat toplum olarak giderek daha tahammülsüz hâle geldik. Çocuklar yalnızca nasihatlerimizi değil, çelişkilerimizi de öğreniyor. İşte bu nedenle okullardaki şiddet yalnızca Millî Eğitim Bakanlığının, yalnızca öğretmenin, yalnızca rehberlik servisinin ya da yalnızca ailenin çözebileceği bir mesele değildir. Bu, toplumsal bir alarmdır.Ve alarm uzun zamandır çalıyor.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duymamakta ısrar ediyoruz. Eğitimin amacı yalnızca sınav kazandırmak değildir. Birlikte yaşamayı öğretmektir. Sınır öğretmektir.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorumluluk öğretmektir. Öfkeyi yönetmeyi öğretmektir. Farklı olana saygı göstermeyi öğretmektir. Ve nihayetinde vicdan sahibi insan yetiştirmektir.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü yarın çocuklarımızın diplomalarının üzerinde hangi üniversitenin adının yazdığı elbette önemli olacak.Ama çok daha önemli bir şey var: O diplomayı taşıyan insanın nasıl biri olduğu.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün okul koridorlarında gördüğümüz tabloyu değiştirmek istiyorsak önce çocuklara değil, aynaya bakmalıyız.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü çocuklarımız bizim söylediklerimizin değil, büyük ölçüde yaşattığımız kültürün öğrencileridir. Ve belki de bugünün eğitim meselesini tek bir cümlede özetlemek mümkün:</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocukların karnelerini düzeltmeye çalışırken toplumun davranış karnesini ihmal ettik.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi o karnenin sonuçları okul sıralarında önümüze geliyor.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haftaya başka konuda buluşmak üzere Hoşçakalın</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SABİHA ÜNAL</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 19:03:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KİMSENİN KONUŞMADIĞI GERÇEKLER</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kimsenin-konusmadigi-gercekler-3360</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kimsenin-konusmadigi-gercekler-3360</guid>
                <description><![CDATA[KİMSENİN KONUŞMADIĞI GERÇEKLER]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı gerçekler vardır, herkes bilir ama kimse konuşmaz. Çünkü bazı şeyleri yüksek sesle söylemek, onları kabul etmekten çok daha zordur. Günlük hayatın içinde birbirimizin yüzüne bakıyor, aynı sokaklardan geçiyor, aynı haberleri izliyor, aynı ekonomik sıkıntıları, aynı yalnızlıkları ve aynı kaygıları yaşıyoruz. Fakat nedense asıl meseleleri çoğu zaman konuşmuyoruz. Herkes biraz susuyor. Kimi kırılmamak için, kimi yalnız kalmamak için, kimi düzenini bozmamak için, kimi de söyleyeceği şeyin karşılığında ne yaşayacağını bildiği için susuyor. Oysa hayatın en büyük değişimleri çoğu zaman insanların yüksek sesle söyledikleriyle değil, sessizce yaşadıklarıyla başlıyor.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün çevreme baktığımda beni en çok düşündüren şeylerden biri de bu sessizlik. İnsanlar eskisi kadar konuşmuyor ama daha çok şey taşıyor. Eskisi kadar birbirini dinlemiyor ama herkesin anlatacak çok şeyi var. Daha fazla paylaşım yapıyor, daha fazla fotoğraf çekiyor, daha fazla görünür olmaya çalışıyoruz ama birbirimizin gerçek hayatına giderek daha az dokunuyoruz. Bir insanın sosyal medyada yüzlerce kişiye ulaşması mümkünken, akşam olduğunda gerçekten arayabileceği bir kişinin olmaması artık kimseye çok şaşırtıcı gelmiyor. Bence kimsenin yeterince konuşmadığı gerçeklerden biri tam da burada başlıyor: Görünür olmakla gerçekten görülmek aynı şey değil. Bir insanın fotoğrafına yüzlerce beğeni gelmesi, onun gerçekten sevildiği anlamına gelmiyor. Bir insanın doğum gününde onlarca mesaj alması, kendisini yalnız hissetmediği anlamına gelmiyor. Bir insanın çevresinin kalabalık olması, hayatında kendisine gerçekten iyi gelen insanların olduğu anlamına gelmiyor. Hatta bazen en kalabalık ortamların içinde en yalnız insanları görüyoruz. Çünkü yalnızlık artık sadece tek başına yaşamak değil. Bazen insan ailesinin yanında, bazen bir evliliğin içinde, bazen yıllardır tanıdığı insanların arasında bile yalnız kalabiliyor. En ağır yalnızlık ise insanın derdini anlatacak birini bulamaması değil, anlatsa bile anlaşılmayacağını düşünmesi. Bugün birçok insanın içinde taşıdığı şeyin biraz da bu olduğunu düşünüyorum: Anlaşılmama korkusu. İnsanlar artık yalnızca üzülmekten korkmuyor. Anlattığında küçümsenmekten, yanlış anlaşılmaktan, yargılanmaktan ve güçsüz görünmekten de korkuyor. Bu yüzden “İyiyim” demek kolaylaşıyor. Çünkü “İyi değilim” demenin açıklaması çok uzun. Bir insanın gerçekten ne yaşadığını öğrenmek için biraz zaman ayırmak, onu gerçekten dinlemek ve söylediklerinin arkasındaki duyguyu anlamaya çalışmak gerekiyor. Oysa bugün herkesin zamanı az, sabrı az ve dikkati başka yerlerde.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimsenin konuşmadığı gerçeklerden biri de şu: İnsanların önemli bir bölümü aslında düşündüğümüz kadar güçlü değil. Sadece güçlü görünmeyi öğrendi. Sabah işe gidiyor, çocuklarıyla ilgileniyor, faturalarını ödüyor, alışverişini yapıyor, gülümsüyor, arkadaşlarıyla konuşuyor, sosyal medyada güzel fotoğraflar paylaşıyor ve hayatına devam ediyor. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor. Ama o insanın gece yatağına girdiğinde ne düşündüğünü çoğu zaman kimse bilmiyor. Belki borcunu düşünüyor, belki çocuğunun geleceğini, belki yaşlanan anne babasını, belki işini kaybetme korkusunu, belki bir ilişkide artık sevilmediğini hissetmesini, belki yıllardır gerçekleştiremediği hayallerini... Belki de sadece çok yorulduğunu. Ama sabah yine kalkıyor. Çünkü hayat beklemiyor. Birçok insan hayatını sevdiği için değil, devam etmek zorunda olduğu için sürdürüyor. Bunu söylerken umutsuzluktan söz etmiyorum. Tam tersine, insanın dayanma gücünden söz ediyorum. Ancak dayanıklı olmakla sürekli dayanmak zorunda bırakılmak arasında çok büyük bir fark var. Toplum olarak insanlardan sürekli güçlü olmalarını bekliyoruz. Güçlü kadın, güçlü erkek, güçlü anne, güçlü baba, güçlü çalışan, güçlü yönetici... Peki insan ne zaman sadece insan olabilecek? Ne zaman yorulabilecek? Ne zaman “Bugün iyi değilim” diyebilecek? Ne zaman yardım istemenin zayıflık olmadığını kabul edeceğiz? Bence bunlar artık ciddi biçimde konuşmamız gereken sorular.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü sürekli güçlü görünmeye çalışan insanlar bir süre sonra kendi duygularına bile yabancılaşabiliyor. İnsan ağlamayı unutabiliyor, yardım istemeyi unutabiliyor, dinlenmeyi unutabiliyor. Hatta bir süre sonra ne istediğini bile unutabiliyor. Kendisinden beklenenleri yerine getirirken kendi hayatının neye dönüştüğünü fark edemeyebiliyor. Bence günümüz insanının en büyük sorunlarından biri de burada başlıyor. Her şeye yetişmeye çalışırken kendisine yetişemiyor. Başarı konusunda da yıllardır bize anlatılanlarla gerçek hayat arasında büyük bir fark olduğunu düşünüyorum. Bize daha çok çalışmamız, daha çok kazanmamız, daha iyi bir evimiz, daha iyi bir arabamız, daha iyi bir işimiz olması gerektiği söylendi. Biz de bunların peşinden koştuk. Fakat kimse bize yeterince şu soruyu sormadı: Bütün bunlara sahip olduğunda gerçekten nasıl hissedeceksin? Çünkü başarıyı çoğu zaman sahip olduklarımızla ölçtük. Oysa insanın hayatındaki en önemli şeylerin önemli bir bölümü satın alınamıyor. Huzur, güven, samimiyet, gerçek dostluk, sağlıklı aile ilişkileri ve gece başını yastığa koyduğunda içinin rahat olması parayla satın alınamıyor. Ama biz çoğu zaman içimizdeki boşluğu dışarıdan doldurmaya çalışıyoruz. Bir şey eksikse başka bir şey alıyoruz. Bir ilişkimiz kötü gidiyorsa yeni bir ilişkiye koşuyoruz. İşimizden memnun değilsek daha yüksek maaş arıyoruz. Evimizden sıkılırsak değiştiriyoruz. Telefonumuzu yeniliyoruz, kıyafetlerimizi değiştiriyoruz, tatil yapıyoruz, fotoğraf çekiyoruz. Fakat bazen değiştirmemiz gereken şey dışarıda değil, içeride oluyor. Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü insanın kendine bakması, başkasına bakmasından çok daha zor. Hayat ilerledikçe bir başka gerçeği de daha iyi anlıyor insan: Bazı insanların hayatımızdan çıkması her zaman bir kayıp değildir. Bazen insan birinin gitmesiyle boşluğa düşer, bazen de o boşlukta kendisini yeniden bulur. Her insan bizimle aynı yolu yürümek zorunda değil. Bazı insanlar hayatımıza bir şey öğretmek için giriyor, bazıları bir dönem yanımızda oluyor, bazıları ise yıllarca bizimle kalıyor. Ama her kalabalığı korumak zorunda değiliz. İnsan yaş aldıkça çevresinin neden küçüldüğünü de daha iyi anlıyor. Çünkü artık her konuşmaya cevap vermek, her tartışmaya girmek, herkesi memnun etmek istemiyor. Kendisine iyi gelmeyen ilişkileri sırf geçmişi var diye taşımak istemiyor. Bence bu yaşlanmak değil, insanın kendisini tanımaya başlamasıdır.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuklar konusunda da kimsenin yeterince konuşmadığını düşündüğüm önemli gerçekler var. Çocuklarımızın karnını doyuruyor, iyi okullara göndermeye çalışıyor, kıyafetlerini alıyor, teknolojinin bütün imkânlarını önlerine koyuyoruz. Ama bazen onlara en çok ihtiyaç duydukları şeyi veremiyoruz: Zamanımızı. Çocukların ihtiyacı sadece güzel bir oda, pahalı bir telefon ya da iyi bir okul değil. Bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp “Seni dinliyorum” demesine de ihtiyaçları var. Bugünün çocukları bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşıyor ama bilgi sahibi olmakla hayatı anlamak aynı şey değil. Bir çocuğun internette binlerce video izlemesi, onun hayatla ilgili bütün sorularının cevaplandığı anlamına gelmiyor. Bazen bir çocuğun ihtiyacı olan şey sadece annesinin ya da babasının yanında oturması, telefonu elinden bırakması, “Bugün nasılsın?” diye gerçekten sorması ve cevabı gerçekten dinlemesidir. Çünkü çocukluk geri gelmiyor. İnsan büyüyünce oyuncaklarını değil, çoğu zaman kendisine nasıl hissettirildiğini hatırlıyor. Aynı durum yaşlılarımız için de geçerli. Anne babalarımız yaşlandığında onların ihtiyaçlarının sadece ilaç, yemek ve bakım olduğunu düşünüyoruz. Oysa yaşlılıkta insanın en büyük ihtiyacı çoğu zaman hâlâ birilerinin ona ihtiyaç duyduğunu hissetmektir. Bir telefon, bir ziyaret, birlikte içilen bir çay, aynı hikâyenin belki yüzüncü kez dinlenmesi... Bunlar küçük şeyler gibi görünür ama aslında hayatın kendisidir. Bir gün o çayın artık içilemeyeceğini, o telefonun artık açılamayacağını ve o hikâyenin artık anlatılamayacağını çok geç fark edebiliriz.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Para da konuşmaktan çekinmememiz gereken ama insanın değerini parayla ölçmememiz gereken bir konu. Bugün birçok insan sadece daha çok kazanmak için değil, ayakta kalabilmek için mücadele ediyor. Kira, faturalar, eğitim giderleri, sağlık masrafları ve günlük ihtiyaçlar derken insanların zihni sürekli hesap yapıyor. Bazen bir insanın yüzündeki yorgunluğun nedeni hayatındaki insanlar değil, sadece geçim derdidir. Geçim sıkıntısı insanın ruhuna da dokunuyor. İnsan geleceğini planlamakta, hayal kurmakta, kendisine küçük bir mutluluk vermekte bile zorlanabiliyor. Bu nedenle birbirimizi değerlendirirken biraz daha dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü karşımızdaki insanın ne taşıdığını bilmiyoruz. Bir insanın sessizliğini kibir sanabiliriz, oysa belki yorgundur. Bir insanın mesafesini soğukluk sanabiliriz, oysa belki kırılmıştır. Bir insanın gülümsemesini mutluluk sanabiliriz, oysa belki sadece alışmıştır. Bir insanın güçlü duruşunu hiç derdi yok sanabiliriz, oysa belki yıllardır kendi içinde bir mücadele veriyordur. Herkesin görünmeyen bir hikâyesi var. Ve belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, gördüğümüz kısmın tamam olduğunu sanmak. Bugün insanlar birbirlerini çok hızlı yargılıyor. Bir cümle yetiyor, bir fotoğraf yetiyor, bir paylaşım yetiyor, bir hata yetiyor. Oysa insan dediğimiz varlık tek bir cümleden, tek bir görüntüden veya tek bir hatadan ibaret değil. Herkesin geçmişi var, korkuları var, pişmanlıkları var ve kimseye anlatmadığı bir tarafı var. İnsan olmanın en güzel tarafı kusursuz olmak değil, bütün eksiklerimize rağmen birbirimize anlayış gösterebilmek.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bunların yanında, günümüz insanının belki de en büyük problemi hayatı sürekli ertelemesi. Daha hızlı yaşamak, daha çok çalışmak, daha çok kazanmak, daha çok görmek, daha çok paylaşmak ve daha çok üretmek istiyoruz. Ama bazen durup gerçekten yaşamak gerekiyor. Bir sabah pencereyi açıp havayı hissetmek, sevdiğimiz insanla acele etmeden kahve içmek, bir çocuğun anlattığı şeyi gerçekten dinlemek, bir dostun sesindeki değişikliği fark etmek, annemizin babamızın yüzündeki yaşları görmek, bir hayvanın başını okşamak, güneşin doğuşunu izlemek... Bunlar hayatın küçük ayrıntıları gibi görünebilir. Oysa hayat zaten bu küçük ayrıntıların toplamıdır.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve sanırım kimsenin konuşmadığı en büyük gerçeklerden biri şu: Hayat sandığımız kadar uzun değil. Bunu korkutmak için değil, daha gerçek yaşamak için söylüyorum. Ertelediğimiz telefonların, söylemediğimiz güzel sözlerin, gidilmeyen yolların ve sürekli “daha sonra” dediğimiz şeylerin bir gün gerçekten bir daha olmayabileceğini unutmamak gerekiyor. İnsan bazen bir özrü yıllarca erteliyor, bir teşekkürün zamanını bulamıyor, bir sevgi cümlesini söylemeye utanıyor, bir hayalini sürekli sonraya bırakıyor. Sonra bir gün dönüp baktığında yılların geçtiğini görüyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanın en büyük kaybı bazen parasını kaybetmesi değil, zamanını geri alamamasıdır. Para yeniden kazanılabilir. Bir eşya yeniden alınabilir. Bir iş yeniden bulunabilir. Bir ev yeniden kurulabilir. Ama geçen bir gün geri gelmez. Bu nedenle artık insanlara da kendimize de biraz daha dürüst davranmamız gerektiğini düşünüyorum. Seviyorsak söyleyelim, kırıldıysak konuşalım, yorulduysak dinlenelim, bir şeyi istemiyorsak sırf başkaları istiyor diye kendimizi zorlamayalım. Bir hayalimiz varsa yaşımız kaç olursa olsun peşinden gidelim. Çünkü hayatın belli bir yaşa kadar bize ait, sonra başkasına ait olduğunu söyleyen hiçbir kural yok. İnsan her yaşta yeniden başlayabilir, her yaşta öğrenebilir, her yaşta yeni bir dostluk kurabilir, her yaşta yeni bir şehir görebilir ve her yaşta kendisini yeniden keşfedebilir. Belki de yaş aldıkça en büyük kazancımız budur: Neyin gerçekten önemli olduğunu daha iyi anlamak. Ben artık insanların ne söylediğinden çok, ne yaşadığına bakıyorum. Çünkü sözler kolay. İnsan istediği şeyi söyleyebilir ama davranışlar insanın gerçek yüzünü daha fazla anlatıyor. Kim yanınızda kalıyor, kim zor gününüzde telefonunuzu açıyor, kim başarınızı kıskanmadan sevinebiliyor, kim sizin olmadığınız yerde de hakkınızı savunuyor, kim sadece iyi gününüzde değil kötü gününüzde de yanınızda oluyor? Asıl mesele bunlar. Belki de insanın hayatında çok fazla insana değil, birkaç gerçek insana ihtiyacı var. Çünkü kalabalık bir çevreden daha değerli olan şey, güvenebileceğiniz küçük bir çevredir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta hepimiz aynı hayatın içindeyiz. Yaşımız, mesleğimiz, paramız, makamımız, evimiz, arabamız ve sosyal medya hesabımız ne olursa olsun, hayatın sonunda geriye bunlardan çok başka şeyler kalıyor. Nasıl bir insan olduğumuz, kime iyi geldiğimiz, kimin hayatında güzel bir iz bıraktığımız, bir insanın elinden tutup tutmadığımız, birinin zor gününde yanında olup olmadığımız ve belki de en önemlisi, kendimize karşı dürüst yaşayıp yaşamadığımız...&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben bugün kimsenin konuşmadığı gerçeklerden söz etmek istedim. Çünkü bazı gerçekler konuşulmadıkça ortadan kaybolmuyor. Tam tersine, içimizde büyüyor. Yalnızlığımızı konuşmazsak yalnızlık bitmiyor. Yorgunluğumuzu kabul etmezsek yorgunluk geçmiyor. Korkularımızı saklarsak cesur olmuyoruz. Kırgınlıklarımızı bastırırsak iyileşmiş olmuyoruz. Sırf herkes iyi olduğumuzu sansın diye “İyiyim” demek, gerçekten iyi olduğumuz anlamına gelmiyor. Belki artık birbirimize biraz daha gerçek sorular sormalıyız. Gerçekten nasılsın? Bir şeye ihtiyacın var mı? Bunu tek başına taşımak zorunda değilsin. Ben buradayım. Bazen bir insanın hayatını değiştirmek için büyük bir şey yapmak gerekmiyor. Bazen doğru zamanda söylenen küçücük bir cümle yetiyor. Çünkü hepimiz görünenden daha fazlasıyız. Hepimizin kimsenin bilmediği bir hikâyesi, kimsenin görmediği bir yarası, kimsenin duymadığı bir duası ve kimsenin bilmediği bir mücadelesi var. O yüzden biraz daha az yargılayalım, biraz daha çok dinleyelim. Biraz daha az gösterelim, biraz daha çok yaşayalım. Biraz daha az “Ne derler?” diye düşünelim, biraz daha çok “Ben gerçekten ne istiyorum?” diye soralım.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü hayat, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü düşünerek geçirilecek kadar uzun değil.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve sonunda belki hepimizin kendimize soracağı en önemli soru şu olacak: “Ben gerçekten kendi hayatımı mı yaşadım, yoksa başkalarının benden beklediği hayatı mı?”</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte kimsenin konuşmadığı en büyük gerçek belki de budur. İnsan bu sorunun cevabını bulduğu anda, hayatına yeniden bakmaya başlar. Belki bazı insanları, bazı alışkanlıkları, bazı korkuları ve bazı yükleri geride bırakır. Belki yeni bir yol seçer. Belki de hiçbir şeyi değiştirmeden, sadece artık hayatına başka bir gözle bakmaya başlar. Ama ne olursa olsun, kendisine ait bir hayatı yaşamanın değerini daha iyi anlar.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü sonunda geriye gerçekten ne kadar kazandığımız değil, nasıl yaşadığımız kalacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir sonraki yazımda buluşmak üzere hoşçakalın….</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SEÇİL ESKİOĞLU</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 19:04:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>YEŞİLÇAM’IN GÜNAH KEÇİLERİ</title>
                <category>ŞEHNAZ DİLAN</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yesilcamin-gunah-kecileri-3359</link>
                <author>dilansehnaz34@gmail.com (ŞEHNAZ DİLAN)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yesilcamin-gunah-kecileri-3359</guid>
                <description><![CDATA[YEŞİLÇAM’IN GÜNAH KEÇİLERİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Yeşilçam</strong>’ın öyle isimleri vardı ki… <strong>Bir dönem filmlerde rol aldıkları birkaç sahne yüzünden toplumun önüne adeta günah keçisi olarak konuldular. Bir filmde cesur bir sahnede oynadılar diye yıllarca dışlandılar,</strong> küçümsendiler, haklarında türlü türlü yorumlar yapıldı. Oysa bugün dönüp o filmlere baktığımızda insan ister istemez şu soruyu soruyor… Gerçekten o dönemin insanları mı bu kadar farklıydı, yoksa biz mi bazı insanlara haksızlık ettik? Y<em><strong>eşilçam sineması çok zor şartlarda film üreten bir dünyaydı. Bugünün teknolojisi yoktu, bugünkü imkanlar yoktu. Bir film çekmek başlı başına büyük emek isterdi. Oyuncusundan yönetmenine, ışıkçısından kameramanına, set işçisinden figüranına kadar yüzlerce insan o filmlerin ortaya çıkması için çalışırdı.&nbsp;</strong></em></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve o filmlerde rol alan bazı kadın oyuncular, özellikle de açık veya cesur sahnelerde oynayanlar, toplum tarafından uzun süre farklı bir gözle değerlendirildi. Sanki bir filmde oynadıkları rol, onların gerçek hayatındaki kişiliğiydi. İşte en büyük haksızlık da buydu. Oyunculuk ile özel hayat birbirine karıştırıldı. Bir sanatçı kamera karşısına geçtiğinde bir karakteri canlandırıyordu. <strong>Senaryo neyi gerektiriyorsa onu yapıyordu. Fakat yıllar boyunca bazı oyuncuların oynadıkları roller, onların gerçek kimliklerinin önüne geçirildi. Bir filmde cesur bir sahne oynayan kadın oyuncu, ertesi gün toplumun gözünde başka bir insan oluveriyordu. </strong>Bazıları iş bulmakta zorlandı. Bazıları sosyal çevresinden uzaklaştırıldı. Bazıları aile baskısı gördü. Bazıları ise yıllar boyunca isimlerinin yalnızca oynadıkları sahneler üzerinden anılmasına maruz kaldı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün baktığımızda ise tablo bambaşka. Televizyon dizilerinde, dijital platformlarda ve sinema filmlerinde çok daha cesur sahnelerle karşılaşıyoruz. Eskiden sinemada büyük tartışma yaratan görüntüler bugün sıradan bir televizyon dizisinin içinde karşımıza çıkabiliyor. Hatta zaman zaman ekranlarda öyle sahneler görüyoruz ki insan ister istemez geçmişte Yeşilçam oyuncularına yapılanları hatırlıyor. Dün ayıp denilen şey bugün neden normal kabul ediliyor? İşte benim asıl itirazım burada. Ben kimsenin ne giyeceğine, hangi sahnede oynayacağına, nasıl bir sanat anlayışı benimseyeceğine karışmam. Sanatçının da oyuncunun da kendi tercihi vardır. Benim sorguladığım şey başka… Neden dünün oyuncularını yargıladık da bugün aynı meseleye bu kadar farklı bakıyoruz? Neden bir dönem bir kadın oyuncunun hayatı, oynadığı birkaç sahne üzerinden sorgulandı?&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Neden o kadınların sanatçı kimliği, emekleri, oyunculukları, sinemaya katkıları görmezden gelindi? Neden yıllarca bazı Yeşilçam oyuncularının isimleri fısıltıyla konuşuldu? Üstelik bugün birçok insanın büyük bir hayranlıkla izlediği o filmlerin arkasında onlar vardı. Onlar setlerde sabahladılar. Kışın soğuğunda, yazın sıcağında çalıştılar. Bazen günlerce evlerinden uzak kaldılar. Bazen çok düşük ücretlere rağmen filmlerde rol aldılar. Ve bugün Yeşilçam denildiğinde hatırladığımız o büyük sinema dünyasının oluşmasına katkı sundular. Fakat bazıları sadece oynadıkları bir iki sahne nedeniyle yıllarca damgalandı. Bence asıl konuşmamız gereken mesele bu. Çünkü toplum olarak zaman zaman insanları tek bir görüntüyle, tek bir sözle, tek bir rolle değerlendirmeye çok meraklıyız. Bir oyuncu bir filmde kötü karakteri oynar, kötü insan ilan edilir. Bir oyuncu zengin kadını oynar, kibirli zannedilir. Bir oyuncu fakir kadını oynar, gerçek hayatının da öyle olduğu düşünülür.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><em>Bir oyuncu cesur bir sahnede rol alır, bütün hayatı o sahneyle anılır. Oysa oyunculuk tam da budur. Başkasının hayatını kendi bedeniniz ve duygularınızla anlatmak… Bunu birbirinden ayırmayı öğrenmemiz gerekiyor. Yeşilçam'ın bazı kadın oyuncularına yıllarca yapılan haksızlığı bugün daha iyi anlayabiliyoruz. Çünkü aradan yıllar geçti. Toplum değişti. Sinema değişti. Televizyon değişti. İnternet geldi. Dijital platformlar hayatımıza girdi. İletişim şeklimiz değişti. Ve bir zamanlar büyük tartışma konusu olan birçok şey artık ekranlarda çok daha açık biçimde karşımıza çıkıyor. Ancak burada başka bir tehlike daha var. Bugünün sanatçılarını yargılamadan önce dünün sanatçılarını neden yargıladığımızı hatırlamamız gerekiyor. Çünkü mesele çıplaklık ya da açık sahne meselesinden çok daha büyük. Mesele insanları yaptıkları işe göre değil, tek bir görüntüye göre değerlendirmek. Yeşilçam'ın o dönem dışlanan isimleri bugün hayatta olmayabilir. Bazıları yaşlandı, bazıları sessizce köşesine çekildi, bazıları ise aramızdan ayrıldı.</em>&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Fakat onların hikayeleri hala bize bir şey anlatıyor. O insanlar yalnızca bir filmde oynadıkları karakterlerden ibaret değildi. Onların da aileleri vardı. Çocukları vardı. Hayalleri vardı. Kırgınlıkları vardı. Hayat mücadeleleri vardı. Ve en önemlisi, onların da bir insan olarak onurları vardı. B<strong>ugün Yeşilçam filmlerini izlerken yalnızca filmin kendisine değil, o filmin arkasındaki insanlara da bakmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü sinema tarihini yalnızca başrol oyuncularıyla yazamazsınız. Figüranından set işçisine, yönetmeninden ışıkçısına, kostümcüsünden makyözüne kadar herkes o tarihin bir parçasıdır.</strong> Ve bazı oyuncuların üzerindeki önyargıyı da artık yeniden düşünmenin zamanı geldi. Dünün şartlarıyla bugünün şartları aynı değil. Dünün toplumsal anlayışıyla bugünün anlayışı da aynı değil. Ama değişmeyen bir şey var.&nbsp; İnsanlara hak etmedikleri etiketleri yapıştırmamak. Bir sanatçıyı yalnızca oynadığı sahneyle tanımlamamak. Bir kadını yalnızca ekranda göründüğü haliyle değerlendirmemek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve özellikle Yeşilçam'ın emektarlarına geçmişte yapılan haksızlıkları unutmamak… Çünkü bugün televizyon ekranlarında, sinemada ve dijital platformlarda çok daha farklı görüntüler izliyoruz. Bunda yanlış veya doğru demek benim işim değil. Benim söylediğim şu… <strong>Dün bir oyuncuyu bir sahne yüzünden toplumun dışına itiyorsak, bugün aynı ölçüyü herkes için kullanabiliyor muyuz? Eğer kullanamıyorsak, geçmişte yaptığımız yargılamaları da sorgulamalıyız. Yeşilçam'ın bazı kadınları yıllarca kendilerini savunmak zorunda kaldı.</strong> Oysa belki de onların tek suçu, kendilerine verilen rolü oynamaktı. Bugün artık onları yargılamak yerine anlamanın zamanı. Çünkü Yeşilçam yalnızca filmlerden ibaret değil. Yeşilçam aynı zamanda insan hikayeleridir. Ve o hikayelerin içinde, yıllarca haksız yere dışlanmış, unutulmuş, adı yalnızca oynadığı sahnelerle anılmış insanlar da vardır. Onları hatırlarken biraz daha vicdanlı olalım. Çünkü bugün alkışladığımız bir sinema tarihinin taşlarını döşeyen insanların bazılarını dün bizler alkışlamak yerine yargıladık. Belki de asıl değişmesi gereken filmler değil, insanlara bakışımızdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şehnaz DİLAN</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 14:04:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/06/sehnaz-dilan-1781102760.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul’un Kalbindeki Sessiz Hatıra  YEREBATAN SARNICI</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/istanbulun-kalbindeki-sessiz-hatira-yerebatan-sarnici-3358</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/istanbulun-kalbindeki-sessiz-hatira-yerebatan-sarnici-3358</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul’un Kalbindeki Sessiz Hatıra  YEREBATAN SARNICI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul ! Napolyon Bonapart’ın ,&nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu" diye hayranlığını belirttiği,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yahya Kemal Beyatlı’nın :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” Diye şiirlerine taşıdığı, dünyanın incisi, yurdumun gözbebeği kentimiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’un kalabalığı hiç bitmez. Sokaklarında insanlar yürür, vapurlar kıyılara yanaşır, ezan sesleri gökyüzüne karışır, araçların gürültüsü şehrin üzerine yayılır. Fakat bütün bu telaşın hemen birkaç metre altında, zamanın sustuğu başka bir İstanbul vardır:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yukarıda bugünün İstanbul’u akıp giderken aşağıda 1500 yıl önce kurulmuş bir dünyanın sütunları hâlâ ayakta durmaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suyun üzerinde titreyen ışıklar, birbirini sonsuzluğa doğru takip ediyor gibi görünen mermer sütunlar, taşların arasından yükselen nem ve uzaklardan gelen su damlalarının sesi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Burası yalnızca bir sarnıç değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Burası İstanbul’un yeraltındaki hafızasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de onu asıl büyüleyici yapan şey, tarih ile efsanenin burada birbirine olağanüstü biçimde yaklaşmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sultanahmet’e gidilipte Yerebatan Sarnıcı’nı ziyaret etmeden olmaz… Dışarıdan bakıldığında sıradan bir yapı olarak görülse de merdivenlerden aşağı doğru indikçe şehir yavaş yavaş geride kalır. Yukarıda bıraktığımız dünyanın sesleri azalır; yerini suyun dinginliği, taşların sessizliği ve yüzlerce yıldır orada duran sütunların ağırbaşlı görüntüsü alır. Sanki insan yalnızca yerin altına değil, geçmişin içine doğru iner.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yerebatan Sarnıcı’na ilk adım atıldığında hissedilen şey yalnızca hayranlık değildir. Biraz hüzün, biraz merak, biraz da tarif edilmesi zor bir ürperti vardır çünkü burası yalnızca taşlardan, sütunlardan ve sudan oluşan eski bir yapı değildir, burada yüzyılların ayak izleri saklıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kim bilir, bu sütunların arasında kaç insan yürüdü? Kaç imparator, kaç asker, kaç işçi, kaç yolcu İstanbul’un değişen kaderine tanıklık etti? İnsanların hayatını sürdürebilmesi için sessizce çalışan bu devasa yapı, yüzyıllar boyunca şehrin susuzluğuna karşı insanlar buraya su taşıdı burası görünmez bir umut oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarih sayfalarını geriye çevirelim, eskilere çok eskilere gidelim, İstanbul’un Konstantinopolis olduğu yıllara 532 yılında I.Jüstinyen tarafından VI.yy’da yaptırılan Yerebatan Sarnıcı yada ilk adı ile (Basilica Cistern), İstanbul’da bulunan en büyük sarnıç. Yerebatan’a indiğinizde, sizi dış dünyadan koparırken, huzur, sessizlik ve biraz da ürperti içinizi kaplıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görülen mermer sütunların arasındaki ihtişamından dolayı &nbsp;halk arasında “Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilmiştir. Sarnıcın bulunduğu yerde daha önce bir Bazilika bulunduğundan, Bazilika Sarnıcı olarak da anılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un 1453 yılında fethinden sonra, bir müddet daha kullanılmış ve padişahların oturduğu Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su verilmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Durgun su yerine çeşme suyunu yani akan suyu tercih eden Osmanlıların şehirde su tesislerini kurduktan sonra kullanmadıkları anlaşılan sarnıç, 1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak üzere İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P.Gyllius tarafından yeniden keşfedilmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine sahip olup yapının inşaatında 7 bin kölenin çalıştığı ve sarnıcın suyunun Valens Kemeri ve Mağlova Kemeri yardımıyla şehre 19 km mesafedeki Belgrat Ormanları’ndan getirildiği rivayet olunur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sarnıç, uzunluğu 140 metre, genişliği 70 metre olan dikdörtgen biçiminde bir alanı kaplayan, dev bir yapıdır. 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde her biri 9 metre yüksekliğinde 336 sütun bulunmaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sarnıçtaki sütunların, köşeli veya yivli biçimde olan birkaç tanesi hariç büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Bu sütunlar içerisinde üzeri oyma ve kabartma halinde Tavus Gözü, Sarkık Dal, Gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı özellikle dikkati çeker. Rivayete göre, üzerindeki şekillerin gözyaşına benzemesin nedeni Büyük Bazilika’nın inşasında ölen yüzlerce köleyi anlatmasıymış.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa Başı, Roma Dönemi heykel sanatının şaheserlerindendir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her köşesinde başka bir hikâyeyi saklar. Bir duvarında bir ayrılığı, bir çeşmesinde bir duayı, bir sokağında eski bir aşkı, bir yapısında koca bir imparatorluğun izlerini taşır. Yerebatan Sarnıcı da İstanbul’un hafızasının en derin sayfalarından biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sarnıcın içindeki sütunlara baktığınızda, onların yalnızca mermerden yapılmış olduğunu düşünmek mümkün değildir. Her biri sanki başka bir çağdan kopup gelmiş birer hatıradır. Kimi dimdik durur, kimi yorgun görünür fakat hepsi aynı şeyi söylüyor gibidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Biz buradaydık. Sizden önce de vardık. Sizden sonra da bir şeyler anlatmaya devam edeceğiz.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yukarıdaki İstanbul bugüne aittir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşağıdaki İstanbul ise geçmişe.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Yerebatan Sarnıcı, bu iki dünyayı birbirine bağlayan kapılardan biridir. Belki de bu nedenle sarnıcın adına yalnızca “sarnıç” demek yetersiz kalır. Çünkü burada su depolanmış olsa da aslında çok daha fazlası korunmuştur: Taşlar, mitler, imparatorluklar, korkular, inançlar ve insan hafızası. Yerebatan Sarnıcı’nın sütunları hâlâ suyun üzerine yükseliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Medusa hala karanlığın içinde bekliyor. Gözyaşı Sütunu hala geçmişin sessizliğini taşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve su, yüzyıllardır olduğu gibi, bütün bu hikayelerin altında sessizce hareket ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bir gün sarnıç tamamen sessiz kaldığında, ışıklar söndüğünde ve son ziyaretçi yukarı çıktığında, geriye yalnızca suyun sesi kalacak. O zaman İstanbul’un altında başka bir zaman başlayacaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sütunların zamanı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Taşların zamanı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Medusa’nın zamanı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve 1500 yıldır hiç gerçekten susmayan o yeraltı sarayının zamanı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazı şehirlerin geçmişi kitaplarda yaşamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı geçmişler toprağın altında saklanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve İstanbul’un en büyük sırlarından biri hala suyun altında nefes almaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yerebatan Sarnıcı….</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 19:19:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SARAYIN EN GÜÇLÜ KADINI ANİS EL-DOLEH</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sarayin-en-guclu-kadini-anis-el-doleh-3357</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sarayin-en-guclu-kadini-anis-el-doleh-3357</guid>
                <description><![CDATA[SARAYIN EN GÜÇLÜ KADINI ANİS EL-DOLEH]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Tarih kitapları genellikle hükümdarları anlatır. Tahtları, savaşları, anlaşmaları ve ihtişamlı zaferleri... Oysa bazen bir dönemin ruhunu anlamak için hükümdarın değil, onun kalbine dokunan insanların hikâyelerine bakmak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Bazı insanlar vardır ki ne taç giyerler ne de resmi tarihin başrolüne yerleşirler. Buna rağmen yaşadıkları çağın ruhunu, iktidarın görünmeyen yüzünü ve insan kalbinin en kırılgan yanlarını temsil ederler.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Siz değerli Habercaddesi okurlarıma hikayesini anlatacağım Anis el-Doleh böyle bir kadındı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Bugün belkide onun adını ilk defa benden duyanların çoğu sosyal medyada dolaşan birkaç eski fotoğrafı hatırlıyor olabilir. Kimi zaman alaycı yorumların hedefi oluyor, kimi zaman dönemin güzellik anlayışına dair yüzeysel tartışmalara konu ediliyor. Oysa o fotoğrafların ardında, İran tarihinin en etkili kadınlarından birinin hikâyesi yatıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Hepinizin sosyal medya platformlarından tanıdığı Anis-el Doleh ile ilgili en çok konuşulan şeylerden biri de şu meşhur iddiadır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>145 kişinin âşık olduğu ve 13 kişinin uğruna intihar ettiği hatta bir tanesininde sarayın bahçesinde kendini yaktığı iddiasıdır. Uğruna erkeklerin intihar ettiği o meşhur, aşırı şişman, göbekli, kalın kaşlı, kaytan bıyıklı geleneksel giysiler içindeki kadın!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Tabii bu görselin gerçekten Anis-el Doleh’e mi ait olup olmadığı günümüz tarihçileri arasında da tartışılıyor ama gerçek olan şu ki; o dönemin güzellik algısı bugünün tamamen zıttıydı. O dönem İran’da ve birçok Doğu kültüründe dolgun vücut, gür kaş, hafif bıyık ve koyu ten, kadınsılığın simgesi sayılıyordu. Anis-el Doleh’de bu “güzelliğin vücut bulmuş hali” olarak görülüyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Kimdi bu erkekleri çıldırtan, aşkına karşılık bulamayanların uğruna intihar ettiği erkek kılıklı kadın? derseniz hemen başlıyorum anlatmaya.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>1840'lı yıllarda ,Tahran'ın kuzeydoğusunda bulunan Lavasan'daki Amamme Köyü'nde yoksul bir çobanın kızı olarak dünyaya geldi, asıl adı Fatıma Sultan’dı. Çocukluğu ve gençliği sarayların altın işlemeli koridorlarında değil, yoksulluğun sessizliği içinde geçti babasını küçük yaşta kaybettikten sonra hayatın sert yüzünü daha çocuk yaşlarında iken tanıdı. Yaşamın tüm ağırlığını sırtında, nasırlaşan ellerinde yaşıyordu Fatima Sultan.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Kim bilebilirdi ki yıllar sonra bu köylü kız, İran'ın mutlak hükümdarının en güvendiği insanlardan biri olacaktı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Saray kapıları ona bir prenses olarak açılmadı o, haremde hizmetçi olarak çalışmaya başladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Zamanın İran’ının Kaçar Hanedanı döneminde hüküm süren Nâsırüddin Şah, zevke düşkün bir hükümdardı, tarih hareminde yüz kadın olduğunu yazıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>XIX. Yüzyıl İran'ında, Kaçar Sarayı'nın yüksek duvarları arasında yaşayan yüzlerce kadın arasından sıyrılarak yalnızca bir eş değil bir danışman, bir sırdaş ve kimi zaman bir vicdan sesi olmayı başarmıştı Fatima Sultan, bu yüzdendir ki “Anis-el Doleh” yani “Devletin Dostu” veya “Devletin Yoldaşı” ünvanları kendisine verilmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Fakir bir çobanın kızı olarak başlayan hayatı, onu dönemin en güçlü kadınlarından biri hâline getirdi. Bu yükseliş, yalnızca bir hükümdarın sevgisini kazanmanın değil; zekânın, iradenin ve karakterin de hikâyesiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Tarih yaprakları onun saraydaki diğer kadınlardan çok daha farklı bir konumda olduğunu anlatıyordu. Nâsırüddin Şah'ın onlarca eşi ve cariyesi vardı ancak sofraya birlikte oturabildiği, devlet meselelerini konuşabildiği ve fikirlerine değer verdiği kişi her zaman Anis el-Doleh'ti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Bu olağanüstü bir durumdu çünkü XIX.Yüzyıl İran'ında kadınların görünürlüğü son derece sınırlıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Fakat bazı insanlar tarih sahnesine resmi unvanlarla değil, karakterleriyle çıkarlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Anis el-Doleh de öyle yaptı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Onun hikâyesini daha da ilginç kılan şeylerden biri halk arasındaki itibarıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Saray çevresinde yaşayan birçok kişi onu kibirli bir aristokrat olarak değil; halkın sorunlarına kulak veren, ihtiyaç sahiplerine yardım eden güçlü bir kadın olarak anlatırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>O halktan biriydi, kim bilir belki de yoksulluktan geldiği için insanların sıkıntılarını unutmamıştı halkına karşı her zaman mütevazi davranırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Fakat her iktidar hikâyesinin bir sonu vardır o koltuklar kimselere kalmaz, biri gider, diğeri gelir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Ve sonu olan sadece koltuk değil, her büyük aşkın da bir sonu vardır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>1896 yılında Nâsırüddin Şah bir suikast sonucu öldürülünce İran sarayı sarsıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Onlarca yıl boyunca imparatorluğun merkezinde duran adam artık yoktu, tahtın sahibi ölmüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Aslında bir çağ da sona ermişti ama Anis el-Doleh için bu yalnızca bir hükümdarın ölümü değildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Hayatının merkezindeki insanı kaybetmesiydi çünkü onu çok seviyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Nâsırüddin Şah’ın ölümünün ardından fazla yaşayamadı aylar sonra aynı yıl içinde o da hayata veda etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Araştırdım, tarihçiler bunu bir tesadüf olarak açıklıyor ama bence tesadüf değil insan kalbi bazen tarihin açıklayamadığı şeyleri bilir, bazı insanlar ölmeden önce yalnızlaşırlar, bazıları ise sevdiklerinin ardından sessizce çekip giderler bu dünyadan belki öteki alemde buluşmuşlardır bilinmez. O günlerden bugüne geriye birkaç fotoğraf, birkaç resmi kayıt ve birkaç anı kaldı fakat Anis el-Doleh'in hikâyesi bize başka bir şey anlatıyor. Mutlak gücün tahtta oturmakla olmadığını.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>O gücün bazen tahtın yanında duran bir insanda toplandığını ve tarihin en etkili kişilerinin bile bazen isimlerinin unutulduğunu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Sosyal medya çağında insanlar onun bıyıklarını, kıyafetlerini veya dönemin estetik anlayışını konuşuyor onunla alay ediyor, gülüyor oysa bence asıl mesele bu değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Asıl mesele, yoksul bir köyden çıkıp bir imparatorluğun merkezine kadar yürüyen akıllı bir kadının hikâyesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Asıl mesele, erkeklerin yönettiği dünyada bir kadının söz sahibi olabilmesiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Belki de bu yüzden Anis el-Doleh bugün hâlâ ilgi çekiyor çünkü onun hikâyesi yalnızca bir saray hikâyesi değil, insanın kaderle mücadelesinin hikâyesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Böyle yoksul bir hayattan çıkan acıklı hikayeydi Anis el-Doleh’in yaşadıkları, varsın insanlar alay etsinler, o tarihin başarı kısmında çoktan yerini almıştır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 18:59:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>50 YIL SONRA NE OLUR?</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/50-yil-sonra-ne-olur-3356</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/50-yil-sonra-ne-olur-3356</guid>
                <description><![CDATA[50 YIL SONRA NE OLUR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen insan geleceği düşünür. ‘Acaba 50 yıl sonra dünya nasıl olacak’ diye sorar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün bu soruya cevap vermek kolay görünmüyor. Nedeni, dünya çok hızlı değişiyor. 50 yıl önce cep telefonu yoktu. İnternet yoktu. Bugün ise telefon elimizden düşmüyor. Belki 50 yıl sonra telefon da olmayacak. Belki konuşmak için telefon taşımaya gerek kalmayacak. Birbirimizi gözümüzün önündeki bir ekrandan değil, doğrudan görüntüyle göreceğiz. Belki konuşmak için telefon taşımaya gerek kalmayacak. Birbirimizi gözümüzün önündeki bir ekrandan değil, doğrudan görüntüyle göreceğiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de ‘Neredesin’ sorusu tarihe karışacak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü herkesin nerede olduğunu zaten bileceğiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki insan ilişkileri nasıl olacak?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte asıl soru bu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji gelişirken insan birbirine daha mı yıkın olacak?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yoksa daha mı uzaklaşacak?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün aynı masada oturan dört kişinin üçü telefonuna bakıyor. 50 yıl sonra belki aynı masada oturan herkes birbirinin dijital kopyasıyla konuşacak. Ama insanın yine de bir dosta ihtiyacı olacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çaya.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sohbete.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ‘Nasılsın’ sorusuna.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın sıcak bir sözü ihtiyacı değişmeyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki gelecekte robotlar yemek yapacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evi temizleyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alışverişi yapacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gönül işlerini yine insanlar yapacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevginin programı olmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dostluğun şifresi olmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki savaşlar bitecek mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlığın en büyük dileklerinden biri bu. 50 yıl sonra ülkelerin savaşmak yerine konuşmasını umuyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaşın kazananı olmuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir taraf kazanıyor gibi görünüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insanlık kaybediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki 50 yıl sonra savaşlarını yerini büyük teknoloji yarışları alacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ülkeler birbirine bomba göndermek yerine enerji gönderecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Su kaynakları paylaşılacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzaya birlikte gidecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık sonunda ‘Ben kazandım” yerine ‘Hepimiz kazandık’ demeyi öğrenince dünya gerçekten değişir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beslenme alışkanlıklarımız da değişecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün soframızda et var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Balık var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sebze var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>50 yıl sonra belki et fabrikada üretilecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayvan yetiştirmeden et üretilecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki sofraya gelen hamburgerin nereden geldiğini soracağız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘Bu hangi hayvandı?’ yerine ‘Hangi laboratuvardı?’ diyeceğiz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sebzeler de farklı olacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha dayanıklı ürünler yetiştirilecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha az su isteyen yiyecekler üretilecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki domatesin bile teknolojiye uyarlanmış hali olacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yine de sıcak ekmek kokusu değişmeyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı şeyler teknolojiye teslim olmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seyahatler ise bambaşka bir hal alabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün İstanbul’dan Ankara’ya birkaç saate gidiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>50 yıl sonra belki yarım saatte gideriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uçaklar daha hızlı olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Trenler daha hızlı olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki İstanbul’dan Paris’e giderken kahvemizi içip gazetemizi okuruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan yine camdan dışarı bakıp manzarayı seyretmek isteyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yolculuk sadece bir yere ulaşmak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yolculuk biraz da yolda olmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki insan 50 yıl sonra huzur bulabilecek mi? Geleceğin en önemli sorusu bu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji bize her şeyi verebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama huzuru garanti edemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha hızlı yaşayabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha çok kazanabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha çok yere gidebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha uzun yaşayabiliriz. Ama mutlu olabilmek için yine birbirimize ihtiyacımız olacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de geleceğin en büyük teknolojisi, yeniden insan olmayı hatırlamak olacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendinize çok çok iyi bakın. Hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 19:01:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>PEKİ SANAT DÜNYASI NEREDE?</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/peki-sanat-dunyasi-nerede-3355</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/peki-sanat-dunyasi-nerede-3355</guid>
                <description><![CDATA[PEKİ SANAT DÜNYASI NEREDE?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bazı isimler vardır… Onları anlatırken yalnızca sanatçı demek yetmez. Çünkü onlar bir dönemin hafızasında vardır. Şarkılarda, filmlerde, bestelerde, plaklarda, sahnelerde iz bırakmışlardır. Yıllar geçer, insanlar değişir ama onların emeği yaşamaya devam eder.<strong> Cengiz Tekin'</strong>de böyle isimlerden biri… Sanat dünyasına yıllarını vermiş, besteleriyle ve eserleriyle bir döneme damga vurmuş bir isim. Nice şarkının arkasında emeği, nice çalışmanın içinde imzası var. Fakat bugün <strong>Cengiz Tekin</strong>’i eserleriyle değil, sağlık mücadelesiyle konuşuyoruz.<strong> Cengiz </strong>abi yoğun bakımda… Kızı Sevcan’ın sosyal medya paylaşımı, yaşanan sürecin ne kadar zorlu olduğunu ortaya koydu. <strong>Sevcan</strong>, 64 gün boyunca babası için farklı özel ve devlet hastanelerine başvurduklarını, sonunda babasını <strong>Çam ve Sakura Şehir Hastanesi</strong>’nin yoğun bakım servisine yatırdığını açıkladı.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kızının anlattıkları gerçekten insanın yüreğine dokunuyor.<strong> Cengiz Tekin’</strong>in yüksek enfeksiyon, 4. evre bası yaraları ve kaburga kırığıyla mücadele ettiği belirtiliyor. Bunun yanında kronik böbrek hastalığı, KOAH, tansiyon ve ileri derece kalp yetmezliği gibi rahatsızlıkları da bulunuyor.<strong> Ancak kızı umutlu… ‘Babamın bünyesi güçlüdür’ </strong>diyor ve babasını güvenilir ellere emanet ettiğini belirtiyor. <strong>Şimdi bizlere düşen de dua etmek. İnşallah Cengiz abi bu zorlu süreci atlatır ve yeniden sağlığına kavuşur.</strong> Ama bir soru sormadan da geçemiyorum… <strong>Sanat dünyası nerede?</strong> Bu soruyu kimseyi suçlamak için sormuyorum. Bir gazeteci olarak yıllardır sanat dünyasının içindeyim. Nice sanatçının en güzel günlerine de, en zor günlerine de tanıklık ettim. Şunu çok iyi biliyorum… İnsanlar başarı günlerinde çok kalabalık oluyor. Bir sanatçı yeni bir şarkı çıkarıyor, herkes yanında…<strong> Film çekiliyor, herkes sette… Ödül gecesi yapılıyor, kırmızı halılar, flaşlar, fotoğraflar…</strong></span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama aynı sanatçı hastane yatağına düştüğünde o kalabalık bir anda azalıyor. Telefonlar daha az çalıyor. Ziyaretler seyrekleşiyor. Ve insan bazen kendi geçmişiyle baş başa kalıyor. İşte asıl vefa da burada ortaya çıkıyor. Cengiz Tekin yıllarını bu camiaya verdi. Bugün onun eserlerinden yararlanan, onun döneminin şarkılarını dinleyen, onun yaptığı işlerle bir şekilde yolu kesişen çok sayıda insan vardır. İnsan ister istemez düşünüyor. Acaba bugün o insanların kaçı Cengiz Tekin’in sağlık durumunu merak ediyor? Kaçı kızını arayıp ‘Bir ihtiyacınız var mı?’ diye sordu? Kaçı bir hastane odasının kapısından içeri girip ‘Geçmiş olsun Cengiz abi’ dedi? Belki de bu soruların cevabını bilmiyoruz. Belki arayanlar, soranlar, yanında olanlar vardır. Zaten mesele de birilerini hedef göstermek değil. Mesele, vefanın hatırlanması. Çünkü sanat dünyasında isimler unutulabilir ama emekler unutulmamalı. Bugün genç bir sanatçı sahnede alkışlanıyorsa, geçmişte o sahnenin yolunu açanların da hatırlanması gerekir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün milyonlarca insan bir şarkıyı dinliyorsa, o şarkının arkasındaki besteciyi, söz yazarını, müzisyeni ve emekçiyi de bilmek gerekir.<strong> Cengiz Tekin </strong>gibi isimler yalnızca geçmişin sanatçıları değildir. Onlar bizim kültürümüzün, müzik hafızamızın bir parçasıdır. Hastane kapısında herkes eşittir Hayatın en acı tarafı da bu… Şöhret, para, makam, alkış… Hastane kapısında bunların hiçbir anlamı kalmıyor. İnsan sadece insandır. Bir babanın başında bekleyen kız çocuğu da yalnızca evlattır. Sevcan’ın paylaşımında en çok dikkatimi çeken şey, babası için hâlâ umut taşıması oldu. Bütün zorluklara rağmen ‘Babam iyileşecek’ diyebilmek… İşte evlat sevgisi böyle bir şey. Dilerim <strong>Cengiz Tekin'</strong>de kızının bu inancını boşa çıkarmaz. Dilerim doktorlarının çabası ve sevenlerinin dualarıyla sağlığına kavuşur. Ve dilerim bu olay bize bir şeyi yeniden hatırlatır.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sanatçılar yalnızca alkışlandıkları zaman hatırlanmamalı. Onların da hastalığı var, yaşlılığı var, yalnızlığı var, hayatın getirdiği zorlukları var. Bir zamanlar milyonların dinlediği, izlediği, alkışladığı insanlar bugün bir telefon bekleyebilir.<strong> Bazen bir ziyaret… Bazen bir ‘Nasılsın?’… Bazen sadece bir elini tutmak… İnanın, bazı şeylerin maddi karşılığı yoktur. Cengiz Tekin</strong>’e buradan gönülden geçmiş olsun dileklerimi gönderiyorum. Allah şifa versin Cengiz abi… İnşallah bu yazıyı bir gün sağlığına kavuşmuş olarak okuruz. Çünkü bazı insanların hikayesi alkışlarla değil, vefayla tamamlanmalı.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 14:17:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ŞİMDİKİ HAMİLELER</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/simdiki-hamileler-3354</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/simdiki-hamileler-3354</guid>
                <description><![CDATA[ŞİMDİKİ HAMİLELER]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aklımın bir türlü almadığı anne olmaya aday genç hanımlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bebek daha anne karnında bir aylık bile olmadan anne adaylarının elleri göbeklerinin üstünde, yavaş yavaş o göbeği okşuyorlar gözler bir tarafa kayıyor, yüzlerine yayılan mutluluklarını ya da başarılarını mi ispat etmeye çalışıyorlar ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonrasında haftadan haftaya, aydan aya karınları büyümeye başlıyor, ee her aya bir fotoğraf lazım , çıplak göbeklerinin fotoğraflarını çekip sosyal medyaya koyuyorlar bir de bebeğe özgü yazılarla süslüyorlar yalnız bununla kalsa iyi bir de minicik bir tişörtle göğüslerini örtüp eşofmanlarını da göbeklerinin altında tutarak , göbeklerini tamamen açıkta bırakarak yollara yayılıyorlar , tişörtün üstünde ya&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;“Anne Adayı” ya da “Dikkat Bebek Var”yazısı. Hani olur ya görmezden gelirseniz böyle de gözünüze sokarız dercesine moda bu heralde ama ben onların bu çıplaklığını görmek istemiyorum. Kocaman bir karın, dışarı fırlamış, düğme şeklinde bir göbek, eşleri de yanlarında henüz doğmamış bebeklerini teşhir ede ede yürüyorlar, kimse kusura bakmasın benim midem bulanıyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden utanma diye bir duygu, ayıp diye de bir kelime vardı. Büyüklerinin yanında hamile olduğunu bile söyleyemezdi insanlar, ben o eskiyi özlüyorum, inanın çok kızıyorum bu yeni model anne adaylarına ve onların yanındaki eşlerine de, hangi film yıldızı başlattı bu yeni anneliği ? Bu gençlerde uydu köylüsü, kentlisi herkes bu akıma kaptırmış kendini gidiyor, biraz edep yahu…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bebek gelene kadar yapılmadık parti kalmıyor , nerdeyse her aya , hem de en gösterişlisinden. Evler yetmiyor bu partilere, havası olmalı herşeyin, salonlar tutulmalı , süslemeler envai çeşit, üstün olmalı bir önceki arkadaşının partisinden.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnciler, altın, gümüş kristal boncuklu objeler, rengarenk balonlar, çerezden şekere, çikolatadan pastaya ne varsa her şey özel sunumluklarda bol bol, ister yensin, ister dökülsün bir de gelen konuklara verilecek hediye çeşitleri olmalı.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kız bebek, erkek bebek renklerine göre konseptler, masraf üstü masraf, çılgınlığın haddi de hesabı da yok. Elde varmış ya da yokmuş kimin umurunda dedim ya havası olsun yeter.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir de özel doktor ve özel hastane seçimleri var eee bu kadar tantanaya Devlet Hastanesine gidilmez tabi ki, doktorun da ismi duyulmuş olmalı.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herşey bununla bitiyor mu? Ne mümkün. Hastane odasının ve oda kapısının süslenmesi de var oldu olacak ziyaretçilerimize ikram edilecek çikolatalarımızı ve lohusa şerbetlerimizi de unutmayalım , evlerin haricinde hastane odasına kadar girdi şerbetler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Normal doğum mu ? hayır mutlaka sezaryen olmalı, istenilen özel bir günde alınmalı bebek anne karnından . Normal doğum ilkellik n e gün sancın tutar, doğum olayın başlar bilemezsin.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve mutlu son çok şükür eli ayağı düzgün bebeğimiz doğdu gelelim fasulyenin faydalarına ne alaka dediniz değil mi? Bence çok alaka göbeğini ulu orta salıp gezen yeni anne bebeğini emzirmek istemiyor, göğüsleri bozulacak diye, hazır mamaya yeşil ışık yakalım hemen gelsin bir de doğum fotoğrafçısı var. Dünya yüzünde ilk albüm ilk fotoğraflar. Sosyal medyaya koyarken yüzünü gizlemek lazım bir kalp koyalım olsun bitsin.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gelelim bakıcı kısmına , olmazsa olmazımız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bakıcı mutlaka yabancı olmalı , dil de bilmeli eskiden eğitimli Fransız mürebbiyeler sosyal statüsü yüksek ailelerin çocukları için tutulurdu, onlar çok yönlü yetiştirirdi bakmakla yükümlü oldukları çocukları, müzikten resime , sanata , edebiyata yabancı dile kadar oturmadan kalkmaya her şekilde donanımlı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlar siyah-beyaz Türk filmlerinde kaldı, sonrasında adına dadı dediğimiz yardımcılar yetişirdi imdada tombul, güleç yüzlü, şirin sevgi dolu insanlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdikilere bakıcı diyoruz, ihtiyacı olandan çok parası olanın tuttuğu kişiler. Sosyal yaşantıları sekteye uğramasın diye , bebeklerini yalnızca şöyle bir sevsinler gerisi tamamen bakıcıya kalsın, yedirsin , içirsin. Parka götürsün, oyun oynatsın, uyutsun, yıkasın, giydirsin çünkü o bu iş için tutuldu. Anne çalışıyorsa diyeceğim yok ama ben çalışmayan anneleri yakından takibe aldım.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AVM.lerde bakıcısının kullandığı çocuk arabası belli ki yeni zenginlerden birinin gelini ya da kızı genç bir hanım dikkatimi çekti. yüzünde yapılmış bir yeri var mı çok anlamam ama bas bas bağıran logolu marka kıyafeti, gözlükten ayakkabısına, çantadan, takılarına kadar herşeyiyle ben burdayım diyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Çocuk arabadan indi bakıcıyla kum havuzuda annemizde havuzun yanında pastane kısmında son model telefonunun içine gömülmüş vaziyette bir arkadaşıyla havalı havalı konuşuyor, birden çocukta bir ciyaklama, anne yerinden fırladı ben zannettim ki ne oldu diye çocuğuna koşacak ama o bakıcıya öyle bir bağırdı ki, neredeyse elindeki çatalı , bıçağı fırlatacak biz yan masada yerin dibine girdik , arkadaşım hemen&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“eyvah bakıcının işi bitti eve gidince kovar bu bunu ya da döver” dedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O kızcağız orada küçücük kaldı bir anda , çocukla anne arasında şaşkın vaziyette ne yapacağını bilemedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türk değil yabancıydı , telaffuzu son derece bozuktu . Canım ya içimiz acıdı, anne masasına dönüp arkadaşına daha da bir hava atmaya başladı bakıcıyı şikayet etti. Karşıdaki ne söylediyse çirkin bir kahkaha attı bakıcıya da elindeki çatalı sallamaya devam etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;“Seninle evde hesaplaşacağız” dercesine. Böyle şımarık kızlar niye anne olur ki ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık kendinize gelin genç hanımlar, hamileliğinizi reklam aracı gibi kullanmayın. Annelik dünyanın en güzel, en ulvi duygusu bizler sizin göbeğinizin derdinde değiliz. Açmayın ! Allahın size bahşettiği özel bir olay bu , cemiyette yaşıyorsunuz eviniz de isterseniz çıplak gezin ama biz sizleri ortalık yerde böyle görmek istemiyoruz .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kıyafetinize çeki düzen verin ne olur , hamile elbisesi giymeniz şart değil ama biraz usturup lütfen , sağlıkla alın kucağınıza ve onları çok sevin onlar sizin canınızdan bir parçanız. Bakıcılar da sizin köleniz değil, beğenmiyorsanız çocuğunuza kendiniz bakın.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten çok kızgınım ama yazımı da burada noktalamak zorundayım.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda sizlerle birlikte olmak ümidiyle&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 19:01:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>RASPUTİN EFSANESİ</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/rasputin-efsanesi-3353</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/rasputin-efsanesi-3353</guid>
                <description><![CDATA[RASPUTİN EFSANESİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukluğumdan beri tarihi, edebiyatı çok severim eğer ki bugün bir şeyler yazabiliyorsam bu rahmetli babacığımın bana mirasıdır&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Oku kızım, okumaktan zarar gelmez” derdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarih bazen öyle karakterler yaratır ki, onları anlamaya çalıştıkça gizem daha da büyür. Kimi insanlar yaşarken efsaneye dönüşür, kimileri öldükten sonra. Çok az insan vardır ki hem yaşarken hem öldükten sonra ardında bu kadar yoğun bir sis bulutu bırakabilsin. Sevgili Habercaddesi okurlarım, sizlere bugün anlatacağım efsane isim Rasputin tam da böyle biridir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rasputin’in öyküsü sıradan bir öykü değildir, belki sizler bunu Rusya'nın donmuş topraklarında yani Sibirya’da başlayan sıradan bir köylü çocuğunun öyküsü gibi görebilirsiniz çünkü Rasputin'in hayatına baktığınızda gerçeklerle efsanelerin birbirine karıştığının farkına varırsınız.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nerede tarih biter, nerede söylentiler başlar anlamak neredeyse imkânsızdır bu yüzden bu yazım beni çok yordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kim bu Rasputin diye soranlarınızı duyar gibiyim, o halde başlayayım anlatmaya:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1869 yılında Sibirya'nın küçük bir köyünde doğan Grigori Yefimoviç Rasputin, ilk bakışta tarihin unutulmuş yüzlerce köylüsünden biri olabilirdi ancak çocukluğundan itibaren hakkında anlatılan hikâyeler sıra dışıydı. Köylüler onun insanların düşüncelerini okuyabildiğini söylerdi kimileri ise hayvanları sakinleştirebildiğini.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek neydi, inanın bende bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Rasputin insanları etkiliyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onun gözlerine bakanların büyük kısmı aynı şeyi anlatıyordu. Delip geçen, insanın içine işleyen, huzursuz edici bir bakış... Belki de gücü tam burada saklıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar ilerledikçe Rasputin kendisini dini arayışlara verdi, köy köy dolaştı, manastırlarda kaldı, günlerce yürüdü, aç kaldı, dua etti herkese kendisini Tanrı'ya adadığını söylüyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat Rasputin'in dini anlayışı geleneksel değildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ona göre insan, günahın dibini görmeden arınamazdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu düşünce onu hem sevenlerinin gözünde kutsal bir adam haline getiriyor hem de düşmanlarının gözünde tehlikeli bir sapkına dönüştürüyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gençlik yıllarında yaşadığı dini deneyimlerden sonra kendisini mistik bir yolculuğun içinde buldu. Rusya'nın çeşitli bölgelerini dolaştı, manastırları ziyaret etti ve zamanla çevresinde “Kutsal Adam" olarak tanınmaya başladı. Sakallı görünümü, delici bakışları ve gizemli konuşmaları insanları etkiliyordu. O dönemde Rusya'da “Mistisizme” duyulan ilgi de oldukça yüksekti. Rasputin tam doğru zamanda, tam doğru yerde ortaya çıkmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Asıl yükselişi ise Rus İmparatorluk Sarayı'na girmesiyle başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Derken kader onu Rus İmparatorluğu'nun kalbine taşıdı. O dönemde Rusya, dışarıdan bakıldığında görkemliydi, saraylar ışıl ışıldı, askeri geçitler ihtişamlıydı. Çar Ailesi halkın gözünde ulaşılmaz bir dünyanın temsilcisiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rus İmparatoru II. Nikolay ve eşi Aleksandra Fyodorovna da sonuçta bir insandı, büyük bir sorunla karşı karşıyaydı. Tahtın varisi olan küçük oğulları Aleksey, hemofili hastasıydı. Günümüzdeki modern tıp bu hastalığa çare bulsada, o zamanlar tıp bu kadar ilerlememişti en ufak bir yaralanma bile ölümcül sonuçlar doğurabiliyordu. Doktorlar çaresiz kalınca devreye Rasputin girdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşin ilginç yanı, Rasputin gerçekten de bazı kriz anlarında çocuğun durumunun düzelmesine yardımcı olmuş gibi görünüyordu. Bunu nasıl gerçekleştiği bugün bile tartışmalıdır. Kimileri hipnoz kullandığını söyler, kimileri sakinleştirici etkisi olduğunu düşünür. Bazı tarihçiler ise tamamen tesadüf olduğunu savunurlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kim ne derse desin, sebep ne olursa olsun, sonuç açıktı:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk iyileşmişti, bu yüzden İmparatoriçe Rasputin'e büyük bir güven duymaya başlamıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özellikle İmparatoriçe Aleksandra için Rasputin artık sıradan bir insan değildi. O, oğlunu ölümün elinden çekip alan bir kurtarıcıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte her şey burada değişti Sibirya’dan çıkan bir köylü, dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin sarayında söz sahibi olmaya başlamıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbetteki, koltuk sevdası her zaman olduğu gibi o zamanda Rasputin karşıtı birçok kişiyi dehşete düşürdü. Generaller onu sevmiyordu, bakanlar ondan nefret ediyordu, soylular onunla alay ediyorlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onu dışlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı ama hiçbiri onu saraydan uzaklaştıramıyordu çünkü Rasputin gücünü makamdan değil, insanların korkularından alıyordu. Bir anne olan İmparatoriçe olacakları görmesine rağmen oğlunu kaybetmekten, Rus İmparatoru ise tahtını kaybetmekten korkuyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Rusya yaklaşan felaketi göremeyecek kadar kendi sorunlarıyla boğuşuyordu. Rasputin'in etrafındaki dedikodular da bu arada giderek büyümüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geceleri gizli toplantılar, şatafatlı eğlenceler, içkili geceler, güzel ve genç aristokrat kadınlarla yaşadığı söylenen ilişkiler,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>sarhoşluklar, komplo teorileri, vb. ağzı olan konuşuyordu, gerçekler ve yalanlar birbirine iyice karışmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki anlatılanların yarısı uydurmaydı belki de daha fazlası tam olarak bilemeyiz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat onu ölümsüz yapan şey yaşamından çok ölümü oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1916 yılının sonlarında bazı soylular, Rasputin'in artık devlet için büyük bir tehdit olduğuna karar verdiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1916 yılının soğuk bir Aralık gecesinde bir grup aristokrat onu tuzağa çekti. Sonrasında yaşananlar ise tarihin en ünlü ölüm hikâyelerinden birine dönüştü Rasputin için suikast planı hazırlandı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doğruluk derecesini bilemem rivayete göre önce zehirli pasta ve şarap ikram edildi Rasputin afiyetle yedi fakat ölmedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üzerine ateş edildi, vücudu delik deşik olduğu halde yine ölmediği söylendi. Kaçmaya çalışınca yeniden vuruldu. Rasputin’in vücudu kalbura dönmüştü ama ölmüyordu bunun üzerine feci şekilde dövüldü ve sonunda zincirlerle bağlanıp buzlu nehre atıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek detaylar bugün bile tartışmalıdır ama kesin olan bir şey vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rasputin'in ölümü bile onun gizemini öldüremedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aradan geçen yüz yıldan fazla zamana rağmen filmlere konu oldu, romanlara ilham verdi, şarkılarda adı geçti 1978 yılında Alman pop ve Euro-disko grubu Boney M. Rasputin şarkısı ile dünya listelerini salladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün geriye dönüp baktığımızda Rasputin'in gerçekten kim olduğunu hâlâ tam olarak bilmiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir aziz miydi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sahtekâr mıydı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir mistik mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yoksa sadece insanların korkularını çok iyi anlayan zeki bir adam mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de Rasputin'in sırrı tam burada saklıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onu çözmeye çalıştıkça daha da karmaşık hale gelmesinde...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve tarihin karanlık koridorlarında yürürken hâlâ arkasında cevapsız sorular bırakmasında.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı insanlar ölür ama bazı hikâyeler ise asla.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 19:00:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HAYATIN EN BÜYÜK LÜKSÜ NEDİR?</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/hayatin-en-buyuk-luksu-nedir-3352</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/hayatin-en-buyuk-luksu-nedir-3352</guid>
                <description><![CDATA[HAYATIN EN BÜYÜK LÜKSÜ NEDİR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Lüks” denildiğinde zihnimizde çoğu zaman pahalı otomobiller, büyük evler, marka kıyafetler, seçkin restoranlar ve uzak ülkelere yapılan seyahatler belirir. Modern tüketim kültürü, uzun zamandır bize lüksü sahip olduklarımız üzerinden tanımlamayı öğretiyor. Oysa insanlık belki de hiçbir dönemde bugünkü kadar çok şeye sahip olup, sahip olduklarından bu kadar az tatmin olmamıştı. Daha fazlasına ulaşırken daha az dinleniyor, daha çok insanla iletişim kurarken daha fazla yalnızlaşıyor, hayatımızı kolaylaştıran teknolojiler çoğaldıkça kendimize ayırdığımız zamanı kaybediyoruz. Evler büyüyor fakat aynı sofrada geçirilen zaman azalıyor. İletişim araçları çoğalıyor ama gerçek sohbetler seyrekleşiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu nedenle “lüks” kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü hayatın en büyük lüksü pahalı şeylere sahip olmak değil; zamanına, huzuruna ve kendi hayatına sahip olabilmektir. Para kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir. Bir eşya yenisiyle değiştirilebilir. Mesleki kayıplar zamanla telafi edilebilir. Ama geçen bir saat geri getirilemez. Bu nedenle gerçek zenginlik yalnızca banka hesabındaki rakamlarla değil, insanın kendi zamanı üzerindeki söz hakkıyla da ölçülmelidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevdiğiniz insanla acele etmeden bir kahve içebilmek… Çocuğunuz konuşurken saate bakmamak… Yaşlanan anne babanızla vakit geçirebilmek… Bir kitabın başında zamanı unutabilmek… Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan yürüyebilmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunların fiyat etiketi yoktur. Belki de çağımızın en büyük lükslerinden biri, sürekli bir yerlere yetişmek zorunda olmamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern insanın zihni neredeyse hiç susmuyor. Telefon bildirimleri, sosyal medya, haberler, iş hayatı, ekonomik kaygılar, gelecek planları, başkalarının beklentileri…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üstelik tüketim kültürü bize mutluluğun sürekli bir sonraki adımda olduğunu söylüyor: Biraz daha yüksek gelir… Biraz daha büyük ev… Biraz daha iyi otomobil…Biraz daha fazla başarı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve insan “biraz daha”ların peşinde koşarken elindekilerin değerini fark etmeyi unutuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette ekonomik güvence önemlidir. Yoksulluğu romantikleştirmek doğru değildir. Barınma, sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlara ulaşabilmek insan yaşamının vazgeçilmez koşullarıdır. Ancak para hayatımızdaki birçok sorunu çözebilse de her şeyi çözemez. Çok pahalı bir yatak satın alabilirsiniz; uykuyu satın alamazsınız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Muhteşem bir eviniz olabilir; o evin içindeki huzuru satın alamazsınız. Kalabalık sofralar kurabilirsiniz; gerçek dostluğu satın alamazsınız. İşte tam burada maddi zenginlikle insani zenginlik birbirinden ayrılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün yüzlerce, hatta binlerce insanla bağlantıda olabiliriz. Fakat bağlantıda olmak ile gerçekten bağlı olmak aynı şey değildir. Bir insanın gerçek sosyal zenginliği telefon rehberindeki isimlerin sayısıyla değil, zor gününde tereddüt etmeden arayabileceği insanların varlığıyla ölçülür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarılı olduğunuzda yanınızda olmak kolaydır. Asıl mesele düştüğünüzde, yorulduğunuzda, korktuğunuzda veya hayatın size yüklediği bütün unvanları bir kenara bıraktığınızda yanınızda kimin kaldığıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maskesiz konuşabildiğiniz bir dost…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sessizliğinizi anlayan bir eş…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evinize döndüğünüzde sizi gerçekten merak eden bir aile…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarınızdan çıkar sağlamadan sizin için sevinebilen insanlar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar satın alınamaz. Tam da bu yüzden çok değerlidir. İnsan sağlıklıyken bedeninin değerini çoğu zaman fark etmez. Yürümek sıradandır. Nefes almak sıradandır. Gece ağrısız uyumak sıradandır. Ta ki bunlardan biri zorlaşana kadar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir hastane koridorunda beklerken hayatın değerler sıralaması bir anda değişir. O anda sahip olunan evin, otomobilin veya unvanın önemi azalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tek bir cümle kalır: “Yeter ki sağlıklı olsun.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de sağlık, elimizdeyken sıradan sandığımız fakat kaybetme ihtimaliyle karşılaştığımızda gerçek değerini anladığımız en büyük servettir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çağımızın görünmez baskılarından biri de sürekli “iyi görünmek” zorunda hissetmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarılı görünmeliyiz. Mutlu görünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Genç görünmeliyiz. Güçlü görünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatımız kusursuz görünmeli… Dikkat ederseniz çağımızın anahtar kelimesi çoğu zaman “olmak” değil, “görünmek.” Oysa insanın kimseyi etkilemeye çalışmadan yaşayabilmesi büyük bir psikolojik özgürlüktür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her davete gitmek zorunda olmadığını bilmek… Herkesi memnun etmeye çalışmamak… Gerektiğinde “hayır” diyebilmek… Yorulduğunda dinlenebilmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yanlış yaptığında özür dileyebilmek…Bilmediğinde “bilmiyorum” diyebilmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve başkalarının alkışlamadığı bir hayatı yine de severek yaşayabilmek… Bunların her biri özgürlüktür. Ve özgürlük, lüksün belki de en rafine biçimidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatın büyük bölümü olağan günlerden oluşur. Bu nedenle mutluluğu yalnızca büyük olaylarda aramak, yaşamın büyük bölümünü kaçırmak demektir. Mutluluk bazen yeni demlenmiş bir kahvenin kokusundadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen yağmurun cama vuruşunda… Bazen eski bir şarkıda… Bazen sevdiğiniz insanın “Eve vardın mı?” diye sormasında…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen çocuğunuzun kahkahasında…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen uzun zamandır görmediğiniz bir dostun sarılışında… Bazen de hiçbir şey yapmak zorunda olmadığınız sessiz bir sabahta. İnsan küçük şeylerden mutlu olabilme yeteneğini kaybettiğinde, mutlu olmak için sürekli büyük olaylara ihtiyaç duymaya başlar. Oysa gerçek yaşam becerisi, sıradan bir günü değerli kılabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki artık zenginliği yeniden tanımlamalıyız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zenginlik daha büyük bir eve sahip olmak değil, yaşadığınız evde huzur bulabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Binlerce insan tarafından tanınmak değil, birkaç insan tarafından gerçekten sevilmektir. Pahalı bir saat taşımak değil, o saatin gösterdiği zamanı istediğiniz insanlarla geçirebilmektir. Dünyanın her yerine gidebilmek değil, dönmek istediğiniz bir yuvanızın olmasıdır. Hiç ağlamamak değil, ağladığınızda başınızı yaslayabileceğiniz bir omuz bulabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de zenginlik, sahip olduklarınızı başkalarına göstermek zorunda hissetmeyecek kadar kendinizle barışık olabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatın sonunda hiç kimse kaç marka çantamız, kaç otomobilimiz veya kaç metrekarelik evimiz olduğunu hatırlamayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka şeyler kalacak:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nasıl bir insandık?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinin hayatına dokunduk mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevdiğimiz insanlara sevgimizi gösterebildik mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun yüzünü güldürdük mü?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zor durumda olan birinin elinden tuttuk mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın gerçek mirası sahip olduğu eşyalar değil, başka insanların kalbinde bıraktığı duygudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son Söz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatın en büyük lüksünün ne olduğunu sorarsanız cevabım tek bir kelime olmayacaktır. Sağlık, zaman, huzur, özgürlük, güven, sevgi ve kendin olabilme cesareti… Bunların hiçbirinin üzerinde fiyat etiketi yoktur. Belki de hayatın en büyük ironisi şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan, satın alabileceği şeyleri biriktirmek uğruna satın alamayacağı şeyleri harcıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla para için sağlığını…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla başarı için zamanını…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başkalarının onayı için özgürlüğünü…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haklı çıkmak için huzurunu…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gururu için sevgisini…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonra bir gün dönüp bütün bunları yeniden satın almak istiyor. Ama bazı şeylerin mağazası yok. Bu nedenle gerçek lüks, dünyanın size hayran olması değil; gece başınızı yastığa koyduğunuzda kendi hayatınızla kavga etmiyor olmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevdiğiniz insanların sağlıklı olduğunu bilmek, güvenebileceğiniz birkaç insanın varlığından emin olmak ve aynaya baktığınızda karşınızdaki insana yabancılaşmamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bir gün geriye baktığınızda; “Çok şeyim vardı” değil, “Gerçekten yaşadım” diyebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte hayatın en büyük lüksü budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 22 Sep 2026 19:00:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NARSİSTİK ÖRÜNTÜYÜ TANIMAK: GÖRÜNEN YÜZÜN ARKASINDA NE VAR?</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/narsistik-oruntuyu-tanimak-gorunen-yuzun-arkasinda-ne-var-3351</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/narsistik-oruntuyu-tanimak-gorunen-yuzun-arkasinda-ne-var-3351</guid>
                <description><![CDATA[NARSİSTİK ÖRÜNTÜYÜ TANIMAK: GÖRÜNEN YÜZÜN ARKASINDA NE VAR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Narsistik davranış her zaman bağıran, kibirlenen, kendini açıkça üstün gören bir insan şeklinde karşımıza çıkmaz. Bazen tam tersine son derece kibar, yardımsever, cömert, sakin, başarılı ve güvenilir görünür.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu yüzden ayırt etmek kolay değildir.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama önce önemli bir ayrım yapalım:</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her bencil insan narsist değildir.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her yalan söyleyen insan narsist değildir.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her kıskanç insan narsist değildir.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her eleştiriyi kaldıramayan insan da narsist değildir.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hepimiz zaman zaman hata yapabilir, bencil davranabilir, öfkelenebilir, kıskanabilir veya savunmaya geçebiliriz.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayırıcı olan tek bir davranış değil, davranışların sürekliliği, farklı ilişkilerde tekrar eden örüntü ve kişinin bunlarla karşılaştığında ne yaptığıdır.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insan hata yaptığında asıl mesele hiç hata yapmaması değildir.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatasını görebiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorumluluk alabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özür dileyebiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davranışını değiştirebiliyor mu?</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştiri aldığında <strong>“Burada benim payım ne?”</strong> diyebiliyor mu?</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sınır konulduğunda hoşuna gitmese bile buna saygı duyabiliyor mu?</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaptığı iyiliği karşılık beklemeden yapabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte asıl ayrım burada başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü narsistik örüntüde sorun çoğu zaman hatanın yapılmasından çok, kişinin kendisini hatalı görememesidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KENDİNİ MERKEZE KOYAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlişkilerde kendi ihtiyaçlarını, duygularını ve beklentilerini merkeze alma eğilimindedir. Karşısındaki insanın ihtiyaçları kendi isteğiyle çatıştığında çoğu zaman kendi çıkarı öne geçer.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KENDİNİ ÖZEL VE AYRICALIKLI GÖRÜR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuralların başkaları için geçerli olduğunu, kendisi için ise bazı istisnaların olması gerektiğini düşünebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÖVGÜYLE BESLENİR</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takdir edilmekten hoşlanmanın ötesinde, sürekli onay ve hayranlık arayabilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirildiğinde ise bambaşka biri hâline gelebilir.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KENDİNİ KUSURSUZ GÖRÜR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi gözünde yanılmaz, haklı ve çoğu zaman kusursuzdur. Hata yaptığında bunu kabul etmek yerine mutlaka bir gerekçe bulabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü <strong>“Ben yanlış yaptım” </strong>diyebilmek, kurduğu mükemmel benlik imajıyla çelişir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendini kusursuz gören insanın en büyük sorunu hata yapması değil, hata yaptığını kabul edememesidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ELEŞTİRİ İLE SALDIRIYI AYIRT EDEMEZ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>“Bu davranışın beni kırdı”</strong></em> cümlesini <em><strong>“Sen kötü bir insansın”</strong></em> şeklinde algılayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davranışını değerlendirmek yerine kendisini savunmaya geçer.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KENDİSİ ELEŞTİRİR, ELEŞTİRİLMEK İSTEMEZ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkalarının kusurlarını rahatlıkla konuşabilir ama kendisine yönelen eleştiriyi saygısızlık, kıskançlık veya saldırı olarak görebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisi için dürüstlük olan şey, karşısındaki için saygısızlık hâline gelebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÖZÜR DİLEMEKTE ZORLANIR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek bir özür için kişinin <em><strong>“Bunu yaptım. Yanlış yaptım. Sana zarar verdim.”</strong></em> diyebilmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Narsistik örüntüde ise bunun yerine mazeret, açıklama, suçlama veya karşı saldırı gelebilir.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Özür dilerim ama sen de…”</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Beni buna sen mecbur bıraktın.”</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sen yanlış anlamışsın.”</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben bunu senin iyiliğin için yaptım.”</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen de hiç özür dilemez; zaman geçsin, konu kapansın ve herkes unutmuş olsun ister.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1.⁠ ⁠HATASINI KABUL ETMEKTE ZORLANIR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Evet, burada yanlış yaptım” demek yerine mazeret bulabilir, konuyu değiştirebilir veya sorumluluğu başkasına aktarabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hata yapmak insanidir. Hatasını kabul etmemek ise başka bir şeydir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1.⁠ ⁠YALAN SÖYLEYEBİLİR, YAKALANINCA İNKÂR EDEBİLİR</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben öyle demedim.”</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yanlış hatırlıyorsun.”</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Öyle bir şey olmadı.”</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">diyerek gerçeğin kendisini tartışmaya açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1.⁠ ⁠YALANINI GÜÇLENDİRMEK İÇİN YEMİN EDEBİLİR</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Çocuklarımın üzerine yemin ederim” gibi ifadelerle karşısındakini ikna etmeye çalışabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yemin doğruluğun kanıtı değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek, yemin edildiği için gerçek olmaz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">GERÇEĞİN İŞİNE GELEN KISMINI ANLATIR</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her zaman açık bir yalan söylemesine gerek yoktur. Gerçeğin önemli bir bölümünü dışarıda bırakmak veya olayları kendi lehine çerçevelemek de algıyı değiştirmeye yeter.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1.⁠ ⁠SİZİ KENDİ GERÇEKLİĞİNİZDEN ŞÜPHE ETTİREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Abartıyorsun.”</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Çok hassassın.”</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yanlış anladın.”</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sen her şeyi büyütüyorsun.”</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ifadeler tekrarlandığında kişi zamanla kendi algısından şüphe etmeye başlayabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SORUMLULUĞU TERSİNE ÇEVİRİR</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi yaptığı davranış konuşulurken sizin başka bir hatanızı gündeme getirir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir bakarsınız, size yapılanı konuşmak yerine kendinizi savunmaya başlamışsınızdır.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KENDİNİ MAĞDUR KONUMUNA GETİRİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi davranışlarının konuşulmasını engellemek için yaşadığı mağduriyeti öne çıkarabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece zarar veren kişi bir anda mağdur, zarar gören kişi ise suçlu konumuna gelebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SUÇLULUK DUYGUNUZU KULLANIR</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vicdanınızı, merhametinizi, sadakatinizi veya yardımseverliğinizi kendi istediğini yaptırmak için kullanabilir.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“SENİN İYİLİĞİN İÇİN” DİYEREK KONTROL EDER</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi isteğini sizin yararınızmış gibi sunar.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“İYİ NİYETLE SÖYLEDİM” DİYEREK KIRAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylediği sözün etkisini değil, kendi niyetini öne çıkarır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa kötü niyet taşımamak, verilen zararı otomatik olarak ortadan kaldırmaz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“HAYIR” CEVABINI KABUL ETMEKTE ZORLANIR</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır onun için bir cevap değil, aşılması gereken bir engel hâline gelebilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Israr eder, küser, suçluluk yaratır veya baskıyı artırır.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠SINIRLARINIZI KÜÇÜK KÜÇÜK TEST EDER</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce küçük bir sınırı ihlal eder. Tepki görmezse sınırı biraz daha ileri taşır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SESSİZLİĞİ CEZA OLARAK KULLANABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorunu konuşmak yerine iletişimi keserek karşısındakini geri adım atmaya zorlayabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠SICAK-SOĞUK DAVRANABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir gün sizi göklere çıkarırken ertesi gün değersiz hissettirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu belirsizlik kişiyi sürekli onun ilgisini yeniden kazanmaya yöneltebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AŞK VE SADAKAT</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠AŞKI DA KENDİ İHTİYACI ÜZERİNDEN YAŞAYABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karşısındaki insanın kim olduğundan çok, ona ne hissettirdiği ve ne sağladığı önem kazanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlgi, hayranlık, cinsellik, güvence, statü, destek…</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠İLİŞKİDE KENDİSİNİ AYRICALIKLI GÖREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlişkinin kuralları konusunda kendisi için istisnalar yaratabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠SADAKAT KONUSUNDA CİDDİ SORUNLAR YAŞAYABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>“Her narsist kesinlikle aldatır” </strong></em>demek doğru değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak yoğun hayranlık ihtiyacı, dışarıdan onay arama, kendisini ayrıcalıklı görme ve sınırları önemsememe sadakat açısından ciddi risk oluşturabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadakat yalnızca fiziksel olarak aldatmamak değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlişkinin güvenini korumaktır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠İLİŞKİ BİTMEDEN BAŞKA BİR İLGİ KAYNAĞI ARAYABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut ilişkide sorun yaşadığında kendi iç dünyasıyla yüzleşmek yerine yeni bir hayranlık, ilgi veya yakınlık kaynağına yönelebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠ÖNCE İDEALİZE EDER, SONRA DEĞERSİZLEŞTİRİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başlangıçta sizi <em><strong>“eşsiz”, “farklı”, </strong></em>“hayatının insanı” ilan eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra aynı insanı küçümseyebilir, değersizleştirebilir veya sürekli yetersiz hissettirebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KISKANÇLIĞI SEVGİ GİBİ GÖSTEREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kontrolü “Seni sevdiğim için kıskanıyorum” diye açıklayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa sevgi ile sahiplenme aynı şey değildir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İNSAN İLİŞKİLERİ</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İNSANLARI ARAÇ OLARAK GÖREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insanın kim olduğundan çok, kendisine ne sağlayabileceğine bakabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İLİŞKİYİ ÇIKAR İLİŞKİSİNE DÖNÜŞTÜREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben sana bunu yaptım, sen de bana bunu yapmalısın.”</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakınlık, sevgi ve dostluk zamanla alışveriş hesabına dönüşür.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠İHTİYACI OLDUĞUNDA YAKINLAŞABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İhtiyacı ortadan kalktığında ilgi ve yakınlık da azalabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İNSANLARI KENDİ UZANTISI GİBİ GÖREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karşısındaki kişinin ayrı bir iradesi, sınırı ve isteği olduğunu kabul etmek yerine onu kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir uzantı gibi kullanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>“S</strong>en ne istiyorsun?” sorusunun yerini “Sen benim için ne yapıyorsun?”</em> alabilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">⁠EMPATİYİ BİLE ARAÇSALLAŞTIRABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karşısındaki insanın ne hissettiğini anlayabilir; faka</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">t anlamak her zaman önemsemek anlamına gelmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen birinin zayıf noktasını bilmek, onu daha iyi kullanabilmek için de kullanılabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠BAŞKASININ ACISINI KÜÇÜMSEYEBİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi acısı çok büyük ve haklı; başkasının acısı ise abartılı veya önemsiz görülebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İYİLİK VE PARA</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YARDIMSEVER BİR İMAJ OLUŞTURABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çevresine karşı cömert, düşünceli ve fedakâr görünmeye büyük önem verebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama asıl soru şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaptığı iyiliği karşılık beklemeden yapabiliyor mu?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İYİLİĞİ BORCA DÖNÜŞTÜREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben senin için neler yaptım” </strong>cümlesi sıklaşıyorsa, iyilik artık destek olmaktan çıkıp ilişki üzerinde kullanılan bir koz hâline gelebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek iyilik insanı borçlandırmaz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">PARAYI GÜÇ ARACINA DÖNÜŞTÜREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Para verir, hediye alır, maddi destek olur; fakat karşılığında minnet, sadakat, itaat veya söz hakkı bekleyebilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek cömertlik insanı özgür bırakır. Manipülatif cömertlik ise insanı kendisine borçlu bırakır.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DIŞARIYA KARŞI CÖMERT, YAKININA KARŞI HESAPÇI OLABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü mesele gerçekten vermekten çok, veren kişi olarak görünmek olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İTİBAR VE MASKE</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İTİBARI ONUN İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hata yapmaktan çok, hatasının görülmesinden korkabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanların gözündeki <strong>“iyi insan” </strong>görüntüsünü korumak için gerçeği çarpıtabilir veya karşısındakini suçlu gösterebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazıları için asıl korkutucu olan kötü bir şey yapmak değil, kötü biri olarak görülmektir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÇOK GÜÇLÜ BİR MASKESİ OLABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkese karşı kibar, sakin, yardımsever, başarılı, sempatik ve güvenilir görünebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle hedef aldığı kişinin anlattıkları çevre tarafından inanılmaz bulunabilir.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“O mu? Asla. O çok iyi biridir.”</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte güçlü maske tam da burada işe yarar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SİZ DAHA KONUŞMADAN KENDİ HİKÂYESİNİ ANLATABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çevresine önceden sizinle ilgili kendi anlatısını aktarabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece siz kendinizi savunduğunuzda bile “kendini aklıyor” gibi görünebilirsiniz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KENDİSİNİ KORUMAK İÇİN KARŞISINDAKİNİ İTİBARSIZLAŞTIRABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi davranışı ortaya çıkacaksa dikkati sizin kusurlarınıza çevirebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">GÜÇ, BAŞARI VE REKABET</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1.⁠ ⁠BAŞKASININ BAŞARISINDAN RAHATSIZ OLABİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sizin başarınız onun kendisini değersiz hissetmesine yol açıyorsa bunu kutlamak yerine küçümseyebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">HER ŞEYİ REKABETE DÖNÜŞTÜREBİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arkadaşlık, iş veya sosyal ilişkiler bile “kim daha başarılı, kim daha güzel, kim daha çok kazanıyor?” yarışına dönüşebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;⁠BAŞARINIZI KÜÇÜMSEYEBİLİR</span></span></strong></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Şansın vardı.”</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Onun yardımıyla yaptın.”</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Abartılacak bir şey değil.”</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gibi ifadelerle başarınızın değerini azaltabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KONTROLÜ KAYBETMEYE TAHAMMÜL EDEMEYEBİLİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karşısındaki kişi bağımsızlaştıkça, sınır koydukça veya artık yönlendirilemez hâle geldikçe ilişki bozulabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">PEKİ NEDEN İNSANLAR ONLARA İNANIYOR?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü manipülatif kişi her zaman kötü görünmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen çok sakin konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siz ise yaşadığınız şeyin içindesinizdir; kırgın, öfkeli veya ağlamaklı olabilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışarıdan bakan kişi sakin olanı daha makul sanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama:</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sakin olmak haklı olmak değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstelik manipülatif kişi çoğu zaman hikâyeyi sizden önce anlatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar da çoğu zaman gerçeğin kendisinden önce, kendilerine anlatılan hikâyenin tutarlılığına inanırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden güçlü bir maske, yalnızca insanları kandırmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçeği yaşayan kişiyi de bir süre yalnız bırakabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">PEKİ SAĞLIKLI İNSANLA ARASINDAKİ FARK NEDİR?</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sağlıklı insan da hata yapar.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen bencil davranır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen öfkelenir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen yanlış söyler.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen kıskanır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen savunmaya geçer.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama fark şuradadır:</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatasını görebilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorumluluk alabilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özür dileyebilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştiriden bir şey öğrenebilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Hayır” cevabına saygı gösterebilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaptığı iyiliği koz olarak kullanmaz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parayı güç aracına dönüştürmez.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkasının başarısını tehdit olarak görmez.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karşısındaki insanı kullanmak yerine onun ayrı bir birey olduğunu kabul eder.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki bütün bu listenin en önemli ölçüsü şudur:</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insanın herkese nasıl davrandığına değil, kendisine hiçbir şey kazandırmadığınızda size nasıl davrandığına bakın.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü maskeyi taşımak kolaydır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl karakter, çıkar ortadan kalktığında ortaya çıkar</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek sevgi sizi kendisine bağımlı hâle getirmez.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek iyilik sizi borçlandırmaz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek dostluk sizi kullanmaz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek özgüven eleştiriden korkmaz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek insanlık ise başkasını kendi çıkarının aracı hâline getirmez.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insanın söylediği sözlere değil, tekrar tekrar sergilediği örüntüye bakın.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü maskenin anlattığı başka, davranışların anlattığı başka ise; gerçeği aramanız gereken yer sözler değil, davranışlardır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haftaya başka bir yazıda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</span></span></em></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">HANIM DEMİRBAŞ</span></span></em></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SOSYAL PEDAGOG&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 19:06:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>2035’TE HAYATIMIZ NASIL OLACAK?</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/2035te-hayatimiz-nasil-olacak-3350</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/2035te-hayatimiz-nasil-olacak-3350</guid>
                <description><![CDATA[2035’TE HAYATIMIZ NASIL OLACAK?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen durup etrafıma bakıyorum ve kendi kendime şu soruyu soruyorum: Biz gerçekten bu kadar hızlı değişiyor muyuz, yoksa değişimin hızına yetişemediğimiz için mi kendimizi geride kalmış hissediyoruz? Daha dün gibi hatırladığımız bazı şeyler bugün nostalji oldu. Bir zamanlar hayatımızın vazgeçilmezi olan birçok alışkanlık, teknoloji ve hatta iletişim biçimi artık yerini başka şeylere bıraktı. Peki bundan on yıl sonra, yani 2035’te hayatımız nasıl olacak? Bugün elimizde tuttuğumuz telefonların, kullandığımız yapay zekâların, akıllı evlerin, sürücüsüz araçların, dijital bankacılığın ve giderek hayatımızın her alanına giren teknolojilerin aslında geleceğin küçük bir provası olduğunu düşünüyorum. Çünkü değişim artık kapımızı çalmıyor. Çoktan içeri girdi. Biz ise çoğu zaman onun nereye kadar gideceğini düşünmeden hayatımıza devam ediyoruz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2035 yılına geldiğimizde bugün bize olağanüstü gelen pek çok şey sıradanlaşmış olabilir. Çocuklarımızın bugün şaşırdığı teknolojiler belki de onların çocuklarına anlatacağı eski hikâyelere dönüşecek. Tıpkı bizim çocukluğumuzda büyük bir olay gibi görünen bazı teknolojilerin bugün müzelerde sergilenmesine şaşırdığımız gibi. Fakat benim asıl merak ettiğim teknoloji değil, insan. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, geleceğin en büyük sorusu yine insan olacak. Nasıl yaşayacağız? Nasıl çalışacağız? Nasıl seveceğiz? Nasıl dostluk kuracağız? Çocuklarımızı nasıl yetiştireceğiz? Birbirimize ne kadar zaman ayıracağız? Ve belki de en önemlisi, bütün bu gelişmişliğin ortasında gerçekten mutlu olabilecek miyiz? 2035’te evlerimizin çok daha akıllı olacağını tahmin etmek zor değil. Evlerimiz bizim alışkanlıklarımızı bizden önce bilecek. Sabah bizi uyandıran sistem yalnızca alarm çalmayacak; uykumuzu, kalp ritmimizi, günlük programımızı ve hatta o günkü enerjimizi değerlendirecek. Evimizin sıcaklığını biz söylemeden ayarlayacak, alışveriş listemizi ihtiyaçlarımıza göre hazırlayacak, eksilen ürünleri fark edecek. Belki buzdolabımız bize ne yememiz gerektiğini söyleyecek, belki aynalarımız sabah yüzümüze baktığımızda sağlık durumumuzla ilgili bazı uyarılar verecek, belki doktor randevusuna gitmeden önce yapay zekâ bize hangi belirtilerimizi takip etmemiz gerektiğini anlatacak. Belki de araçlarımız bizi bizden daha iyi tanıyacak. Bunların bir kısmı bugün bile hayatımızda var. 2035’te ise çok daha ileri seviyelere ulaşmaları mümkün. Fakat burada insanın aklına başka bir soru geliyor: Hayatımız bu kadar kolaylaştığında biz ne yapacağız? Çünkü insanlık tarihinin en büyük çelişkilerinden biri belki de burada yatıyor. Teknoloji bize zaman kazandırmak için geliştirildi. Fakat biz zaman kazandıkça daha çok çalışmaya, daha çok tüketmeye, daha çok ekrana bakmaya ve daha çok yetişmeye çalışıyoruz. Eskiden zamanımız yoktu. Şimdi ise zamanımızı nereye harcadığımızı bilmiyoruz. Belki de 2035’in en büyük problemi teknoloji değil, zamanı yönetememek olacak. İnsanların daha uzun yaşaması da hayatımızın önemli bir parçası hâline gelebilir. Tıp ilerledikçe birçok hastalık daha erken teşhis edilecek, kişiye özel tedaviler yaygınlaşacak, genetik bilgiler sağlık alanında daha fazla kullanılacak. Bugün çaresiz görünen bazı hastalıklar belki de 2035’te daha kolay yönetilebilir hâle gelecek. Fakat yaşam süresinin uzaması başka, hayatın güzelleşmesi başka bir şey. Uzun yaşamak elbette büyük bir nimet. Ama önemli olan yalnızca kaç yıl yaşadığımız değil, o yılların nasıl geçtiği. Bir insan 90 yıl yaşayabilir ama kendisini yalnız hissedebilir. Bir başka insan 70 yıl yaşayabilir ama sevgiyle, dostlukla, üretmekle, paylaşmakla dolu bir hayat sürebilir. O nedenle geleceğin sağlık teknolojileri bize daha uzun bir hayat sunarken, biz kendimize şu soruyu da sormalıyız: “Peki bu hayatın içinde gerçekten yaşıyor muyum?” Çünkü bugün bile etrafımızda hayatı kaçıran çok insan var. Bir masada dört kişi oturuyor ama dört ayrı ekran var. Bir anne çocuğuyla konuşuyor ama çocuğun gözü telefonda. Bir baba eve geliyor ama zihni hâlâ iş yerinde. Arkadaşlar buluşuyor ama herkes birbirinin hayatını dinlemek yerine telefonundan başka insanların hayatlarına bakıyor. Birbirimizin yüzüne bakmayı unutuyoruz. Sesimizi duymayı unutuyoruz. Gerçek bir sohbetin ne kadar kıymetli olduğunu unutuyoruz. 2035’te belki de en değerli şeylerden biri teknoloji olmayacak; insan olacak. Gerçek insan, gerçek sohbet, gerçek dostluk, gerçek bir sarılma, gerçek bir “Nasılsın?” sorusu olacak. Çünkü yapay zekâ bize cevap verebilir ama bizi gerçekten merak eder mi? Bir uygulama bize hatırlatma gönderebilir ama gece yarısı moralimiz bozulduğunda yanımızda oturabilir mi? Bir robot ev işlerini yapabilir ama annemizin elinin sıcaklığını verebilir mi? İşte geleceğin en büyük sınavı burada başlayacak. Teknoloji insanın hayatını kolaylaştırırken, insanlığını azaltmamalı.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2035’te çocukların dünyası da bugünkünden çok farklı olabilir. Bugünün çocukları zaten teknolojinin içine doğuyor. Onlar için yapay zekâ, sanal gerçeklik, akıllı cihazlar ve dijital eğitim olağan şeyler. Belki 2035’te bir çocuğun eğitim hayatı tamamen kişiselleştirilmiş olacak. Çocuğun öğrenme hızına göre ders anlatılacak, zorlandığı konu anında tespit edilecek, eksikleri özel programlarla tamamlanacak. Bu çok güzel bir imkân. Ama eğitim yalnızca bilgi vermek değildir. Çocuğa matematik öğretebiliriz, fen öğretebiliriz, yabancı dil öğretebiliriz, kodlama öğretebiliriz, yapay zekâyı kullanmayı öğretebiliriz. Peki vicdanı kim öğretecek? Empatiyi kim öğretecek? Paylaşmayı, sabretmeyi, kaybetmeyi, yeniden başlamayı, başkasının acısını anlamayı kim öğretecek? Bir çocuğun sınav başarısı kadar karakterinin de önemli olduğunu unutmamalıyız. Çünkü geleceğin en zeki çocuklarını yetiştirip en merhametsiz insanlarını yetiştirmek istemiyorsak, teknolojinin yanında insanı da büyütmek zorundayız. 2035’te çalışma hayatının da bambaşka bir hâle geleceğini düşünüyorum. Bugün birçok insanın yaptığı işleri yarın makineler ve yapay zekâlar yapabilir. Bazı meslekler azalırken yeni meslekler ortaya çıkacak. İnsanlar belki daha esnek saatlerle çalışacak. Evden çalışma, hibrit sistemler ve dijital iş modelleri daha da yaygınlaşacak. Ama burada da önemli bir mesele var. İnsan çalışmayı sadece para kazanmak için yapmıyor. Çalışmak aynı zamanda kendini değerli hissetmek, üretmek, topluma katkıda bulunmak ve bir amaca sahip olmak demek. Bir makine bizim yerimize işi yaptığında, insan kendisini nerede konumlandıracak? Belki geleceğin en önemli mesleklerinden biri “insan kalabilmek” olacak. Çünkü makinelerin hesaplayabildiği, analiz edebildiği ve üretebildiği bir dünyada insanın farkı; vicdanı, yaratıcılığı, sezgisi, sevgisi ve sorumluluğu olacak.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2035’te para kavramı da değişebilir. Dijital ödemeler çok daha yaygınlaşabilir. Nakit para hayatımızdan daha fazla çekilebilir. Bankacılık işlemlerinin büyük bölümü birkaç saniyede yapılabilir. Alışveriş alışkanlıklarımız tamamen değişebilir. Fakat tüketim konusunda kendimize dikkat etmezsek, teknoloji bizi daha özgür değil, daha bağımlı hâle getirebilir. Bugün bile bir ürün görüp ihtiyacımız olup olmadığını düşünmeden satın alabiliyoruz. Yarın yapay zekâ bizim neyi sevdiğimizi, neye ihtiyaç duyduğumuzu, hangi renkten hoşlandığımızı, hangi markaya daha kolay ikna olduğumuzu bizden daha iyi biliyor olabilir. O zaman karşımıza çok ciddi bir soru çıkacak: “Gerçekten ben mi karar veriyorum, yoksa benim için hazırlanan seçeneklerden birini mi seçiyorum?” İşte özgürlük belki de geleceğin en önemli tartışmalarından biri olacak.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2035’in dünyasında çevre meselesi de hayatımızın merkezinde olacak. İklim değişikliği, su kaynakları, kuraklık, doğal afetler, hava kirliliği ve gıda güvenliği bugün olduğu gibi gelecekte de insanlığın en büyük sınavlarından biri olacak. Belki daha gelişmiş teknolojiler sayesinde enerji üretiminde önemli ilerlemeler sağlayacağız. Belki elektrikli araçlar çok daha yaygınlaşacak. Belki akıllı şehirler enerji ve suyu daha verimli kullanacak. Belki binalar kendi enerjisini üretecek. Ama doğaya verdiğimiz zararı teknoloji tek başına düzeltemez. Çünkü dünyanın bize ihtiyacı yok. Bizim dünyaya ihtiyacımız var. Bunu anlamamız gerekiyor.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2035’te belki bazı insanlar temiz suya ulaşmanın, bugün lüks bir otomobile sahip olmak kadar önemli olduğunu konuşacak. Belki çocuklarımıza “Bizim zamanımızda böyle değildi” diye başlayan cümleler kuracağız. Ve umarım bu cümleyi anlatırken utanacağımız bir geçmişimiz olmaz.Geleceğin şehirleri de değişecek. Daha akıllı, daha bağlantılı, daha otomatik şehirlerde yaşayabiliriz. Trafik sistemleri birbirleriyle iletişim kurabilir, toplu taşıma araçları daha akıllı hâle gelebilir, binalar enerji tüketimini kendi kendine düzenleyebilir. Ama şehirler ne kadar akıllı olursa olsun, içinde yaşayan insanlar mutsuzsa o şehir gerçekten gelişmiş sayılır mı? Bence sayılmaz. Bir şehrin gelişmişliği yalnızca gökdelenlerinin yüksekliğiyle ölçülmemeli. O şehirde yaşlı bir insan kendini güvende hissedebiliyor mu? Bir çocuk parkında özgürce oynayabiliyor mu? Engelli bireyler rahatça hareket edebiliyor mu? Bir kadın gece evine güvenle ulaşabiliyor mu? İnsanlar birbirlerine saygı duyuyor mu? Komşuluk hâlâ var mı? İşte gerçek medeniyet biraz da bunlarla ölçülmeli.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2035’te ilişkilerimizin nasıl olacağı ise belki de en büyük bilinmezlerden biri. Çünkü teknoloji iletişimi kolaylaştırırken bazen yakınlığı azaltıyor. Bir mesajla “özledim” diyebiliyoruz ama gerçekten gidip sarılmıyoruz. Bir kalp emojisi gönderiyoruz ama karşımızdaki insanın kalbini gerçekten anlamıyoruz. Sosyal medyada yüzlerce, binlerce insanla bağlantımız olabiliyor ama zor zamanımızda kapımızı çalacak bir kişi bulamayabiliyoruz. Belki 2035’te insanların en büyük zenginliği takipçi sayısı değil, güvenebildiği insan sayısı olacak. Çünkü insanın hayatında kaç kişinin olduğu değil, kaç kişinin gerçekten yanında olduğu önemlidir. Bazen bir insanın binlerce tanıdığı vardır ama bir tane bile gerçek dostu yoktur. Bazen de yalnızca iki üç insan vardır hayatında ama o insanlar onun bütün dünyasına yeter. Belki geleceğin en büyük lüksü de bu olacak: gerçek bir dost, gerçek bir aile, gerçek bir sevgi ve gerçek bir huzur. 2035’e baktığımda teknolojiyle dolu bir dünya görüyorum. Ama ben o dünyanın içinde insanı kaybetmek istemiyorum. Çocuklarımızın yapay zekâyı kullanmasını istiyorum ama anne babalarının elini tutmayı da bilmelerini istiyorum. Daha akıllı şehirlerde yaşamalarını istiyorum ama komşularının kapısını çalmayı unutmamalarını istiyorum. Daha uzun yaşamalarını istiyorum ama hayatı sadece bir ekrandan izlememelerini istiyorum. Daha çok kazanmalarını istiyorum ama paranın her şey olmadığını bilmelerini istiyorum. Daha çok bilgiye ulaşmalarını istiyorum ama bilgiden önce vicdanı öğrenmelerini istiyorum.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü geleceği teknoloji kuracak olabilir ama geleceğin nasıl bir yer olacağını yine insan belirleyecek. 2035 belki uçan arabaların, yapay zekâların ve robotların dünyası olacak. Belki bugün hayal bile edemediğimiz teknolojiler günlük hayatımızın sıradan bir parçası hâline gelecek. Ama bütün bunların arasında bir şeyi kaybetmemeliyiz: kendimizi. Çünkü insan kendisini kaybederse dünyanın en gelişmiş teknolojisine sahip olması hiçbir şeyi değiştirmez. Bir gün makineler bizim yerimize düşünebilir, bizim yerimize hesaplayabilir, bizim yerimize alışveriş yapabilir, bizim yerimize çalışabilir. Belki bizim yerimize bazı kararlar bile verebilir. Ama sevmenin, affetmenin, vicdanın, merhametin ve insan olmanın anlamını makinelerden beklememeliyiz. 2035’in dünyasını bugünden hazırlıyoruz. Çocuklarımıza verdiğimiz eğitimle, doğaya yaptığımız her davranışla, teknolojiyi nasıl kullandığımızla, birbirimize nasıl davrandığımızla, tükettiklerimizle, ürettiklerimizle ve en önemlisi insanlığımızı ne kadar koruyabildiğimizle geleceği şekillendiriyoruz. Belki 2035 geldiğinde geriye dönüp bugüne bakacağız ve “Ne kadar değişmişiz” diyeceğiz. Ama umarım ardından şu cümleyi de kurabiliriz: “Evet, çok değiştik ama insanlığımızı kaybetmedik.” Çünkü benim geleceğe dair en büyük dileğim daha hızlı bir dünya değil, daha insanca bir dünya. Daha teknolojik bir dünya elbette olabilir. Daha zengin olabiliriz. Daha uzun yaşayabiliriz. Daha akıllı şehirlerde oturabiliriz. Daha gelişmiş araçlara binebiliriz. Hastalıkları daha erken teşhis edebiliriz. Yapay zekâ hayatımızın her alanında bize yardımcı olabilir. Ama bütün bunların yanında birbirimizin yüzüne bakmayı, sofrada telefonları bir kenara bırakmayı, büyüklerimizin hâlini sormayı, çocuklarımızı gerçekten dinlemeyi, dostlarımızın derdine ortak olmayı ve ihtiyaç duyduğumuzda birbirimizin elinden tutmayı unutursak, geleceğin bütün teknolojileri bize eksik bir hayat bırakır. Belki de 2035’in en önemli sorusu “Ne kadar gelişmiş olacağız?” olmayacak. Asıl soru şu olacak: “Bunca gelişmişliğin içinde ne kadar insan kalabileceğiz?” Ben geleceğe korkuyla değil, merakla bakıyorum. Çünkü gelecek henüz yazılmadı. 2035 henüz gelmedi. Ve belki de en güzel tarafı bu. Bugün yaptığımız seçimler, yarının dünyasını şekillendirecek. Belki geleceği tamamen değiştiremeyiz ama kendi hayatımızdaki geleceği değiştirebiliriz. Bugün çocuğumuza ayıracağımız birkaç dakika, bugün doğaya göstereceğimiz biraz daha fazla özen, bugün ihtiyacı olan bir insana uzatacağımız bir el, bugün telefonumuzu kapatıp gerçekten dinleyeceğimiz bir insan, bugün söyleyeceğimiz içten bir “Seni seviyorum” belki de 2035’in dünyasını değiştirecek en büyük teknolojiden çok daha değerli olacak.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü teknoloji geleceği hızlandırır. Ama insanlık geleceğe anlam verir. Ve ben inanıyorum ki 2035’te hayatımız nasıl olursa olsun, asıl mesele dünyanın ne kadar değiştiği değil, bizim bu değişimin içinde kim olduğumuz olacak. Belki yıllar sonra bir sabah uyanacağız ve evimiz bize günaydın diyecek. Arabamız bizi gideceğimiz yere kendi götürecek. Yapay zekâ bütün günümüzü planlayacak. Sağlık sistemleri bedenimizi bizden önce tanıyacak. Cüzdanımız cebimizde olmayacak. Çocuklarımız sınıfa gitmeden dünyanın öbür ucundaki öğretmenle ders yapacak. Şehirler kendi kendini yönetecek ve belki hayatımız hiç olmadığı kadar kolay olacak. Ama o sabah bütün bu kolaylığın içinde bir an durup kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ben bugün kimin hayatına dokundum?” İşte o soruya vereceğimiz cevap, 2035’in gerçek fotoğrafı olacak. Çünkü geleceğin teknolojisini belki mühendisler tasarlayacak. Geleceğin şehirlerini mimarlar kuracak. Geleceğin yapay zekâlarını bilim insanları geliştirecek. Ama geleceğin ruhunu yine biz belirleyeceğiz.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve umarım 2035’e geldiğimizde yalnızca daha akıllı cihazlarımız değil, daha akıllı kalplerimiz de olur. Daha çok bilen değil, daha çok anlayan; daha çok tüketen değil, daha çok paylaşan; daha çok konuşan değil, daha çok dinleyen; daha çok görünen değil, gerçekten var olan; daha çok takipçiye değil, daha çok gerçek dosta sahip olduğumuz bir dünya kurabiliriz. Çünkü sonunda hepimiz aynı yere varıyoruz. İnsan, teknolojiyle ne kadar ilerlerse ilerlesin, yine sevgiye, güvene, dostluğa, aileye, huzura ve samimiyete ihtiyaç duyuyor. Belki 2035’te dünya çok değişecek. Ama insanın kalbine duyduğu ihtiyaç değişmeyecek.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim dileğim de tam olarak bu: Gelecek gelsin, teknoloji gelişsin, bilim ilerlesin, hayat kolaylaşsın ama insan, insan kalmayı unutmasın. Çünkü geleceğin en büyük başarısı, makineleri insanlaştırmak değil; insanı insan olarak koruyabilmek olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir sonraki yazımda buluşmak üzere sevgiyle kalın ….</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 19:03:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR MİRAS TARTIŞMASINDAN ÇOK DAHA FAZLASI</title>
                <category>ŞEHNAZ DİLAN</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-miras-tartismasindan-cok-daha-fazlasi-3349</link>
                <author>dilansehnaz34@gmail.com (ŞEHNAZ DİLAN)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-miras-tartismasindan-cok-daha-fazlasi-3349</guid>
                <description><![CDATA[BİR MİRAS TARTIŞMASINDAN ÇOK DAHA FAZLASI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Türk sinemasının efsane isimlerinden <strong>Kadir İnanır</strong>’ın ardından yaşananlar, miras tartışmasının çok ötesine geçti. <em><strong>Kadir İnanır</strong>’ın sevenleri, sanatçının sağlık sürecini ve sinemadaki unutulmaz kariyerini konuşurken, bu kez ailesi ve yakın çevresinde yaşanan tartışmalar gündemin merkezine oturdu. Özellikle <strong>Levent İnanır’ın, Kadir İnanır</strong>’ın ardından yaptığı açıklamalar büyük yankı uyandırdı. Söylenen bazı sözler, yıllardır Yeşilçam’ın sevilen isimleri arasında yer alan <strong>Kadir İnanır</strong>’ın hatırasına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi.&nbsp;</em></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşte tam bu noktada, <strong>Levent İnanır</strong>’ın eski eşi <strong>Neslihan Acar</strong> sessiz kalmadı. <strong>Acar</strong>, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada<strong> Kadir İnanı</strong>r’ı, <strong>‘İradesini hiç kaybetmeyen, kararlılığıyla hafızalara kazınan bir insan’ olarak tanımladı. Ardından da oldukça sert ifadeler kullandı… ‘Ünlü insanların hayatlarının büyük kısmı kayıt altında geçer… Bu yüzden haklarında desteksiz atmak gaflet ve dalalettir’</strong> Bu sözler, magazin dünyasında kısa sürede geniş yankı buldu.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Tartışmanın bir başka dikkat çeken tarafı ise <strong>Neslihan Acar</strong> ile<strong> Levent İnanır</strong>’ın kızı <strong>Öykü Kardelen Arıca</strong>’nın annesine destek vermesi oldu. <strong>Arıca, </strong>yaptığı açıklamada <strong>‘Benim annem de babam da Neslihan’dır.’</strong> ifadelerini kullandı. Ancak yaşanan gerilim bununla da sınırlı kalmadı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">14 YIL ÖNCEKİ FOTOĞRAF İDDİASI</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Tartışmanın ertesi günü konu çok daha hassas bir noktaya taşındı. <strong>Neslihan Acar,</strong> bundan yaklaşık 14 yıl önce eski eşi <strong>Levent İnanır </strong>tarafından fiziksel şiddete maruz kaldığını ve o döneme ait olduğunu öne sürdüğü bir fotoğrafı yıllarca sakladığını iddia etti. <strong>Acar</strong>’ın iddiasına göre söz konusu fotoğraf, son yaşanan tartışmanın ardından Levent İnanır tarafından <strong>Acar</strong>’ın 77 yaşındaki annesi <strong>Ayten Acar’</strong>a gönderildi. İddiaya göre fotoğrafı gören Ayten Acar, kızının yeniden şiddet gördüğünü düşünerek fenalaştı. Yaşananların ardından <strong>Neslihan Acar, Levent İnanır</strong> hakkında uzaklaştırma kararı aldıracağını açıkladı.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burada özellikle altını çizmek gerekiyor… Ortaya atılan şiddet iddiaları tarafların açıklamalarına dayanıyor. Bu iddiaların hukuki süreçte nasıl değerlendirileceği ve gerçeğin tüm yönleriyle ortaya çıkıp çıkmayacağı ise ayrı bir konu.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">KADİR İNANIR'IN MİRASI GÖLGEDE KALDI</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bütün bu yaşananların içinde beni en çok düşündüren ise şu…<strong> Kadir İnanır </strong>gibi Türk sinemasında yıllarca iz bırakmış bir ismin ardından konuşulması gereken onca güzel hikaye, onca film, onca emek varken,gündemin miras tartışmaları, aile içi açıklamalar ve karşılıklı suçlamalarla şekillenmesi… Yeşilçam'ın hafızasında<strong> Kadir İnanır</strong> yalnızca bir oyuncu değildi. O, <strong>‘Tatar Ramazan’dan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’</strong>a, sayısız filmle milyonların hafızasına yerleşmiş bir sinema insanıydı. Bugün onun mirası konuşuluyor olabilir. Ama asıl mirasın yalnızca maddi değerlerden ibaret olmadığını unutmamak gerekiyor. Bir sanatçının gerçek mirası, geride bıraktığı eserleri, insanlarda oluşturduğu iz ve yıllar sonra bile hatırlanan karakterleridir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">SONER ARICA'NIN SESSİZLİĞİ DE DİKKAT ÇEKTİ</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu tartışmalar sürerken, miras polemiklerinin dışında kalan bir başka isim olan Soner Arıca'nın sessizliği de dikkat çekti. Aile içerisinde yaşanan tartışmalar kamuoyuna yansırken, Arıca'nın bu süreçte herhangi bir açıklama yapmaması özellikle magazin dünyasının gözünden kaçmadı. Fakat bazen sessizlik de bir tercihtir. Ve belki de böylesine hassas bir dönemde, herkesin kendi sözünü seçerek söylemesi kadar, bazı insanların susmayı tercih etmesi de anlaşılabilir. Sonuçta ortada sadece bir miras tartışması yok. Ortada yıllara yayılan ilişkiler, kırgınlıklar, aile bağları ve kamuoyunun önünde yaşanan ağır iddialar var. Ve bütün bu karmaşanın ortasında bir isim duruyor… Kadir İnanır… Onun yıllarca sinemaya verdiği emeğin, bugün yaşanan tartışmaların gölgesinde kalmaması dileğiyle… Çünkü Yeşilçam'ın efsaneleri, miras kavgalarıyla değil, bıraktıkları filmlerle hatırlanmayı hak ediyor.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Calibri, sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>Şehnaz DİLAN</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 15:01:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/06/sehnaz-dilan-1781102760.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DİŞ FIRÇASININ HİKÂYESİ.</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dis-fircasinin-hikayesi-3348</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dis-fircasinin-hikayesi-3348</guid>
                <description><![CDATA[DİŞ FIRÇASININ HİKÂYESİ.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Merhaba, bugünkü yazıma, günlük hayatta olmazsa olmazlarımızdan birinin hikayesiyle başlamak istedim. Evet hayatımızda olmazsa olmazlarımızdan bazı kahramanlar vardır onlar ne alkış beklerler ne de hak ettikleri değeri görürler sessizce görevlerini yapar, sonra bir bardakta başları öne eğik şekilde yeni görevlerini beklerler işte diş fırçası da böyle bir kahramandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her sabah uykulu gözlerle aynaya baktığımızda ilk karşılaştığımız dostlarımızdan biridir o. Küçük yaşlarımızdan bu yana büyüklerimiz tarafından bize öğretilenlerin en başında idi her zaman</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“ Sabah kalkınca Lavaboya git, önce yüzünü yıka, sonra dişini fırçala ve günlük hayata başla”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar taaa ilk okulda bize öğretilmeye başlamıştı.. Hatta günümüze dönersek, henüz anaokuluna gitmekte olan minik çocuklarımız bile bunları bilmekte. Onlar biz daha uyanmadan önce bile görev başındalar, gece boyunca ağzımızda kurulan dişlerimizin baş düşmanı görünmez bakteri ordularına karşı tek başına mücadele eder, bizden ne maaş ister ne de teşekkür, tek istediği şey, günde birkaç dakika bizimle vakit geçirebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen hayal gücümü çalıştırırım da, düşünürüm eğer bir diş fırçası dile gelseydi muhtemelen bizlere şöyle derdi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Ben senin dişlerini yıllardır koruyorum, benim sayemde inci gibi sıralı dişlerinle gülümsemeler dağıtıyorsun, ama sen ise beni bazen günlerce unutuyorsun hatta bazı sabahlar yüzüme bile bakmadan çıkıp gidiyorsun!"</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sözlerinde haklı olmaz mıydı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öylesine sıradan görünür ki onun da bir tarihi, bir serüveni, hatta insanlık kadar eski bir hikâyesi olduğunu çoğu zaman düşünmeyiz. Oysa bugün banyolarımızda, lavabolarımızın sessiz köşesinde duran o küçük alet, binlerce yıllık bir medeniyet yolculuğunun tanığıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de insanlığın en mütevazı kahramanlarından biridir diş fırçası.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü onun hikâyesi yalnızca temizlik hikâyesi değildir; sağlık, estetik, yaşam kalitesi ve insanın kendine duyduğu saygının hikâyesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık, dişlerini temizleme ihtiyacını modern çağda keşfetmedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arkeolojik bulgular, yaklaşık beş bin yıl önce yaşayan insanların bile ağız temizliğine önem verdiğini gösteriyor. Eski Mısırlılar, dişlerini temizlemek için ezilmiş kaya tuzu, kurutulmuş çiçekler ve çeşitli minerallerden oluşan karışımlar kullanıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yıllarda henüz diş fırçası icat edilmemişti ama ihtiyaç vardı çünkü insanlar doğal olarak o zaman da diş ağrısı çekiyordu, kötü nefes kokusu sosyal hayatı etkiliyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarihin derinliklerine inersem yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu ortaya çıkarılan tabletlerde , Mezopotamya'da, Hindistan'da ve Çin'de insanların ağaç dallarının uçlarını çiğneyerek lifli hale getirdiği yazılılıydı onlar bu liflerle dişlerini temizliyordu. Hatırlayanlarınız mutlaka vardır, bizler çocukken, dedelerimiz yada ninelerimiz “Misvak” adı verilen bir ağacın kabuklarıyla dişlerini temizlerdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>XVIII. yüzyıl sonralarıydı, İngiltere İç Savaşı'nda isyana sebep olduğu için hapse atılan William Addis, 1780'de hapishanedeki hücresinde birgün yemek yerken, yediği yemeğin et parçaları dişlerinin arasına takılmış bundan çok rahatsızlık duymuştu, uzun uzun düşündü, sonra kenara ayırdığı kemik parçalarına, battaniyesindeki domuz kıllarını tek tek yolup, sarıp bağlayarak basit bir düzenek hazırladı. O an muhtemelen tarihe geçtiğinin farkında değildi. Belki yalnızca daha iyi bir çözüm arıyordu, belki de zaman geçirmek istiyordu tabiki bilemiyorum çünkü William Addis hakkında çok fazla bilgiye sahip değilim ama farkında olmadan büyük bir buluşa imzasını atmış olmuştu, işte bazen insanlık tarihindeki büyük değişimler tam da böyle başlar. Sessizce, gösterişsizce ve kimsenin alkışlamadığı anlarda.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>William Addis'in hayat hikâyesinde beni en çok etkileyen şey, başarının ihtişamı değil; umudun sıradanlığıdır. Çünkü o, imkânların bol olduğu bir laboratuvarda değil, kısıtlılığın içinde düşünmeye başladı, çoğu insanın pes edeceği bir ortamda yeni bir fikir üretti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne kadar ilginçtir ki insanlar çoğu zaman büyük buluşları gökyüzüne çıkan roketlerle, karmaşık makinelerle veya devasa teknolojilerle ilişkilendirir. Oysa bazen bir insanın yaşam kalitesini artıran en önemli icat, her sabah birkaç dakika kullandığı basit bir araç olabilir. Diş fırçası da bunlardan biridir. Milyarlarca insanın günlük hayatına dokunan bu küçük nesne, aslında insanlığın sağlığına yapılan sessiz bir katkıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>William Addis'in adı çoğu zaman tarih kitaplarının kalın sayfalarında yer almaz. Onun adına anıtlar dikilmez, filmler çekilmez, meydanlar doldurulmaz. Eminim çoklarınız onun adını ilk kez benim satırlarımdan duydunuz çünkü o sıradan bir mahkum olduğu için adı bile pek anılmaz ama gerçek olan birşey varki, her sabah milyonlarca insanın elinde, farkında olmadan onun mirası yaşamaya devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de gerçek başarı tam olarak budur. İnsanların hayatını değiştirmek ama bunun için sürekli hatırlanmayı beklememek, dünyaya bir iz bırakmak o izin üzerinde kendi adını büyütmeye çalışmamak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden her sabah dişlerimizi fırçalarken elimizde tuttuğumuz nesneye belki bir anlığına farklı gözle bakabiliriz. Çünkü o küçük araç, insan iradesinin, merakın ve umudun sessiz bir sembolüdür. Ve onun hikâyesi, William Adidas adında unutulmuş bir adamın insanlığa bıraktığı mütevazı ama ölümsüz bir armağandır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak, diş fırçası hayatımızdaki en mütevazı ama en etkili sağlık araçlarından biridir. Sağlıklı bir yaşam, küçük ama düzenli alışkanlıklarla inşa edilir. Belki de yapmamız gereken tek şey, her gün aynanın karşısında kendimize şu soruyu sormaktır: “Bugün sağlığım için ne yaptım?” Cevap çoğu zaman elimizdeki o küçük fırçada gizlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 20 Sep 2026 19:10:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AĞLAYAN ÇOCUĞUN SESSİZ ÇIĞLIĞI</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/aglayan-cocugun-sessiz-cigligi-3347</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/aglayan-cocugun-sessiz-cigligi-3347</guid>
                <description><![CDATA[AĞLAYAN ÇOCUĞUN SESSİZ ÇIĞLIĞI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı tablolar vardır; bakarsınız, beğenirsiniz ve geçersiniz. Bazıları ise yıllar boyunca peşinizi bırakmaz. Bir müzede gördüğünüzde gözlerinizi üzerine kilitler, evinizde asılıysa odanın havasını değiştirir ve bazı tablolarda vardır ki onlar sadece bir resim değil bir hikaye veya bir efsane hatta bir korku mirasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Ağlayan Çocuk" adlı tablo da tam olarak böyle bir eserdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>80 li, 90 lı, hatta 2000 li yılların başlarında dünyada milyonlarca evin duvarlarında, yurdumuzda ise her evden öte minibüslerin arkalarında, okullarda, aklınıza gelebilen her yeri süsleyen bu tablo, benim evimde hiçbir zaman olmadı nedenini resmin uğursuzluğuna bağlamayın , öyle batıl inançlarım yoktur benim, sevmedim, sevemedim ben bu resmi çünkü çocuklar hiç ağlamasın, hep gülsünler istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir akım gibi zamanla dünyanın en gizemli sanat eserlerinden biri hâline geldi. Kimi için yalnızlığın resmi, kimi için savaşların ardından kalan yetimlerin sembolü, kimi içinse uğursuzluğun ta kendisi... Ağlayan çocuk yada bizdeki adı ile “Çiko”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tabloya ilk baktığınızda gördüğünüz şey oldukça basittir büyük gözleri yaşlarla dolmuş küçük bir çocuk, yüzünde tarifsiz bir hüzün, dudaklarında donmuş kalmış konuşulamayan acılar. İnsan, bu çocuğun neden ağladığını tabiki merak ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki annesini kaybetmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki evini.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de yaşayamadığı çocukluğunu...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tam da bu bilinmezlik, tabloyu sıradan bir resim olmaktan çıkarıp efsaneleştiren ilk adım oluyor. Ben yazımın en başında demiştim bu tabloyu hiç sevmedim diye yapı olarak çocukları çok severim onlar masumdur, günahsızdır hiçbir çocuğun ağlamasını istemem, onlar hep gülmeli…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşünebiliyor musunuz, Osman Hamdi bey, Vincent Van Gogh, Pablo Picasso’nun hatta Salvador Dali’nin ünlü tablolarını dahi gölgede bırakan belki de ismi az duyulan İtalyan ressam Bruno Amadio’nun onlarca tablosu arasında sadece bir tanesi, ağlayan çocuk tablosu birden dünya gündemine oturuyor…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bende düşünmedim değil “Niye gülen çoçuk değilde, ağlayan çocuk?” araştırmalarım beni ressam, Bruno Amadio’nun II. Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa'nın yıkıntılarla dolu sokaklarında büyüyen çocuklardan ilham aldığı söylentilerine götürdü..&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de anlatılanlar doğruydu çünkü savaşın bıraktığı enkaz sadece şehirleri değil, insan ruhlarını da harabeye çevirmişti. Yetim kalan, ailesini kaybeden veya yoksulluk içinde yaşam mücadelesi veren onbinlerce çocuk vardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Amadio'nun fırçasından çıkan “Ağlayan Çocuklar Serisi” Bu acının resmedilmiş hâli söylentilerinin doğruluğunu adeta ispatlar gibiydi..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak hikâyemiz burada bitmiyordu, asıl gizem yıllar sonra başlayacaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1980'li yıllarda İngiltere'de tuhaf olaylar yaşanmaya başladı. Çeşitli evlerde yangınlar çıkıyor, alevler neredeyse her şeyi küle çeviriyordu fakat yangın sonrasında itfaiyecilerin dikkatini çeken ortak bir ayrıntı vardı duvarlarda asılı “Ağlayan Çocuk” tabloları çoğu zaman zarar görmeden yangından kurtarılıyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evler yanıyor...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mobilyalar kül oluyor...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çatılar çöküyor...&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar yanıyor ama küçük çocuğun gözyaşlarıyla dolu yüzü hâlâ duvarda hiçbir şekilde zarar görmeden duruyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4 Eylül 1985 tarihinde, İngiliz tabloid gazetesi “The Sun” da bir haber yayınlandı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Ron ve May Hall çiftinin Güney Yorkshire’daki evleri yanmıştır. -</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ron’un itfaiye görevlisi kardeşi Peter Hall, gazeteye bir açıklama yaparak enkaza dönen evde hasar görmemiş bir Ağlayan Çocuk tablosu bulduklarını bildirmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu haberin ardından sanki bir yerden düğmeye basılmış gibi haberler gelmeye başladı öyleki her çıkan yangında her şey kül oluyor ama “Ağlayan Çocuk” tabloları asla zarar görmüyordu…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İngiltere’de kısa sürede bu efsane yaygınlık kazandı ve milli bir mesele haline geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşler o hale geldi ki Güney Yorkshire İtfaiye Müdürlüğü&nbsp;basın açıklaması yapmak zorunda kaldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Açıklamada: Yangınların elektrik kontağı gibi sebeplerle çıktığını, bazı evlerde resmin yanmamasının sebebinin üzerine basıldığı malzemenin özelliklerinden kaynaklandığı ilan edilmişti&nbsp;fakat bu açıklama da insanları sakinleştirememişti.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanoğlu böylerdir yeterki karalama kampanyası olsun o anda sürü psikolojisi devreye girer her tür paranormal olay bu resimlere bağlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Resmin üzerindeki vernik ateşe dayanıklı olduğundan resim yanmıyor diye açıklama yapmak kimsenin aklına gelmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüm bu olaylardan sonra The Sun’ın editörü Kelvin MacKenzie, halka şu çağrıda bulundu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Evinizde asılı Ağlayan Çocuk resmi hakkında endişeleriniz varsa hemen bize gönderin, biz sizin için onu yok edelim !”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve böylece 1985 yılının Cadılar Bayramı günü, The Sun, lanetli olarak kabul ettiği Ağlayan Çocuk resimlerinin yakılması için büyük bir gösteri düzenler yaklaşık 2.500 adet Ağlayan Çocuk kopyası yok edilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen insanlar hâlâ internette hikâyelerini araştırıyor, belgeseller izliyor ve tartışıyor çünkü bazı resimler sadece boya ve tuvalden oluşmaz, bazıları insan ruhunun aynasına dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bana göre Ağlayan Çocuk tablosu da tam olarak böyledir. Belki lanetli değildir, belki hakkında anlatılanların çoğu bir şehir efsanesinden ibarettir ama bir gerçek var ki inkâr edilemez:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan, o çocuğun gözlerine baktığında aynı duyguyu hisseder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarifi zor bir hüzün...&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sessiz bir yalnızlık...&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve sanki yüzyıllardır süren bir yardım çığlığı...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de tabloyu unutulmaz yapan şey gizemi değil, hepimizin içinde sakladığı o küçük, kırılgan ve zaman zaman ağlayan çocuğu hatırlatmasıdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı gözyaşları kurumaz,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı bakışlar unutulmaz,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve şunuda vurgulamak isterim ki bazı tablolar vardır asla sessiz kalmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benimde hiç sevmediğim tabloların başında gelir “Ağlayan Çocuk “ tablosu, uğursuzluğuna inandığımdan falan değil, en başta da söylediğim gibi ben batıl inançlara inanmam, isterim ki dünya yüzeyinde tek bir ağlayan çocuk dahi olmasın, onlar hep gülsün…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar, hüzünlendiniz değil mi? Unutmayalım çocuklar bir çiçektir, onları üzmeyelim, ağlatmayalım, onlar hep gülsün, çocuklar bizim geleceğimizdir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Sep 2026 18:58:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DÜNYA SORUNLARLA BOĞUŞUYOR</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dunya-sorunlarla-bogusuyor-3346</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dunya-sorunlarla-bogusuyor-3346</guid>
                <description><![CDATA[DÜNYA SORUNLARLA BOĞUŞUYOR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya, her geçen gün biraz daha ağırlaşan sorunların altında nefes almaya çalışıyor. Bir tarafta savaşlar, diğer tarafta ekonomik sıkıntılar… Bir ülkede insanlar güvenli bir yaşam kurabilmek için mücadele ederken, başka bir ülkede hayat pahalılığı milyonlarca insanın geleceğe dair umutlarını azaltıyor. Savaşın sesi bazen uzaklardan geliyor, ama etkisi dünyanın her köşesinde hissediliyor.</span></span></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık, teknolojide ve bilimde büyük ilerlemeler kaydetti. Uzaya araçlar gönderiyor, hastalıklara çareler arıyor, iletişim sayesinde dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyor. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen, hâlâ savaşların, yoksulluğun ve ekonomik belirsizliklerin ortasında yaşamaya devam ediyoruz.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl düşündürücü olan da bu değil mi?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunca imkâna sahip olan insanlık, neden hâlâ birbirine zarar vermekten kurtulamıyor?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan savaşlar, yalnızca cephede mücadele eden askerleri ve o bölgelerde yaşayan insanları etkilemiyor. Savaşın sınırları, çoğu zaman haritaların çok ötesine geçiyor.</span></span></strong></p>

<p><u><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ev yıkılıyor, bir aile dağılıyor, bir çocuk okuluna gidemiyor. Bir insan, yıllarca kurduğu hayatını bir anda geride bırakmak zorunda kalıyor. İnsanların en temel hakkı olan güven içinde yaşama duygusu ortadan kalkıyor.</span></span></strong></u></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşların ekonomik faturası da en az insani kayıplar kadar ağır oluyor. Hastaneler, okullar, yollar, fabrikalar zarar görüyor. Ülkeler, kalkınmaya ve halkın refahına ayırabilecekleri kaynakları silahlanmaya ve savunmaya yönlendiriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş sona erse bile geride kalan yaraların sarılması yıllar, hatta nesiller sürebiliyor.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan savaş, yalnızca o ülkenin sorunu olarak görülmemeli. Çünkü artık ekonomiler birbirine bağlı. Bir ülkedeki kriz, diğer ülkelerin enerji fiyatlarından ticaretine, üretiminden tüketimine kadar birçok alanı etkileyebiliyor.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada belirsizlik arttığında insanların yöneldiği yatırım araçlarından biri de altın oluyor. Çünkü altın, tarih boyunca ekonomik ve siyasi çalkantı dönemlerinde güven arayışının sembollerinden biri haline geldi.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşlar, ekonomik krizler, enflasyon endişeleri ve piyasalardaki belirsizlikler, altına olan ilgiyi artırabiliyor. İnsanlar, paralarının değerini koruyabilmek için farklı yatırım seçeneklerini değerlendiriyor.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak altının yükselmesi, toplumun bütün kesimleri için aynı anlama gelmiyor.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elinde altını bulunan kişi için bu durum bir kazanç fırsatı olabilir. Fakat düğün yapacak, ev kuracak veya birikim yapmak isteyen vatandaş için yükselen altın fiyatları yeni bir yük anlamına gelebilir.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir zamanlar küçük birikimlerle alınabilen altın, bugün birçok insan için ulaşılması zor bir hedef haline gelebiliyor.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altının fiyatı yükselirken, insanların alım gücü aynı oranda artmıyorsa burada üzerinde düşünülmesi gereken bir ekonomik gerçek var: Önemli olan yalnızca fiyatların yükselmesi değil, insanların hayatlarını sürdürebilecek bir gelire sahip olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşların ekonomiye etkisi denildiğinde akla gelen önemli konulardan biri de petrol.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol, ulaşımda, sanayide ve üretimin birçok alanında kullanılan temel enerji kaynaklarından biri. Bu nedenle petrol fiyatlarında yaşanan değişimler, yalnızca akaryakıt istasyonlarında değil, market raflarında ve günlük hayatın pek çok alanında hissedilebiliyor.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol fiyatı yükseldiğinde taşıma maliyetleri artabiliyor. Ürünlerin üretim ve dağıtım giderleri yükselebiliyor. Bu da bazı mal ve hizmetlerin fiyatlarına yansıyabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka ifadeyle, dünyanın bir yerindeki savaşın etkisi, başka bir ülkede sofraya konulan ekmeğin, pazardan alınan sebzenin veya işe gitmek için kullanılan aracın maliyetinde kendisini gösterebiliyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonominin birbirine bağlı olduğu bir dünyada, hiçbir ülke gelişmelerden tamamen uzak kalamıyor.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle savaşların sona ermesi, yalnızca barış isteyen insanlar için değil, dünya ekonomisinin istikrarı açısından da büyük önem taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlığın ise bu sorunları büyütmek yerine çözmeye ihtiyacı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sağlığınıza dikkat edin, hoşça kalın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 19:01:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİZ HANCİ, ONLAR YOLCU</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/biz-hanci-onlar-yolcu-3345</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/biz-hanci-onlar-yolcu-3345</guid>
                <description><![CDATA[BİZ HANCİ, ONLAR YOLCU]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Ben 38 yıldır gazetecilik yapıyorum. Dile kolay… </strong>Bir insanın hayatında 38 yıl az bir zaman değil. Bu mesleğe başladığım günlerde bugünün teknolojisi yoktu. Telefonlar akıllı değildi, sosyal medya yoktu, herkesin elinde kamera taşıdığı bir dünya henüz kurulmamıştı. <em><strong>Haber, gerçekten peşinden koşularak bulunurdu. Röportaj yapmak için insanlara ulaşmak, onların kapısını çalmak, saatlerce beklemek, bazen günlerce peşinden gitmek gerekirdi. </strong></em>Ben de bu meslekte yıllar boyunca binlerce insanla karşılaştım.<em><strong> Siyasetçilerle, gazetecilerle, sanatçılarla, sporcularla, iş insanlarıyla, hayatın farklı kesimlerinden insanlarla konuştum. </strong></em>Ama yaptığım röportajların önemli bir bölümünü sinema dünyasının emekçileri oluşturdu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yeşilçam oyuncuları… Onların her biri başlı başına bir hikayeydi. Yaklaşık 400 sinema oyuncusunun hayat hikayesini dinledim. Kimi çocukluğunu anlattı, kimi yokluk günlerini… Kimi setlerde yaşadığı zorlukları, kimi bir ekmek uğruna verdiği mücadeleyi… Kimi bir figüran olarak başladığı sinemada yıllar sonra başrol oynadı. Kimi yüzlerce filmde görünmesine rağmen adını kimse bilmedi. Kimi kamera karşısında birkaç saniye göründü ama o birkaç saniyenin arkasında yıllarca süren bir emek vardı. Bugün büyük çoğunluğu aramızda değil. Allah hepsine rahmet eylesin. Fakat onların bıraktığı yalnızca filmler değildi. Bir terbiye bıraktılar. Bir duruş bıraktılar. Bir mütevazılık bıraktılar. Birbirlerine karşı saygıları vardı. Şöhretin ne olduğunu biliyorlardı ama şöhretin insanı neye dönüştürmemesi gerektiğini de biliyorlardı. Yeşilçam'ın büyük ustalarıyla sohbet ederken bunu çok kez gördüm. Karşınızda milyonların tanıdığı bir oyuncu olurdu ama size kendisini anlatırken öyle büyüklenmezdi. ‘Ben kimim ki?’ der gibi konuşurdu. Çünkü onlar şöhretin gelip geçici olduğunu yaşayarak öğrenmişlerdi.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir film çekilir, insanlar sinemaya koşar, afişler asılır, gazeteler oyuncuların fotoğraflarını basardı. Oyuncular alkışlanır, sevilir, sokakta görüldüklerinde insanlar etraflarını sarardı. Ama onlar bilirdi… Film biter. Işıklar söner. Set toplanır. Kamera kapanır. Ve herkes kendi hayatına döner. Belki de bu yüzden şöhretin kendilerini esir almasına izin vermezlerdi. Çünkü hayatın kamera karşısındaki birkaç saatten ibaret olmadığını biliyorlardı.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün ise bambaşka bir sanat dünyasının içerisindeyiz. Yeni yeni şarkıcılar, oyuncular, sosyal medya fenomenleri çıkıyor. Elbette aralarında gerçekten yetenekli, emek veren, kendisini geliştiren çok değerli insanlar da var. Benim sözüm onlara değil. Benim sözüm, daha dün ortaya çıkıp bugün kendisini dünyanın merkezine koyanlara… <strong>Sanatı değil şöhreti hedefleyenlere…Emek vermeden alkış bekleyenlere… İnsanları yalnızca işleri düştüğünde hatırlayanlara… Bazen bir bakıyorum, daha düne kadar telefonlar susmuyor.</strong> </span></span></em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>‘Abi nasılsın?’, ‘Abi bir görüşelim.’ ‘Abi sana bir şey danışacağım.’, ‘Abi bir haber yapalım.’ ‘Abi klibimi yayınlar mısın?’, ‘Abi programa çıkar mısın?’ T</strong></span></span><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">elefonlar arka arkaya geliyor. Mesajlar peş peşe düşüyor. Çünkü bir beklenti var. Bir ihtiyaç var. Bir iş var. Bir kamera var. Bir haber var. Bir ekran var. Bir tanıtım var.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama iş bitince… Sessizlik. Telefon susuyor. Mesaj gelmiyor. Sanki dün hiç konuşmamışız gibi. Sanki yıllardır tanışmıyormuşuz gibi. Sanki o insanı şöhrete taşıyan yolda hiç kimsenin emeği olmamış gibi… Oysa gazetecilik bana çok önemli bir şey öğretti… İnsanları yalnızca yükselirken değil, düştüklerinde de tanırsınız. Bir insanın gerçek karakterini, işi düştüğünde değil, işi bittiğinde gösterdiği tavır anlatır. İşi varken herkese <strong>‘Abi’, ‘Babla’, ‘Kardeşim’ </strong>diyenlerin bazıları, işi bittiğinde sizi tanımamaya başlayabiliyor. <strong>Oysa hayat böyle değil. Bugün sizin ihtiyacınız olabilir. Yarın benim. Bugün sizin telefonunuz çalabilir. Yarın benim. Bugün sizin fotoğrafınız gazetede olabilir. Yarın başka birinin. Bugün siz sahnede olabilirsiniz. Yarın koltukta oturup başkasını izleyebilirsiniz. Hayatın kuralı budur. Ben 38 yıldır bu mesleğin içerisindeyim. Bugün hala insanlarla konuşuyorum.&nbsp;</strong></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Hala röportaj yapıyorum. Hala haber yazıyorum. Hala sanatçıların hikayelerini dinliyorum. Ama yıllar bana artık insanları daha farklı okumayı öğretti. Kimin gerçekten sanat için mücadele ettiğini… Kimin yalnızca görünür olmak istediğini… Kimin dostluğu menfaat üzerine kurduğunu… Kimin ise hiçbir karşılık beklemeden yanınızda olduğunu… Bunların hepsini zaman gösteriyor. Çünkü zaman, en büyük gazetecidir. Herkesin gerçek hikayesini bir gün ortaya çıkarıyor. Yeşilçam oyuncularını düşündükçe bazen kendi kendime soruyorum… Nerede kaldı o eski terbiye? </strong>Nerede kaldı o mütevazılık? Nerede kaldı ‘önce insan’ diyebilmek? Şöhret insanı büyütmez. İnsan, şöhreti taşıyabildiği zaman büyür. Sahnede alkışlanmak kolaydır. Asıl mesele sahneden indikten sonra kim olduğunuzdur. Kamera karşısında gülümsemek kolaydır. Asıl mesele kamera kapandıktan sonra insanlara nasıl davrandığınızdır. Gazetelerde adınızın çıkması kolaydır. Asıl mesele yıllar sonra insanların sizi nasıl hatırlayacağıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben 400'e yakın Yeşilçam oyuncusunun hikayesini dinledim. Onların bazıları bugün hayatta değil. Ama isimlerini söylediğimde hâlâ yüzlerde bir tebessüm oluşuyor. Filmleri hala izleniyor. Replikleri hala konuşuluyor. Şarkıları hala söyleniyor. Çünkü onlar yalnızca şöhret olmadılar. Bir dönemin hafızası oldular. Bir dönemin kültürünü taşıdılar. İnsanların hayatlarına dokundular. Bugün onları anarken ‘Ne kadar meşhurdu?’ diye sormuyoruz. ‘Ne güzel insandı…’ diyoruz. İşte asıl miras budur. Bugün şöhret çok kolay elde edilebiliyor. Bir video çekiliyor. Bir şarkı yayınlanıyor. Bir klip hazırlanıyor. Bir televizyon programına çıkılıyor. Sosyal medyada birkaç milyon izlenme (O da şişirme) geliyor. Ve bir anda insan kendisini dev aynasında görmeye başlayabiliyor.&nbsp;</span></span></strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama unutulan bir şey var… İzlenme, sanat değildir. Takipçi, karakter değildir. Şöhret, kişilik değildir. Alkış, insanı iyi insan yapmaz. İnsanı insan yapan, kimse görmüyorken yaptığıdır. Benim yıllar içerisinde öğrendiğim en önemli şeylerden biri de şu oldu. İnsanlara tepeden bakmayacaksınız. Çünkü hayat çok uzun, ama aynı zamanda çok kısa. Bugün yanınızda çalışan bir insan, yarın sizin patronunuz olabilir. Bugün kapısını çaldığınız bir insan, yarın sizin ona ihtiyaç duyduğunuz kişi olabilir. Bugün küçümsediğiniz bir gazeteci, yarın sizin hikayenizi yazabilir. Bugün <strong>‘Kim bu?’</strong> diye baktığınız bir genç, yarın sizin önünüzde yürüyebilir. Bu nedenle kimseyi küçümsememek gerekiyor. Çünkü hayatın terazisi bazen hiç beklemediğiniz anda yön değiştiriyor.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben gazeteciyim. Benim işim insanları şöhret yapmak değil. Benim işim gördüğümü, duyduğumu ve yaşadığımı anlatmak. Bazen bir sanatçının haberini yaparım. Bazen bir oyuncunun hayat hikayesini kaleme alırım. Bazen bir insanın yıllardır kimsenin bilmediği hikayesini ortaya çıkarırım. Ama hiçbir zaman şunu unutmam… <strong>Ben gazeteciyim. Bugün biriyle haber yaparım. Yarın başka biriyle. Benim kapım herkese açık olabilir ama gönlümde herkesin yeri aynı değildir. Çünkü yıllar bana kimin gerçekten insan olduğunu öğretmiştir. Ve yılların sonunda şunu çok net söyleyebilirim… Şöhret gelip geçicidir. Alkış gelip geçicidir. Kamera gelip geçicidir. Para gelip geçicidir. Güzellik bile gelip geçicidir. Ama insanın bıraktığı iz kalıcıdır. Bir insanın arkasından ‘İyi insandı’ denilebiliyorsa, bence hayattaki en büyük başarı budur.</strong> Çünkü bir gün hepimizin ışıkları sönecek. Bir gün hepimizin telefonu susacak. Bir gün hepimizin adı bir haberin içerisinde geçecek. Ve bir gün, biz de bu dünyadan sessizce geçip gideceğiz. İşte o zaman geriye ne takipçi sayısı kalacak ne alkış ne de şöhret… Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğunuz kalacak. Ben yıllardır bu dünyanın içerisindeyim.<strong> Çok insan gördüm. Çok şöhret gördüm. Çok yükselişe tanıklık ettim. Çok düşüşe şahit oldum. Bugün telefonları susmayanların yarın kim tarafından aranmadığını gördüm. Bugün herkesin peşinden koştuğu insanların, yıllar sonra unutulduğuna da şahit oldum. Bu nedenle kimseye şöhretinden dolayı hayran olmam. İnsana, insanlığından dolayı değer veririm. Çünkü şöhret bir emanettir. Bugün sizdedir, yarın başkasında. Bugün sahne sizindir, yarın perde kapanır. Ve hayat devam eder. Bütün bunların sonunda söyleyeceğim tek bir cümle var… </strong>Biz hancıyız, onlar yolcu. Bu söz, kimseyi küçümsemek için söylenmiş bir söz değil. Tam tersine, hayatın gerçeğini anlatıyor. Ben bu meslekte daha nice insan göreceğim. Nice şarkıcı gelecek, nice oyuncu çıkacak, nice şöhret parlayacak. Kimi kalıcı olacak, kimi birkaç yıl sonra unutulacak. Ama biz burada olacağız. Haberin başında… Haberin peşinde… İnsanların hikayelerinin arasında… Çünkü yolcular değişir, yollar değişir, isimler değişir. Ama hancı, yolun hikayesini bilir. <strong>Ben 38 yıldır o hikayenin içerisindeyim. Ve hala öğreniyorum. Hala insan tanıyorum. Hala hikaye biriktiriyorum.&nbsp;</strong></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Belki de gazeteciliğin en güzel tarafı bu</strong>… İnsanların gelip geçtiği bir dünyada, onların hikayelerine tanıklık etmek. Yeşilçam'ın ustaları aramızdan ayrıldı. Allah hepsine rahmet eylesin. Ama onların terbiyesi, mütevazılığı ve insanlığı hala hafızamızda. Bugünün şöhretlerine de geriye dönüp bakmalarını tavsiye etmekten başka söyleyecek fazla sözüm yok. Çünkü hayatın sonunda herkes aynı yere geliyor. Perde kapanıyor. Işıklar sönüyor. Kamera duruyor. Ve geriye sadece insan kalıyor. Biz hancıyız… <em><strong>Onlar yolcu. Yolcular değişir. Ama hancının hafızasında bütün hikayeler kalır.</strong></em></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 13:47:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TARİHE KARIŞAN EL İŞÇİLİĞİ</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/tarihe-karisan-el-isciligi-3344</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/tarihe-karisan-el-isciligi-3344</guid>
                <description><![CDATA[TARİHE KARIŞAN EL İŞÇİLİĞİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nerde o eski incelikle yapılan el işleri ve onların sanatçıları?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski oymalı, hazeranlı , marküterili , ince ayaklı mobilyalar yalnızca değerini bilen eski insanların evlerinde ya da antikacılarda… Eskiyen evleri çok severim buradaki mobilyalar, hayatta olan sahipleri gibi ölümü bekliyorlar onlar da belki sonunda sokağa atılarak ölecek ya da antikacılara yok pahasına satılacaklar tabi ki mirasçıları tarafından artık onlara selam veren yok. Oysa ince ince oyularak yapılan bu mobilyaları yapan ustalar belki de çoktan dünya değiştirdiler.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mobilya dükkanlarını gezmeye başlayın herşey sunta üzeri kaplama masif olanları mumla arıyoruz. Neredeyse yatak diyebileceğimiz kanepeler küçük evlerde kapının ağzına kadar geliyor, döşemeleri parklardaki kaydırak gibi oturmayı unutturuyor insana. Yayılıyorsunuz üstünde biraz modernlikten çıkıp klasik ev döşemeye kalkarsanız üç değil beş kişilik kocaman kanepelerin estetikten ne kadar uzak olduğunu görürsünüz. Kumaşları teflonmuş, leke tutmaz mış , ye iç uyu üzerinde kimin umurunda ki kapitone dikişlerinin kesişen yerlerinde baskı düğmeler yok artık çirkin ayna parçaları, boncuk vs gibi materyallerle süslü kimin zevki bilinmez ama tüm mobilyacıları gezin ayna ya da boncuk her yerlerine yapıştırılmış. Son derece bayağı, göz zevkinden çok görgüsüzlüğe hitabeden, rahat görünümlü, zevkten muzdarip nesneler.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eviniz aslında sizin kişiliğinizi yansıtır , kimi evler yaşamaya çalışır kimi ise gerçekten yaşatır , kiminde ise boğulursunuz .&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerjinin pozitifi içeri girdiğiniz de yüzünüze gülen evlerde kendini belli eder. Ev sahibi öyle bir buyur eder ki sohbetine doyamaz, kalkmayı hiç istemezsiniz. Ev eski , eşyalar deseniz şimdikilere göre modası geçmiş ama her biri el yapımı her biri göz nuru. burun kıvırıp demode deselerse de aldırmayın, o koltuklarda birikmiş anılar oturur.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kiminde gözyaşları gizlidir, kiminde ise kahkahalar fışkırır.&nbsp;&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hadi kapıları kapatıp dışarı çıkalım birlikte, el işçiliği olan ürünleri nerelerde bulabiliriz diye bakınalım sağa sola.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makinaların devreye girip neredeyse tüm güzellikleri yok ettiği noktadayız.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alın teri, göz nuru, el emeği olarak neleri bulabiliriz?&nbsp;</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şeyin plastik ve naylon olduğu bir dünyayı yaşıyoruz , özünü yitirmiş o kadar çok şey var ki. Kayınpederimle aynı memleketteniz onlara gelin olmadan henüz lise talebesiyken solunum yollarından devamlı hastalandığımı babamdan bilirdi, nazenin bir bünyem olduğu için dükkanına alışveriş için annemle gittiğimizde annemle sohbetinden sonra bana da şöyle takılırdı :</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne o kız naylon Ayşe yine mi hasta oldun?”</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim Kaleciktekilerin tipini beğenmedikleri kimseler hep “Naylon Ayşe’ydi” , ya da “Sülbiye” idi. Ne bilsin adamcağız o Naylon Ayşe bir gün gelecek oğlunun eşi onun da gelini olacaktı. Ağrısı sızısı olup başını kaldıramıyorsa bir kız ya da hanım için de:&nbsp;&nbsp;</span></span></em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Selver hasta” her gün hasta derlerdi , yani çok önemsemezlerdi hastalıkları.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gezmeye devam edelim mi?&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kahvenin , çayın bile el işçiliğini bırakıp makinalarda yapıldığı dönemi yaşıyoruz. Cezve belki de en nefret ettiğimiz alet olmuştu, ağır ağır kısık ateşte karıştırarak kazara arkamıza dönsek hemen kabarır bütün köpüğünü taşırıp bir de ocağı kirletirdi, söylene söylene ocağı silmek bir yana, köpüksüz kahvenin utancını sunmak da başka bir yanaydı, şimdi makinaya koyup bir düğmeye basıyor ve hiç bir şekilde taşmadan bol köpüklü kahvelerimizi hazırlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çaydanlıklar demlenen çayın tadı yok ama onlarda demode oldu, o da çay makinalarında hizmete hazır, ağır ağır demlenen çayı ancak tiryakisi içiyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çamaşır ve bulaşık makinalarının da bitince haber veren ses ayarları var.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Gel bittim, çıkar beni” diyor. İki makina da … Ah bir de çamaşırları iplere asacak ya da tabakları raflara dizecek makinalar olsa evet robotlar var ama onları da evlerimizde ister miyiz?&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne tencerenin lezzet veren kısmı kaldı ne de tabakların eski güzelliği&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halılar da makinalarda dokunuyor. Elişi olanlara rağbet yok, çok desenli diye gençler sevmiyor, kıymetli olması, El iş olması onlar için önemli değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En isim yapmış ayakkabı ve çanta mağazalarındaki ürünler el işinden uzak, makina işi hepsi suni. Bir sene kullan-at, ah o eski deri çanta ve ayakkabılar nerde ?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbiseden gömleğe kıyafetler bir modelde onlarcası her beden için zayıfı, kilolusu, yakışanı, yakışmayanı hepsi elektrikli çatır çıtır ses çıkarıp bedene de yapışan kısmından. Nerde o eski terziler insanın kendine özel ne kumaşı, ne modeli ne de dikişi var, her yerde herkesle piştisiniz.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şapka , şemsiye , dikişi kaçan çorapları tamir eden ustalar nerde? Her biri devrini kapattı, tarih olup küllenmeye başladılar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altın , gümüş ya da mücevherlerde artık el işi kalmadı, onlarda makinaların altında çoğalarak vitrinlerden taşıyor oysa eski el işleri ne kadar az ve neredeyse kişiye özel olurdu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her işin ustası , çırağı varken şimdi makinası var işte bu yüzden insanlarda da saygı kalmadı tanınmış iki mağaza hariç nereye gitseniz çalışan eleman sizinle hemen samimi oluyor, sen diye hitap ediyor bu yeni yetme gençlerin ablası teyzesi oluyorsunuz ikaz etseniz bile umursamayan garip bir gençlik. Hayat onlara mı güzel yoksa eskiyi arayarak yaşayan bizlere mi ?</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben hep sabit fikirli eski kafalı biri oldum. Laubali olmadan ölçülü konuşmayı severim bana sen diyen elemana özellikle siz derim, o da dikkat etsin diye ama onlar saygılı davranmaktan çok uzak , konuşmayı ve nasıl davranabileceklerini bilmiyorlar .</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözün kısası, usta yok, sanatçı yok, el işçiliği yok zaten arayıp soran , kıymet bilen, değer veren de yok dünya hızlı dönüyor , yetişmek ne mümkün ?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haftaya başka bir konuda yine sizlerle olmak ümidiyle&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoşluklarla kalın, hoşçakalın&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">FATOŞ ACAR</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 19:00:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BETTY BOOP</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/betty-boop-3343</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/betty-boop-3343</guid>
                <description><![CDATA[BETTY BOOP]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çizgi karakterden çok daha fazlası...&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman zaman karşımıza çıkan karakterler vardır onları ilk gördüğünüz anda sadece bir çizim sanırsınız. Sonra yıllar geçer, dünya değişir, insanlar yaşlanır ama o karakterler hâlâ aynı gülümsemeyle size bakarlar. Betty Boop tam da böyledir sadece büyük gözleri, kısa elbisesi, minicik topuklu ayakkabıları ve kıvrak sesiyle tanınan bir çizgi kahraman değildir. O, siyah-beyaz sinemanın ritmi, caz kulüplerinin neşesi, ekonomik bunalımın ortasında gülümsemeyi unutmayan insanların umudu ve popüler kültürün en inatçı simgelerinden biridir.</span></span></em></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizler henüz dünyaya gelmemiştik, anne ve babalarımızın belki de dedelerimizin, ninelerimizin çocukluk yıllarına yani 1930'lu yıllara zaman yolculuğu yapalım mı ne dersiniz ?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">II. Dünya Savaşı’nın başlamasının sebeplerinden biri olduğu düşünülen Büyük <strong>Buhran</strong>'ın gölgesi altında insanlar yaşam mücadelesi veriyor, işsiz, gelecek belirsiz, umut azalmış. Sinema salonları ise birkaç saatliğine gerçek hayattan kaçmanın en ucuz yollarından biri tam bu dönemde perdeye minicik bir karakter çıkıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Betty Boop”&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Grim Natwick'te yaratıldı ve Fleischer Studios tarafından gösterime konuldu, izleyicinin karşısına ilk kez <strong>"Dizzy Dishes" </strong>adlı kısa animasyonda çıktı.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başlangıçta kimse onun bir efsane olacağını düşünmüyordu, ilk olarak Köpek Bimbo’nun aşkı olarak yaratılan<strong> Betty</strong>, tam anlamıyla insan bile değildi. Köpek benzeri özelliklere sahip küçük bir yan karakterdi ancak seyirciler onun enerjisini, hareketlerini ve neşesini öylesine sevdi ki <strong>Max Fleischer, </strong>1932’de<strong> Any Rags </strong>adlı animasyonda<strong> Betty Boop</strong>’u bir insan karakteri olarak çizdi , Fino köpeği kulakları halka küpelere, siyah fino köpeği burnu bir kadının düğmeye benzeyen burnuna dönüştü, yüzü insanlaştı ve kısa süre içinde herkes onu konuşmaya başladı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Betty Bopp, bir gece kulübü şarkıcısıydı ve erkeklerin ilgisini çeken şehvetli bir profil çiziyordu.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O dönemin çizgi filmlerinde caz müziği adeta ikinci başroldü. <strong>Betty</strong> dans ediyor, şarkı söylüyor, kahkahalar atıyor, bazen garip yaratıklarla mücadele ediyor, bazen de tamamen gerçeküstü dünyalarda dolaşıyordu. Çizgi filmler mantıkla değil hayal gücüyle ilerler. Bugün bu yazımı yazmadan önce araştırdığımda "<strong>Bunu nasıl düşünmüşler?"</strong> diye şaşırmıştım.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Betty Boop'un sesi de karakterinin ayrılmaz bir parçasıydı.&nbsp;</span></span></strong></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O meşhur <strong>"Boop-Oop-a-Doop!" </strong>nidası yalnızca bir replik değildi; kısa sürede dünyanın en tanınan seslerinden biri hâline geldi. Bir nesil onu taklit etti, sonraki nesiller onu nostaljiyle benimsedi fakat<strong> Betty</strong>'nin hikâyesi sadece kahkahalardan ibaret değildi.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1930'ların başında kadınların toplumdaki rolü büyük bir değişim geçiriyordu. Daha özgür giyiniyor, daha bağımsız hareket ediyor, çalışma hayatında daha görünür oluyorlardı. Betty Boop da bu değişimin eğlenceli ama cesur yüzlerinden biri oldu.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimi insanlar onu kadın özgürlüğünün simgesi olarak gördü, kimileri ise fazla cesur buldu.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da bu noktada tarihin akışı devreye girdi.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı yıl Hayes Ofisi ! (yani bizdeki RTÜK ile benzer bir kurum) filmlere cinselliğin özendirilmesi ile ilgili bazı sert standartlar getiren uyarı yayınladı. Bu uyarı sonucu animasyon şirketleri, <strong>Betty</strong>’nin sırtı açık, kısa elbisesini, daha uzun etekli, kolları olan ve yakalı bir elbise ile değiştirdi , O meşhur Jartiyeri de bir daha asla görülmedi değiştim sadece bunlarla kalmadı zamanla saçlarındaki bukleler azaldı sonunda altın bileziklerini ve halka küpelerini takmayı bıraktı ve önceki yıllara göre daha olgun ve daha aklı başında bir hale geldi.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Betty yeni çizilen imajı ile bir öğretmen, sekreter ya da çocuk bakıcısı olarak tasvir edildi ama asla bir gece kulübü şarkıcısı değildi. Sansür yasaları ağır basıyordu, 1934 yılında çekilen kısa animasyon filmi<strong> “Ha ha ha” </strong>da yasaklandı, belki niye yasaklandığını sizlerde merak etmiş olabilirsiniz, onuda açıklayayım.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu filmde çok şeker yediği için dişleri çürüyen bir palyaçonun ağrısını gidermek için onun dişlerini çekmek isteyen <strong>Betty,</strong> başarısız olmuştur ve palyaço daha çok ağrı çekmeye başlamıştır. Bunun için başka bir çare olarak <strong>Betty</strong> palyaçoya morfin vermiştir. Morfinin etkisiyle palyaço histerik kahkahalar atmaya başlar. Kahkahalar palyaço ile kalmaz; nesneler ve sokaktaki insanları da etkisi altına alır. Filmin yasaklanmasının nedeni morfinin insanlara faydasından çok zararının olduğu olarak açıklandı.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yıllardan sonra Betty Boop artık unutulmaya yüz tutmuştu.&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllar geçti insanlardan uzak kalan<strong> Betty Bopp </strong>Nostaljinin popüler olduğu 1980’lerde tekrar geri döndü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Renkli televizyonlar çıktı, yeni kahramanlar doğdu, süper kahramanlar dünyayı kurtardı, bilgisayar animasyonları çağ atlattı.</span></span></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat Betty Boop'un yüzündeki o çocukça tebessüm hiç değişmedi, belki de gençler bu yüzden onu tişörtlerde, kupalarda, posterlerde, telefon kılıflarında, çocukların oyuncak bebeklerinde yaşatıyordu. Bence Betty, yalnızca nostaljiyi değil, geçmişin sıcaklığını temsil ediyordu.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden Betty Boop bugün hâlâ genç kuşakların ilgisini çekiyor. Onun dünyasında kusursuzluk yoktur her şey biraz çılgın, biraz komik, biraz da masalsıdır. Modern animasyonların yüksek teknolojisine rağmen Betty'nin birkaç basit çizgiden oluşan yüzü hâlâ sıcak görünür.</span></span></em></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yerlerde hâlâ <strong>"Boop-Oop-a-Doop!"</strong> diyerek gülümseyen küçücük bir karakter varsa, umut da tamamen kaybolmamış demektir <strong>Betty Boop</strong>'un gerçek sırrı güzelliğinde ya da şöhretinde değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de sırrı neredeyse yüz yıldır insanlara aynı şeyi fısıldayabilmesindedir: <strong>"Hayat bazen karmaşık olabilir ama müzik başladığında dans etmeyi unutma."</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden <strong>Betty Boop</strong> yalnızca bir çizgi karakter değil geçmişten günümüze uzanan bir tebessümdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir yazımda buluşmak üzere.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoşçakalın, Hoş kalın.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ESRA SONGÜLER&nbsp;</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 19:01:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KOLTUĞA GİDEN YOL MU,? MAGAZİN KORİDORU MU?</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/koltuga-giden-yol-mu-magazin-koridoru-mu-3342</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/koltuga-giden-yol-mu-magazin-koridoru-mu-3342</guid>
                <description><![CDATA[KOLTUĞA GİDEN YOL MU,? MAGAZİN KORİDORU MU?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong><em>Memlekette bazı başkan adayları vardır; projeleriyle değil, haklarında dolaşan dedikoduların hızıyla gündeme gelir. </em></strong>Daha adaylık afişi kurumadan mahalle kahvesinden sosyal medyaya kadar herkes aynı soruyu sorar: <strong>"Bu kadar söylentiye vakit nasıl buluyor?"</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kendisi her kürsüye çıktığında<strong> "Şeffaf olacağız." </strong>diyor. O kadar şeffaf ki, hakkında anlatılan hikâyelerin sonunu kimse göremiyor. Bir anlatana göre otelde toplantı, diğerine göre kırmızı kapılı bir evde strateji zirvesi... Herkes anlatıyor ama ortada resmî açıklama yok. Dedikodu ekonomisi tam gaz çalışıyor.<strong> Çok yakında İTO’nun seçimleri var. Bazı isimler Başkanlığa aday oldu</strong>. Hele bir tanesi varkı çok merak ediyorum kendisi ile igili anlatılanları nasıl sessizleştirecek…</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir zamanlar siyasi Partiden ayrılışı ise tam bir yıldırım hızıyla gerçekleşmiş. Sebebini soranlara tek cümle: "Gördüğüm lüzum üzerine." O lüzumun ne olduğu ise memleketin en büyük bilmecelerinden biri hâline gelmiş. Her kafadan başka bir senaryo çıkıyor. Kadın üyeler çok konuştu…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><em>Başkan adayının en büyük seçim vaadi galiba şu:</em> <strong>"Ben konuşmayacağım, benim yerime şehir konuşacak."</strong> <em>Gerçekten de şehir konuşuyor; berber konuşuyor, taksici konuşuyor, kahveci konuşuyor. Kendisi sustukça söylentilerin sesi yükseliyor. Hemde ne söylentiler. Gerçek dedikodular..</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşin ilginç yanı, ortada proje soran pek yok. Kimse<strong> "Esnafa ne yapacaksınız?"</strong> demiyor. Herkes <strong>"Yeni bölüm ne zaman?"</strong> diye bekliyor. Sanki seçim değil, dizi sezonu. Sık sık gazetecileri otelinde ağırlayan ve bu videoları kasasında saklayan. .<strong>Bir boşanma davasında sık sık adı gecen. Boşanmalara neden olan… Çalışmadığı halde şirketinde sigortalı gösterdiği seks işçileri.</strong> Nereye baksan bir sıkıntı Zaman zaman baba oğul analı kızlı seyahatler..</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de en doğrusu şudur: Koltuğa talip olanların en büyük yatırımı dedikodu değil, kamuoyuna açık ve doğrulanabilir icraat olmalıdır. Çünkü seçim biter, söylentiler dağılır; geriye yapılan işler kalır.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">YAKINDA GAZETECİLERE KAMERALI TUZAK...</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Calibri, sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>Burhan AKDAĞ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 10:45:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BAŞARILI ÇOCUK MU, İYİ İNSAN MI?</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/basarili-cocuk-mu-iyi-insan-mi-3341</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/basarili-cocuk-mu-iyi-insan-mi-3341</guid>
                <description><![CDATA[BAŞARILI ÇOCUK MU, İYİ İNSAN MI?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern toplum çocuklardan giderek daha erken yaşlarda “başarılı” olmalarını bekliyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek notlar, sınav dereceleri, yabancı dil, iyi bir üniversite, prestijli bir meslek…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz çocukluk yıllarında başlayan bu beklenti, zamanla çocuğun değerini akademik performansıyla ölçen görünmez bir sisteme dönüşebiliyor. Oysa gelişim psikolojisi ve eğitim bilimleri açısından başarı, yalnızca bilişsel performanstan ibaret değildir. Sağlıklı gelişim; bilişsel, sosyal, duygusal ve ahlaki boyutların birlikte desteklenmesini gerektirir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle asıl soru şudur:</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademik olarak başarılı çocuklar yetiştirirken, empati kurabilen, vicdan sahibi, sorumluluk alabilen ve etik kararlar verebilen insanlar da yetiştirebiliyor muyuz?</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başarı, Çocuğun Değeri Değildir</span></span></em></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Kaç aldın?”</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sınıfta kaçıncısın?”</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Arkadaşın senden neden yüksek aldı?”</span></span></em></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocukluk döneminden itibaren tekrarlanan bu sorular, başarıyı zamanla bir öğrenme sürecinden çıkarıp değer ölçüsüne dönüştürebilir. Akademik başarı elbette önemlidir. Çalışmak, sorumluluk almak, hedef belirlemek ve emek vermek gelişimin önemli parçalarıdır. Ancak çocuk sürekli performansı üzerinden takdir edildiğinde, kendi değerini de başarısına bağlama riski taşır:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başarırsam değerliyim.”</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa çocuğun psikolojik gelişimi açısından verilmesi gereken temel mesaj bunun tam tersidir:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başarılı olduğun için değil, sen olduğun için değerlisin.”</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendini yalnızca sonuçlarıyla tanımlamayan çocuk, başarısızlığı kimliğine yönelik bir tehdit olarak değil, öğrenme sürecinin bir parçası olarak görebilir. Eğitim sistemleri ölçülebilir başarıyı sever. Matematiği ölçeriz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fen bilgisini ölçeriz. Dil becerilerini ölçeriz.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki empatiyi nasıl ölçüyoruz? Vicdanı, dürüstlüğü, adalet duygusunu, sorumluluğu?</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çocuğun sınıfta dışlanan arkadaşının yanına oturmasını hangi sınav değerlendiriyor? Hata yaptığında sorumluluğunu üstlenmesinin puanı kaç?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimse görmediğinde doğru olanı yapmasını hangi karne gösteriyor? Oysa sosyal-duygusal gelişim, akademik gelişimin rakibi değil; sağlıklı insan gelişiminin temel bileşenlerinden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü eğitim sisteminin nihai amacı yalnızca çok bilen bireyler değil, bildiğini insan ve toplum yararına kullanabilen bireyler yetiştirmek olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgi Güçtür; Yönünü Karakter Belirler</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çocuk akademik olarak son derece başarılı olabilir. İyi üniversitelerde okuyabilir, önemli unvanlara sahip olabilir, mesleğinde zirveye çıkabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına onun adaletli, dürüst veya vicdanlı olacağını garanti etmez. Başarılı bir doktor yetiştirmek yetmez; hastasının korkusunu anlayabilen bir doktor yetiştirmek gerekir.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İyi bir yönetici yetiştirmek yetmez; gücü eline aldığında adaletten vazgeçmeyen bir yönetici gerekir. Bilgili bir bilim insanı yetiştirmek yetmez; bilgisinin insan ve toplum üzerindeki sonuçlarını sorgulayabilen bir bilim insanına ihtiyaç vardır. Çünkü bilgi insana güç verir; o gücün hangi yönde kullanılacağını ise karakter belirler.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karakter eğitimi yalnızca okulun sorumluluğu değildir. Çocuğun ilk sosyal öğrenme alanı ailedir. Çocuklar değerleri yalnızca kendilerine anlatılanlardan değil, yetişkinlerin davranışlarından öğrenir. Çocuğa dürüstlüğü anlatıp günlük hayatımızdaki küçük yalanları normalleştiriyorsak sözümüzün etkisi azalır.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saygıyı öğretip bize hizmet veren insanlara kaba davranıyorsak çocuk nasihatimizi değil, davranışımızı kaydeder. Adaletten söz edip kendi çıkarımız söz konusu olduğunda haksızlığı görmezden geliyorsak verdiğimiz eğitim tutarsızlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ebeveynlerin kendilerine sorması gereken en önemli sorulardan biri belki de şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Çocuğum nasıl bir insan olsun?” değil, “Çocuğuma nasıl bir insan modeli sunuyorum?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademik başarıyı tesadüfe bırakmıyoruz. Ders programları hazırlıyor, kurslara gönderiyor, sınav sonuçlarını takip ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki empatiyi neden kendiliğinden gelişmesini beklediğimiz bir özellik olarak görüyoruz?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Empati geliştirilebilir.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorumluluk öğretilebilir.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İş birliği öğrenilebilir.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Etik farkındalık desteklenebilir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuğun yalnızca yüksek notlarını değil, karakterini gösteren davranışlarını da fark etmek gerekir. “Sınavdan 100 aldığın için seninle gurur duyuyorum” dediğimiz kadar;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Arkadaşın yalnızken yanında olman çok değerliydi.”</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Hatanı dürüstçe kabul etmen önemliydi.”</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başkasının başarısına sevinmen çok güzeldi.” diyebilmeliyiz. Çünkü çocuk, yetişkinlerin neyi alkışladığına bakarak neyin değerli olduğunu da öğrenir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında bu bir tercih değildir. Çocuklarımız hem başarılı hem iyi insanlar olabilir. Mesele başarıdan vazgeçmek değil; başarı kavramını yeniden tanımlamaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuklarımız bilim öğrensin, teknoloji üretsin, yabancı dil konuşsun, iyi üniversitelerde okusun ve mesleklerinde başarılı olsun. Ama bütün bunları yaparken vicdanını kaybetmesin. Gücünü güçsüzü ezmek için kullanmasın. Farklı olana saygı duyabilsin. Başarılı olduğunda kibirlenmesin.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haksızlık karşısında susmasın.Başkasının acısını anlayabilsin.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bir çocuğun matematik notunu ölçebiliriz. Akademik başarısını sıralayabiliriz. Diplomalarını duvara asabiliriz. Ama vicdanın diploması, empatinin sertifikası, dürüstlüğün karnesi yoktur. Yine de bir insanın topluma bırakacağı izi çoğu zaman tam da bunlar belirler.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle çocuklarımıza yalnızca;</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başarılı ol.” demek yetmez.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“İyi bir insan olarak başarılı ol.” demeliyiz.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bir toplumun geleceğini yalnızca çocuklarının ne kadar başarılı olduğu değil, başarıya hangi değerlerle ulaştıkları da belirler.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SABİHA ÜNAL</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 15 Sep 2026 19:05:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GEÇMİŞİN ÖĞRETTİĞİ GELECEK</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gecmisin-ogrettigi-gelecek-3340</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gecmisin-ogrettigi-gelecek-3340</guid>
                <description><![CDATA[GEÇMİŞİN ÖĞRETTİĞİ GELECEK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın değiştiğini fark ettiğimizde çoğu zaman yanlış soruyu sorarız:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne oldu buna?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa bazen daha doğru soru şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Buna ne oldu?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bugün bize anlaşılmaz gelen bazı davranışlar, bir zamanlar insanın kendini koruma biçimi olmuş olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Örneğin bir mesajın gecikmesi: Dışarıdan bakınca sıradan bir şeydir. Ama bazı insanlar için zihin çoktan ihtimalleri üretmeye başlamıştır: “Yine o sessizlik mi?” “Yine bir şey yaptığım için cezalandırılacak mıyım?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Henüz hiçbir şey olmamıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama beden, olacakmış gibi davranmaya başlamıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Travmanın etkilerinden biri de budur. İnsan yalnızca yaşadığı şeyi hatırlamaz. Zamanla olabilecek olanı da yaşamaya başlayabilir. Geçmişte öğrenilen tehlikeler, bugünün küçük işaretlerini olduğundan daha büyük gösterebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden bazı insanlar fazla düşünür, bazıları geri çekilir, bazıları herkesi memnun etmeye çalışır. Bazıları yakınlık ister ama yaklaşınca korkar. Bazıları ise daha hiçbir şey olmadan kendini korumaya başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dışarıdan bakıldığında bunlar “aşırı hassasiyet”, “güvensizlik” ya da “zor bir karakter” gibi görünebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa içeride çoğu zaman başka bir soru vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kendimi yeniden korumam gerekecek mi?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojik şiddetin en derin izlerinden biri de insanın kendi iç sesine olan güvenini kaybetmesidir. Fikri küçümsenen, hisleri sürekli önemsizleştirilen, itirazı sorun hâline getirilen kişi zamanla yalnızca karşısındakine değil, kendisine de güvenmemeye başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önce “Ben böyle düşünüyorum” demek zorlaşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonra “Ben böyle hissediyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En sonunda insan, “Ben ne istiyorum?” sorusunun cevabını bile başkasının tepkisinden bağımsız veremez hâle gelebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen insanın değiştiği sanılan yer tam da burasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatını sürdürür, çalışır, sorumluluklarını yerine getirir, güler. Ama yaşamakla işlev görmek aynı şey değildir. İnsan dışarıdan tamamen iyi görünürken içeride yalnızca fonksiyonel hâle gelebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Takvim ilerlerken sinir sistemi her zaman aynı hızda ilerlemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzun süreli alarm hâli insanın ruhuna olduğu kadar bedenine ve sağlığına da yük bindirebilir. Uyku, dikkat, enerji, huzur. Hepsi bundan payını alabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bazen görünmez bir duvar da böyle oluşur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan önce kendini korumak için örer o duvarı. Sonra duvar işe yarar. Ama bir gün fark eder ki, artık yalnızca incitenleri değil, yaklaşabilecek olanları da dışarıda bırakmaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyileşmek, o duvarı bir gecede yıkmak değildir. Geçmişte işe yarayan korunma biçimlerinin bugün hâlâ gerekli olup olmadığını fark etmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü alarmın çalması, her zaman yangın olduğu anlamına gelmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmişi anlamak, yaşananları mazur göstermek değildir. Hiçbir travma zarar vermeyi haklı çıkarmaz. Ama davranışın arkasındaki yarayı görebilmek, insanı etiketlemekten daha değerlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de birbirimize sorabileceğimiz en önemli soru şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Neden böyle davranıyor?” yerine,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Neyi korumaya çalışıyor?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü geçmiş, insanın dünyayı okuma biçimine iz bırakabilir. Ama geleceğin tamamını yazmak zorunda değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar seni hayatta tutan alarmın, bugün hayatını yönetmesine gerek yoktur...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 14 Sep 2026 18:59:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sessiz İstila: Kimse Fark Etmeden Hayatımız Nasıl Değişiyor?</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sessiz-istila-kimse-fark-etmeden-hayatimiz-nasil-degisiyor-3339</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sessiz-istila-kimse-fark-etmeden-hayatimiz-nasil-degisiyor-3339</guid>
                <description><![CDATA[Sessiz İstila: Kimse Fark Etmeden Hayatımız Nasıl Değişiyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatımızın değiştiğini çoğu zaman büyük olaylarla anlıyoruz. Bir deprem olduğunda, bir savaş başladığında, büyük bir ekonomik kriz yaşandığında ya da hayatımızı bir anda etkileyen önemli bir gelişme olduğunda “Dünya değişiyor” diyoruz. Oysa bana göre hayatımızı asıl değiştiren şeyler her zaman büyük ve gürültülü olaylar değil. Bazen en büyük değişimler sessizce geliyor. Kapımızı çalmadan, bize kendini fark ettirmeden, hatta çoğu zaman bizim kendi isteğimizle hayatımıza giriyor. Önce küçük bir alışkanlık olarak başlıyor, sonra günlük yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Bir süre sonra da onsuz yapamayacağımızı düşünmeye başlıyoruz. İşte benim “sessiz istila” olarak gördüğüm şey tam da burada başlıyor. Çünkü bugün hayatımızı değiştiren pek çok şey bize zorla kabul ettirilmiyor. Biz onları kolaylık, hız, konfor ve yenilik adına kendi ellerimizle hayatımıza alıyoruz. Telefonumuzu elimizden bırakmıyoruz, çünkü onsuz kaldığımızda dünyadan kopacağımızı düşünüyoruz. Sosyal medyaya giriyoruz, çünkü insanların ne yaptığını merak ediyoruz. İnternetten alışveriş yapıyoruz, çünkü mağazaya gitmek yerine birkaç tuşa basmak daha kolay geliyor. Yapay zekâdan yararlanıyoruz, çünkü işlerimizi hızlandırıyor. Bankacılık işlemlerimizi, alışverişimizi, haberleşmemizi, hatta bazen duygularımızı bile ekranların içine taşıyoruz. Bütün bunlar hayatımızı kolaylaştırıyor gibi görünüyor. Peki gerçekten hayatımızı kolaylaştırırken bizden neleri götürüyor? Asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru bence bu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün sabah gözümüzü açtığımızda çoğumuzun yaptığı ilk şeylerden biri telefonuna bakmak. Daha yataktan kalkmadan mesajlarımızı kontrol ediyor, haber başlıklarına göz atıyor, sosyal medya bildirimlerine bakıyor, dünyanın dört bir yanından gelen görüntüleri birkaç dakika içinde izliyoruz. Daha güne başlamadan yüzlerce bilgi zihnimize giriyor. Tanımadığımız insanların hayatlarına bakıyoruz. Kimin nereye gittiğini, ne aldığını, nerede yemek yediğini, nasıl göründüğünü, nasıl yaşadığını görüyoruz. Sonra dönüp kendi hayatımıza baktığımızda, hiç farkında olmadan kendi yaşamımızı başkalarının bize gösterdiği hayatlarla kıyaslamaya başlıyoruz. Kimse bize “Kendini başkalarıyla kıyasla” demiyor. Ama sürekli başkalarının hayatlarının en güzel, en mutlu, en başarılı anlarının önümüze konulduğu bir dünyanın içinde yaşıyoruz. İşte burada insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru var: Biz gerçekten başkalarının hayatını mı görüyoruz, yoksa bize gösterilmesi istenen kısmını mı? Çünkü sosyal medyada gördüğümüz hayatların tamamı gerçek hayat değil. İnsanlar çoğu zaman yaşadıklarının en güzel tarafını gösteriyor, sıkıntısını, yalnızlığını, başarısızlığını, korkusunu ve mutsuzluğunu ise çoğunlukla gizliyor. Buna rağmen biz kendi hayatımızın tamamını onların gösterdiği birkaç güzel kareyle karşılaştırıyoruz. Sonra da neden mutlu olamadığımızı düşünüyoruz. Belki de sorun hayatımızın kötü olması değil, hayatımızı sürekli başkalarının vitriniyle karşılaştırmamızdır. Bence çağımızın en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor. İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar yakın görünüyor ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar uzaklaşabiliyor. Telefon rehberlerimiz yüzlerce isimle dolu, sosyal medya hesaplarımızda yüzlerce, hatta binlerce kişi bulunabiliyor ama gerçekten ihtiyacımız olduğunda arayabileceğimiz insanların sayısı belki de birkaç kişiyi geçmiyor. Eskiden bir insanın kapısını çalmak, oturup uzun uzun konuşmak, halini hatırını sormak, gözlerinin içine bakarak derdini dinlemek vardı. Şimdi çoğu zaman bir mesaj gönderiyoruz. “Nasılsın?” diye soruyoruz. Karşımızdaki “İyiyim” diyor. Biz de “Ben de iyiyim” deyip geçiyoruz. Peki gerçekten iyi miyiz? Bilmiyoruz. Çünkü artık insanların sesindeki kırgınlığı, yüzündeki yorgunluğu, gözlerindeki hüznü ve sessizliğinin ardındaki gerçek nedeni eskisi kadar göremiyoruz. İletişim araçlarımız çoğaldı ama gerçek iletişimimiz aynı oranda güçlenmedi. Hatta bazen tam tersine, birbirimize ulaşabildiğimiz halde birbirimize dokunamaz hale geldik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu en çok aynı masada oturan insanlarda görüyoruz. Bir aile bir araya geliyor ama herkesin elinde telefon var. Arkadaşlar buluşuyor ama sohbetin ortasında telefonlar masaya çıkıyor. Bir bildirim geliyor, herkesin dikkati bir anda dağılıyor. Bir insan karşımızda konuşurken gözümüz onun yüzünde değil, ekranın üzerinde oluyor. Belki de farkında olmadan karşımızdaki insana şu mesajı veriyoruz: “Senin söylediklerinden daha önemli bir şey olabilir.” İşte bu küçük gibi görünen davranışlar zaman içinde ilişkilerimizi değiştiriyor. İnsanlar birbirlerini dinlemek yerine birbirlerini takip etmeye başlıyor. Birbirlerinin hayatına gerçekten ortak olmak yerine sosyal medya paylaşımlarından haberdar oluyor. Oysa bir insanın fotoğrafını görmek onun hayatını bilmek anlamına gelmez. Bir paylaşımını beğenmek onun yanında olmak anlamına gelmez. Bir mesaj göndermek her zaman gerçek bir sohbet değildir. Çünkü insanın insana ihtiyacı hâlâ aynı. Bazen sadece gerçekten dinlenmek, anlaşılmak ve yanında birinin olduğunu hissetmek istiyoruz. Sessiz değişim yalnızca ilişkilerimizde değil, tüketim alışkanlıklarımızda da kendisini gösteriyor. Eskiden bir eşya aldığımızda onu uzun yıllar kullanmayı düşünürdük. Şimdi daha yenisi çıktığında elimizdeki çalışan eşya bile bize eski geliyor. Telefonumuz görevini yapıyor ama yeni modeli çıktığında onu değiştirmek istiyoruz. Dolabımız kıyafetlerle dolu ama yeni bir moda çıktığında sanki giyecek hiçbir şeyimiz yokmuş gibi hissediyoruz. Evimizde ihtiyacımızdan fazlası bulunuyor ama yine de yeni bir şey satın almak bize kısa süreli bir mutluluk veriyor. Sonra o mutluluk geçiyor ve başka bir şey istiyoruz. Böylece ihtiyaçlarımızla isteklerimiz arasındaki çizgi giderek kayboluyor. Bize neyin gerekli olduğunu değil, neyi istememiz gerektiğini öğreten bir sistemin içinde yaşıyoruz. Reklamlar, kampanyalar, indirimler ve sürekli yenilenen ürünler bize durmadan daha fazlasını sunuyor. Biz de çoğu zaman gerçekten ihtiyacımız olduğu için değil, sahip olmak istediğimiz için satın alıyoruz. Sonra evlerimiz eşyalarla, dolaplarımız kıyafetlerle, telefonlarımız uygulamalarla, hayatımız ise gereksiz yüklerle doluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Burada kendime sık sık şu soruyu soruyorum: Modern olmak gerçekten daha fazla şeye sahip olmak mıdır? Yoksa sahip olduğumuz şeylerin bizi yönetmesine izin vermemek midir? Bence modern hayatın en büyük yanılgılarından biri, konfor ile mutluluğu birbirine karıştırmamız. Elbette teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Bugün dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz. Bankacılık işlemlerimizi evden yapabiliyoruz. Bilgiye çok hızlı ulaşabiliyoruz. Hastalıkların teşhisinden eğitime, ulaşımdan iletişime kadar hayatın pek çok alanında teknoloji büyük kolaylıklar sağlıyor. Sorun teknoloji değil. Sorun, teknolojinin hayatımızdaki yerini bizim belirleyemememiz. Telefon bizim aracımız olması gerekirken bazen biz onun aracına dönüşüyoruz. Sosyal medya bizi birbirimize yaklaştırması gerekirken bazen bizi kendi hayatımızdan uzaklaştırıyor. Yapay zekâ işlerimizi kolaylaştırabilir ama düşünme, araştırma ve sorgulama alışkanlığımızı tamamen ona bırakırsak zaman içinde kendi zihnimizi daha az kullanmaya başlayabiliriz. Bence asıl mesele teknolojiden uzak durmak değil, teknolojiyle aramıza sağlıklı bir sınır koyabilmek. Çünkü sessiz istilanın en güçlü tarafı, bize zarar verirken bunu zarar olarak hissettirmemesi. Her şey kolaylık gibi geliyor. Bir tıkla alışveriş yapıyoruz, bir tıkla yemek söylüyoruz, bir tıkla para gönderiyoruz, bir tıkla haber alıyoruz, bir tıkla insanlarla iletişim kuruyoruz. Hayat hızlanıyor ve biz de bu hıza yetişmeye çalışıyoruz. Ama hızlandıkça sabrımız azalıyor. Beklemek istemiyoruz. Bir mesaj attığımızda hemen cevap bekliyoruz. Bir işe başladığımızda hemen sonuç almak istiyoruz. Bir şey öğrenmek için uzun süre uğraşmak yerine en kısa cevabı arıyoruz. Bir kitabı baştan sona okumak yerine özetini istiyoruz. Bir insanı tanımak için zaman ayırmak yerine birkaç fotoğrafına bakarak onun hakkında karar verebiliyoruz. Oysa hayatın kendisi hızlı çalışmıyor. Bir çocuğun büyümesi zaman alıyor. Bir dostluğun güçlenmesi zaman alıyor. Güven kazanmak zaman alıyor. Bir insanın kendisini geliştirmesi zaman alıyor. Bir hayalin gerçekleşmesi zaman alıyor. Biz ise giderek hızlanan bir dünyanın içinde hayatın doğal ritmini unutuyoruz. Belki de kaybettiğimiz en önemli şey zaman değil, zamana tahammülümüz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunun bir başka sonucu da zihinsel yorgunluğumuz. Her gün yüzlerce bilgiyle karşılaşıyoruz. Savaşlar, ekonomik sıkıntılar, felaketler, tartışmalar, reklamlar, görüntüler, haberler, başarı hikâyeleri, kötü haberler, insanların özel hayatları ve daha yüzlerce konu aynı ekranın içine giriyor. Sabah gözümüzü açıyoruz, telefon elimizde. Gece yatarken yine telefon elimizde. Gün boyunca zihnimiz sürekli yeni bir bilgiyle karşılaşıyor. Sonra neden yorulduğumuzu anlamıyoruz. Çünkü yalnızca bedenimiz yorulmuyor; zihnimiz de sürekli çalışıyor. Belki de bu yüzden bugün birçok insan hiçbir şey yapmadan oturmakta bile zorlanıyor. Sessizlikten rahatsız oluyoruz. Telefonumuz yanımızda değilse huzursuz hissediyoruz. Bir dakika boş kaldığımızda hemen ekranımıza bakıyoruz. Oysa insanın zaman zaman hiçbir şey yapmaması, sessiz kalması, düşünmesi ve kendiyle baş başa kalması da bir ihtiyaçtır. Fakat biz dış dünyanın sesini kısmak yerine kendi içimizdeki sesi bastırıyoruz. Sürekli bir şey izliyor, bir şey dinliyor, bir şey takip ediyor ve tüketiyoruz. Kendimizi dinlemeye ise çoğu zaman fırsat bulamıyoruz. Belki de burada çok daha önemli bir başka değişimin kapısından giriyoruz: Düşünme biçimimizin değişmesi. Çünkü bize sürekli hazır cevaplar sunulan bir dünyada insanın kendi cevabını arama sabrı da azalabiliyor. Bir konu hakkında merak ettiğimizde araştırmak yerine ilk karşımıza çıkan bilgiye inanabiliyoruz. Bir olayın tamamını anlamadan başlığından etkilenebiliyoruz. Bir insan hakkında onu gerçekten tanımadan birkaç paylaşım üzerinden karar verebiliyoruz. Bir haberin doğruluğunu sorgulamadan paylaşabiliyoruz. Böylece yalnızca zamanımızı değil, düşünme biçimimizi de hızın içine teslim ediyoruz. Oysa bilgi sahibi olmak başka, doğru bilgiye ulaşmak başka; düşünmek başka, sorgulamak bambaşka bir şeydir. Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri, karşımıza gelen her bilgiyi hemen kabul etmek yerine “Gerçekten böyle mi?” diyebilme cesaretidir. Çünkü sorgulamayan insan, kendisine sunulan her şeyi gerçek sanmaya başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka sessiz değişim de insanların birbirlerine karşı tahammülünde yaşanıyor. Eskiden farklı düşünmek bir insanla tamamen kopmak için yeterli değildi. İnsanlar aynı masada oturup farklı fikirleri konuşabilir, tartışabilir ve yine de birbirlerinin hayatında kalabilirdi. Şimdi ise birkaç cümlelik bir paylaşım, bir yorum ya da bir fikir ayrılığı insanların birbirini hayatından çıkarmasına neden olabiliyor. Çünkü dijital dünya bize insanları çok kolay silme imkânı veriyor. Beğenmedik, engelledik. Kızdık, sildik. Katılmadık, takipten çıktık. Oysa gerçek hayat böyle değil. Gerçek hayatta karşımızdaki insanı her zaman silemezsiniz. Onu anlamaya, dinlemeye, bazen affetmeye, bazen de kendi sınırlarınızı koruyarak yolunuza devam etmeye çalışırsınız. Belki de teknoloji bize ilişkileri kolaylaştırırken insan ilişkilerinin gerektirdiği sabrı da elimizden alıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu değişimin çocuklarımız üzerindeki etkisi ise belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken konulardan biri. Çünkü çocukluk bir daha geri gelmeyen bir dönem. Çocukların dünyası da elbette bizim çocukluğumuzdan farklı olacak. Teknolojiyi tamamen hayatlarından çıkarmak ne mümkün ne de doğru. Ancak çocuklara teknolojiyi öğretirken hayatı öğretmeyi unutursak büyük bir eksiklik yaratırız. Bir çocuğun sadece ekran kullanmayı değil, arkadaşlık kurmayı da öğrenmesi gerekir. Kaybetmeyi, beklemeyi, paylaşmayı, sıkılmayı, hayal kurmayı, sorumluluk almayı ve gerçek hayatın içinde var olmayı öğrenmesi gerekir. Bir çocuğun dışarı çıkıp koşması, toprağa basması, arkadaşlarıyla kavga edip barışması, bir oyuncağını paylaşması, düşüp kalkması, kendi dünyasını kurması gerekir. Çünkü çocukluk yalnızca dijital içeriklerden oluşmamalı. Çocuklarımızın ellerine teknoloji verirken hayatı ellerinden almamalıyız. Çocukların önüne hazır eğlence koyduğumuzda onların kendi hayal güçlerine ne kadar alan bırakıyoruz? Bir çocuk sıkıldığında hemen eline telefon verdiğimizde, sıkıntıyla baş etmeyi öğrenmesine fırsat tanıyor muyuz? Her istediğini birkaç saniyede ulaşılabilir hale getirdiğimizde, beklemenin ve emek vermenin değerini nasıl öğreteceğiz? Bunlar yalnızca anne babaların değil, hepimizin düşünmesi gereken sorular. Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı da öğreniyor. Biz sürekli telefonumuzdaysak, onlardan telefonu bırakmalarını istemek ne kadar anlamlı? Biz sohbet ederken ekrana bakıyorsak, onların bizi dinlemesini nasıl bekleyeceğiz? Çocuklara gerçek hayatı anlatmanın en güçlü yolu, gerçek hayatı onlara yaşatabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı şey yetişkinler için de geçerli. Bazen kendimizi sürekli meşgul ederek aslında kendimizden kaçıyoruz. Telefonu kapattığımızda düşüncelerimizle baş başa kalmaktan korkuyoruz. Sürekli bir şey izliyor, bir şey dinliyor, birileriyle konuşuyoruz. Ama bütün bunların arasında kendimize ne kadar zaman ayırıyoruz? Gerçekten ne istiyorum? Nasıl bir hayat yaşamak istiyorum? Kimlerle yan yana olmak istiyorum? Neye değer veriyorum? Hayatımda neyi çoğaltmak, neyi azaltmak istiyorum? Beni gerçekten mutlu eden şey ne? Bu soruları kendimize en son ne zaman sorduk? Belki de sessiz istilaya karşı verebileceğimiz en önemli mücadele, önce bu soruları yeniden sormaktır. Çünkü insan bazen hayatının ne kadar dolu olduğunu anlatırken aslında ne kadar boşaldığını fark etmeyebilir. Takvimimiz doludur, telefonumuz susmaz, mesajlarımız eksilmez, sosyal medya hesabımız hareketlidir, yapılacak işlerimiz bitmez. Ama bütün bu kalabalığın içinde kendimize ait bir hayatımız var mı? İşte bence asıl mesele burada. Hayatımızın dolu olması ile anlamlı olması aynı şey değil. Çok insan tanımak, çok sevilmek anlamına gelmiyor. Çok para kazanmak, çok mutlu olmak anlamına gelmiyor. Çok şey satın almak, zengin olmak anlamına gelmiyor. Çok konuşmak, gerçekten iletişim kurmak anlamına gelmiyor. Çok bilgiye sahip olmak, bilge olmak anlamına gelmiyor. Bazen insanın en büyük zenginliği sahip olduklarının çokluğu değil, hayatında gerçekten değer verdiği şeylerin farkında olmasıdır. Bugün hepimizin biraz yavaşlamaya ihtiyacı var. Çünkü sürekli hızlanan bir dünyada insan kendisini kaybetmeye çok müsait. Bir yere yetişirken neden koştuğumuzu unutabiliyoruz. Daha fazlasını isterken elimizdekilerin kıymetini göremeyebiliyoruz. Her gün yeni bir şey öğrenirken bildiklerimizin ne kadarını gerçekten anlayabildiğimizi sorgulamıyoruz. Sürekli insanlarla iletişim kurarken kendimizle iletişimimizi kaybedebiliyoruz. Belki de bazen hiçbir bildirim almadan, hiçbir ekrana bakmadan, hiçbir şey satın almadan ve hiçbir yere yetişmeden yalnızca oturup hayatımıza bakmamız gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü sessiz istilaya karşı verebileceğimiz en güçlü cevap, hayatımızın kontrolünü yeniden elimize almaktır. Telefonu çöpe atmak değil, gerektiğinde kapatabilmek. Teknolojiyi reddetmek değil, onu gerektiği kadar kullanabilmek. Sosyal medyayı tamamen terk etmek değil, sosyal medyanın bize ne hissettirdiğini fark edebilmek. Her yeniliği reddetmek değil, her yeniliği sorgusuz kabul etmemek. Tüketmeyi bırakmak değil, gerçekten ihtiyacımız olanla bize ihtiyaç gibi gösterilen arasındaki farkı görebilmek. Çünkü hâlâ seçim yapma gücümüz var. Telefonu bir süreliğine kapatabiliriz. Bir dostumuzu arayıp gerçekten konuşabiliriz. Ailemizle aynı masada oturup telefonlarımızı bir kenara bırakabiliriz. Çocuklarımızla göz göze gelip onları dinleyebiliriz. Bir kitabın sayfalarını çevirebiliriz. Yürüyüşe çıkabilir, doğaya bakabilir, biraz sessiz kalabiliriz. Bir şey satın almadan önce gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını düşünebiliriz. Her duyduğumuza inanmamayı, her gördüğümüzü gerçek kabul etmemeyi ve her akıma kapılmamayı öğrenebiliriz. Çünkü bana göre çağımızın en büyük özgürlüğü her şeye ulaşabilmek değil, her şeye ulaşabildiğimiz halde neye ihtiyacımız olduğunu seçebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya değişiyor ve bu değişimi durduramayız. Teknoloji gelişecek, yapay zekâ hayatımızın daha fazla alanına girecek, çalışma biçimlerimiz değişecek, iletişim şekillerimiz değişecek ve yeni alışkanlıklar ortaya çıkacak. Bütün bunlar hayatımızın bir parçası olmaya devam edecek. Fakat değişimin hayatımızda ne kadar yer kaplayacağına karar vermek hâlâ bizim elimizde. Değişime karşı çıkmak zorunda değiliz. Tam tersine, değişimi anlamamız ve doğru kullanmamız gerekiyor. Ama değişirken kendimizi kaybetmemeliyiz. Teknoloji gelişirken insanlığımızı korumalıyız. Hızlanırken durmayı unutmamalıyız. Kalabalıkların içinde kendi sesimizi duyabilmeliyiz. Sanal dünyanın içinde gerçek hayatı kaybetmemeliyiz. Çünkü bence asıl tehlike bir sabah uyandığımızda hayatımızın değişmiş olduğunu görmek değil. Asıl tehlike, hayatımız değişirken bunu hiç fark etmemek. Fark etmediğimiz bir değişime müdahale edemeyiz. Sorgulamadığımız alışkanlıklarımız zamanla bizi yönetmeye başlar. Bir gün geriye dönüp baktığımızda “Ben ne zaman böyle oldum?” diye sorabiliriz. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru tam olarak budur: Hayatımı gerçekten ben mi yönetiyorum, yoksa bana sunulan seçenekler arasından seçim yaptığımı sanarak başkalarının çizdiği bir hayatın içinde mi yaşıyorum?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sessiz istila belki de tam olarak budur. Kapımızı kırarak içeri girmez. Bizi zorlamaz, bağırmaz, tehdit etmez. Sadece yavaşça hayatımıza yerleşir. Önce küçük bir alışkanlık olur, sonra vazgeçilmezimiz haline gelir, sonunda da hayatımızın doğal bir parçası olduğunu düşünmeye başlarız. Oysa bazen durup kendimize bakmamız gerekir. Neleri kazandık, neleri kaybettik? Hangi alışkanlıklarımız gerçekten bize ait, hangilerini çevremizden ve içinde bulunduğumuz sistemden öğrendik? Bizi gerçekten mutlu eden şeyler neler, yalnızca mutlu olduğumuzu sandığımız şeyler neler?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben teknolojiye, gelişmeye ve değişime karşı değilim. Ben insanın değişirken kendisini kaybetmesine karşıyım. Dünyanın ilerlemesine değil, insanın ilerlerken insanlığını geride bırakmasına itirazım var. Çünkü bir gün bütün işlerimizi makineler yapabilir. Bütün bilgilere saniyeler içinde ulaşabiliriz. Dünyanın diğer ucundaki insanla anında konuşabiliriz. Ama birbirimizi gerçekten dinlemeyi, anlamayı, sevmeyi, paylaşmayı ve insan kalmayı unutursak elimizdeki bütün teknolojinin bize ne kadar fayda sağlayacağını sorgulamamız gerekir. Belki de bugün yapmamız gereken şey korkmak değil, fark etmek. Neyi hayatımıza aldığımızı, neyi hayatımızdan çıkardığımızı, neye zaman ayırdığımızı ve neyi ihmal ettiğimizi yeniden düşünmek. Çünkü hayat hâlâ bizim. Zaman hâlâ bizim. Seçimlerimiz hâlâ bizim. Yeter ki hayatımızı sessizce değiştiren şeyleri fark edelim ve gerektiğinde kendimize “Buraya kadar” diyebilelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın kendisine ait olan en değerli şeylerden biri, kendi hayatının yönünü belirleyebilmesidir. Dünya değişebilir, teknoloji değişebilir, alışkanlıklarımız değişebilir, hatta yaşadığımız düzen bile değişebilir. Ama bütün bu değişimin içinde kendimizi kaybetmemek bizim elimizde. Belki de gerçek mesele, sessiz istilayı tamamen durdurmak değil; onun hayatımızı ne kadar değiştireceğine bizim karar verebilmemizdir. Çünkü hayatımızı kolaylaştıran hiçbir teknoloji, bizi kendimizden uzaklaştırdığı noktada gerçek anlamda bir kolaylık değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de hepimizin bugün kendimize sorması gereken en dürüst soru şudur: Ben hayatımı mı yaşıyorum, yoksa bana sunulan hayatı mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü cevap sandığımızdan çok daha önemli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer kendi hayatımızın kararlarını hâlâ biz veriyorsak, değişimin içinde kaybolmadan geleceğe yürüyebiliriz. Ama seçimlerimizin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu sorgulamayı bırakırsak, bir gün hayatımızın nasıl değiştiğini anlamak için çok geç olabilir. İşte bu yüzden sessiz istilanın karşısında yapabileceğimiz en büyük şey farkında olmaktır. Kendimize dönmek, hayatımıza bakmak, neyin gerçekten gerekli olduğunu ayırt etmek ve bizi biz yapan değerlerden vazgeçmemektir. Çünkü dünya ne kadar değişirse değişsin, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın insana duyduğu ihtiyaç değişmeyecek. Bir annenin çocuğuna sarılması, bir dostun zor günümüzde yanımızda olması, bir insanın gözlerimizin içine bakarak “Seni anlıyorum” demesi hiçbir teknolojiyle ölçülemez. Bunların yerini hiçbir ekran, hiçbir uygulama, hiçbir algoritma dolduramaz. Belki de geleceğin en büyük sınavı teknolojiyi ne kadar geliştireceğimiz değil, geliştirdiğimiz teknolojiyle birlikte insan kalmayı ne kadar başaracağımız olacak. Çünkü bir gün makineler bizden daha hızlı düşünebilir, daha hızlı yazabilir, daha hızlı hesaplayabilir ve daha hızlı öğrenebilir. Ama merhamet etmek, vicdan sahibi olmak, sevmek, özlemek, bağışlamak, bir başkasının acısını kendi acımız gibi hissedebilmek insana ait değerlerdir. Bunları kaybettiğimiz anda sahip olduğumuz bütün gelişmişliğin anlamı azalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim korkum dünyanın değişmesi değil. Benim asıl korkum, insanın bu değişimin içinde kendisini fark etmeden kaybetmesi. Daha hızlı ama daha yalnız, daha bağlantılı ama daha uzak, daha bilgili ama daha az sorgulayan, daha konforlu ama daha mutsuz bir hayatın içinde yaşamaya başlaması. Çünkü insanın sahip olduğu her yeni imkân, eğer onu kendisinden uzaklaştırıyorsa bir süre sonra imkân olmaktan çıkıp görünmez bir bağımlılığa dönüşebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden bazen telefonu değil, hayatımızı kontrol etmemiz gerekiyor. Bazen ekranı değil, karşımızdaki insanı görmemiz gerekiyor. Bazen dünyadaki herkesin ne yaptığını öğrenmek yerine kendimizin ne yaptığını hatırlamamız gerekiyor. Bazen daha fazlasını istemek yerine elimizde olanın kıymetini bilmemiz gerekiyor. Ve bazen bütün dünyanın sesini biraz olsun kısmamız gerekiyor ki kendi içimizde ne söylediğimizi duyabilelim. Çünkü sessiz istila dışarıdan gelen bir saldırı olmayabilir. Bazen insanın kendi hayatından yavaş yavaş uzaklaşmasıdır. Bazen kendi kararlarını başkalarının beklentilerine göre vermesidir. Bazen başkalarının gösterdiği hayatı gerçek hayat sanmasıdır. Bazen sürekli bir şeylere yetişmeye çalışırken kendisini geride bırakmasıdır. O nedenle bugün biraz duralım ve kendimize bakalım. Hayatımızda gerçekten bize ait olan ne kaldı? Hangi alışkanlıklarımızı sorgulamadan sürdürüyoruz? Hangi şeyleri ihtiyaç sandığımız için istiyoruz? Hangi insanlarla gerçekten bağımız var? En son ne zaman bir telefon ekranına bakmadan uzun uzun konuştuk? En son ne zaman yalnızca kendimiz için bir şey yaptık? En son ne zaman hiçbir şey paylaşmadan, hiçbir fotoğraf çekmeden, hiçbir şey göstermeden sadece yaşadığımız bir anın içinde kaldık?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de cevaplar bize hayatımızın ne kadar değiştiğini gösterecek. Ve işte tam o noktada seçim yine bizim olacak. Ya bu sessiz değişimin içinde sürüklenmeye devam edeceğiz ya da fark edip kendi hayatımızın direksiyonuna yeniden geçeceğiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben ikinci yolu seçmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü dünya değişsin, teknoloji gelişsin, hayat hızlansın. Bunların hepsi olabilir. Ama biz kendimizi kaybetmeyelim. Çünkü sahip olduğumuz en değerli şey, hiçbir teknolojiyle satın alınamayacak kadar kıymetli: Kendi hayatımız, kendi irademiz ve insan kalabilme gücümüz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda buluşmak üzere ….</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 14 Sep 2026 18:56:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir Adamın Adaletle Sınavı. MECİT ÇOKSU (TATAR RAMAZAN)</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-adamin-adaletle-sinavi-mecit-coksu-tatar-ramazan-3338</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-adamin-adaletle-sinavi-mecit-coksu-tatar-ramazan-3338</guid>
                <description><![CDATA[Bir Adamın Adaletle Sınavı. MECİT ÇOKSU (TATAR RAMAZAN)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben Tatar Ramazan’ım, bu hile ve oyunu bozarım”&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok sayıda film izleriz sonra film biter, ışıklar yanar, unutulur gider ama bazı filmler vardır ki, bittiğinde içimizde yaşamaya devam eder. Tatar Ramazan ya da gerçek adı ile Mecit Çoksu’nun hikayesi de böyledir.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun hikayesi bir mahkum, hikayesi değildir. Haksızlığın karşısında susmayan, boyun eğmeyen ve bedeli ne olursa olsun doğru bildiği yoldan dönmeyen bir adamın hikayesidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cezaevinin soğuk duvarları arasında bile insanlığını kaybetmemesi onun asıl gücüdür çünkü Ramazan için özgürlük, yalnızca demir parmaklıkların dışına çıkmak değildi asıl özgürlük, insanın kendi vicdanına karşı başını eğmemesiydi.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O’nun öfkesi bile aslında derin bir acının içinden doğmuştu. Yaşadığı haksızlıklar, kayıplar ve ihanetler onu sertleştirirken, sevdiği insanlara olan bağlılığı bize hala kalbinin bir yerinde umut taşıdığını göstermektedir.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tatar Ramazan bize şunu hatırlatır:</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen doğru olanı yapmak, yalnız kalmayı göze almaktır.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen adalet için mücadele etmek, her şeyini kaybetmek demektir.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bazen bir insanın elinde kalan tek şey, onurudur.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üzerinden neredeyse çeyrek asır geçse de <strong>Tatar Ramazan</strong>’ın hikayesinin unutulmamasının nedeni belki de budur çünkü hepimizin içinde, haksızlık karşısında susmak istemeyen bir taraf mutlaka vardır. Hepimiz hayatın bir yerinde adaletsizliğe uğramış, anlaşılamamış veya yalnız bırakılmış olabiliriz.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ramazan’ın acısı bu yüzden bize yabancı gelmez.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O, yalnızca beyaz perdedeki bir karakter değildir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başrollerini Kadir İnanır'ın oynadığı “<strong>Tatar Ramazan” </strong>adlı sinema filmi yıllarca konuşulmuş ve&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">‘Benim adım <strong>Tatar Ramazan </strong>ben bu oyunu bozarım' repliği yıllarca her ortamda söylenmişti.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes filmi konuşurken, <strong>Tatar Ramazan</strong>'ın kim olduğu ve filmde kimin hayatının konu alındığı hiç merak edilmemişti. Acaba gerçek Tatar Ramazan varmıydı? İşte kafama takılan bu soru beni araştırmaya yöneltti. Evet böyle biri vardı <strong>Tatar Ramazan</strong> aslında <strong>Ağrılı Mecit Çoksu </strong>adında bir eşkiyaydı…&nbsp;</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senarist Kerim Korcan Sinop Cezaevi'nde aynı koğuşta kaldığı yıllarda , <strong>Mecit Çoksu</strong>’nun sıra dışı kişiliğinden ve göstermiş olduğu cesaret örneklerinden çok etkilenir bu nedenle onun hayatını senaryolaştırarak beyaz perdeye taşır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte herkesin çok iyi bildiği,<strong> Kadir İnanır</strong>'ın başrolünde oynadığı <strong>“Tatar Ramazan</strong>” filmi böylece hayat bulur… Kimbilir belki de bu film olmasaydı,<strong> Mecit Çoksu </strong>sıradan bir eşkiya olarak unutulup gidecekti…&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimdi bu Nam-ı diğer Tatar Ramazan yada gerçek adı ile Mecit Çoksu?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle belirteyim ki, her ne kadar filmdeki adı Tatar Ramazan olsa da, <strong>Mecit Çoksu</strong>’nun aslında yakından uzaktan Tatarlıkla bir ilgisi yoktu aslı Kürttü.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senarist Yazar <strong>Kerim Korcan,</strong> 1969 yılında <strong>Tatar Ramazan </strong>adlı kitabını yayımladığında, hapishanelerin o boğucu, karanlık, insanı yutan dünyasını sayfalara döktü. Koğuş ağalarının zulmü, gardiyanların sopası, müdürlerin ilgisizliği, kumar, dayak, zincir… Korcan bunları biliyordu çünkü kendisi de o duvarların arkasında yıllarca yatmıştı. Sinop Cezaevi’nde, aynı koğuşta, tanıştığı adam onun yüreğini fethetmişti.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adamın adı <strong>Mecit Çoksu’</strong>ydu. Halk arasında Kürt <strong>Mecit</strong> olarak tanınırdı, <em><strong>1912’de Ağrı’nın Diyadin ilçesine bağlı Tendürek köyünde, sert dağların eteklerinde doğmuştu. Celali aşireti mensubuydu.</strong></em> Zilan Katliamının&nbsp;kanlı gölgesi ailesinin üzerindeydi. Abisinin acımasızca infaz edilişi, sevdiklerine yapılan haksızlıklar genç <strong>Mecit</strong>’i dağlara, silaha ve kaçışa sürüklemişti . Resmi kayıtlarda<strong> “Eşkiya”</strong> diye geçti ama halkın gönlünde, haksızlığa uğrayan köylünün koruyucusu, zulme boyun eğmeyen yiğit olarak seviliyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bitlis, Siirt, Adana, Sinop, İmralı… Gittiği her cezaevinde aynı şeyi yaptı:&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğilmedi, koğuş ağalarına, idareye, haksız düzene karşı tek başına karşı durdu. Cezasını zincirli, hücrede, yalnızlık içinde, dokuz yılın büyük kısmı o soğuk demirlerin ağırlığı altında geçti.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinop’ta Senarist <strong>Kerim Korcan</strong>’la aynı koğuşu paylaştılar, aynı havayı soludular. <strong>Kerim Korcan,</strong> o adamın gözlerindeki ateşi, dimdik duruşunu, adalet diye yanıp tutuşan yüreğini asla unutamadı ve o yürek, yıllar sonra sayfalara döküldü.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senaryo da Kerim Korcan, gerçek ismini ve kökenini asla yazmadı. Yasaklı bir halkı yazarak, Mecit’i daha fazla hedef haline getirmemek, sansürden korumak belki de onu biraz olsun güvende tutmak içindi. Karakterin adını “Ramazan” yaptı, kökenini Polatlı’lı bir Kırım Tatarı olarak kurguladı böylece bir Kürt mahkumun acısı, bütün Anadolu’nun ortak acısına dönüştü. “Tatar inadı” herkesin diline, herkesin yüreğine yerleşti. Tatar Ramazan artık sadece bir kişi değildi, ezilenin, kırılanın, dört duvar arasında bile onurunu korumaya çalışan herkesin ortak sesi oldu.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1990</strong>’da o ses beyaz perdede yankılandı. <strong>Melih Gülgen</strong>’in yönetmenliğinde, <strong>Kadir İnanır</strong>’ın unutulmaz oyunculuğuyla, <strong>Ahmet Kaya’</strong>nın yüreği delen müziğiyle 1942’nin karanlık savaş günlerinde, toprak ağasının zulmüne karşı ayağa kalkan, hapishanede bile dik duran bir adamın hikayesi… <strong>“Yedi vilayet, yetmiş karyede namı söylendi” </strong>diye biten o film, bir neslin yüreğine kazındı. 1992’de <strong>“Tatar Ramazan Sürgünde”</strong> ile efsane tamamlandı. <strong>Kadir İnanır,</strong> o karakterle öyle bir bütünleşti ki, sanki <strong>Mecit</strong>’in ruhu onun bedenine geçmiş gibiydi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek Mecit Çoksu, cezaevinden çıktıktan sonra Van’ın Muradiye ilçesine yerleşti, halktan uzak sade bir yaşam sürdürerek evlendiği eşi Zeyno’yla bir yuva kurdu, çocuklarını büyüttü, 1985’te o topraklarda gözlerini yumdu.&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O ölmüştü ama <strong>Tatar Ramazan</strong> hiçbir zaman ölmedi çünkü o, bir isimden çok daha fazlasıydı. Zincirlerin ağırlığına rağmen eğilmeyen bir bel, haksızlığa karşı yükselen bir nara, karanlıkta bile yanan bir ateşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film bittiğinde geriye yalnızca Tatar Ramazan’ın hikayesi kalmaz, bir soru kalırdı insanın içinde:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben, kendi doğrularım uğruna ne kadar bedel ödemeye hazırım?”</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de <strong>Tatar Ramazan’</strong>ı yıllar sonra bile unutulmaz yapan en büyük şey budur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı adamlar yaşlanır, bazı hikayeler unutulur ama onur için verilen mücadele, zaman geçse de insanın yüreğinde yaşamaya devam eder.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biri yıllar önce kaybettiğimiz, <strong>Mecit Çoklu,</strong> diğeri ise çok yenilerde geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz, bizlerin hafızasına <strong>Tatar Ramazan’</strong>ı kazıyan <strong>Kadir İnanır</strong>’ı saygı ile anıyorum.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CELAL KODAMANOĞLU</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 13 Sep 2026 18:58:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TCHİBO</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/tchibo-3337</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/tchibo-3337</guid>
                <description><![CDATA[TCHİBO]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sıradan bir kahve kokusu değil, bir dönemin başarı öyküsü&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı kokular vardır doğrudan geçmişe dokunur. Tchibo’nun o kendine has kahve kokusu da tam olarak böyledir hele ki benim gibi kahve tutkunları için vazgeçilmezdir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hafızalarımızı biraz yoklayacak olursak, bazı markalar da vardır; sattıkları ürünlerden çok, hayatımızdaki yerleriyle hatırlanırlar. Bir logo, bir mağaza ya da bir kahve zinciri olmanın ötesine geçer Mc Donalds’ın “M” harfi gibi insanların anılarında bir köşe edinirler. Tchibo da bizler için tam olarak böyledir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Genellikle gittiğim Agua Florya AVM nin içinde Tchibo’ya girip yalnızca alışveriş yapmam; kapısından içeri adım attığımda burnuma çarpan kahve kokusu, çoğu zaman beni bulunduğum zamandan alır ve yıllar öncesine götürür.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tchibo sadece kahve satan bir marka değildir haftalık temalarla değişen ürünleri sayesinde küçük sürprizlerin adresi haline gelmiştir. Bir uğradığımda spor ekipmanları, ertesi hafta mutfak gereçleri sonra seyahat ürünleri saymakla bitmez, konsept her hafta değişiyor hatta bir arkadaşımın Erenköy’de Bağdat Caddesi üzerinde karşılaştığı manzarayı anlattığında beni kahkahalara boğmuştu şöyleki: Arkadaşım birgün burada kahvesini içerken, içeri giren bir kadın şaşkınlıkla kasiyere dönüp “Kuzum siz iki hafta önce Kırtasiye dükkanı değilmiydiniz “ diye yüksek sesle soru sorması kahvesini içenleri güldürmüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tchibo’yu yada minik Beren’imin deyimiyle “Çipo”yu anlatmakla bitmez, gelin biraz gerilere gidelim, nedir bu Tchibo !</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Alman markası olan Tchibo 1949 yılında başladığı marka serüveni içinde kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakaladı ve kahve pazarının önemli oyuncularından biri haline geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1949 yılında Hamburg’da eğitimli bir tüccar olan Max Herz, yanına aldığı iş ortağı Carl Tchiling Hiryan ile birlikte “Tchibo” markasının temelini attılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yıllarda tüm Avrupa’da olduğu gibi Almanya ve Hamburg’da II. Dünya Savaşı’nın etkileri hissedilmeye devam ediyordu. Pek çok tüketim maddesine erişim zordu üstelik savaş döneminde oluşan yüksek enflasyon nedeniyle fiyatlar yüksekti. Almanya’da kahve pazarı da bu durumdan nasibini almıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dahası kahve içmek için yeterli sayıda mekan da yoktu bu nedenle Max Herz, kavrulmuş kahve çekirdekleri satışında yeni bir yöntem arayışına girdi. Kendisi deneyimli bir tüccardı ve savaş koşullarında bile ticari faaliyetlerini sürdürmüştü. Kahve satışı için bulduğu yeni yöntem, tüketicilere posta yoluyla kavrulmuş kahve çekirdeklerini ulaştırmaktı. O dönemin koşullarına göre büyük bir yenilik olan bu yöntem, Hamburgluların kahveye erişimini kolaylaştırdı aynı zamanda da maliyet avantajı sağladı. Hamburglular artık evlerinde veya işyerlerinde kahveye diledikleri zaman ulaşabileceklerdi.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tchibo marka ismi şöyle oluştu: Max Herz’in iş ortağı Carl Tchilingi Hiryan dı, Tchiling adının ilk hecesi ile Almanca da fasulye anlamına gelen Bohne sözcüğünün ilk hecesi birleştirilerek oluşturuldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu marka ismiyle Max Herz, kurumsallaşma konusunda önemli bir aşamayı geride bıraktı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1950’li yıllarda Tchibo markası kurumsallaşarak büyük bir güce ulaştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tchibo’un İlk kahve dükkanı 1955 yılında faaliyete başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O günleri hatırlayan eski bir Tchibo çalışanı “Kahve paketleri raflardan neredeyse uçuyordu” diyerek Almanların Tchibo’ya gösterdiği ilgiye dikkat çekmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve yılların ardından Tchibo Türkiye’de ilk mağazasını 2006 yılında Mecidiyeköy’deki Cevahir AVM. de açtı… Üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, Tchibo kalitesinden ve konseptinden hiç taviz vermedi… Benim de alışverişe çıktığımda olmazsa olmazlarımdan biridir Tchibo kahvesi , kahve sonrası alışverişimi yapar dükkandan ayrılırım…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 19:02:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TOPLUMSAL HUZUR VE MUTLULUK İÇİN HUKUK ÖNEMLİ</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/toplumsal-huzur-ve-mutluluk-icin-hukuk-onemli-3336</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/toplumsal-huzur-ve-mutluluk-icin-hukuk-onemli-3336</guid>
                <description><![CDATA[TOPLUMSAL HUZUR VE MUTLULUK İÇİN HUKUK ÖNEMLİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanların bir arada yaşadığı her yerde düzen, güven ve karşılıklı saygı büyük önem taşır. Toplum hayatının sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için insanların birbirlerinin haklarına saygı göstermesi gerekir. İşte tam bu noktada hukuk, yalnızca kurallardan ve maddelerden oluşan bir sistem olmaktan çıkar; toplumun huzurunu, insanların güvenliğini ve mutluluğunu koruyan en önemli değerlerden biri haline gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukukun temel amaçlarından biri, toplumsal huzuru sağlamaktır. İnsanların kendilerini güvende hissettiği, haklarının korunduğuna inandığı ve adalet duygusunun güçlü olduğu toplumlarda huzur da daha kalıcı olur. Çünkü insan, hakkının korunacağını bildiği yerde geleceğe daha güvenle bakar. Haksızlığa uğradığında başvurabileceği bir hukuk düzeninin olduğunu bilmek, toplum içindeki güven duygusunu güçlendirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuk, karşılaşılan olayları yüzeysel olarak değerlendirmez. Bir olayın nedenlerini, gelişimini ve sonuçlarını derinlemesine incelemeye çalışır. İddiaları, delilleri ve insanların haklarını dikkate alır. Amaç, gerçeğe mümkün olduğunca yaklaşmak ve adaletin gerçekleşmesini sağlamaktır. Bu nedenle hukuk, iyi ile kötüyü, haklı ile haksızı ayırt etmeye çalışan önemli bir toplumsal mekanizmadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette hayat her zaman siyah ve beyaz kadar net değildir. İnsanların yaşadığı olayların arkasında farklı nedenler, farklı şartlar ve farklı hayat hikâyeleri bulunabilir. Hukukun önemi de burada ortaya çıkar. Adalet, yalnızca bir kişiyi suçlamak ya da cezalandırmak değildir. Aynı zamanda olayları doğru değerlendirmek, hakkı hak sahibine vermek ve toplumdaki adalet duygusunu korumaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuk karşısında herkesin eşit olması da toplumsal huzurun temel şartlarından biridir. Bir toplumda insanlar arasında hukuk bakımından ayrım yapıldığı düşüncesi oluşursa, güven duygusu zedelenir. Oysa adaletin en önemli özelliklerinden biri, herkese aynı ölçüde yaklaşabilmesidir. Güçlü olanın, zengin olanın, makam sahibi olanın değil; haklı olanın korunacağına inanmak, toplumun geleceği açısından son derece önemlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kötülüklerin, haksızlıkların ve suçların ortadan kaldırılması için de hukuk büyük bir mücadele verir. İnsanların birbirlerine zarar vermesini önlemek, suç işleyenlerin yaptıklarının karşılıksız kalmamasını sağlamak ve mağdur olanların haklarını korumak hukuk düzeninin önemli görevleri arasındadır. Ancak hukukun amacı yalnızca ceza vermek değildir. Asıl amaç, insanların daha güvenli ve huzurlu bir toplumda yaşayabilmesini sağlamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle hukuk, aslında toplumun ortak vicdanının da önemli bir yansımasıdır. Bir insanın hakkına saygı göstermek, yalnızca yasal bir zorunluluk olarak görülmemelidir. Bu aynı zamanda insan olmanın ve birlikte yaşamanın gereğidir. Hepimiz farklı düşüncelere, farklı yaşam biçimlerine ve farklı beklentilere sahip olabiliriz. Ancak hepimizin ortak bir noktası vardır: Saygı görmek, güven içinde yaşamak ve haklarımızın korunmasını istemek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolayısıyla herkes, herkesin hukukuna saygı duymalıdır. Çünkü bugün başkasının hakkına gösterdiğimiz saygı, yarın kendi hakkımızın korunmasına da katkı sağlar. Toplum hayatı karşılıklı anlayış ve saygı üzerine kuruludur. Bir kişinin yaşadığı haksızlık, aslında yalnızca o kişiyi ilgilendiren bir mesele değildir. Adalet duygusunun zayıfladığı her olay, toplumun tamamını etkiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak gerekir ki, hiçbir insan bu toplum içinde önemsiz değildir. Herkesin bir değeri, bir hakkı ve korunması gereken bir hayatı vardır. İnsanların birbirlerine karşı daha duyarlı olması, hak ve özgürlüklere saygı göstermesi, toplumsal barışın güçlenmesine yardımcı olur. Herkesin herkes için önemli olduğunun farkına varıldığı bir toplumda, huzurun ve mutluluğun da daha güçlü olması kaçınılmazdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün dünyada ve ülkemizde yaşanan pek çok tartışmanın temelinde aslında adalet, hak ve hukuk kavramları bulunmaktadır. İnsanlar yalnızca kendi haklarını değil, başkalarının haklarını da savunmayı öğrenmelidir. Çünkü gerçek adalet, yalnızca bize fayda sağladığında değil, başkalarının hakkı söz konusu olduğunda da savunulduğunda anlam kazanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumsal huzur ve mutluluk kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bunun için güçlü bir hukuk anlayışına, adalete olan güvene ve insanların birbirlerinin haklarına saygı göstermesine ihtiyaç vardır. Hukukun var olma nedenlerinden biri de budur: İnsanların korkmadan, güven içinde ve huzurlu bir şekilde yaşayabilmesini sağlamak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha mutlu ve daha huzurlu bir toplum istiyorsak, hukukun önemini iyi anlamalıyız. Haklarımızı bilirken sorumluluklarımızı da unutmamalıyız. Kendi hakkımızı savunurken başkasının hakkına zarar vermemeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hukuk, yalnızca mahkeme salonlarında konuşulan bir kavram değildir. Hukuk, günlük hayatımızda birbirimize gösterdiğimiz saygıdır. Hukuk, haksızlık karşısında sessiz kalmamaktır. Hukuk, güçlü olanın değil haklı olanın yanında durabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve unutmayalım; toplumsal huzurun, güvenin ve mutluluğun yolu, herkesin herkesin hukukuna saygı göstermesinden geçmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sağlığınıza dikkat edin, hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Sep 2026 19:09:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İLYAS (ELYASA) BAZNA CİCERO</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/ilyas-elyasa-bazna-cicero-3335</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/ilyas-elyasa-bazna-cicero-3335</guid>
                <description><![CDATA[İLYAS (ELYASA) BAZNA CİCERO]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Casusluk…. Geçmiş tarihten bu yana yollarımız casuslarla kesişmiştir, içlerinde öyleleri vardır ki, bir dünya savaşının seyrini bile değiştirmiştir. Tarihin en ilginç casusluk hikayeleri çoğu zaman cephede değil, kapalı kapılar ardında yazılır. O hikâyelerin en dikkat çekici kahramanlarından biri de İlyas Bazna’dır. Dünyanın onu tanıdığı isim ise “Cicero”…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Bugün sizlere çoklarınızın ismini bile duymadığı ama bir dünya savaşının seyrini değiştirecek kadar gücü olan ünlü bir casusu anlatacağım… Kod Adı Cicero… Gerçek adı ise İlyas Bazna’dır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayal gücünüzü kullanın, bir insan düşünün; diplomatik koridorlarda sessizce dolaşıyor kimsenin dikkatini çekmiyor hatta çoğu kişinin gözünde yalnızca sıradan bir hizmetli. Tabiki işin aslı böyle değil, o dünyanın kaderini değiştirebilecek gizli belgeleri kimseye hissettirmeden fotoğraflıyor. İlyas Bazna’nın hikâyesi tam da burada başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ayları, yılları geriye sarıp İlyas Bazna yani Nam-ı diğer Cicero’nun hayatını anlatmaya başlayayım.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Asıl adı İlyas (Elyasa) Bazna olan ama genelde kod adı “Çiçero” ile tanınan İlyas Bazna 28 Haziran 1904 sıcak bir yaz günü Priştine’de doğdu. Priştine o zaman Osmanlı toprakları içinde. 1912’de Balkan Savaşı’yla milyonlarca insan göçe zorlanınca, İlyas Bazna da ailesiyle birlikte önce Selanik’e, oradan da İstanbul’a göçtü. İstanbul’da askeri bir okula gitti. Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul İngiliz, Fransız ve İtalyanların işgali altına girince, o zaman daha 16 yaşında olan İlyas Bazna, bir Fransız nakliyat şirketinde işe girdi, orada şoförlüğü öğrendi. Bir Fransız subayın motosikletiyle kaza yaptı. Askeri cezaevine düştü ama cezaevinden kaçmayı başardı. Çanakkale’de yakayı ele veren İlyas Bazna ‘Tehlikeli genç suçlu’ olarak İstanbul’daki Fransız askeri mahkemesince üç yıl ceza yedi ve Marseille Cezaevi’ne sürgün edildi orada Fransızca öğrendi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlyas Bazna aslında zeki biriydi, Türkçenin yanı sıra Hırvatça, Fransızca, Yunanca ve Almanca bilen, Aryalar okuyan bariton sesli bir kişiliğe sahipti, cezasını çektikten sonra Türkiye’ye döndü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İkinci Dünya Savaşı başlamıştı, bu sırada önce Ankara’da Alman Sefaretinde Sefir Albert Jenke’nin yanında şoför ve uşak olarak çalıştı. Sefirin özel mektuplarını okuduğu için işten atılınca, şansıda yaver gidince bu kez İngiliz Sefareti’ne girdi. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı için başkent Ankara casuslar için uluslararası bir buluşma merkeziydi. Ankara’da bir araya gelen casuslar, birbirlerinden gizli bilgi koparmaya çalışıyorlardı. Hiçbir yerde dikiş tutturamayan, lükse, paraya ve kadına düşkün olan İlyas Bazna bu fırsatı kaçırmak istemedi. Kavas, yani uşak olarak çalıştığı İngiliz Sefareti’nde Sefir Sir Hugessen’i akşam verdiği uyku haplarıyla derin uykuya sevk eden İlyas Bazna Sefirin çekmecesindeki ‘çok gizli’ belgelerin fotoğrafını Leica marka fotoğraf makinasıyla çekip, büyük paralar karşılığı Almanlara sattı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk başta 52 değerli belge için 20 bin sterlin alan Bazna, belgelerin çok değerli ve doğru olduğu anlaşılınca, her getireceği yeni belge için 15 bin sterlin ücretle anlaştı. Casusluk hizmeti karşılığı aldığı paraları Sefaretteki odasında bulunan halının altına sakladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayati önem taşıyan bilgileri İngiliz Büyükelçiliği’nden alıp, Alman Büyükelçiliği’ne taşıyan Cicero’nun Almanya’ya verdiği belgeler çok büyük önem kazanmaktaydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nihayet savaş sona ermişti ve İlyas Bazna casuslukla elde ettiği büyük miktarlardaki İngiliz banknotlarıyla, Müteahhitlik yapmaya başlamıştı. İlk iş olarak devletten ihale alarak Bursa Haşim İşcan İlkokulu’nu yaptı. Bursa’da bir kaplıca oteli inşaatına başlamak üzereyken, devlet tüm mal varlıklarına piyasaya sahte para sürdükleri için el koydu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hani “Allahın sopası yok, yarına bırakır ama yanına bırakmaz” derler ya. İlyas Bazna da ava giderken avlanmıştı. İki yıl süresince sağladığı gizli belgeler karşılığında Almanlardan aldığı, halının altında sakladığı paralar aslında sahteydi. Kısaca Bazna’da Naziler tarafından dolandırılmıştı.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlyas&nbsp;Bazna için çarklar ters dönmeye başladı artık parasız ve yoksuldu, birçok kişiye borcu vardı, İkinci el araç alım satımı yaparak geçimini sağlamaya çalıştı ama orada da başarılı olamadı. Müziğe küçüklüğünden beri meraklıydı hatta zamanında şan dersleri bile almıştır, kendisinin iyi bir opera şarkıcısı olduğunu düşünüyordu. Gelir elde etmek amacıyla İstiklal Caddesi’ndeki Saray Sineması’nı kiraladı ve bir konser verdi. Birkaç yüz kişinin izlemeye geldiği konserde İlyas Bazna, bariton sesi ile Handel, Giovanni ve Verdi’den aryalar söyledi. İzleyiciye keyifli saatler yaşattığını düşünürken, izleyicilerin arasında alacaklıları ve icra memurları olduğundan haberi yoktu nitekim konser bitti ve alacaklılar konser için toplanan bütün hasılata el koydular.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlyas Bazna, kelimenin tam anlamıyla sınıfı tüketmişti,artık Türkiye de yaşayamaz dı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>16 Nisan 1954 tarihinde Almanya Dışişleri Bakanlığı’na bir yazı yazarak Almanya’nın kendisine sahte para vererek dolandırdığını ve zararının tazmin edilmesini istedi. Bakanlık ise 4 ay sonra verdiği yazılı yanıtta bu talebini reddetti. Yoksulluk içinde geçen yıllardan sonra 1962 yılında anılarını yazdı ve bu kitaptan bir miktar gelir elde etti. Bir süre sonra Almanya’ya gitti, Alman hükümetinden bir miktar maaş almaya başladı ve orada yoksulluk içinde 66 yaşında iken öldü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cicero’nun bir zamanlar göz kamaştıran yaşamı, bir dilim ekmeğe muhtaç olarak son buldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 19:00:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR ÇANTAYA KAÇ HAYAT SIĞAR?</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-cantaya-kac-hayat-sigar-3334</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-cantaya-kac-hayat-sigar-3334</guid>
                <description><![CDATA[BİR ÇANTAYA KAÇ HAYAT SIĞAR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okulların açılmasına sayılı günler kaldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kırtasiyelerin raflarında yeni defterler, rengârenk kalemler, çantalar… Evlerde okul hazırlığının telaşı, çocuklarda arkadaşlarına kavuşmanın heyecanı, anne babalarda ise yeni bir eğitim yılına dair umutlar ve kaygılar var. Yakında sokaklarda sırtında kendisinden neredeyse büyük çantalar taşıyan çocukları yeniden göreceğiz. O çantalara baktığımızda kitapları, defterleri, kalem kutularını görüyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki görünmeyenleri?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çantaya kaç hayat sığar hiç düşündük mü?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü o çantada yalnızca ders kitapları yoktur. Bir annenin duası, bir babanın umudu, bir öğretmenin emeği vardır. Bir çocuğun başarısız olma korkusu, arkadaş edinme heyecanı, kendini kabul ettirme çabası, merakı, kırılganlığı ve henüz kendisinin bile tam olarak bilmediği hayalleri vardır. Kısacası o küçücük çantada bir çocuğun bugünü kadar yarını da taşınır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her Çocuk Okula Başka Bir Hikâyeyle Gelir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı okul kapısından girseler, aynı sıralarda otursalar ve aynı öğretmeni dinleseler de hiçbir çocuk sınıfa aynı hayatı getirmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biri güvenli ve huzurlu bir evden çıkar, diğeri evde yaşanan sorunları sessizce yanında taşır. Biri okulun açılacağı günü sabırsızlıkla beklerken bir başkası “Acaba beni sevecekler mi?” diye düşünür. Birinin kaygısı sınavdır, diğerininki arkadaş edinebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk için okul başarı demektir; başka bir çocuk için ait olabileceği güvenli bir yer…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk psikolojisi açısından öğrenme yalnızca bilişsel bir süreç değildir. Çocuğun kendisini güvende hissetmesi, kabul edildiğini bilmesi, aidiyet geliştirmesi ve hata yapmaktan korkmaması öğrenme sürecini doğrudan etkiler. Bu nedenle sınıfa giren çocuğun yalnızca akademik hazırbulunuşluğunu değil, duygusal dünyasını da görebilmek gerekir. Çünkü bazen çocuğun taşıdığı en ağır yük, sırtındaki kitaplar değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kaç Aldın?” Yerine “Bugün Nasıldın?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni eğitim yılıyla birlikte evlerimizde tanıdık sorular yeniden duyulacak:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sınavdan kaç aldın?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kaç yanlış yaptın?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Arkadaşın kaç aldı?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette akademik başarı önemlidir. Çocuğun sorumluluk almayı, emek vermeyi ve başladığı işi tamamlamayı öğrenmesi gerekir. Ancak başarıyı yalnızca notlarla tanımladığımızda önemli bir hata yapıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızı sürekli başkalarıyla kıyaslamak, başarıyı sevgi ve takdir görmenin koşulu hâline getirmek zamanla çocuğun özdeğerini de performansına bağlamasına neden olabilir. Bu yüzden okuldan dönen bir çocuğa bazen başka sorular sormalıyız:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bugün nasıldın?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Seni mutlu eden ne oldu?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Canını sıkan bir şey yaşadın mı?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yeni bir şey öğrendin mi?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir arkadaşına yardım ettin mi?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü eğitim yalnızca ne kadar bildiğimizle değil, bildiklerimizle nasıl bir insan olduğumuzla da ilgilidir. Eğitimde unutmamamız gereken temel gerçeklerden biri bireysel farklılıklardır. Her çocuk aynı hızda öğrenmez. Her çocuk matematikte başarılı olmayabilir. Birinin sayılarla kurduğu ilişkiyi diğeri kelimelerle kurar. Biri müzikte kendisini ifade eder, diğeri sporda, resimde veya bilimde… Sorun çocukların farklı olması değildir. Asıl sorun, farklı çocuklardan aynı biçimde başarılı olmalarını beklemektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun değerini yalnızca sınav sonucuyla ölçmek, koca bir gökyüzünü küçük bir pencereden değerlendirmeye benzer. Eğitimin görevi bütün çocukları birbirine benzetmek değil, her çocuğun içindeki potansiyeli keşfetmesine yardımcı olmaktır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun hayatındaki en önemli yetişkinlerden biri öğretmenidir. Çünkü öğretmenin söylediği sıradan görünen bir cümle, çocuk için yıllarca unutulmayacak bir hatıraya dönüşebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sen yapabilirsin.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sana güveniyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yanlış yapman önemli değil, yeniden deneyelim.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu birkaç kelime bazen bir çocuğun kendisine olan inancını değiştirebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tersi de mümkündür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küçümseyen, aşağılayan, arkadaşlarının önünde utandıran veya sürekli kıyaslayan bir dil de çocuğun zihninde yıllarca yaşayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle öğretmenlik yalnızca müfredatı yetiştirmek değildir. Öğretmen bazen farkında olmadan bir çocuğun kendisi hakkında yazdığı hikâyenin birkaç cümlesini de kaleme alır. İşte öğretmenliğin gücü ve sorumluluğu burada saklıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarılı Çocuk mu, İyi İnsan mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızın başarılı olmasını elbette istiyoruz. İyi okullarda okusunlar, yabancı dil öğrensinler, bilimi ve teknolojiyi takip etsinler, mesleklerinde başarılı olsunlar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ya vicdan?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ya empati?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ya merhamet?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğumuz sınavda birinci olduğunda gurur duyuyoruz. Peki okul bahçesinde yalnız kalan bir arkadaşının yanına oturduğunda aynı gururu duyuyor muyuz? Başarıyı yalnızca akademik sonuçlarla tanımlayan bir eğitim anlayışı eksiktir. Çünkü dünyanın yalnızca başarılı doktorlara, mühendislere, akademisyenlere ve yöneticilere değil; iyi doktorlara, vicdanlı mühendislere, etik akademisyenlere ve adaletli yöneticilere ihtiyacı vardır. Bilgi insanı güçlü yapabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama o gücü nasıl kullanacağını karakter belirler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni eğitim yılına hazırlanırken çocuklarımızın çantalarını özenle hazırlıyoruz. Ancak onların görünmeyen çantalarına ne koyduğumuza da dikkat etmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi gerçekleştiremediğimiz hayalleri koymayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başkalarının çocuklarıyla kıyaslamalarımızı koymayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizi mahcup etme” baskısını koymayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman birinci olma zorunluluğunu koymayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onun yerine güven koyalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Merak koyalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cesaret koyalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hata yapma hakkı koyalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve her şeyden önemlisi, koşulsuz sevildiğini bilmenin verdiği güveni koyalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğumuz şunu bilmeli:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Başarılı olduğum için değil, ben olduğum için değerliyim.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü kendisini değerli hisseden çocuk başarısızlıktan sonra yeniden ayağa kalkabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk Zil Çalarken…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok yakında okul bahçeleri yeniden çocuk sesleriyle dolacak. Bazıları koşarak sınıfına girecek, bazıları annesinin elini bırakmak istemeyecek. Birileri eski arkadaşlarına sarılırken, bir başkası yeni sınıfında oturacağı sırayı heyecanla arayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve binlerce küçük omuz, binlerce çantayı yeniden taşımaya başlayacak. Biz yetişkinlere düşen görev, o omuzlara gereğinden fazla yük bindirmemek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızın çantalarına kitaplarını koyalım ama çocukluklarını çıkarmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarılı olmalarını isteyelim ama sevgimizi başarılarının ödülü hâline getirmeyelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Disiplini öğretelim ama hata yapma haklarını ellerinden almayalım. Geleceklerini planlarken bugünlerini kaçırmalarına neden olmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bugün sırtında küçücük bir okul çantası taşıyan çocuk, yarın bu toplumun öğretmeni, doktoru, sanatçısı, bilim insanı, mühendisi, yazarı olacak. Ama hangi mesleği seçerse seçsin, önce iyi bir insan olsun. Yeni eğitim yılı başlarken çantalarına yalnızca kitap ve defter değil; özgüven, merak, vicdan, cesaret ve umut da koyabilsek keşke. Çünkü bir okul çantasına sandığımızdan çok daha fazlası sığar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk sığar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir aile sığar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir öğretmenin emeği sığar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ülkenin umudu sığar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de koca bir gelecek sığar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni eğitim-öğretim yılı; çocuklarımızın omuzlarına yük değil, yollarına ışık olsun.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 19:01:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİZ SEKSENLİ YILLARIN ÇOCUKLARIYIZ</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/biz-seksenli-yillarin-cocuklariyiz-3333</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/biz-seksenli-yillarin-cocuklariyiz-3333</guid>
                <description><![CDATA[BİZ SEKSENLİ YILLARIN ÇOCUKLARIYIZ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Biz seksenli yılların çocuklarıyız… <em><strong>Bizim öyle rengarenk, ışıklı, sesli, uzaktan kumandalı harika oyuncaklarımız yoktu. Bir mağazanın önünden geçerken gözümüz vitrindeki oyuncaklarda kalır, ‘Keşke benim de olsa’ diye iç geçirirdik. </strong></em>Ama çoğu zaman o oyuncaklar bizim için sadece vitrinde gördüğümüz hayallerden ibaretti. B<strong>iz, kendi oyuncağımızı kendimiz yapardık. Bir tahta parçası bulur, onu araba yapardık. Birkaç tekerlek bulursak dünyalar bizim olurdu. İp bulur ip atlar, misket bulur saatlerce sokakta oynardık. Boş teneke kutular bile bizim için oyuncaktı.</strong> Bir karton kutu bazen evimiz, bazen arabamız, bazen de hayallerimizin uçağı olurdu. Çünkü bizim çocukluğumuzda oyuncakların değeri, fiyatıyla değil, hayal gücümüzle ölçülürdü. Biz kara lastik ayakkabılar giyerdik. Kışın ayaklarımız üşürdü, yağmur yağdığında ayakkabılarımız su alırdı. Ama yine de çamurlu sokaklarda koşturur, akşam olunca eve üstümüz başımız kir içinde dönerdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><em>Annemiz kapının önünde bizi görünce kızardı</em>… ‘<strong>Yine nerelerdeydin sen?’</strong> Biz başımızı öne eğer, biraz korkmuş gibi yapardık ama içimizden de gülümserdik. Çünkü sokak bizim dünyamızdı. Biz beyaz yakalı önlüklerle okula giderdik. Çantamız bugünkü çocukların çantaları gibi çeşit çeşit değildi. Defterimizin kenarları kıvrılır, kalemimizin ucu kırılır, silgimizi kaybetmemek için defterimizin arasına sıkıştırırdık. Öğretmenimizin sınıfa girişiyle ayağa kalkar, <strong>‘Günaydın öğretmenim’</strong> derdik. O zamanlar öğretmen, sadece ders anlatan biri değildi. <em><strong>Öğretmen, bizim için büyük bir otorite, bir rehber, bazen de ikinci anne-babaydı. Okul çıkışı eve hemen gitmezdik. Önce arkadaşlarımızla buluşurduk. Birimizin elinde misket, diğerinin elinde top… Sokaklarda saatlerce oynardık. Akşam ezanına kadar eve dönmezsek annemiz evimizin tahta kapısını açar ve &nbsp;bağırırdı ‘Habib Eve gel artık’ O sesi duyduğumuzda oyunu bırakır, koşa koşa eve giderdik. Çünkü bizim çocukluğumuzda cep telefonu yoktu. </strong></em>Kimse bize ulaşamazdı. Ama herkes birbirinin nerede olduğunu bilirdi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir arkadaşımızın evine gideceksek telefon açmazdık. Kapısını çalardık. ‘Ali evde mi?’ ‘Evde.’ ‘Çıksın, oynayacağız.’ Ne kadar basit… Ne kadar güzel… Ne kadar gerçek… Bizim çocukluğumuzda internet yoktu. Sosyal medya yoktu. Bilgisayarlar evlerimizin başköşesinde değildi. Bir fotoğraf çekildiğinde hemen yüzlerce kişiye gönderilmezdi. Fotoğraflar çekilir, film bitince günlerce beklenirdi. Sonra fotoğrafçıdan alınan birkaç kare, yıllarca saklanan hatıralara dönüşürdü. Bugün telefonlarımızın içinde binlerce fotoğraf var. Ama çoğuna dönüp bakmıyoruz. Bizim ise birkaç fotoğrafımız vardı. Ve o birkaç fotoğrafın her birinin ayrı bir hikayesi vardı.O dönem Iğdır’ın tanınmış seyyar fotoğrafçısı vardı merhum Yemlihan Şimşek. O tüm anılarımızı karelerle ölümsüzleştirirdi. Biz fakirliği de gördük, yokluğu da… Ama belki de en büyük zenginliğimiz birbirimizdik. Bir evde ne varsa komşunun çocuğuyla paylaşırdık. Birimizde top varsa hepimizin topuydu. Birimizde misket varsa hepimizin misketiydi. Birimizin annesi ekmek yapmışsa, sıcak ekmeğin kokusu bütün sokağa yayılırdı.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir dilim ekmek, üzerine biraz salça, ya da ekmek arasına konulmuş domates… Bazen peynir… Bazen sadece şeker… Ve biz onu dünyanın en güzel yemeği sanırdık. Çünkü açlığımızdan çok mutluluğumuz vardı. Şimdi geriye dönüp baktığımda düşünüyorum da… Bizim çocukluğumuz aslında fakir değildi. Biz sadece bugünkü anlamıyla tüketmiyorduk. Biz yaşıyorduk. Sokağı yaşıyorduk. Arkadaşlığı yaşıyorduk. Mahalle kültürünü yaşıyorduk. Bayramları gerçekten bayram gibi yaşıyorduk. Bayram sabahı yeni kıyafetlerimizi giyer, ayakkabılarımızı başucumuza koyar, sabahın olmasını beklerdik. Şeker toplamak için kapı kapı dolaşırdık. Bir avuç şeker bizim için büyük mutluluktu. Bugün çocukların odalarında yüzlerce oyuncak var. Bizim ise bazen bir topumuz bile yoktu. Ama biz yine de mutluyduk. Çünkü mutluluğu satın almayı bilmiyorduk. Mutluluğu üretmeyi biliyorduk. Bir tahta parçasından oyuncak… <strong>Bir ipten oyun… Bir sokaktan macera… Bir arkadaşlıktan kocaman bir dünya kurardık. </strong>Ve belki de bu yüzden seksenli yılların çocukları bugün hâlâ birbirine baktığında aynı şeyi hissediyor…<strong> ‘Biz gerçekten güzel bir çocukluk yaşamışız…’ O yıllar geri gelir mi? Gelmez… O sokaklar aynı sokaklar değil artık. O çocuklar büyüdü. Kimi uzaklara gitti. Kimi hayata yenildi. Kimi sessizce aramızdan ayrıldı. Kimi hala eski bir fotoğrafın içinde, çocukluğumuzdaki haliyle bize bakıyor. Ama ne zaman eski bir şarkı duysak… Ne zaman kara lastik bir ayakkabı görsek… Ne zaman beyaz yakalı okul önlüğü aklımıza gelse… Ne zaman eski bir mahalle fotoğrafına baksak</strong>… Bir anda yıllar geriye gideriz. Ve yeniden çocuk oluruz.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Üstümüz başımız toz içinde… Dizlerimiz yara bere içinde… Ceplerimiz misket dolu… Elimizde kendi yaptığımız oyuncak… Akşam ezanı okunuyor… Annemiz tahta kapı arasında bizi çağırıyor… Biz ise son kez arkadaşımıza bakıp, ‘Yarın yine oynarız…’ diyoruz. İşte bizim çocukluğumuz buydu. Biz seksenli yılların çocuklarıydık. Çok şeyimiz yoktu belki… Ama sahip olduğumuz şeylerin kıymetini biliyorduk. Bir lokma ekmeğin… Bir çift ayakkabının… Bir bayramlığın… Bir arkadaşın…Bir annenin sesinin… Bir babanın eve gelişinin…</strong> Ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu biliyorduk. Şimdi elimizde her şey var. Ama bazen o günlerdeki huzurun küçücük bir parçasını bile bulamıyoruz. Çünkü bizim çocukluğumuzda az vardı ama öz vardı. Çok para yoktu… Çok oyuncak yoktu… Çok imkan yoktu… Ama çok sevgi vardı. Ve insan yaş aldıkça anlıyor. Çocukluk, sahip olduğun oyuncakların sayısı değilmiş. Çocukluk, sokağın kokusuymuş, annenin sesiymiş, arkadaşının gülüşüymüş, okul yolundaki heyecanmış, bayram sabahıymış, dizindeki yara, cebinde üç misket, üstünde beyaz yakalı önlükmüş… Ve belki de en önemlisi… <em><strong>Çocukluk, yıllar geçse de insanın içinde hiç büyümeyen o küçük çocukmuş. Biz o çocuğu hala içimizde taşıyoruz. İyi ki seksenli yılların çocukları olmuşuz… İyi ki o yoklukları yaşamışız… İyi ki kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapmışız… İyi ki sokaklarda düşüp dizimizi kanatmışız…</strong></em> İyi ki kara lastik ayakkabılarla koşturmuşuz… Çünkü bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki, bizim en büyük oyuncağımız hayat, en büyük zenginliğimiz ise çocukluğumuzmuş… Ve o çocukluk… Ne kadar zaman geçerse geçsin, hiç eskimeyecek.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 11:56:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NERDE O ESKİ GAZİNOLAR , TAVERNALAR…?</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/nerde-o-eski-gazinolar-tavernalar-3332</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/nerde-o-eski-gazinolar-tavernalar-3332</guid>
                <description><![CDATA[NERDE O ESKİ GAZİNOLAR , TAVERNALAR…?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hani bir şarkı vardı eskilerden gelen&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne zaman duysam bülbülün sesini&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hatırlarım hemen aşk bestesini</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maziyi unutma eski günleri&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yad edelim artık geçen günleri&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maziyi unutma eski günleri “</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Diye devam eder gider ya, kimlerin sesinden dinlemedik ki radyolardan, gazinolara taşan bu güzel şarkıyı. Zeki Müren’ den Emel Sayın’a, Suat Sayın’dan, Neşe Can’a, Müzeyyen Senar’a kadar en güzel sesler ve daha nice nice şarkıcılar söyledi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Mazi kalbimde bir yaradır”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu güzel eserleri dinlerken belki çok gençtik maziyi aklımıza getirip düşünmüyorduk bile belki kelime anlamını bile merak etmiyorduk. Ama mazi artık bizlerin yaşındaki herkes için kalplerinde bir yaraydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazinolar ve tavernalar çoktan devrini kapattı bir hayal oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne gelen , ne soran var&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Acı geçti günlerim”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Radyolar artık yalnızca arabalardan ses veriyor oysa eskiden özel bir rafa ya da dolabın üstüne koyar kulağımızı da dibine kadar dayardık adeta&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evinde radyo dinleyen kim kaldı ki ? Pikaplar, kaset çalan teypler, CD ler hepsi mazi de kaldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Radyoların bir çoğu antikacılara düştü , merakı olup alan var mı bilmem alınsa da eskisi gibi çalışıyor mu? Radyoya dantel örtü örtülür, itinayla korunurdu saat başı haberler dikkatle dinlenirdi , yaşlılar “Ajans Saati”der hiç kaçırmazlardı. Yurttan sesler, çocuk saati programları, arkası yarınlar, skeçler, mikrofonda tiyatrolar, senfoni orkestralarından en ünlü klasik eserler, şarkılar, türküler ve onları seslendiren sanatçılar hepsi bir kutunun içindeydi, seslerin duyuyor yüzlerini göremiyorduk, bize bu imkanı gazinolar sağlıyordu. Radyolarda anten yükseltip ya da sağa sola eğerek kanal araştırılırken içeriden gelen parazit sesleri kulaklarımızı tırmalardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seslerini duyduğumuz şarkıcıları, türkücüleri gazinolarda görerek istek şarkılarımızı da peçete ya da varsa kâğıt parçalarına yazıp garsonla sanatçıya iletmek onların adımızı ilan ederek sıradaki istek şarkısını söylemesi ayrı bir keyifti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama artık tüfek icat olmuş , mertlik bozulmuştu yani televizyon çoğalan kanallarıyla , sabahtan akşama kadar devam eden programlarıyla radyonun tahtını sarsmış sanatçılarında televizyon programlarıyla gazinoların da işleri yavaş yavaş bozulmaya başlamıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes gazinolarda ki sandalyeleri boşaltmış, para vermektense sanatçıları evlerindeki koltuklarında rahat rahat izliyorlardı. Yalnızca çocukların değil radyonun ve gazinoların da pabuçları dama atılmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Televizyon bu savaşın galibiydi şimdi onun da tahtını cep telefonları, internet sarsıyor , dizilerden medet umuyorlardı ayakta kalabilmek için çünkü filmler de artık sinemalarda üç beş kişiyle izleniyordu o da mazi oldu. Çünkü çok sinema iş yapamadığı için perdelerini kapattı, Salonlarının kapısına kilit vurdu şimdi üç beş AVM nin içinde yaşamaya çalışıyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her şey yavaş mı ilerliyor dersiniz ? Biz yaşlanıyoruz, çocukluğumuz gençliğimiz kayboluyor tüm kültürlerimiz bir bir yok oluyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazino farklı bir kültürdü, anne babalarımızın devamı olarak onların sağladığı imkanlarla yıllarca bu kültürü yaşadık şimdi özlemi kaldı insanın içinde keşkeleri çoğalıyormuş zamanla hayat bir akarsu taşlara, otlara çarpa çarpa arada bir durgun gibi olsa da çağlayarak gidiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukluğumdan beri gazinoları çok güzel yaşadım , dayım Zabıta Komiseriydi , babam da döneminin iyi bir iş adamıydı, dayım bize en ön sıralardan masa ayırtırdı, devamlı müşteri olunca garsonların babama hizmeti de daha farklı oluyordu, hürmetle eğilirlerdi. Her ay değişen programlar, gazetelerdeki ilanlar , duvarlara asıldan afişlerdeki sanatçılar…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Assolistler, alt solistler, üvertür sanatçılar sahneye çıktıkları an haklı olarak çatal bıçak sesi istemeyen sanatçı kaprisleri geç çıkanlar, kulis şımarıklıkları, sahne hazırlıkları için bitmeyen istekler , kostüm değiştirme arası, saz sanatçılarıyla olan anlaşmazlıklar, mikrofonlardan yayılan bozuk sesler, gazino patronlarıyla ücrette anlaşamamak ve assolistlerin çılgın isteklerinin attaki solistlere de geçişleri sahneyi uzatmak ya da kısa kesmek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herşey yavaş yavaş yerini yeni gelene bırakıyordu. Televizyon komşumuz Leyla teyzenin ahmak kutusu dediği konumdan çıkmıştı artık akıl ve keyif kutusu olmaya başlamıştı, haftada bir yada iki gün yerine her gün açılan televizyonlarımız neredeyse hiç kapanmadan renkli yayın yapıyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyah beyaz izlediğimiz dönem seksen öncesinde kalmış , düğmeyle kapatma devri de mazi olmuş , tüplü televizyonların yerini plazmalar almış bir kumandayla yerinizden kalkmadan zahmetsizce o kanal, bu kanal dolaşıyordunuz .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doksanlı yıllara geldiğimizde gazinolar bu boşluğu kaldıramadı, bir bir kapanmaya başlamıştı zaten patronlarının da ömrü bitmiş dünya değiştirmişlerdi en büyük patrondu Fahrettin Aslan.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanki bir gazino değil bir okul gibiydi onun yönetimi, kimleri dize getirmiş , kimlere iş vermiş, kimleri ise gazinosundan içeri sokmamıştı. Büyük bir isimdi Fahrettin Aslan ve onun gazinoları Maksim’de sahne almak olaydı. Ben İstanbul’da bu gazinoları babamdan duyardım o dükkanı için mal almaya gittiğinde mutlaka programlara bakar, ziyaretini eder yemeğini yer, içkisini içer bize de anlatırdı keyif adamıydı en lüks otellerde kalır, en şık gazinolarda yemeklerini yerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalnızca Ankara da değil İzmir’de ki fuarlara da gider orada da sahne alan sanatçıları izlerdik şimdi geçip giden o güzel günlerden geriye yalnızca bir kaç fotoğraf ve anıları kaldı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1979 yılının son günleri Aralık ayı annem ve kayınvalidem benim üzerimde bahse girdiler kızıma hamileydim, kayınvalidem çok fazla yiyip içmediğim için beni hep ümitsiz vaka olarak görürdü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Garibim annem “ Bu kez çok iyi yiyor üç kiloluk doğar bebek” dedi. Kayınvalidem “iki kilo bile doğuramaz” dedi. Bahis olarak da Ankara Başkent Gazinosunda sahne alacak olan Muazzez Abacı konseri, kim kaybederse o götürecekti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tabi ki annem kaybetti , 19 Ocak 1980 de kızım erken doğumla dünyaya geldi , kayınvalidem bana kızgınlığından bebeği görmek bile istemedi hastaneye hiç gelmedi bir kilo üç yüz seksen gram ağırlığındaydı, elime verdiklerinde ise şiş kısım gitmiş bir kilo yüz seksen grama inmişti bebeğim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ahhh anacığım verdiği sözü tuttu Muazzez Abacı’nın çarşamba günleri öğleden sonra kadınlar matinesindeki programına kayınvalidemi götürdü, İkisi de çok severdi o usta sanatçıyı sonra annem gazino dönüşü beni ziyarete geldi, banyoya girdi ellerini yıkarken Muazzez Abacı dan bir şarkı söylüyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Dilimi bağlasalar anmasam hiç adını&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gözümü dağlasalar görmesem hiç yüzünü&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elimi bağlasalar tutmasam ellerini&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Silemezler gönlümden ne aşkını ne seni”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sesi titrek , gözleri ise yaşlarla doluydu yaşasın diye kızıma dua ediyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Allahıma binlerce şükür, anneannesinin inancıyla , dualarıyla yaşama tutundu çok güzel , sorunsuz büyüyerek yüzümüzü güldürdü o şimdi ikizlerimin annesi Allah sağlıklı ömürlerle yaşatsın.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımı kardeşlerime bırakıp o kadar çok gazinoya gittik ki eşimle ve arkadaşlarımızla ama kardeşlerimle de baba evimizde çocuk yaşlarımızdan itibaren en güzel gazino gecelerini yaşadık. Sanatçıların saygılı konuşmalarını, teşekkürlerini alkış seslerini özledik desem yalan olmaz hele kadınlar matinesini kardeşlerimle, arkadaşlarımızla hep birlikte doldururduk.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pastalarla , böreklerle , dolmalarla gelenleri unutmak mümkün mü ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tavernalar hala var mı bilmem ama biz o ışıltılı eğlence dünyası gazinoların, sanatçıların giydiği şahane kostümlerin defterini çoktan kapattık, artık hemen herkes evinde. Ortak bir alan var adına salon dediğimiz eskiden herkesi bir araya toplayan ama şimdi çocukların bile odasındaki televizyonlar aile kavramını yok etmiş vaziyette oysa küçücük bir radyo aileyi başına toplar bir arada oturup dinlettirirdi kendini.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi herkesin ayrı dizisi, yarışmaları ya da belgeselleri var kim kime dum duma dönemini yaşıyoruz. Gazinolara bile ailece gidilirdi şimdi odalarına kaçan kaybolmuş aileleri yaşıyoruz televizyon ve telefonkolik olduk her birimiz, yan odada annemiz hastalansa umurumuzda olur mu acaba?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçen hafta İzmir’den Ankara ‘ya dönerken arabanın radyosundan gelen şarkılara kulak verdim önce Ümit Besen sonrasında ise Cengiz Kurtoğlu, Nejat Alp ve Arif Susam, Ferdi Özbeğen olarak hazırlanmış bir programda taverna sanatçıları peş peşe öyle güzel şarkılar söyledilerki sanki gazinodaydım, onlarla birlikte bende söyledim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bundan sonra gençleri nasıl bir gelecek bekliyor acaba ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu hafta da bu kadar olsun, sevgiyle kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 19:07:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DÜNYA YAVAŞ YAVAŞ YAŞANMAZ HALE Mİ GELİYOR?</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dunya-yavas-yavas-yasanmaz-hale-mi-geliyor-3331</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dunya-yavas-yavas-yasanmaz-hale-mi-geliyor-3331</guid>
                <description><![CDATA[DÜNYA YAVAŞ YAVAŞ YAŞANMAZ HALE Mİ GELİYOR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir sabah uyanıyoruz ve pencereden dışarı baktığımızda her şey her zamanki gibi görünüyor. İnsanlar işe gidiyor, çocuklar okula yetişiyor, araçlar yollarda ilerliyor, marketler açılıyor, hayat bütün telaşıyla devam ediyor. Sanki dünya hâlâ aynı dünya, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi… Ama biraz durup düşündüğümüzde, biraz dikkatle baktığımızda aslında çok şeyin değiştiğini fark ediyoruz. Hatta belki de en büyük değişim, gözümüzün önünde gerçekleştiği hâlde alıştığımız için artık onu yeterince fark etmememiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün sokakta kimi durdurup sorsak, şöyle derin bir iç çeker ve aynı cümleyi kurar: “Dünya artık eski dünya değil, gidişat hiç iyi değil, dünya yaşanmaz hâle geldi.” Peki, gerçekten bu koca dünya bitiyor mu? Yoksa yaşanmaz hâle gelen dünya değil de bizim hayatı yaşama şeklimiz mi? Bence asıl sormamız gereken soru tam da burada başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü artık dünyanın farklı bölgelerinden gelen haberler yalnızca televizyonda izlediğimiz uzak görüntüler olmaktan çıktı. Aşırı sıcaklar, orman yangınları, seller, kuraklık, susuzluk, hava kirliliği, toprağın verimsizleşmesi, denizlerin kirlenmesi, buzulların erimesi, doğal yaşam alanlarının yok olması ve giderek artan çevre sorunları hayatımızın bir parçası hâline geliyor. Bir yerde yağmur yağmıyor, başka bir yerde hiç beklenmedik bir sel yaşanıyor. Bir bölgede insanlar su bulmakta zorlanıyor, başka bir bölgede sıcaklıklar insan hayatını tehdit edecek seviyelere çıkıyor. Ormanlar yanıyor, şehirler nefes almakta zorlanıyor. Bütün bunların ortasında ise biz günlük hayatımızın telaşı içinde yaşamaya devam ediyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de asıl tehlike tam da burada başlıyor. Çünkü insan, alıştığı her şeye bir süre sonra duyarsızlaşabiliyor. Bir zamanlar bizi şaşırtan, korkutan veya üzen görüntüler bugün birkaç dakika içinde telefon ekranlarımızdan geçip gidiyor. Bir orman yangınını izliyoruz, üzülüyoruz, birkaç saat sonra başka bir habere geçiyoruz. Bir sel felaketini görüyoruz, insanların evlerini, yılların emeğini ve hayatlarını kaybetmesine üzülüyoruz, sonra kendi gündemimize dönüyoruz. Oysa doğanın yaşadığı her değişim, aslında bizim hayatımızın ve geleceğimizin de değişmesi anlamına geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden mevsimlerin değişmesini beklerdik. İlkbaharın gelişi belli olurdu, yazın sıcaklığı kendini gösterirdi, sonbaharda yaprakların sararmasını izlerdik, kış geldiğinde soğuğu hissederdik. Şimdi ise mevsimler bile şaşkın. Bazen kışın ortasında baharı aratmayan sıcaklıklarla karşılaşıyoruz, bazen yaz aylarında alışık olmadığımız hava olayları yaşanıyor. “Bu sene hava çok farklı.” cümlesini artık neredeyse hepimiz kuruyoruz. Fakat mesele yalnızca havanın değişmesi değil. Mesele, yaşadığımız dünyanın dengesinin bozulması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya bize sınırsızmış gibi geliyor. Oysa değil. Suyun da sınırı var, toprağın da, ormanların da, temiz havanın da. İnsanlığın kaynakları tüketme hızı ile doğanın kendisini yenileme kapasitesi arasında giderek büyüyen bir sorun var. Biz daha fazlasını istedikçe, daha hızlı tükettikçe, daha çok ürettikçe ve daha çok atık oluşturdukça doğanın taşıyabileceği yükü artırıyoruz. Üstelik bunun bedelini yalnızca bugün ödemiyoruz. Asıl bedeli yarının insanlarına bırakıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun yüzüne baktığımda benim aklıma yalnızca bugün gelmiyor. Geleceği düşünüyorum. O çocuk büyüdüğünde nasıl bir dünyada yaşayacak? Temiz havayı soluyabilecek mi? İstediği zaman suya ulaşabilecek mi? Yeşil alanları görebilecek mi? Denizlere girdiğinde tertemiz bir suyla karşılaşabilecek mi? Yoksa bizim bugün normalleştirdiğimiz sorunlar onun hayatının sıradan bir parçası mı olacak? İşte insanın içini en çok acıtan soru bence bu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü biz dünyayı kendimizden sonraki nesillerden ödünç aldık. Ama bazen öyle davranıyoruz ki sanki dünya bize ait ve istediğimiz kadar tüketme hakkına sahibiz. Bir ağacı kesiyoruz, yerine yenisini dikmeyi düşünmüyoruz. Suyu gereğinden fazla kullanıyoruz. Plastik tüketiyoruz. Kullanmadığımız eşyaları çöpe atıyoruz. Daha fazlasını satın almayı ihtiyaç zannediyoruz. Doğaya bıraktığımız her atığın yıllar sonra neye dönüşeceğini düşünmeden hareket ediyoruz. Sonra bir gün bir sel olduğunda, bir orman yangını çıktığında, hava kirliliği arttığında ya da su kaynakları azaldığında şaşırıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa doğa bize uzun zamandır bir şeyler anlatıyor. Biz sadece dinlemiyoruz. Dünya artık bize bağırarak değil, bazen sessizce uyarıyor. Bir gölün çekilmesiyle, bir ağacın kurumasıyla, bir kuş türünün azalmasıyla, toprağın verimsizleşmesiyle, denizlerdeki canlıların zarar görmesiyle bize bir şey söylüyor: “Beni bu kadar zorlamayın.” Ama biz çoğu zaman bu sesi yalnızca büyük bir felaket yaşandığında duyuyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa çevre sorunları bir gecede ortaya çıkmıyor. Yavaş yavaş birikiyor. Bir plastik şişe, bir poşet, gereksiz yere harcanan bir litre su, bilinçsizce tüketilen enerji, yok edilen bir ağaç veya kirletilen bir dere tek başına dünyayı değiştiriyor gibi görünmeyebilir. Fakat milyonlarca insan aynı şeyi yaptığında ortaya çıkan tabloyu düşünmek bile yeterli. Dünyayı yaşanmaz hâle getiren yalnızca büyük fabrikalar, büyük şirketler ya da büyük şehirler değil. Bizim günlük alışkanlıklarımızın da bu hikâyede payı var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu söylerken kimseyi suçlamak istemiyorum. Çünkü hepimiz bu düzenin içindeyiz. Hepimiz tüketiyoruz, hepimiz bazen kolay olanı seçiyoruz, hepimiz zaman zaman “Bir şey olmaz.” diyoruz. Ama artık “Bir şey olmaz.” diyebileceğimiz bir noktada olmadığımızı düşünüyorum. Çünkü oluyor. Hem de gerçekten oluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın bazı bölgelerinde insanlar suya ulaşmak için uzun mesafeler kat ediyor. Bazı bölgelerde tarım alanları kuraklık nedeniyle zorlanıyor. Şehirler aşırı sıcaklarla mücadele ediyor. Yangınlar yalnızca ağaçları değil, insanların evlerini, yaşamlarını ve geleceklerini de tehdit ediyor. Seller bir anda yılların emeğini yok edebiliyor. Doğaya yaptığımız hiçbir şey karşılıksız kalmıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de insanlığın en büyük yanılgısı, kendisini doğanın dışında görmesi. Oysa biz doğanın sahibi değiliz. Biz doğanın bir parçasıyız. Temiz hava olmadan yaşayamayız. Su olmadan yaşayamayız. Toprak olmadan gıdamızı üretemeyiz. Ağaçlar olmadan ekosistemlerin dengesi bozulur. Denizler olmadan yaşamın sürdürülebilirliği büyük bir tehdit altına girer. Yani doğaya zarar verirken aslında kendimize zarar veriyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat dünyayı yaşanmaz hâle getiren yalnızca iklim değişikliği, çevre sorunları veya tüketim alışkanlıklarımız da değil. Bence bunun bir başka, daha sessiz tarafı var: İnsan ilişkilerimizi de kaybediyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz geriye gidelim. Kendi çocukluğumuzu ya da anne babalarımızın, dedelerimizin anlattığı o samimi zamanları hatırlayalım. Kışın sobanın üzerinde cızırdayan mandalina kabuklarının kokusunu, sobada kızaran ekmeğin buğusunu düşünelim. O zamanlar teknoloji yoktu, kaloriferli lüks evler yoktu. Elektrikler sık sık kesilir, akşamları gaz lambasının ya da mumun cılız ışığında oturulurdu. Ama o cılız ışık, aslında evlerin içini sıcacık yapmaya yeterdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir mahallede biri hastalandı mı çorbası pişer, kapısına konurdu. Düğünler sokak aralarında, imkânlar birleştirilerek yapılır; cenazelerde keder paylaşılarak hafifletilirdi. İnsanlar birbirinin hâlinden haberdardı. Komşuluk vardı, selamlaşmak vardı, kapı çalmak vardı, hâl hatır sormak vardı. Televizyon tek kanallıydı belki ama sohbetler bol kanallıydı. Hayat şartları zordu, imkânlar kıttı ama insanların içi sıcaktı, sabrı boldu, merhameti derya denizdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi ise bambaşka bir çağın ortasındayız. Her şey elimizin altında. Bir tıkla dünyanın öbür ucundaki insanla konuşuyoruz, evimizden çıkmadan alışveriş yapıyor, istediğimiz bilgiye saniyesinde ulaşıyoruz. Tıp ilerledi, teknoloji gelişti, şehirler büyüdü, konforumuz arttı. Ama garip bir şekilde, kolaylaşan bu hayat bize huzur getirmedi. Tam tersine, bir şeyleri kazanırken ruhumuzdan çok büyük parçalar feda ettik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Topraktan koptuk, beton blokların arasına sıkıştık. Çocuklarımız sokakta koşturup dizlerini kanatmak, mahallede arkadaşlarıyla oyun oynamak, yağmurdan sonra çamura basmak yerine bir tablet ekranında hayatı izler oldu. Yağmur yağdığında toprağın o güzel kokusunu içimize çekmek yerine ıslanmamak için kapalı mekânlara kaçıyoruz. Mevsimlerin bile tadı kaçtı; kış kışlığını unuttu, yaz sıcaktan kavurur oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bence dünyayı asıl zorlaştıran şey yalnızca havanın veya iklimin değişmesi değil; insan ilişkilerinin de buz tutması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık aynı apartmanda yıllardır yan yana yaşadığımız komşumuzun adını dahi bilmiyoruz. Merdivende karşılaşınca göz göze gelmemek için başımızı telefonumuza gömüyoruz. Aynı masada oturan insanlar birbirleriyle konuşmak yerine farklı ekranlara bakıyor. Sosyal medyada bir insanın acısını görüyoruz; iki saniye üzülüp parmağımızla ekranı kaydırarak komik bir videoya geçebiliyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başkasının mutluluğunu görüyoruz, kendimizi onunla kıyaslıyoruz. Bir başkasının hayatını izliyoruz, kendi hayatımızdan memnuniyetsiz hâle geliyoruz. Binlerce takipçimiz olabiliyor ama gerçekten arayıp “Nasılsın?” diye soracak bir dost bulamayabiliyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalabalıklar içinde yalnızlaşıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç olmadığı kadar bağlantılıyız ama hiç olmadığı kadar kopuğuz. Hiç olmadığı kadar konuşuyoruz ama birbirimizi hiç olmadığı kadar az dinliyoruz. Hiç olmadığı kadar bilgiye sahibiz ama birbirimizi anlamaya ayıracak sabrımız giderek azalıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden bazen düşünüyorum: Acaba yaşanmaz hâle gelen yalnızca dünya mı? Belki de bizim dünyayı yaşama biçimimiz de yaşanmaz hâle geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bir dünyanın yalnızca havası temiz olduğu için yaşanabilir olduğunu düşünmüyorum. İnsanların birbirine güvenebildiği, çocukların korkmadan oynayabildiği, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, komşuların birbirine selam verdiği, insanların birbirinin acısına duyarsız kalmadığı bir hayat da yaşanabilir bir dünyanın parçasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doğa ile insan arasındaki bağ koptuğunda da insan ile insan arasındaki bağ koptuğunda da aslında aynı şeyi kaybediyoruz: yaşamın anlamını.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette teknoloji gelişsin, şehirler büyüsün, insanlar daha rahat yaşasın. Üretim olsun, istihdam olsun, ekonomi gelişsin. Fakat bütün bunları yaparken yaşadığımız gezegeni tüketirsek, elde ettiğimiz refahın ne anlamı kalacak? Daha büyük evlerde yaşayıp daha küçük bir dünyaya mahkûm olursak ne olacak? Daha hızlı araçlara sahip olup temiz yollar ve temiz hava bulamazsak ne olacak? Daha çok ürün satın alıp temiz suya ulaşmakta zorlanırsak ne olacak? Daha teknolojik bir dünyada yaşayıp çocuklarımıza temiz bir gelecek bırakamazsak bunun adına gerçekten gelişmişlik diyebilir miyiz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence gelişmişlik yalnızca gökdelenlerin yüksekliğiyle, yolların genişliğiyle, teknolojinin hızlanmasıyla ölçülmemeli. Bir ülkenin gerçek gelişmişliği, insanına ve doğasına ne kadar değer verdiğiyle de ölçülmeli. Çünkü bir ülkenin zenginliği yalnızca kasasındaki parayla değil; temiz havasıyla, içilebilir suyuyla, verimli toprağıyla, korunmuş ormanlarıyla, yaşayan denizleriyle ve çocuklarına bırakabildiği gelecekle de ilgilidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün çevre konusunda konuşurken çoğu zaman “gelecek” kelimesini kullanıyoruz. Ama artık geleceğin çok uzakta olmadığını anlamamız gerekiyor. Gelecek dediğimiz şey aslında yarın sabah başlayacak. Çocuğumuzun okula gideceği gün, torunumuzun büyüyeceği yıllar, bizim yaşlanacağımız dönem… Hepsi gelecek. Ve biz bugünkü tercihlerimizle o geleceği şekillendiriyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle çevre meselesini yalnızca çevrecilerin, bilim insanlarının ya da devletlerin sorunu olarak görmek büyük bir hata olur. Bu hepimizin meselesidir. Evde kullandığımız su, attığımız çöp, tükettiğimiz enerji, satın aldığımız ürün, kullandığımız plastik, doğaya bıraktığımız atık, hatta çocuklarımıza öğrettiğimiz alışkanlıklar bile bu büyük hikâyenin küçük parçalarıdır. Bir çocuğa ağacın yalnızca yeşil bir görüntü olmadığını anlatmak gerekir. Bir ağacın gölge olduğunu, oksijen olduğunu, kuşların yuvası olduğunu, toprağı koruduğunu, yaşamın bir parçası olduğunu anlatmak gerekir. Bir çocuğa suyun musluktan sonsuza kadar akmayacağını öğretmek gerekir. Çünkü çevre bilinci yalnızca kurallar koyarak oluşmaz. Eğitimle oluşur ,Örnek olarak oluşur, Çocuk ne görürse onu öğrenir. Eğer biz suyu boşa akıtırsak çocuk da boşa akıtmayı normal kabul eder. Eğer biz yere çöp atarsak çocuk bunun yanlış olduğunu anlamakta zorlanır. Eğer biz ağaca zarar verirsek, doğayı korumanın önemini anlatırken sözlerimiz havada kalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden değişim önce evimizin içinde başlamalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama yalnızca bireylerden mucize bekleyemeyiz. Devletlerin, yerel yönetimlerin, kurumların, şirketlerin ve uluslararası kuruluşların da çok daha güçlü sorumluluk alması gerekiyor. Şehir planlamasından tarıma, enerji politikalarından ulaşıma, atık yönetiminden su kaynaklarının korunmasına kadar her alanda uzun vadeli düşünmek zorundayız. Çünkü günü kurtaran çözümler artık bize yetmiyor. Bugünü kurtarırken yarını kaybetmemeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence artık dünyaya “Ne kadar daha tüketebiliriz?” diye değil, “Ne kadarını koruyabiliriz?” diye sormanın zamanı geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün yapay zekâdan, uzaya gitmekten, başka gezegenlerde yaşam aramaktan söz ediyoruz. Bunlar elbette insanlığın bilimsel gelişimi açısından son derece önemli. Fakat bana bazen çok çarpıcı bir soru geliyor: Başka gezegenlerde yaşam ararken kendi gezegenimizi neden bu kadar kolay harcıyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mars’ta yaşam ihtimalini araştırıyoruz ama dünyadaki suyu korumakta zorlanıyoruz. Uzayın derinliklerini keşfediyoruz ama yaşadığımız mahallenin havasını temiz tutmakta zorlanıyoruz. Yeni teknolojiler geliştiriyoruz ama doğayla barışık yaşamayı hâlâ tam anlamıyla öğrenemedik. Belki de insanlığın önündeki en büyük sınav budur: Dünyayı terk etmeyi düşünmeden önce dünyayı korumayı öğrenmek. Çünkü başka bir gezegene gitme ihtimalimiz olsa bile bugün milyarlarca insanın yaşadığı bu dünyayı gözden çıkarmaya hakkımız yok. Dünya bizim evimiz. Bir evin duvarlarını yıkıp sonra dışarıda yeni bir ev aramak kolay değildir. Üstelik bugün çevre sorunlarının yalnızca doğayı değil; insan ilişkilerini, ekonomiyi, sağlığı, göçleri ve toplumların geleceğini de etkilediğini artık daha açık görüyoruz. Su azaldığında yalnızca musluklardan akan su azalmaz; tarım etkilenir, gıda üretimi zorlaşır, fiyatlar değişir, insanlar yaşam alanlarını değiştirmek zorunda kalabilir. Toprak verimsizleştiğinde yalnızca çiftçi zarar görmez; soframızdaki yiyecekten ekonomiye kadar pek çok alan bundan etkilenir. İklim koşulları değiştiğinde yalnızca hava sıcaklığı değişmez; şehirlerin yaşam düzeni, enerji ihtiyacı ve altyapısı da bundan etkilenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yani çevre meselesi aslında hayatın tamamıdır. Bugün bir ağacın kesilmesine “Ne olacak?” diyerek bakarsak, yarın gölgesini aradığımızda iş işten geçmiş olabilir. Bugün suyun israfına “Bir litre sudan ne olacak?” dersek, yarın bir damlanın bile değerini anlayabiliriz. Bugün toprağın kirlenmesini görmezden gelirsek, yarın sağlıklı gıdayı nereden bulacağımızı düşünmek zorunda kalabiliriz. İnsan çoğu zaman elindekinin değerini kaybetmeden anlamıyor. Ama dünya konusunda böyle bir lüksümüz yok. Çünkü bazı kayıpların telafisi mümkün olmayabilir. Bir ormanı yeniden dikmek mümkündür ama yüzlerce yıllık bir ormanın ekosistemini bir gecede geri getirmek mümkün değildir. Bir nehri temizlemek mümkündür ama kirlenmiş bir doğanın kendisini toparlaması yıllar alabilir. Yok olan bazı canlı türlerini ise bir daha geri getiremeyiz. İşte bu yüzden korumak, sonradan düzeltmekten çok daha değerlidir. Ben hâlâ dünyanın yaşanabilir kalabileceğine inanmak istiyorum. Çünkü umutsuzluk bizi hiçbir yere götürmez. Ama umut da tek başına yetmez. Umut, sorumlulukla birleştiğinde anlamlıdır. Hayatı yeniden yaşanır kılmak öyle devasa reformlarla başlamak zorunda değildir. Her şey küçük bir adımla başlayabilir. Sabah yolda gördüğümüz bir esnafa içten bir “Kolay gelsin.” demekle, telefon ekranını kapatıp karşımızdaki dostumuzun gözlerinin içine bakarak onu gerçekten dinlemekle başlayabilir. Bir sokak hayvanının kabına su koymakla, toprağa dokunmakla, diktiğimiz küçücük bir fidanı sevgiyle sulamakla başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir komşunun kapısını çalıp hâlini hatırını sormak bile büyük bir iyiliktir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen yalnızca gerçekten dinlemek yeterlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir çocuğa doğayı sevdirmek, geleceğe bırakabileceğimiz en büyük mirastır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dünya dediğimiz şey aslında hepimizin yaşadığı küçük hayatların birleşimidir. Bir insanın davranışı küçüktür. Milyonlarca insanın davranışı ise dünyanın kaderini değiştirebilir. Ben bu yüzden çocuklara bırakacağımız mirasın yalnızca evler, paralar, arabalar ya da makamlar olmadığını düşünüyorum. Asıl mirasımız yaşanabilir bir dünya olmalı. Çocuklarımızın temiz havayı soluyabildiği, suyuna güvenebildiği, denizlere baktığında çöp değil yaşam görebildiği, ormanlara girdiğinde beton değil ağaçlarla karşılaştığı, gökyüzüne baktığında duman yerine yıldızları görebildiği bir dünya…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bundan daha büyük bir miras olabilir mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru artık “Dünya yaşanmaz hâle gelecek mi?” değil, “Dünyanın yaşanabilir kalması için bugün ne yapacağım?” olmalı. Çünkü dünya bir gün ansızın yaşanmaz hâle gelmeyecek. Eğer gerekli önlemleri almazsak bunu yavaş yavaş yaşayacağız. Önce alışacağız. Sonra normalleştireceğiz. Sonra çocuklarımız da bizim alıştığımız dünyayı normal sanacak. Ve bir gün geriye dönüp baktığımızda belki de “Keşke daha önce fark etseydik.” diyeceğiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte ben tam da bu yüzden bugün konuşmamız gerektiğine inanıyorum. Daha fazla tüketmeden önce düşünelim. Bir şeyi atmadan önce düşünelim. Suyu açarken düşünelim. Bir ağacı keserken düşünelim. Bir çocuğun geleceğini düşünelim. Bir insanın kalbini kırarken düşünelim. Birbirimizden uzaklaşırken düşünelim. Çünkü yaşanabilir bir dünya yalnızca temiz nehirlerden, yeşil ormanlardan ve mavi denizlerden oluşmaz. Yaşanabilir dünya, içinde insanın insana insan gibi davrandığı dünyadır. Komşunun komşuya yabancı olmadığı, çocukların ekranlara mahkûm edilmediği, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, doğanın yalnızca bir kaynak deposu gibi görülmediği, hayvanların ve canlıların yaşam hakkına saygı duyulduğu, insanların birbirinin acısına sırtını dönmediği bir dünyadır. Belki de kaybettiğimiz şey tam olarak budur: Birbirimize ayırdığımız zaman, doğaya gösterdiğimiz saygı, hayata duyduğumuz merak, paylaşmanın verdiği mutluluk ve bir insanın diğer insanın yanında olduğunu hissettiren o eski sıcaklık…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dünya hâlâ her sabah güneşin o muazzam ışıklarıyla doğduğu, bahar gelince ağaçların çiçek açtığı, denizin dalgalarının kıyıya vurduğu, bir çocuğun samimi gülüşüyle aydınlanan güzel bir gezegen. Onu yaşanmaz kılan doğanın kendisi değil; bizim aşırı hızlı, hırslı, tüketen, kirleten ve birbirimizden kopuk yaşam biçimimiz. Yine de pes etmek, “Her şey bitti.” demek bize yakışmaz. Çünkü dünyayı bu hâle getiren bizsek, yeniden güzelleştirecek olan da yine bizleriz. Yüreğimizdeki merhamet ışığı sönmediği sürece hiçbir gece sonsuza kadar sürmez. Ben hâlâ umudun olduğuna inanıyorum. Çünkü insan isterse değiştirebilir. Yeter ki görmekten korkmasın, gerçeği kabul etmekten kaçınmasın ve “Benden ne olur ki?” demesin. Çünkü bazen bir insanın verdiği karar bir ailenin alışkanlığını değiştirir. Bir ailenin alışkanlığı bir çevreyi değiştirir. Bir çevrenin değişimi bir şehre örnek olur. Bir şehrin değişimi ise başka şehirlerin önünü açabilir. Dünya belki de bugün bizden büyük kahramanlıklar istemiyor. Sadece biraz daha bilinç, biraz daha sorumluluk, biraz daha sevgi ve biraz daha vicdan istiyor. Ve belki de en önemlisi, çocuklarımızın gözlerinin içine bakıp onlara karşı mahcup olmayacağımız bir gelecek hazırlamamızı istiyor. Çünkü sonunda geriye ne kadar tükettiğimiz değil, ne kadar koruduğumuz kalacak. Ne kadar büyük binalar yaptığımız değil, çocuklarımıza nasıl bir gökyüzü bıraktığımız hatırlanacak. Ne kadar çok sahip olduğumuz değil, bizden sonra gelenlerin ne kadarına sahip olabildiği önemli olacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu dünya bize sınırsız bir miras olarak verilmedi. Bize emanet edildi. Ve emanetin değeri, onu sahibine geri verirken anlaşılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz bu dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi mesele, onlara aldığımızdan daha kötü bir dünya bırakıp bırakmayacağımız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben çocuklara “Bizim zamanımızda böyle değildi.” demek istemiyorum. Onlara “Biz fark ettik, mücadele ettik ve değiştirmek için elimizden geleni yaptık.” diyebilmek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hâlâ zamanımız var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama zamanımızın sonsuz olmadığını da artık kabul etmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya bize bir kez daha sesleniyor. Bu kez daha yüksek sesle. Ve artık onu duymak zorundayız. Çünkü kaybedeceğimiz şey yalnızca birkaç ağaç, birkaç göl, birkaç orman ya da birkaç derece sıcaklık değil. Kaybedeceğimiz şey, yaşamın kendisi olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya bizim evimiz. Evimize sahip çıkmazsak başka bir kapıyı çalacak kadar şanslı olup olmayacağımızı bilmiyoruz. O hâlde bugün hâlâ nefes alabiliyorken, hâlâ suyumuz varken, hâlâ ormanlarımız, denizlerimiz, topraklarımız ve gökyüzümüz varken koruyalım. Çünkü yarının dünyasını bugünden biz hazırlıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de insanlığın önündeki en büyük soru artık “Daha ne kadar büyüyebiliriz?” değil, “Büyürken ne kadarını koruyabiliriz?” olmalı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü gerçek başarı, dünyayı tüketerek daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduklarımızı gelecek nesillerin de yaşayabileceği şekilde koruyabilmektir. Ve unutmayalım: Biz bu dünyanın sahibi değiliz. Sadece bir süreliğine misafiriz. Bize düşen, bizden öncekilerin bıraktığı güzellikleri yok etmek değil; bizden sonrakilere mümkün olduğunca sağlam, temiz, huzurlu ve yaşanabilir bir dünya bırakmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün attığımız her adım, yarının dünyasında bir iz bırakacak. O izin nasıl olacağını ise bizim seçimlerimiz belirleyecek. Hâlâ bir ağacın gölgesinde oturabiliyorsak, hâlâ denizin kokusunu duyabiliyorsak, hâlâ yağmurun sesini dinleyebiliyorsak, hâlâ çocukların gökyüzüne umutla baktığını görebiliyorsak umut vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki geç kalmadan harekete geçelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki doğayı yeniden hatırlayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki birbirimizi yeniden insan gibi görmeye başlayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki çocuklarımızın geleceğine karşı sorumluluğumuzu unutmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dünya kendi kendine yaşanmaz hâle gelmiyor. Bizim tercihlerimiz, ihmallerimiz, alışkanlıklarımız ve suskunluklarımız da bu sürecin bir parçası oluyor. Ama aynı şekilde dünyayı koruyacak olan da yine bizim tercihlerimiz, bilinçli davranışlarımız, kararlılığımız ve vicdanımız olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün hep birlikte kendimize aynı soruyu sormalıyız:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya yavaş yavaş yaşanmaz hâle mi geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de cevap bizim ellerimizde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dünya, bizden sonra gelecek çocukların da evidir. Ve onlara bırakacağımız en büyük miras; daha çok tüketilmiş bir dünya değil, daha çok yaşanabilir bir gelecek olmalıdır. Ben çocuklarımızın gözlerinin içine baktığımızda utanacağımız değil, gurur duyacağımız bir dünya bırakmak istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunun için hâlâ bir şansımız var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki o şansı tüketmeden önce, dünyayı tüketmeyi bırakalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda buluşmak üzere, keyifle okuyunuz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgilerimle…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 19:03:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR KOLTUKTA SON BULAN HAYAT</title>
                <category>ŞEHNAZ DİLAN</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-koltukta-son-bulan-hayat-3330</link>
                <author>dilansehnaz34@gmail.com (ŞEHNAZ DİLAN)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-koltukta-son-bulan-hayat-3330</guid>
                <description><![CDATA[BİR KOLTUKTA SON BULAN HAYAT]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gün geçmiyor ki sanat dünyasından bir ölüm haberiyle yüreğimiz yanmasın… Her yeni ölüm haberinde insan biraz daha susuyor, biraz daha düşünüyor. Çünkü gidenlerin ardından sadece bir sanatçıyı değil, bir dönemi, bir hatırayı, bir sesi, bir yüzü de uğurluyoruz. Şimdi de sinema, dizi ve tiyatro dünyasının çok yönlü oyuncusu Serhat Kılıç’ın ölüm haberiyle sarsıldım. Henüz 51 yaşındaydı… İnsanın ‘Daha çok gençti’ demekten kendini alamadığı bir yaş. Hayatın daha önünde uzun yıllar var sanırsınız. Yeni roller, yeni projeler, yeni sahneler, yeni heyecanlar bekliyorsunuzdur. Ama hayatın ne zaman, nerede ve nasıl son bulacağını hiç kimse bilmiyor. Serhat Kılıç’ın hayatını kaybetme biçimi ise ölümün ne kadar sessiz ve ansızın gelebileceğini bir kez daha hatırlattı bana.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kendi evinde, oturduğu koltuğun üzerinde hayata veda etmiş… Belki o koltukta daha önce defalarca oturdu. Bir senaryoyu düşündü, bir telefon görüşmesi yaptı, televizyon izledi, dinlendi, hayaller kurdu. <strong>Belki yarın yapacağı işleri düşündü. Belki de hayatın bütün yorgunluğunu birkaç dakikalığına o koltuğa bırakmıştı. Ve kim bilebilirdi ki o koltuk onun hayata veda edeceği son yer olacaktı? İşte hayat tam da böyle…</strong> Bazen kalabalıkların içinde, alkışların arasında yaşarsınız, bazen de en sessiz anınızda perde kapanır. Sanatçıların hayatına dışarıdan bakınca çoğu zaman sadece ışıkları görürüz.<strong> Sahneyi, kamerayı, alkışı, şöhreti… Oysa onların da bizim gibi dertleri, korkuları, yalnızlıkları, sevinçleri ve umutları vardır.</strong>&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir oyuncu sahneye çıktığında başka bir hayatı yaşar. Başka bir karaktere dönüşür. Güldürür, ağlatır, düşündürür. Biz de ekranın karşısında ya da tiyatro salonunda onun gerçek hayatını unutup canlandırdığı karaktere inanırız. <strong>Ama perde kapandığında o da kendi hayatına döner. Serhat Kılıç’da yıllar boyunca farklı karakterlerle evlerimize konuk oldu. Sinemada, dizilerde ve tiyatro sahnesinde bıraktığı izlerle hatırlanacak. Şimdi geriye yaptığı işler, canlandırdığı karakterler ve onu tanıyan insanların hafızalarında kalan güzel anılar kaldı. Ne garip değil mi? İnsan hayattayken geleceğe dair planlar yapıyor. ‘Yarın bunu yaparım’ </strong>diyor. <strong>‘Şu projeyi tamamlarım’</strong> diyor. <strong>‘Bir gün şunu gerçekleştiririm’ </strong>diyor. Sonra bir haber geliyor… Ve bütün o planların üzerine kocaman bir sessizlik çöküyor. Ölümün en acı tarafı da bu galiba. Geride kalanların <strong>‘Keşke…’ diye başlayan cümleleri. Keşke biraz daha yaşasaydı… Keşke bir kez daha görebilseydik… Keşke bir kez daha konuşabilseydik… Keşke son kez sarılabilseydik…</strong></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama ölümün telafisi yok. Sanat dünyasında son yıllarda arka arkaya kaybettiğimiz isimler bana hep aynı şeyi düşündürüyor: Biz onları sadece haber olduğunda hatırlamamalıyız. Onlar yaşarken değerlerini bilmeliyiz. Bir sanatçının kıymetini, ölüm haberinden sonra değil, hayattayken anlatmalıyız. Çünkü alkışın en güzeli, insan hayattayken duyulan alkıştır. Bugün <strong>Serhat Kılıç</strong>’ın ardından üzülüyoruz. Belki onu hiç tanımadık. Belki aynı masaya hiç oturmadık, sohbet etmedik. Ama yaptığı işlerle hayatımızın bir yerinden geçti. Bir karakteriyle bizi güldürdü, başka bir rolüyle düşündürdü, bir sahnesiyle hafızamızda yer etti. Sanatçı olmak biraz da budur zaten… <strong>Hayatınız sona erse bile eserleriniz yaşamaya devam eder. Bir oyuncunun gerçek ömrü, sadece yaşadığı yıllardan ibaret değildir. </strong>Onun ömrü, izleyicisinin hafızasında ne kadar yaşadığıyla da ilgilidir. <strong>Serhat Kılıç’</strong>ın da bundan sonraki hayatı, onu sevenlerin ve yaptığı işleri izleyenlerin hafızasında devam edecek.&nbsp;</span></span></em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama insan yine de sormadan edemiyor… <strong>51 yaşında bir insanın hayatı neden bu kadar erken sona erdi?</strong> Bunu kabullenmek kolay değil. Hele ki ölüm evinizin içinde, hiç beklemediğiniz bir anda gelmişse… <strong>Hayat gerçekten çok garip. Bir gün aynı koltukta oturup hayatı düşünüyorsunuz, ertesi gün o koltuk sizin ardından bırakacağınız son hatıraya dönüşüyor.</strong> İşte bu yüzden hayatı ertelememek gerekiyor. Sevdiklerimize sevgimizi söylemek… Kırgınsak barışmak… Aramak istediğimiz insanı aramak… <strong>‘Sonra söylerim’ </strong>dememek… Çünkü bazen o sonra hiç gelmiyor. <strong>Serhat Kılıç</strong>’a Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına, dostlarına, sevenlerine ve sanat dünyasına sabır diliyorum. Geride bıraktığı eserleriyle, canlandırdığı karakterleriyle ve sanat dünyasına kattıklarıyla hatırlanacak. Perde kapandı belki ama bıraktığı izler kolay kolay silinmeyecek. Huzur içinde uyu<strong> Serhat Kılıç</strong>… Mekanın cennet olsun. Biz seni yaptığın işlerle, sanatınla ve geride bıraktığın güzel izlerle hatırlayacağız. Başımız sağ olsun…</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şehnaz DİLAN</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 14:08:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/06/sehnaz-dilan-1781102760.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İLAHİ ADALETİN ŞAŞMAZ TERAZİSİ</title>
                <category>MEHMET ALİ BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/ilahi-adaletin-sasmaz-terazisi-3329</link>
                <author>mehmetalibabar34@gmail.com (MEHMET ALİ BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/ilahi-adaletin-sasmaz-terazisi-3329</guid>
                <description><![CDATA[İLAHİ ADALETİN ŞAŞMAZ TERAZİSİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İnsan ilişkilerinin temelini güven, merhamet ve samimiyet oluşturur. Bir insanın karşılık beklemeden sunduğu bir tebessüm, gösterdiği hoşgörü veya uzattığı yardım eli, dünyayı yaşanabilir kılan en kıymetli erdemlerdendir. <strong><em>Ancak modern çağın en büyük ahlaki aşınmalarından biri, saf niyetlerle sunulan bu iyiliklerin birer zayıflık gibi algılanması ve fütursuzca suistimal edilmesidir.&nbsp;</em></strong></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><em><strong>İyilik yapmak bir acizlik değil, aksine yüksek bir karakter ve içsel güç göstergesidir.</strong> Karşısındakinin sabrını, cömertliğini veya iyi niyetini kendi çıkarları için basamak yapanlar, yalnızca bir insana zarar vermekle kalmaz; toplumun vicdan harcını da zedeler.</em> Suistimal edilen her samimi niyet, bir sonraki insanın kalbine şüphe tohumu eker ve dünyayı biraz daha kuraklaştırır.<em><strong> "Nasılsa affediyor", </strong></em>"nasılsa ses çıkarmıyor" diyerek sınırları çiğnemek, insan onuruna yakışmayan bir gaflettir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İnsanların suskunluğu veya çaresizliği, haksızlık yapanı yanıltmamalıdır. Hayat, sadece görünen hesaplaşmalardan ibaret değildir. Kâinatta hiçbir eylemin, hiçbir kırık kalbin ve hiçbir nankörlüğün kaybolmadığı mutlak bir düzen vardır. İlahi adalet, insanın aceleci beklentilerine göre değil, kendi vakti ve hikmetiyle işler.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Zamanın Tecellisi: İlahi adaletin gecikmesi, onun yok sayıldığı anlamına gelmez; aksine her şeyin en doğru zamanda, en net şekilde karşılık bulacağı bir mühlet sürecidir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İyiliği kötüye kullanmak, doğrudan bir kul hakkı ihlalidir ve vicdan terazisinde en ağır yüklerden biridir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yaşattığını yaşamadan bu dünyadan göçmeyecek olan insan, ektiği vefasızlığın hasadını er ya da geç toplar.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">​Bir kalbi kırmak, verilen emeği hiçe saymak veya temiz duyguları menfaate alet etmek, görünürde sahibine anlık kazançlar sağlayabilir. Ancak bu kazançlar, hakikatin terazisinde yalnızca ağır bir vebale dönüşür. Gözden kaçan, unutulan ya da hesabı sorulmayan hiçbir kötülük yoktur.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">​Güzel olanı korumak, iyiliğe iyilikle karşılık vermek ve merhameti sömürmemek insanın kendine olan saygısının gereğidir. <strong>Unutulmamalıdır ki dünya bir yankı odasıdır; insan neyi fısıldarsa, ilahi adalet ona o fısıltıyı bir gün mutlaka haykırış olarak geri döndürür.</strong></span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mehmet Ali BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 13:54:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/04/mehmet-ali-babar-1746024536.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>PEPSİ -COLA</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/pepsi-cola-3328</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/pepsi-cola-3328</guid>
                <description><![CDATA[PEPSİ -COLA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukluğumdan bu yana vazgeçemeyeceğim bir içecekti Pepsi-Cola… Bilmem nedendir ama sanırım piyasada rakipsiz olarak çıkan Coca-Cola’nın karşısında tek rakip olduğundan olabilir çünkü ben eşitliği seven bir karakter yapısına sahibim… Arabayla E-5 üzerinde seyrederken, İncirli’de Coca-Cola onun çok değil 500 metre ilerisinde Merter’de yine aynı cadde üzerinde ki Pepsi-Cola fabrikalarını unutmam mümkün mü?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde bile bazı markalar yalnızca ürün satmaz; bir yaşam tarzı, bir kültür ve hatta bir kimlik inşa eder. İşte bu yazımın konusu olan ünlü içecek Pepsi tam da bu markalardan biri. Basit bir gazlı içecek olarak başlayan serüveni bugün küresel tüketim kültürünün en güçlü sembollerinden biri hâline geldi ancak Pepsi’nin öyküsü bilinenin aksine sadece bir içeceğin başarısı değildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Coca Cola’ın tek ezeli rakibiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pepsinin tarihine bakacak olursak, onun tarihi de oldukça ilginçti öyle Coca-Cola gibi kasalar içerisinde saklanan formülleri de yoktu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1867 yılında ABD’nin eyaletlerinden biri olan Kuzey Karolina’da doğan ve yine burada yaşayan Caleb Bradham isimli Eczacı tarafından icat edilmişti. Genç Eczacı Bradham, 1893’te ilk denemelerini kendi eczanesinde yaptığı içeceği bir yandan da geliştirmeye çalışmıştı. Onun yüreğinde bir inanç vardı, inanıyordu ki o yıllarda henüz yeni icat edilmiş olan Coca-Cola’ya rakip olacak yeni bir içecekti. 1898 yılında ürettiği bu içeceği ikamet ettiği New Bern şehrinde “Brad’s Drink” yani “Brad’in İçeceği” olarak piyasaya sürdü, Karbonatlı su, şeker, vanilya, nadir yağlar ve kola fındığından oluşan içecek, ilk başta piyasaya mide ilacı olarak tanıtıldı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pepsi, başlangıçta sindirimi kolaylaştırdığı düşünülen bir içecek olarak piyasaya çıktımıştı hatta ismini de “Dispepsi” yani hazımsızlık kelimesinden aldı ancak markayı asıl büyüten şey formülü değil, pazarlama dili oldu. Özellikle XX.yüzyılın ikinci yarısında gençliği, dinamizmi ve popüler kültürü merkezine alan reklam kampanyaları Pepsi’yi rakiplerinden ayırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Coca-Cola ile yıllardır süren rekabet ile halk arasında “Cola Savaşları” olarak adlandırılan bu süreçte Pepsi, çoğu zaman daha agresif ve yenilikçi bir strateji izledi. Michael Jackson, Britney Spears, Beyoncé gibi dünya yıldızlarıyla yapılan reklam anlaşmaları markanın genç tüketiciler üzerindeki etkisini artırdı. Pepsi yalnızca bir içecek değil, pop kültürünün bir parçası hâline geldi. Gençler tarafından çok sevilip içilmeye başlanmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pepsi, dünyanın en popüler alkolsüz içeceklerinden biridir ancak çok az kişi bir zamanlar dönemin büyük güçleriyle rekabet edebilecek bir donanmaya sahip olduğunu bilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu, Pepsi'nin Sovyetler Birliği'nden nasıl bir savaş gemisi ve denizaltı filosunu satın alıp, karşılığında gazlı içeceğini sattığını anlatmak istiyorum sizlere…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Moskova'daki ABD sergisinde, zamanın ABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon ve Sovyet lideri Nikita Kruşçev Kapitalizm ve Komünizm üzerine hararetli bir tartışmadaydılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sergideki ilgi çekici unsurlardan biri de Pepsi otomatıydı ve Nixon, Kruşçev'e buradan bir bardak Pepsi ikram etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sovyet lideri o kadar beğendi ki ikinci bardağı istedi ve rivayete göre "Bu çok ferahlatıcı" dedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sovyet liderinin ilk kez bir Amerikan ürününü halk önünde tattığı tarihi bir andı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sovyetleri Pepsi içicisi yapmak, büyük ölçüde Batı mallarına kapalı olan Sovyet pazarına girmek için bu fırsatı değerlendirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllarca süren görüşmelerin ardından Pepsi, 1972'de SSCB'de satılan ilk yabancı tüketim ürünü oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak bir sorun vardı: Pepsi, Sovyet rublesini ödeme olarak kabul edemiyordu, çünkü ruble diğer para birimlerine çevrilemiyordu ve SSCB dışında hiçbir değeri yoktu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sorunu çözmek için Pepsi, Sovyet hükümetiyle bir anlaşma yaptı: Pepsi, ruble yerine Stolichnaya Votkası alacak ve bunu ABD ve diğer ülkelerde satacaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu düzenleme her iki taraf için de iyi sonuç verdi; Pepsi Sovyetler Birliği'ndeki satışlarını genişletirken, Stolichnaya da yeni pazarlara erişim sağladı ancak 1989'da işler değişti. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesinin ardından ABD, votka da dahil olmak üzere Sovyet ürünlerine yaptırımlar uyguladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum, Pepsi'nin artık ana pazarında Stolichnaya satamayacağı anlamına geliyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı zamanda Pepsi'nin Sovyetler Birliği ile olan sözleşmesi sona ermek üzereydi ve şartlarını yeniden müzakere etmesi gerekiyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pepsi'nin o zamanki CEO'su Donald Kendall, otuz yıl önce Kruşçev ile bizzat anlaşmayı ayarlamış ve Sovyet yetkililerle görüşmek üzere Moskova'ya uçmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şurubu için 3 milyar dolar ödeme istedi ancak Sovyetlerin verecek dövizi yoktu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunun yerine, alışılmadık bir alternatif önerdiler: Pepsi'ye artık ihtiyaç duymadıkları veya bakım masraflarını karşılayamayacakları bir filo savaş gemisi vereceklerdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendall bu teklifi kabul etti ve 17 Denizaltı, bir Kruvazör, bir Fırkateyn ve bir Muhrip Gemisinin sahibi oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette Pepsi'nin bu gemileri elinde tutma veya işletme niyeti yoktu. Gemileri hızla hurda metal olarak İsveçli bir şirkete sattı ve yaklaşık 3 milyon dolar kar elde etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Kendall daha sonra şaka yollu, "SSCB'yi Başkan Reagan'dan daha hızlı silahsızlandırıyorum" dediği söylenir…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak günümüzde tablo eskisi kadar basit değil. Artan sağlık bilinci, şekerli içeceklere yönelik eleştiriler ve obezite tartışmaları gazlı içecek sektörünü ciddi şekilde etkiliyor. Artık tüketiciler sadece “tat” aramıyor; içerik, sağlık etkileri ve sürdürülebilirlik gibi konular da önem kazanıyor. Pepsi Cola bu değişime uyum sağladı onun içindir ki rafları artık Şekersiz yada Diyet özellikli içeceklerde dolduruyor fakat şuna inanıyorum ki, bu Cola savaşları daha uzun yıllar devam edeceğe benziyor…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İster Pepsi-Cola olsun, isterse Coca-Cola bence şeker her zaman tehdit oluşturur, onun için sağlığınız daha önemli derim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 19:02:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hayalinin Peşinden giden kadın  JOANNE KATHLEEN ROWLİNG</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/hayalinin-pesinden-giden-kadin-joanne-kathleen-rowling-3327</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/hayalinin-pesinden-giden-kadin-joanne-kathleen-rowling-3327</guid>
                <description><![CDATA[Hayalinin Peşinden giden kadın  JOANNE KATHLEEN ROWLİNG]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaman zaman bazı insaların hayatına baktığımızda yalnızca başarıyı görürüz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyaca tanınan bir isim, milyonlarca satan kitaplar, büyük bir servet ve milyonlarca insanın hayranlığını görürüz ama başarının arkasındaki hikayeyi bilmeyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgili Habercaddesi okurlarım bugünkü yazımda hayatını inceleyeceğim J. K. Rowling'ın hikayesi yalnızca Harry Potter'ın nasıl yazıldığının hikayesi değildir. Aynı zamanda kaybetmenin, yeniden başlamanın, yalnızlığın ve insanın en zor zamanlarında bile hayallerine tutunabilmesinin hikayesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Joanne Kathleen yada hepimizin bildiği adıyla J.K Rowling 31 Temmuz 1965’te&nbsp;İngiltere'nin güneybatısında, South Gloucestershire bölgesinde yer alan tarihi bir pazar kasabası olan Chipping Sodburry’de iki çocuklu bir İngiliz ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını kendinden iki yaş küçük olan kardeşi Di ile, Wye Nehri’nin kenarında oyunlar oynayarak geçirdiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Edebiyata çok meraklıydı, henüz daha 6 yaşındayken kız kardeşi için "Tavşan" (Rabbit) isimli bir hikaye yazmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>”Tavşan ” isimli bu hikayede kız kardeşinin bir tavşan deliğine düşmesi üzerine tavşan ailesinin kız kardeşini çileklerle ağırlamasına dair kız kardeşiyle tavşan ailesinin maceraları anlatılıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rowling ailesinin bir süre sonra Bristol şehri yakınlarında bir yerleşim bölgesi olan Winterbourn’a taşınmasıyla Joanne burada Potter soyadına sahip komşularıyla tanıştı ve bu soyadı onu fazlasıyla etkiledi. Harry Potter’ın isim babalığı da bu komşularının soyadının payı var demek yanlış olmaz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Joanne küçüklüğünden beri yazar olmak istiyordu ergenlik yıllarına geldiğinde bu istek tutkuya dönüştü. Fakat yazdıklarını hiç kimse ile paylaşmadı.</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Liseyi Wyedean Comprehensive'de okudu, Üniversite dönemine geldiğinde ise yazarlık programı olduğu için Oxford Üniversitesi’nde okumak istedi ancak başvurusu kabul edilemedi, Joanne için büyük bir hayal kırıklığına oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Ailesinin yazarlık dışında daha iyi bir meslek sahibi olması için yaptığı baskıdan etkilenerek İngiltere’nin Exeter kentinde bulunan University of Exeter’da Fransızca bölümüne kaydını yaptırmak zorunda kaldı. Exeter Üniversitesi’nden 1987’de Dil Bilimi bölümünden başarıyla mezun olduktan sonra Londra’ya taşınıp bir şirkette sekreterliğe başladı. Yoğun iş mesaisi olduğundan yazmaya hiçbir şekilde zaman ayıramadı. Masasının başında sık sık hayaller kurduğundan dolayı patronları bu durumdan hoşnut olmamış, bu yüzden iş değiştirmek zorunda kalmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazma konusunda en büyük destekçisi olan annesiyle konuşmalarında kendini ait hissettiği bir yerde olmadığını söylemiş, çalışma hayatına nokta koymuştu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Joanne Rowling’in çocukluğundan beri tek hayali vardı yazar olmak, kitaplar yazmak. Joanne Rowling işten ayrıldıktan sonra Manchster’dan London King’s Cross’a yaptığı yolculuk sırasında trenin arızalanması onu hayallere daldırdı. Joanne’nın aklına birden bir erkek çocuğun büyücü okulunda yaşadığı maceraları yazmak geldi. Saatler süren tren yolculuğu sırasında kurduğu hayallerle “Harry Potter” hikayesi doğdu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tren yolculuğundan birkaç ay sonra annesi on yıl boyunca mücadele ettiği kansere yenik düşerek hayatını kaybetti. Joanne Rowling için hayatının en travmatik dönemi bu dönemdi diyebilirim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonraki süreç hiç kolay değildi, en büyük dert ortağını ve destekçisini kaybettiği için kendini boşlukta hissederek depresyona doğru sürüklenirken yaşadığı olaylar Harry Potter için zemin hazırlamaktaydı. Bulunduğu ortamdan uzaklaşmak istediğinden Portekiz’de İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Portekiz’de bulunduğu süre boyunca yazmaya çok zamanı vardı ve Harry Potter’ı yazmaya devam etti. Portekiz’de yaşadığı süre boyunca iki kız arkadaşıyla aynı evi paylaştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günlerden bir gün bu iki kız arkadaşıyla eğlenmek için gittikleri bir mekanda Jorge Arantes isminde bir adamla tanıştı. Rowling’in bu adamı sevmesindeki asıl neden yakışıklılığı değil, entelektüel olması ve okumayı sevmesiydi. Tanıştıktan yaklaşık iki ay sonra evlendiler fakat bu evlilik Joanne Rowling’in beklediği gibi çıkmadı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Jorge Arantes askere gidip eve döndüğünde gazeteci olarak yaptığı işinden atılmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum hem Rowling’in hem de Jorge’un hayatının dönüm noktasıdı çünkü hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı. Joanne Rowling hamileydi ve eşi kendini içkiye vermişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rowling’in kızı Jessica 1993’te böyle bir ortamda dünyaya gelmişti. Rowling’in eşi artık eve sarhoş olarak gelmeye, kötü davranmaya ve sık sık sebepsiz yere Rowling’i dövmeye başlamıştı. Joanne eşine güzellikle bu evliliğin yürümediğini ve artık ayrılmak istediğini söyledi fakat Jorge çılgına dönerek Rowling’e bebeğini vermeden onu feci şekilde darp ederek üstündeki gecelik ile kolundan tuttuğu gibi kapı dışarı etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum karşısında ise Rowling eve polislerle gelerek kızı Jessica’yı aldı ve İskoçya’ya döndü. Burada işsizlik maaşıyla geçinmek zorundaydı hem bebeğine baktı, hemde yazmaya devam etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bebeğiyle dolaşmaya çıktıkları bir gün “The Elephant House” isimli bir kafeyi keşfederek burada yazılarını yazmaya karar verdi . ilk defa yazdıklarını kız kardeşi Di’ye gösterdi, yazılarını çok beğenmişti. Bu, Joanne’ye cesaret verdi ve yazdıklarını bastırmak için öncelikle bir menajerlik firması bulmaya karar verdiler.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tam 12 Yayınevi kitabını beğenmedi ve geri çevirdi ama menajerlik firmasının büyük çabası sayesinde Bloombury Yayınevi kitaba sahip çıkarak ilk olarak İngiltere’de daha sonra ise Amerika’da kitabı basmaya karar verdi. Yalnız tek bir sorun vardı menajeri genç erkeklerin bir kadının kitabını fazla okumayacaklarını söyleyerek erkek yazar izlenimi verecek bir isim bulmasını söyledi. Bunun üzerine Joanne Kathleen Rowling sadece isminin baş harflerini kullandı (J.K. Rowling).</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Harry Potter serisinin ilk kitabı Haziran 1997’de basıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlginç birşey oldu orijinal adı ile</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Harry Potter and the Philosopher's Stone” yani hepimizin bildiği adı ile “Harry Potter ve Felsefe Taşı “ Edebiyat dünyasında dünya kitap satış grafiklerini alt üst etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>J.K. Rowling kötü günlerini artık geride bırakmıştı, kendisini tamamen yazmaya adadı. Serinin ilk kitabından sonra ikinci ve üçüncü kitabını da iki yıl içinde yayınlandı. Bu üç kitap New York Times’ın en çok satanlar sırasında ilk üçe girdi İngiltere’de ise her zaman ilk sıradaydı. Tüm dünyada 400 milyonun üzerindeki kitap satışı ve ulaştığı popülarite sonucunda Kraliçe II.Elizabeth tarafından J.K. Rowling’e “Britanya İmparatorluk Nişanı” verildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>J.K.Rowling, kitap yazarak dolar milyarderi olan ilk yazar ve Birleşik Krallığının en zengin kadını unvanlarını elde etti. Servetiyle Uluslararası PEN Kulübü gibi kurumlara ve Birleşik Krallık İşçi Partisi'ne bağışlar yaptı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>J.K. Rowling’in en büyük hayallerinden biri ise üç çocuk sahibi olmaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu hayalini de 26 Aralık 2001'de, Pertshire'daki evinde küçük bir törenle Neil Murray adında bir doktorla gerçekleştirdi, yaptığı bu ikinci evlilikten 2003 yılında David ve 2005 yılında MacKenzie isimli kızı dünyaya geldi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ayrıca serinin beşinci kitabı olan “Harry Potter ve Zümrüdü Anka Yoldaşlığı” adlı eseri eşi Neil’e, kızı Jessica ve oğlu David’e, serinin dördüncü kitabı olan “Harry Potter ve Ateş Kadehi” adlı eserini de kızı Mackenzie’ye armağan etti. Harry Potter serisinin tutulmasıyla ve tüm dünyada ilgi görmesiyle birlikte serinin tüm kitapları filme uyarlandı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kitaplara uyarlanan filmlerin üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ ilgi görmektedir ayrıca J.K. Rowling’in hayatı Poppy Montgomery’in başrolünü oynadığı :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>(Magic Beyond Words: The JK Rowling Story) bizdeki adı ile Sözcüklerin Ötesindeki Büyü: J.K. Rowling'in Hikayesi isimli belgesel filme de konu olmuş Life Time adlı TV. Kanalında tv. Filmi olarak 1911 yılında gösterime girmiştir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bugün J. K. Rowling denildiğinde dünyanın en tanınmış yazarlarından biri akla geliyor fakat onun hikayesine biraz daha dikkatli baktığımızda, büyük bir başarıdan çok daha insani bir şey görüyoruz:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden Harry Potter yalnızca bir büyücünün hikâyesi değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz da hepimizin hikâyesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaybetmenin, yeniden başlamanın, yalnızlığın, dostluğun, umudun ve ne kadar karanlık olursa olsun insanın içinde bir ışık taşıyabilmesinin hikayesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazen gerçek sihir, bir değneğin ucunda değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence gerçek sihir, insanın her şeye rağmen yeniden inanabilmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda, buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 19:08:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DEĞİŞEN ALIŞKANLIKLARIMIZ</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/degisen-aliskanliklarimiz-3326</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/degisen-aliskanliklarimiz-3326</guid>
                <description><![CDATA[DEĞİŞEN ALIŞKANLIKLARIMIZ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat değişiyor… Belki de bu cümleyi her kuşak kendinden sonra gelenler için söyledi. Ancak günümüzde yaşanan değişimin hızı, geçmiş dönemlerle karşılaştırılamayacak kadar büyük. Bir zamanlar yıllar içerisinde değişen alışkanlıklarımız, şimdi birkaç yıl, hatta birkaç ay içinde farklılaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan ilişkileri değişti. Yeme içme kültürümüz değişti. Günlük alışkanlıklarımız değişti. Teknolojiyle birlikte zaman kavramımız bile başka bir anlam kazandı. Artık daha hızlı yaşıyor, daha hızlı düşünüyor, daha hızlı tüketiyoruz. Fakat bütün bu hızın içerisinde, sanki bazı şeyleri geride bırakıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden insanların birbirine ayırdığı zaman daha fazlaydı. Komşuluk sadece aynı apartmanda veya aynı sokakta yaşamak değildi. Komşunun kapısını çalmak, bir çay içmek, halini hatırını sormak hayatın doğal bir parçasıydı. Akşamları kapı önlerinde oturulur, uzun sohbetler yapılırdı. Çocuklar sokaklarda oynar, büyükler onları pencerelerden takip ederdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanlar bazen birbirlerinin isimlerini bile bilmiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Asansörde karşılaştığımız komşumuza selam vermeden telefonumuza bakıyoruz. Yan yana oturan insanlar bile farklı dünyalarda yaşıyor. Bir masada dört kişi oturuyor, ama herkesin elinde bir telefon var. Aynı ortamdayız, fakat birbirimizden uzaktayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı, buna şüphe yok. Birkaç saniye içerisinde dünyanın öbür ucundaki insanla konuşabiliyoruz. İstediğimiz bilgiye anında ulaşabiliyoruz. Alışverişimizi evden yapıyor, bankadaki işlerimizi telefonumuzdan hallediyoruz. Ancak hayat kolaylaşırken, insan ilişkilerinin de aynı ölçüde kolaylaştığını söylemek mümkün mü?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de en büyük değişim burada yaşandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden insanlar birbirleriyle konuşurdu. Şimdi daha çok yazıyoruz. Eskiden bir dostun sesini duymak önemliydi, bugün kısa bir mesaj göndermek yeterli görülüyor. “Nasılsın?” sorusunun yerini bazen birkaç saniyede gönderilen hazır mesajlar aldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dostluklarımız bile hızlandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar dostluklar yıllar içerisinde oluşur, birlikte geçirilen zamanlarla güçlenirdi. Şimdi sosyal medyada yüzlerce, hatta binlerce “arkadaşımız” var. Ama gerçekten zor durumda kaldığımızda kaç kişiyi arayabileceğimizi düşündüğümüzde, belki de cevap o kadar kalabalık değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeme içme alışkanlıklarımız da büyük bir değişim geçirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden yemek sadece karın doyurmak değildi. Yemek, aynı zamanda aileyi bir araya getiren önemli bir kültürdü. Sofra kurulurdu. Herkes mümkün olduğunca aynı saatte masaya otururdu. Yemek sırasında sohbet edilir, günün nasıl geçtiği konuşulurdu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise çoğu zaman herkes farklı saatlerde yemek yiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kişi televizyon karşısında, diğeri telefonuna bakarak, bir başkası bilgisayarının başında yemek yiyor. Sofralar küçüldü, sohbetler azaldı. Hızlı yemek kültürü hayatımıza girdi. “Ne yiyeceğiz?” sorusunun cevabı çoğu zaman birkaç dakika içerisinde kapıya gelen bir paket oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden annelerin, babaların hazırladığı yemeklerin kokusu evin her tarafını sarardı. Bugün ise birçok insanın mutfağında yemek yapmak bile zaman kaybı olarak görülmeye başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü artık zamanımız yok.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ya da belki de zamanımız var, fakat zamanı kullanma şeklimiz değişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Sabah aceleyle evden çıkıyor, gün boyunca koşturuyor, akşam yorgun bir şekilde eve dönüyoruz. Dinlenirken bile gerçekten dinlenemiyoruz. Telefonumuz çalıyor, mesaj geliyor, sosyal medya bildirimleri dikkatimizi dağıtıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden boş zaman vardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi ise boş kaldığımız anlarda bile kendimizi bir şeylerle meşgul etmek zorunda hissediyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu nedenle daha yalnız bir toplum haline geliyoruz. Kalabalıkların içerisinde yalnızlaşıyoruz. İnsanlarla sürekli iletişim halindeyiz ama gerçek anlamda iletişim kurmakta zorlanıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka önemli değişim ise tüketim alışkanlıklarımızda yaşandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden insanlar ihtiyaç duydukları şeyi alırdı. Bir eşya bozulduğunda tamir edilirdi. Ayakkabı eskidiğinde kunduracıya götürülür, saat bozulduğunda tamir ettirilirdi. Eşyaların da bir hikâyesi vardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise tamir etmek yerine yenisini almak daha kolay geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüketiyoruz, kullanıyoruz ve vazgeçiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum sadece eşyalar için de geçerli değil. Bazen ilişkilerimizi, dostluklarımızı ve alışkanlıklarımızı da aynı hızla tüketiyoruz. Tahammülümüz azaldı. Beklemeye alışkın değiliz. Her şeyin hemen olmasını istiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hızlı internet, hızlı ulaşım, hızlı yemek, hızlı iletişim…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insan hayatı gerçekten bu kadar hızlı yaşanabilir mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de zaman zaman yavaşlamaya ihtiyacımız var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir dostumuzun kapısını çalmaya, uzun bir çay sohbeti yapmaya, ailemizle aynı sofrada oturmaya ihtiyacımız var. Telefonu bir kenara bırakıp karşımızdaki insanın yüzüne bakmaya, onu gerçekten dinlemeye ihtiyacımız var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmişe tamamen dönmek mümkün değil. Zaten hayatın ve teknolojinin gelişmesine karşı çıkmak da doğru değil. Ancak geçmişten bazı güzel alışkanlıkları bugüne taşımak mümkün.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Komşuluğu yeniden hatırlamak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dostluğa daha fazla zaman ayırmak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailece aynı sofrada buluşmak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanı sadece mesajla değil, sesiyle ve yüzüyle görmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bütün mesele budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat değişiyor, alışkanlıklarımız değişiyor, dünya hızla dönüşüyor. Fakat insanın temel ihtiyaçları aslında hiç değişmiyor. Hepimiz sevilmek, anlaşılmak, değer görmek ve kendimizi bir yere ait hissetmek istiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, hiçbir ekran gerçek bir sohbetin yerini tam olarak dolduramaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de değişen alışkanlıklarımızın içerisinde kaybetmememiz gereken en önemli şey, insan olduğumuzu unutmamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hayat sadece hızlı yaşamak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat, bazen yavaşlamayı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çayın yanında sohbet etmeyi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski bir dostu aramayı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı sofrada gülmeyi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve birbirimize gerçekten zaman ayırmayı da bilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, biraz daha yavaşlamak ve kaybettiğimiz o eski alışkanlıkların değerini yeniden hatırlamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman söylediğim gibi sağlığınıza dikkat edin, hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 18:59:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>YALNIZ KALABİLMEK BAŞKA, YALNIZ OLMAK BAŞKA</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yalniz-kalabilmek-baska-yalniz-olmak-baska-3325</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yalniz-kalabilmek-baska-yalniz-olmak-baska-3325</guid>
                <description><![CDATA[YALNIZ KALABİLMEK BAŞKA, YALNIZ OLMAK BAŞKA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün sürekli aynı şey söyleniyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi kendine yet.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimseye ihtiyaç duyma.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tek başına mutlu ol.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette insan kendi ayakları üzerinde durabilmeli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama kendi kendine yetebilmek, kimseye ihtiyaç duymamak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan bazen yalnız kalmayı seçebilir. Bundan keyif de alabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat sürekli yalnız olmak başka bir şeydir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>WHO’nun 2025 raporuna göre dünya genelinde yaklaşık her altı kişiden biri yalnızlık yaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de sorun insanların yalnız kalmayı becerememesi değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki sorun, gerçekten bağ kurabileceğimiz alanların giderek azalması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan yalnızca birey değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan aynı zamanda ilişkidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üzüldüğümüzde anlatmak, sevindiğimizde paylaşmak isteriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başımıza güzel bir şey geldiğinde çoğu zaman ilk düşündüğümüz şey şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bunu kime anlatacağım?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güven istiyoruz ama ilk adımı kimse atmıyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün birçok insanın ortak cümlesi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İnsanlara güvenilmiyor.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haklı olduğumuz taraflar var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar kırılıyor, aldatılıyor, hayal kırıklığı yaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama başka bir soru da sormamız gerekiyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvenmiyorsak, güveni kim yeniden kuracak?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes karşı tarafın ilk adımı atmasını bekliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Önce o arasın.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Önce o yazsın.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Beni önemsiyorsa gelir.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonra iki insan da susuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki ikisi de birbirini özlüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama kimse ilk taşı koymuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa güven büyük sözlerle değil, küçük davranışlarla kurulur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sözümüzü tutmakla.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sır saklamakla.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sınırlarına saygı duymakla.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hata yaptığımızda özür dilemekle.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın kırılganlığını ona karşı kullanmamakla.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zorlukta insan değiştirmek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün seçeneklerimiz çok.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir arkadaşlık biter, yenisini buluruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ilişki zorlaşır, başka birine yöneliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kırgınlık yaşanır, konuşmak yerine sileriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette şiddet, istismar ve sürekli zarar veren ilişkilerden uzaklaşmak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama her anlaşmazlık da ilişkiyi bitirme sebebi değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü gerçek bağ, kusursuz insan bulmakla oluşmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kusurlu insanlar arasında güvenli bir ilişki kurabilmekle oluşur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her ilişkiyi kurtarmak zorunda değiliz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama her zorlukta kaçmayı da öğrenmemeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen konuşmak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen özür dilemek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen affetmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen de kendi hatamızı görmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama yalnızlıktan korkup yanlış bağlara da tutunmamalıyız</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalnız kalmamak uğruna herkesi hayatımıza almak çözüm değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sağlıklı bir ilişki insanı küçültmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korkutmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kontrol etmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli suçlu hissettirmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi olmaktan vazgeçirmemelidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesele ne pahasına olursa olsun birine tutunmak değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hem bağ kurabilmek hem de kendimizi koruyabilmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küçük bağları neden kaybettik?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aile.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Komşuluk.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arkadaşlık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahalle.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selamlaşmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birbirimizin hâlini hatırını sormak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insan yalnızca büyük ilişkilerle hayata tutunmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen apartmanda tanıdığı iki insan bile aidiyet duygusunu güçlendirebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir komşunun:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘’İyi misin?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>diye sorması yeterlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplum büyük sözlerle değil, küçük davranışlarla kurulur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selam vermek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teşekkür etmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özür dilemek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birine yardım etmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir arkadaşın sessizliğini fark etmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın konuşurken gerçekten onu dinlemek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nezaket basit bir davranış değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nezaket aslında şunu söylemektir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Seni görüyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yardım etmek:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Tek başına değilsin.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Para önemli, ama insan yalnızca paradan ibaret değil</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette para önemlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvenli bir ev, temel ihtiyaçlar ve ekonomik güvence insan hayatı için gereklidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insanın bütün ihtiyaçlarını paraya indirgemek büyük bir yanılgıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü para hayatı kolaylaştırabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama güven satın alamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yakınlık satın alamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir dostun “Ben buradayım” demesini satın alamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi bir evimiz olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama o evin içinde aidiyet olmayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok insan tanıyor olabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gerçekten yakın olduğumuz kimse olmayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de zenginliği yeniden düşünmemiz gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanın sahip olduğu şeyler kadar, hayatındaki bağlar da bir zenginliktir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalnızlık sadece duygusal bir mesele değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kronik yalnızlık ve sosyal izolasyonun ruhsal ve fiziksel sağlıkla ilişkili olduğuna dair güçlü bilimsel bulgular var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>WHO, sosyal bağlantısızlığın depresyon, anksiyete ve bazı fiziksel sağlık sorunlarıyla ilişkili olduğunu belirtiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yani yalnızlık sadece:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Canım sıkılıyor.’’ meselesi değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanın zihnini ve bedenini etkileyebilen ciddi bir sosyal sağlık meselesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bu yüzden kendimize şu soruyu sormalıyız:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar neden bu kadar çok bağlantıya sahipken kendilerini bu kadar yalnız hissediyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki sorun bağlantı sayısında değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bağların derinliğinde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan insana muhtaçtır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki güçlü insanı yanlış tanımlıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güçlü olmak,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>kimseye ihtiyaç duymamak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her şeyi tek başına yapmak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimseye güvenmemek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek güç bazen kendi ayaklarının üzerinde durabilmek, bazen de gerektiğinde bir başkasının elini tutabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan yalnız kalabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama yalnızlığı bir yaşam biçimine dönüştürmek zorunda değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sınır koymak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bütün kapıları kapatmak başka bir şeydir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendimizi korumak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama sevgiden ve bağdan tamamen vazgeçmek korumak değil, kendimizi dünyadan koparmak olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bugün birbirimize yapabileceğimiz en büyük iyilik çok basit şeylerle başlayabilir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birine selam vermek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzun zamandır aramadığımız birini aramak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir arkadaşımızın sessizliğini fark etmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insan konuşurken telefonumuzu bırakmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İyi misin?” diye gerçekten sormak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve biri “İyi değilim” dediğinde, hemen çözüm üretmek yerine yanında kalmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü belki de hayatın gerçek zenginliği banka hesabında değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın kalbinde bıraktığımız iyi izdedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir gün sahip olduğumuz birçok şey geride kalacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bir insanın hayatına verdiğimiz güven, zor gününde yanında oluşumuz ve ona hissettirdiğimiz değer kalabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki geride bırakabileceğimiz en büyük miras şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bu insan benim hayatıma iyi geldi.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de gerçek zenginlik,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>kaç şey biriktirdiğimiz değil, kaç kalp kazandığımızdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç insanın yalnızlığını azalttığımız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç insanın kendisini yanımızda güvende hissettiği.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç köprü kurduğumuz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü çağımızın belki de en büyük ihtiyacı daha fazla insan değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla insanlık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka yazımla buluşmak üzere kalın sağlacakla&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 19:05:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANNE GREENE</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/anne-greene-3324</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/anne-greene-3324</guid>
                <description><![CDATA[ANNE GREENE]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün anlatacağım öyküdeki kadının yani Anne Greene’in kim olduğunu hiçbiriniz bilmiyorsunuz, açıkçası hakkında araştırma yapana kadar bende varlığından haberdar değildim. Yaşadığı büyük işkenceyi ve dramatik hikayesini öğrendiğinizde hakkında ne düşüneceksiniz bilemiyorum şimdi hikayesini hep birlikte öğreneceğiz yorumu sizlere bırakıyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1650 yılının soğuk ve sisli Aralık sabahında, İngiltere’de genç bir hizmetçi kadın darağacına çıkarıldı. Suçu, bugün bile tartışmalı olan bir ahlak suçuydu “Düşük yaptığı bebeğini gizlemek” O dönemin yasaları, evlilik dışı hamile kalan kadınları peşinen suçlu sayıyordu, mahkeme için gerçek değil, toplumun namus anlayışı önemliydi. Darağacındaki genç kadının adı Anne Greene’di 1628’de İngiltere Oxford’ta doğmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Henüz 32 yaşındayken, çalıştığı aristokrat bir ailenin torunundan hamile kalmıştı. İngiltere o tarihlerde evlilik dışı doğumlara karşıydı, tecavüz dahi edilmiş olsada bu durumdaki kadınlara iffetsiz gözüyle bakılıyor ve lanetleniyordu. Evlilik dışı doğan çocuklar toplum için büyük sorun haline geldiğinden doğuma giren ebeler, kadınların başında ;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Babasının adını söylemezsen, doğuma yardım etmeyeceğim” diye kollarını bağlamış halde bekliyorlardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anne Greene, hamile kaldıktan sonra düşük yapmış ve bebeği saklamıştı ama talihsizlik ağlarını örmüştü bir kere çalıştığı evin sahibi bu durumu fark edince, Anne Greene doğruca mahkemeye sevk edilmişti. Mahkemedeki savunmasında Anne Greene henüz 17 haftalık doğan bir bebeğin canlı olamayacağını belirtip ;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bebek ölü doğdu” diye savunma yaptığında, mahkeme jürisi hiçbir inceleme yapmadan&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hayır bir kere bebek ölü doğmuş olamaz sen kıymetsiz, iffetsiz bir kadınsın, sen kendi çocuğunu öldürdün! Asılarak idamına karar veriyoruz” diye kalem kırınca yapılacak bir şey kalmamıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zavallı Anne Greene 14 Aralık 1650’de elaleme de ibret olsun diye meydanlık bir yerde asılıyor, yarım saate yakın asılı halde duran bedeni iğrenç bir şekilde vicdanları körelmiş bir halk tarafından eğlence aracı yapılıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O dönemde asılma, tarih kitaplarından bildiğimiz gibi hızlı değildi, alenen, kalabalık halk kitlesi ayakta durup izlerken yavaşça boğuluyordunuz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anne Greene üzerinde durduğu tahtayı o kadar uzun süre tekmeledi ve nefes nefese kaldı ki, arkadaşları dayanamayıp onu bacaklarından tutup tüm ağırlıklarıyla aşağı çekerek ölümünü hızlandırmaya çalıştılar ayrıca orada bulunan bir askerde tüfeğinin dipçiğiyle göğsüne dört beş kez vurdu yine de bedeni ölüme teslim olmayı reddetti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yarım saat sonra nihayet hareketsiz kaldı onu aşağı indirdiler, bir tabuta koyup, kamyonetin arkasına yüklediler ve Oxford Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne götürdüler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İdam edilen suçlularda, insan diseksiyonunun (Vücudun bozulmaması) anatomistler için çok değerliydi. Dr. William Petty ve Dr. Thomas Willis, aletleri hazır bir şekilde geldiler, tabutu açtıklarında hepside donup kaldılar. Anne’nin gırtlağından gelen hırıltı sesiyle şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemediler ama doktorlar soğukkanlılığını kaybetmeyip ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Yaklaşık 12 saat sonra &nbsp;Anne Greene kendine geldi, konuşmaya başladı herkes merak içinde neler yaşadığını sormaya başlasa da başına neler geldiğini tam hatırlamamakla beraber ağzından çıkan ilke sözü de şu oldu:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Tanrının inayetinden, mucizelerinden sakının!”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;İngiltere’de aylarca konuşulacak bir mucizenin başkahramanı Anne Greene, bu olaydan sonra evlenip, üç çocuk sahibi oldu ve 15 yıl daha yaşadı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İdamının gerçekleştiği Oxford’dan daha küçük bir yere taşınırken de içine konduğu tabutu hatıra olsun diye yanında götürdü. İngiltere’de dalgalar halinde yayılan mucizevi hayatı nedeniyle onu ziyarete gelenlerle evi dolup taştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Hakkında şarkılar, şiirler, şakalar üretiliyordu.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korkularından ne, nasıl hareket edeceğini bilemeyen mahkeme üyeleri, Anne Greene’nin cezasını süresiz erteliyor, bir kesim için de bu olay kadınların tıpkı kediler gibi dokuz canlı güvenilmez yaratıklar olduğunun delili olarak görülüyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşanılan bu kadar kötü olaya rağmen Anne Greene bir şekilde tarihe geçmiş oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazım da buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 18:58:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ZEHİRLENEN ÇOCUKLUĞUMUZ</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/zehirlenen-cocuklugumuz-3323</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/zehirlenen-cocuklugumuz-3323</guid>
                <description><![CDATA[ZEHİRLENEN ÇOCUKLUĞUMUZ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçtiğimiz günlerde gördüğüm bir manzara karşısında durup kaldım. Karşımda henüz çocuk denilecek yaşlarda gençler vardı. Öyle yaşlar ki ellerinde kalem, sırtlarında okul çantası olması gerekirken uyuşturucunun karanlığıyla tanışmışlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Baktım…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve içimden yalnızca şu geçti:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz bu çocukları ne zaman kaybetmeye başladık?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haberlerde uyuşturucu kullanımından, bağımlılıktan, yapılan operasyonlardan söz ediyoruz. Rakamları okuyor, birkaç dakika üzülüyor, sonra hayatımıza devam ediyoruz. Fakat insan o çocuklardan birini kendi gözleriyle gördüğünde mesele artık bir haber olmaktan çıkıyor. Çünkü karşınızda bir istatistik değil, bir çocuk duruyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki dün annesinden harçlık isteyen, okuldan çıkıp arkadaşlarıyla oyun oynayan, öğretmeninin verdiği ödevi yapmamak için bahaneler üreten bir çocuk…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise gözlerinin içindeki çocukluğu arıyorsunuz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve asıl korkutucu olan şu: Uyuşturucuyla tanışma yaşı küçüldükçe biz hâlâ bu meseleyi yalnızca “bağımlılık sorunu” olarak konuşuyoruz. Oysa karşımızda giderek büyüyen bir çocukluk ve gelecek sorunu var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk uyuşturucuya nasıl ulaşabiliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kim ulaştırıyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kim satıyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kim göz yumuyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de en acı soru:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz yetişkinler bütün bunlar olurken neredeyiz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette uyuşturucuyla mücadelede güvenlik güçlerinin operasyonları, cezalar ve denetimler son derece önemli. Çocukları zehirleyerek para kazananlarla hukuk en ağır şekilde mücadele etmelidir. Ancak yalnızca satıcıyı yakalamak yetmiyor. Çünkü yarın başka biri onun yerini alabiliyor. Asıl mücadele, çocuğun o maddeye uzanan elini daha en başında tutabilmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk neden uyuşturucuya yöneliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Merak mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arkadaş baskısı mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aile içindeki sorunlar mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalnızlık mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgisizlik mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendini bir yere ait hissetme ihtiyacı mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yoksa çevresinde onu gerçekten dinleyecek tek bir yetişkin bile bulamaması mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen çocuklarımızın telefonlarını kontrol ediyoruz ama ruhlarında neler olup bittiğini kontrol etmeyi unutuyoruz. “Okul nasıl geçti?” diye soruyoruz ama cevabını gerçekten dinliyor muyuz? Odalarına kapanmalarını ergenlik deyip geçiyor, davranışlarındaki ani değişimleri fark ediyor muyuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arkadaşlarını tanıyor muyuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korkularını biliyor muyuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi, başlarına kötü bir şey geldiğinde bize korkmadan anlatabileceklerini hissettirebiliyor muyuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Benim çocuğum yapmaz” cümlesinin arkasına sığınmak hiçbir aileyi korumaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü uyuşturucu kapıyı çalmadan önce ailenin ekonomik durumunu, eğitim seviyesini, soyadını ya da yaşadığı semti sormuyor. Bu nedenle mesele yalnızca bağımlı çocuğun ailesinin meselesi değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu hepimizin meselesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okulun, öğretmenin, ailenin, mahallenin, yerel yönetimlerin, sağlık sisteminin, sosyal hizmetlerin ve devletin…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bir çocuk sokakta uyuşturucu kullanacak noktaya gelmişse, oraya gelene kadar hayatında pek çok alarm çalmış demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki biz duymadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki duyduk ama önemsemedik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de “Beni ilgilendirmez” diyerek yürüyüp geçtik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte en büyük tehlike burada başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alışmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sokakta madde kullanan bir çocuğu görüp artık şaşırmamak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir köşede kendinden geçmiş bir genci görüp yolumuzu değiştirmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bunlardan çok var” diyerek meseleyi normalleştirmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Buna alışamayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü karşımızdaki çocuk “uyuşturucu bağımlısı” sıfatından önce bir evlattır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onu suçlamak kolaydır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dışlamak daha da kolaydır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Asıl zor olan elinden tutup yeniden hayata döndürmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uyuşturucuya karşı mücadelede çocuklara yalnızca “Sakın kullanma” demek yetmez. Onlara uyuşturucuya ihtiyaç duymayacakları bir hayat sunmak zorundayız. Sporla, sanatla, eğitimle, güvenli sosyal alanlarla ve en önemlisi sevgiyle… Çünkü bazen bir çocuğu uyuşturucuya götüren yol, bir maddeyle değil, kimsenin fark etmediği büyük bir yalnızlıkla başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gördüğüm o çocukların isimlerini bilmiyorum. Hikâyelerini de bilmiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gözümün önünden gitmiyorlar. Ve onların yüzüne baktığımda uyuşturucunun değil, yetişkinlerin dünyasının ortasında yolunu kaybetmiş çocukların hikâyesini görüyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle bugün anne babalara, öğretmenlere ve toplum olarak hepimize düşen görev çok açık:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızı yalnızca büyütmeyelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onları görelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dinleyelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yanlarında olalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve yardım isteyen bir çocuğun elini, çok geç olmadan tutalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hiçbir çocuk uyuşturucu batağında kaybolacak kadar değersiz değildir. Hiçbir çocuk için “Artık çok geç” denmemelidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve unutmayalım:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğu uyuşturucudan kurtarmak, yalnızca bir hayatı değil; bir ailenin yarınını ve toplumun geleceğini kurtarmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 19:14:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ALFA 2, ALFA 8</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/alfa-2-alfa-8-3322</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/alfa-2-alfa-8-3322</guid>
                <description><![CDATA[ALFA 2, ALFA 8]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bazı insanlar vardır, hayatınızın belli bir döneminde karşınıza çıkarlar. Belki o gün bunun farkına varmazsınız. Hatta zaman zaman kızarsınız, söylenirsiniz,<em><strong> ‘Bu adam neden böyle yapıyor?’</strong></em> dersiniz. Ama yıllar geçer, yaşınız ilerler, meslekte biriktirdiklerinize dönüp bakarsınız ve o insanın hayatınızdaki yerini daha iyi anlarsınız. İşte <strong>Celal Korkut </strong>benim hayatımda böyle bir isimdir. <strong>Celal</strong> abiyle yollarımız yıllar önce kesişti. O yıllarda <strong>Hürriyet Gazetesi</strong>’ne Çapa muhabiri aranıyordu. Ben de genç, heyecanlı ve gazeteciliğe gönülden bağlı bir muhabirdim. Bir şekilde yolumuz <strong>Celal </strong>abiyle kesişti ve beni <strong>Hürriyet Gazetesi’</strong>ne aldırdı.&nbsp;<strong>Ortadoğu</strong> Gazetesi’nden istifa etmiştim ve o gün benim için yeni bir kapı açılmıştı. Ama o kapının ardında beni neyin beklediğini henüz bilmiyordum. İlk işe başladığımda muhabir arkadaşlar beni bir kenara çekip.<em><strong> ‘Allah yardımcın olsun…’</strong></em> dediler. Ardından da eklediler… <em><strong>‘Celal Korkut korkutan biridir. Onunla çalışmak çok zor.’ </strong></em>Doğrusu ilk günlerde ben de onların ne demek istediğini anlamaya başladım. Celal abi işinde son derece titizdi. Haberi yarım istemezdi.Eksik bilgi istemezdi. ‘Bitti’denilen haberin bile yeniden araştırılmasını isterdi. Bir olay yerine gittiğimizde, olayın görünen kısmıyla yetinmemizi istemezdi. Telsizden sesini duyduğumuz anda hepimiz toparlanırdık.<strong> ‘Alfa 2… Alfa 8…’ </strong>Bu iki kelime bizim için adeta bir gazetecilik şifresiydi. <strong>Celal</strong> abi konuşuyorsa, daha işimiz bitmemiş demekti. Ben Çapa’da görev yapıyordum. O dönem gazetecilik bugünkü gibi değildi. Cep telefonu yoktu. İnternet yoktu. Sosyal medya yoktu. Bir haberin peşine düştüğünüzde gerçekten haberin peşinden koşardınız.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Olay yerine gider, insanlarla konuşur, komşuları dinler, esnafın kapısını çalar, bazen saatlerce beklerdik. Ve Celal abi bütün bunların eksiksiz yapılmasını isterdi. İlk zamanlar içimden çok kızardım. ‘Bu adam neden bu kadar baskı yapıyor?’ diye düşünürdüm. Hatta bazen olay yerinde beklerken kendi kendime söylenirdim… ‘Ya şu kalp krizinden ölen kadının neyini bekliyorum? Haber belli. Kadın kalp krizinden ölmüş…’ Ama gazetecilikte görünen ile gerçek her zaman aynı değildir. Bir süre sonra o olayın altında cinayet çıktığını öğrenirdim. İşte o zaman Celal abinin neden bizi saatlerce olay yerinde tuttuğunu anlardım. Meğer o, bizim görmediğimizi görüyormuş. Bizim düşünmediğimizi düşünüyormuş. Bizim ’tamam’ dediğimiz yerde onun için haber daha yeni başlıyormuş. Bugün geriye dönüp baktığımda, o baskının aslında bir gazetecilik terbiyesi olduğunu çok daha iyi anlıyorum.&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><em>Celal abi iş konusunda sertti. Ama insan konusunda öyle değildi. İşler tam teşekküllü bir şekilde toplandıktan sonra muhabirlerinin yanına gelir, bir abi şefkatiyle yaklaşırdı. Sorunlarımızı dinlerdi. Halimizi hatırımızı sorardı. O sert şefin altında, aslında muhabirlerini düşünen bir abi vardı.</em> Bunu özellikle yılbaşlarında daha iyi hissederdik. Çapa’da görev yaptığım günlerden birinde yine geldi. Elinde poşetler vardı. Poşetlerin içinde çikolatalar, yiyecekler ve yeni yıl hediyeleri… Önce bize uğrar, hediyelerimizi verir, sonra evine giderdi. Düşünün… Gün boyunca telsizden bağıran, haberi eksik bırakmayan, muhabirinin peşini bırakmayan <strong>Celal Korkut</strong>… Akşam olduğunda ise elinde çikolata ve hediyelerle muhabirlerinin kapısını çalıyordu. İnsan yıllar sonra bazı ayrıntıların kıymetini daha iyi anlıyor. O zaman belki sıradan geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün düşündüğümde ise o poşetlerin içinde sadece çikolata ve hediyeler olmadığını görüyorum. İçinde bir abi sevgisi vardı. Ben gerçek anlamda polis muhabirliğini Celal Korkut’tan öğrendim. O bana sadece haber yazmayı öğretmedi. <strong>Olayın arkasındaki gerçeği aramayı öğretti. Bir kişinin anlattığıyla yetinmemeyi öğretti. Komşuya sormayı… Esnafa sormayı… Olayın geçmişini araştırmayı… Fotoğrafın peşine düşmeyi… Ve en önemlisi, ‘Bu haber gerçekten bitti mi?’ diye kendimize sormayı öğretti. </strong>Biz Hürriyet muhabirleri zaman içerisinde bu anlayışla çalışmaya başladık. Ve açık söylemek gerekirse, birçok gazeteci arkadaşımızdan bir adım önde olmamızın altında biraz da bu gazetecilik terbiyesi vardı. Telsizden<strong>… ‘Alfa 2… Alfa 8…’</strong> diye anons geldiğinde artık Celal abinin ne istediğini biliyorduk. Hemen cevap verirdik.<em><strong> ‘Abi, malum şahsın vesikalık çalışması tamamlandı. Komşularla görüştük. Esnafla konuştuk. Olayın geçmişini de araştırdık.’ Bir süre sessizlik… Sonra o cümle… ‘Elinize sağlık…’ İnanın, o iki kelime bütün yorgunluğumuzu alırdı. Saatlerce olay yerinde beklemişiz… Koşmuşuz… Üşümüşüz… Yorulmuşuz… Birilerinin peşinden koşmuşuz… </strong></em>Ama haber tamamlandığında insanın içinde bambaşka bir mutluluk oluşurdu.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü biliyorduk ki elimizde sadece bir haber yoktu. İşini hakkıyla yapmış olmanın huzuru vardı. Bugün gazetecilik hayatımda geriye dönüp baktığımda, bazı insanlara olan borcumu daha iyi anlıyorum. Celal Korkut’un benim üzerimdeki hakkı çok büyüktür. Bunu bugün daha açık yüreklilikle söyleyebiliyorum. Çünkü gençken insan bazı şeylerin kıymetini hemen anlayamıyor. O zamanlar kızıyorsunuz. Baskıdan bunaldığınızı düşünüyorsunuz. ‘Biraz rahat bıraksın’ diyorsunuz. Ama yıllar geçiyor… Meslekte yıllar birikiyor… Siz de genç muhabirlikten deneyimli gazeteciliğe doğru yürüyorsunuz. Ve bir gün geriye dönüp baktığınızda anlıyorsunuz ki o kızdığınız insanlar, aslında sizi mesleğe hazırlamış. Ben de bugün Celal abi için aynı şeyi düşünüyorum. İyi ki bana psikolojik baskı yapmış. İyi ki, ‘Biraz daha araştır…’ demiş. İyi ki, ‘Bekle…’ demiş. İyi ki, ‘Bu iş daha bitmedi…’ demiş. İyi ki saatlerce olay yerinde kalmamızı istemiş.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü her bekleyişin sonunda bir şey buluyorduk. Ve o bulduğumuz şey çoğu zaman haberimizin farkını yaratıyordu. Gazetecilik biraz da ustadan çırağa geçen bir meslektir. Kitaplardan öğrenirsiniz ama asıl gazeteciliği sokakta öğrenirsiniz. Olay yerinde öğrenirsiniz. Telsiz başında öğrenirsiniz. Gece yarısı telefonun çalmasıyla öğrenirsiniz. Bazen bir polisin tek cümlesinden haber çıkarmayı öğrenirsiniz. Bazen bir komşunun <strong>‘Ben size bir şey söyleyeceğim ama ismimi yazmayın'</strong>&nbsp;demesiyle hikayenin bambaşka bir yere gittiğini anlarsınız. İşte ben bunları öğrenirken yanımda Celal Korkut vardı. Onun sertliği beni mesleğe hazırladı. Onun titizliği bana disiplin kazandırdı. Onun ısrarı bana araştırmayı öğretti. Onun<strong> ‘Elinize sağlık’ </strong>demesi ise yaptığımız işin değerini hissettirdi. Yıllar sonra bugün, o günleri düşündüğümde gözümün önüne Çapa geliyor. Gençliğim geliyor. Koşuşturmalar geliyor. Olay yerleri geliyor. Telsiz sesleri geliyor. Ve bir de Celal abi geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki o günlerde onun bizim için ne kadar önemli olduğunu tam olarak anlayamıyorduk. Ama bugün biliyorum. Bazı insanlar size meslek öğretmez sadece; size bir meslek ahlakı bırakır. <strong>Celal Korkut </strong>bana bunu bıraktı. Bugün hala bir haberin peşine düştüğümde, bir ayrıntının üzerinde durduğumda, '<strong>Burada başka bir şey olabilir mi?'</strong> diye düşündüğümde, aslında yıllar önce <strong>Celal </strong>abiden öğrendiğim gazetecilik refleksini kullanıyorum. Ve içimden şöyle diyorum…<em><strong> ‘Celal abi şimdi burada olsaydı, kesin ‘Daha araştır’ derdi.’ </strong></em>Hayatımda çok insan oldu. Kimi geldi geçti. Kimi kısa süreliğine dokundu. Kimi ise iz bıraktı. <strong>Celal Korkut </strong>benim hayatımda iz bırakanlardan biri. Onun benim gazetecilik mesleğinde büyük bir hakkı var. Bugün o günlere baktığımda, gençliğime baktığımda, <strong>Hürriyet Gazetesi</strong>’ndeki o yılları düşündüğümde,<strong> Celal</strong> abinin sert yüzünün arkasındaki o büyük emeği görüyorum. Ve artık kızmıyorum. Tam tersine… Minnet duyuyorum. Çünkü bazen hayatımıza giren insanlar bizi severek değil, zorlayarak büyütür. Bazen bir insanın size yaptığı en büyük iyilik, sizi rahat bırakmamasıdır. <strong>Celal </strong>abi de beni rahat bırakmadı. Haberin peşinde koşturdu. Bekletti. Araştırttı. Sorgulattı. Ve sonunda gazeteciliğin ne olduğunu öğretti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün ona söyleyebileceğim tek bir cümle var…<em><strong> ‘Celal abi, üzerimde hakkın çok büyük.’ </strong></em>O günlerde belki sana kızdım. Belki içimden söylendim. Belki <strong>‘Yeter artık’ </strong>dediğim çok zaman oldu. Ama bugün biliyorum ki o günlerin her biri benim gazetecilik hayatımın yapı taşlarıymış. İyi ki beni Hürriyet Gazetesi’ne aldırdın. İyi ki beni zorladın. İyi ki eksik haberi kabul etmedin. İyi ki saatlerce olay yerinde beklettin. İyi ki telsizden, <strong>‘Alfa 2… Alfa 8…’ </strong>diye seslendin. Ve iyi ki bütün iş bittikten sonra o iki kelimeyi söyledin… <em><strong>‘Elinize sağlık…’ O iki kelime belki kısa bir cümleydi. Ama bizim için saatlerce süren emeğin karşılığıydı. Bugün geriye dönüp baktığımda, o iki kelimenin içinde çok şey görüyorum… Güven… Emek… Ustalık… Abi şefkati… Ve gazetecilik… Celal Korkut…</strong></em> Benim meslek hayatımda adını hiçbir zaman unutmayacağım insanlardan biri. İyi ki yollarımız kesişmiş. İyi ki seni tanımışım. İyi ki senden gazetecilik öğrenmişim. Ve iyi ki yıllar sonra dönüp baktığımda, kızgınlıklarımın yerini büyük bir vefa ve minnet duygusu almış. Allah senden razı olsun Celal abi… Senin bana öğrettiğin gazetecilik terbiyesi, bugün hala üzerimde. Ve biliyorum ki meslek hayatım devam ettiği sürece de üzerimde olmaya devam edecek. Çünkü bazı ustalar unutulmaz. Bazı dersler eskimez. Bazı insanlar ise aradan yıllar geçse de hep ‘abi’ olarak kalır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 14:13:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BANA GÜLMEYİ ÖĞRET</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bana-gulmeyi-ogret-3321</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bana-gulmeyi-ogret-3321</guid>
                <description><![CDATA[BANA GÜLMEYİ ÖĞRET]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu benim hayatımın en kolay görünen ama en zor öğretmenliği olacak ,bu yaşımda benden istenilen bir görev , tabi ki isteyen 13 yaşındaki kız torunum Selin’im .&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Anneanne bana gülmeyi öğretir misin?” dediğinde önce dalga geçiyor sandım ama o gerçekten bunu istiyormuş .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaliteli gülmek onun ki zarif , kimseyi rahatsız etmeden kahkahalı gülmek, onun deyimiyle bu pahalı gülmek oluyor .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selin sekiz yıl önce yurt dışına yerleştiğinde henüz beş yaşındaydı ve çocuk gülüşlerine sahipti kıkırdamaz ama çok güzel gülerdi , dikkat ettimde büyüdükçe sesli gülüşlerini daha az kullanmaya başladı . Etrafındaki gülüşleri sanıyorum kontrol ediyor , bir kibarlık mı arıyor acaba derken cevabın bu olduğuna emin oldum , dikkati çekmek için çaba sarfedilmiş çirkin kahkahalara kulağını kapatmış , herşeye ölçü koyan bir çocuk onun tarzı diğer yaşıtlarına nazaran ölçülü , hanım hanımcık ,özentisiz ,sade , aklı başında .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şu anda okul hayatındaki ana dili İngilizce ve yanında Hollandalıların kullandığı Dutcha ve İspanyolcası var , Türkçeyi elbette unutmadı telaffuzu düzgün ama bazı kelimeleri yerlerine koyabilmek için daha iyi anlamak istiyor, gülmek de bu işin bir parçası hata yapmak istemiyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onu benim odamda dolabımın çekmecelerinin önünde görmek beni nasıl mutlu ediyor bir bilseniz, serpilmiş bedeninde benden bir bluzu, bir elbiseyi, bir aksesuarı kullandığını görmek oldukça keyif verici. “Benim herşeyim senin” diyorum “Biliyorum” diyor ama bir tel tokayı bile saçlarına takarken izin alıyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;İki erkek torunumun üstüne tek kız çocuk olduğu için çok küçükken&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;“Annenne seni goyalayın benim , üsükleyin benim , tantalayın benim akkalayın benim epsi epsi benim”derdi, büyüdü ve gerçekten hepsi onun olmaya başladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gülmek için ayna önünde prova yapalım çıkan seslerine bak hangisi sana yakışıyor, yüz ifadeni yakala ve onu tut’ dedim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Olur Fatoş’cuğum” dedi .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İçten gelerek atılan bir kahkaha bir kilo pirzolayla eş değerdeymiş dedim&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ooo oldukça pahalı “ dedi. Birlikte güldük, pahalı sözü yerini bulmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ağlamak nasıl ihtiyaçsa gülmek daha çok ihtiyaç , insan yalnızca mutluyken mi güler, ben buna inanıyorum, mutsuz insan güler mi ? Güler yüzlü olmak, herşeyi olumlu düşünmek bana göre tüm kapıları açar demek ki mutluluğun anahtarı gülmeyi bilen gözlerimizden geçiyor. Kırk gizli kapıyı açan gülümsememiz gözlerimizden hiç eksik olmasın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gülünce gözlerinin içi gülmek ne kadar güzel bir duygu değil mi etrafa neşe saçmak denilen söz budur heralde. Gülerken gözlerinden yaş gelmesi yine mutluluğun göstergesi olsa gerek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz üç kızkardeş bir araya gelip kahkahalarla vara yoğa herşeye gülerdik ama annem çok kızardı bize.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;⁠”Genç kızlar sesli gülmez, içiniz dışınız keyif mi alıyor yeter artık gülmeyin konuya komşuya ayıp olur”derdi .&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şu ayıp nasıl bir kelimeydi ne kadar yanlış bir utanmaydı annemin ki, gençliğimizin en güzel kısmıymış meğer o gülmelerimiz, şimdi istesek de o şen şakraklığımızdan eser kalmadı, şimdi ben bu güzel torunuma nasıl anlatabilirim gülmeyi?</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahalle bakkalımız asık suratlı, neredeyse herşeye hırlayan, sorulan bir ürüne cevap verme tenezzülünde bulunmaya, yüzünde gülümsemeyi unutmuş belki de hiç sahip olmamış bir adamdı, zaten dükkanında da&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“müşteri velinimetimizdir” yazısı yoktu, işini sevmeyerek yapıyorsa çocuktan büyüğe herkese hitap eden dükkanında müşteriye gülümseyemiyorsa niye açmıştı ki ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok sürmez kapatır dedim , nitekim dediğim de oldu kapattı , kaybolup gitti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” derler ya , o tatlı dili kullanırken insanın yüz ifadesine bakın uzun ve geniş bir gülümseme yayılmıştır yüzüne.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir de gülmekle ilgili güzel sözler vardır ya da besteye geçmiş şarkı sözleri; Şöyle gülerek bir uzanalım sanki kırların çiçeklerini kucaklarcasına.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;⁠”Gülmek için yaratılmış , gözlerde yaşlar niye?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;⁠Gülünce gözlerinin içi gülüyor&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gülmek sana yakışıyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gülümse”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve güzel bir söz :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne kadar gülersen o kadar gerçeksin&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gülmek için mutlu olmayı bekleme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gülen bir yüz , en zor kapıları açan tek anahtardır .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir yudum kahkaha bin vitamine bedeldir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Diyerek sözlerimi burada gülerek noktalıyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selin’ciğimle birlikte daha çok gülmeye gidiyorum, tutmayın beni.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya bir başka yazımı gülerek okumanızı diliyorum .Yüzlerinizden gülümsemeniz hiç eksik olmasın saygılar , sevgiler&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoş kalın , hoşçakalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 19:12:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>YENİ NESİL YALNIZLIK: BİN TAKİPÇİ, SIFIR DOST</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yeni-nesil-yalnizlik-bin-takipci-sifir-dost-3320</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yeni-nesil-yalnizlik-bin-takipci-sifir-dost-3320</guid>
                <description><![CDATA[YENİ NESİL YALNIZLIK: BİN TAKİPÇİ, SIFIR DOST]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç düşündünüz mü, insan hiç olmadığı kadar kalabalığın içinde olduğu hâlde nasıl bu kadar yalnız kalabilir? Telefonlarımızın ekranında yüzlerce, hatta binlerce isim var. Paylaştığımız bir fotoğraf birkaç dakika içinde onlarca beğeni alıyor, bir düşüncemizi yazdığımızda yorumlar geliyor, attığımız bir hikâyeyi yüzlerce kişi izliyor. Doğum günümüzde telefonumuz bildirimlerden susmuyor. “İyi ki doğdun” mesajları peş peşe geliyor. Bazen hiç tanımadığımız insanlar bile hayatımızın en özel anlarına bir emoji bırakıyor. Peki bütün bunların arasında gerçekten kaç kişi, gece yarısı içimiz daraldığında bizi arayıp “Ne oldu?” diye soruyor? İşte çağımızın en büyük çelişkilerinden biri tam da burada başlıyor: Binlerce takipçimiz olabilir ama anlatacak tek bir gerçek dostumuz olmayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni nesil yalnızlık, eskisi gibi bir odada tek başına oturmak değil. Bugünün yalnızlığı, telefonun hiç susmadığı ama insanın içinde konuşacak kimsenin olmadığı bir hâle dönüşmüş durumda. Ekranın ışığı yüzümüzü aydınlatırken içimizin karanlıkta kalabildiği bir dönemden geçiyoruz. Sürekli iletişim hâlinde olduğumuzu düşünüyoruz ama çoğu zaman kimseyle gerçek anlamda iletişim kuramıyoruz. Birine tek tuşla ulaşabiliyoruz ama ona gerçekten ulaşamıyoruz. Bir insanın çevrimiçi olduğunu görebiliyoruz fakat nasıl hissettiğini bilemiyoruz. Fotoğraflarını görüyoruz ama hayatındaki gerçeği bilmiyoruz. Gülümseyen yüzünü izliyoruz ama o gülümsemenin arkasında neler yaşadığını çoğu zaman fark etmiyoruz. Belki de en büyük yanılgımız, sosyal medyada görünür olmayı hayatta var olmakla karıştırmamız. Takipçi sayımız arttıkça değerimizin arttığını, beğeni sayımız yükseldikçe daha çok sevildiğimizi düşünüyoruz. Bir paylaşımımız çok izlendiğinde kendimizi önemli hissediyoruz. Oysa insanın gerçek değeri, kaç kişinin onu ekranda gördüğüyle değil, kaç kişinin hayatında gerçekten yer aldığıyla ölçülür. Bin kişi fotoğrafınızı beğenebilir ama o bin kişinin içinde hastalandığınızda yanınıza gelecek biri var mı? Bin kişi başarılarınızı alkışlayabilir ama başarısız olduğunuzda yanınızda oturup sizi dinleyecek biri var mı? Bin kişi doğum gününüzü kutlayabilir ama hiçbir şey yapmak istemediğiniz bir günde kapınızı çalıp “Ben geldim” diyecek biri var mı? Asıl mesele tam olarak budur. Çünkü dostluk, güzel günlerin fotoğrafına yorum yazmak değildir. Dostluk, hayatın güzel görünmediği zamanlarda da orada kalabilmektir. Günümüzde arkadaşlık ile dostluk arasındaki fark giderek kayboluyor. Oysa arkadaşımız çok olabilir. Aynı ortamı paylaştığımız, birlikte kahve içtiğimiz, sohbet ettiğimiz, sosyal medyada birbirimizi takip ettiğimiz onlarca insan olabilir. Fakat dostluk çok daha farklıdır. Dostluk, insanın kendisini saklamak zorunda hissetmediği yerdir. Dostunuzun yanında güçlü görünmek zorunda değilsiniz. Her zaman mutlu olmak, başarılı olmak, güzel görünmek ya da hayatınızın kusursuz olduğunu göstermek zorunda değilsiniz. Bazen sadece susabilirsiniz, bazen ağlayabilirsiniz, bazen hiçbir şey anlatmadan yan yana oturabilirsiniz. Gerçek bağ biraz da budur. Fakat sosyal medya bize çoğu zaman bunun tam tersini öğretiyor. Sürekli iyi görünmemiz, mutlu olduğumuzu göstermemiz, başarılı olduğumuzu kanıtlamamız ve güzel hayatımızı sergilememiz gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü sosyal medya çoğu zaman hayatın kendisini değil, hayatın vitrini gösteriyor. Kimse sabaha kadar uyuyamadığını paylaşmıyor. Kimse ailesiyle yaşadığı kırgınlığı fotoğrafının altına yazmıyor. Kimse kendisini değersiz hissettiği anları kolay kolay göstermiyor. İnsanlar daha çok hayatlarının iyi taraflarını sergiliyor. Böylece hepimiz birbirimizin hayatına bakıyor ve herkesin bizden daha mutlu, daha başarılı, daha güzel ve daha kalabalık olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Oysa ekranda gördüğümüz hayatların büyük bölümü hayatın tamamı değil, seçilmiş bir bölümüdür. Bir insanın birkaç saniyelik videosuna bakarak onun bütün hayatı hakkında fikir sahibi olamayız. Bir fotoğraftaki gülümsemenin arkasında ne olduğunu bilemeyiz. Bu nedenle sosyal medyada gördüğümüz kalabalıklar bizi yanıltmamalı. Çünkü bir insanın çok sayıda takipçisi olması onun yalnız olmadığı anlamına gelmez. Hatta bazen en kalabalık görünen insanların içinde en büyük yalnızlıklar yaşanabiliyor. Bu durum yalnızca gençlerin sorunu da değil. Orta yaşında, hayatının belli bir noktasına gelmiş insanlar da aynı boşluğu yaşayabiliyor. Hatta insan yaş aldıkça bazı ilişkilerin gerçek yüzünü daha iyi görebiliyor. Hayat boyunca arkadaşımız olduğunu düşündüğümüz bazı insanların aslında yalnızca belirli dönemlerde yanımızda olduğunu fark edebiliyoruz. Bazı ilişkilerin alışkanlık, bazı ilişkilerin çıkar, bazı ilişkilerin ise sadece aynı ortamı paylaşmaktan ibaret olduğunu zaman içinde anlıyoruz. Bu farkındalık bazen insanı üzse de aslında gerçek dostluğun değerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Çocukken arkadaşlık çok daha kolaydı. Birlikte oyun oynadığımız insanla arkadaş olurduk. Birlikte gülerdik, kavga ederdik, sonra barışırdık. Kimsenin kaç takipçisi olduğuna bakmazdık. Kimsenin arabasını, evini, kıyafetini, makamını ya da çevresini ölçmezdik. Arkadaşlık daha saf, daha doğrudan ve daha gerçekti. Büyüdükçe hayatımıza hesaplar girdi. Kimin ne iş yaptığı, kimin çevresinin geniş olduğu, kimin makamının bulunduğu, kimin maddi imkânlarının daha iyi olduğu, kimin daha fazla tanıdığı olduğu önem kazanmaya başladı. Farkında olmadan insan ilişkilerini de bir çeşit yarışa dönüştürdük. Bugün bazı insanlar arkadaşlık kurarken bile karşısındaki kişinin kendisine ne kazandıracağını düşünüyor. Oysa gerçek dostluğun ölçüsü “Bana ne kazandırır?” olmamalıdır. Asıl soru “Yanında kendim olabilir miyim?” olmalıdır. Çünkü insanın hayatındaki en kıymetli kişiler, ona en çok fayda sağlayanlar değil, onun en zor hâlini gördüğü hâlde yanında kalabilenlerdir. Bugün bir telefon görüşmesi bazen yüzlerce beğeniden daha değerlidir. Birinin gerçekten “Nasılsın?” diye sorması, binlerce yorumdan daha anlamlı olabilir. Çünkü bazı zamanlarda insanın ihtiyacı çözüm değildir; sadece dinlenmektir. Bazen bir insanın hayatını değiştiren şey büyük bir yardım değil, fark edildiğini hissetmesidir. “Sen benim için önemlisin” diyebilmek, karşımızdaki insanın hayatında düşündüğümüzden çok daha büyük bir yer tutabilir. Teknoloji elbette hayatımızı kolaylaştırıyor. İnsanların birbirine ulaşmasını sağlıyor, uzakları yakın ediyor, bilgiye erişimi hızlandırıyor ve iletişim imkânlarımızı artırıyor. Sorun teknolojinin kendisi değil, onu nasıl kullandığımızdır. Telefonlarımızı elimizden düşürmezken birbirimizin yüzüne bakmayı unutuyorsak, yüzlerce kişiyi takip ederken yanı başımızdaki insanın nasıl olduğunu merak etmiyorsak, sürekli mesajlaşırken gerçek bir sohbet kuramıyorsak burada durup kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Belki biraz daha az paylaşmalı, biraz daha fazla yaşamalıyız. Bir fotoğraf çekmeden önce o anın tadını çıkarmalı, bir sofrada telefonumuzu kenara bırakıp karşımızdaki insanın gözlerinin içine bakmalıyız. Uzun zamandır görüşmediğimiz bir arkadaşımızı sadece sosyal medyada gördüğümüzde hatırlamak yerine gerçekten aramalıyız. “Ne yaptın?” diye sormanın yanında “Gerçekten nasılsın?” demeyi de öğrenmeliyiz. Fakat bunu sadece konuşmak için değil, cevabını gerçekten merak ederek yapmalıyız. Çünkü insanın en temel ihtiyaçlarından biri anlaşılmaktır. Hepimiz zaman zaman güçlü görünmeye çalışıyoruz. Hayatımızın kontrol altında olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Fakat herkesin zaman zaman yorulduğu, kırıldığı, yalnız kaldığı ve desteğe ihtiyaç duyduğu gerçeğini unutmamalıyız. İnsan, kusurlarıyla ve zayıflıklarıyla da kabul edilmek ister. Gerçek dostluk da tam olarak burada anlam kazanır. İnsan kendisini saklamak zorunda kalmadığı bir ilişkinin içinde gerçekten huzur bulur. Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben gerçekten kalabalık mıyım, yoksa sadece görünür müyüm? Bu sorunun cevabı bazen canımızı acıtabilir. Çünkü insanın kendisine yalnız olduğunu itiraf etmesi kolay değildir. Ancak yalnızlığı kabul etmek utanılacak bir şey değildir. Asıl sorun, yalnızlığımızı binlerce insanın arasında saklamaya çalışmak ve kendimizi bu kalabalığın bizi mutlu ettiğine inandırmaktır. Hayatımızdaki insanların sayısından çok, hayatımıza kattıkları anlamı önemsemeliyiz. Bir kişiye güvenebilmek, bin kişiye kendimizi göstermekten daha değerlidir. Bir insanın yanında kendimiz olabilmek, binlerce insanın bizi beğenmesinden daha büyük bir özgürlüktür. Çünkü sosyal medya üzerindeki görünürlük geçicidir. Bugün çok konuşulan bir insan yarın unutulabilir. Bugün binlerce kişinin beğendiği bir paylaşım birkaç gün sonra kimsenin aklına gelmeyebilir. Fakat gerçek bir dostun hayatımızda bıraktığı iz yıllarca kalabilir. Hayatın sonunda elimizde takipçi sayımız olmayacak. Kaç kişinin fotoğraflarımızı beğendiğini, kaç kişinin hikâyelerimizi izlediğini ya da kaç kişinin bizi sosyal medyada takip ettiğini kimse hatırlamayacak. Hatırlanacak olan, kimlerin hayatımıza gerçekten dokunduğu olacak. Zor günümüzde kim yanımızdaydı, hastalandığımızda kim bizi merak etti, başarısız olduğumuzda kim elimizden tuttu, ağladığımızda kim bizi yargılamadan dinledi ve hiçbir şeyimiz kalmadığında bile kim yanımızda durdu? Gerçek zenginlik tam olarak burada saklıdır. Bu nedenle belki de artık daha fazla takipçi kazanmanın değil, daha fazla gerçek bağ kurmanın peşinden gitmeliyiz. Daha fazla beğeni almak yerine daha fazla insanın hayatına gerçek anlamda dokunmayı önemsemeliyiz. Telefonumuzu zaman zaman bir kenara bırakıp sevdiklerimize zaman ayırmalıyız. Bir arkadaşımızı sadece paylaşımını gördüğümüzde değil, gerçekten merak ettiğimiz için aramalıyız. Bir kahveyi fotoğrafını çekmek için değil, sohbet etmek için içmeliyiz. Bir sofrada telefon ekranlarına değil, birbirimizin yüzüne bakmalıyız. Çünkü hayat zaten yeterince hızlı akıyor. Günler, aylar ve yıllar fark etmeden geçiyor. İnsanlar hayatımıza giriyor, bazıları kalıyor, bazıları gidiyor. Bazen aynı evde yaşadığımız insanlarla bile yeterince konuşamadığımızı fark ediyoruz. Oysa kaybettiğimiz zamanın geri dönüşü yok. Bugün yanımızda olan insanlara zaman ayırmak için yarını beklememeliyiz. Unutmamamız gereken çok basit ama çok önemli bir gerçek var: Bir takipçi sizi izler, gerçek bir dost ise sizi görür. Bir takipçi paylaşımınızı beğenir, gerçek bir dost hayatınızı önemser. Bir takipçi güzel gününüzde karşınıza çıkar, gerçek bir dost kötü gününüzde kapınızı çalar. Bir takipçi ne yaptığınızı merak eder, gerçek bir dost nasıl olduğunuzu merak eder. İşte aradaki fark küçücük görünse de aslında insan hayatının tamamını değiştirecek kadar büyüktür. Belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken en önemli soru şudur: Binlerce insan tarafından görülmek mi istiyoruz, yoksa birkaç insan tarafından gerçekten anlaşılmak mı? Benim cevabım çok açık. İnsan sadece görünmek değil, anlaşılmak istiyor. Sadece konuşmak değil, dinlenmek istiyor. Sadece kalabalıkta bulunmak değil, bir yere ait olduğunu hissetmek istiyor. Bu nedenle hayatımızı takipçi sayılarının, beğenilerin ve sanal kalabalıkların üzerine kurmamalıyız. Çünkü ekranlar bir gün kapanacak, bildirimler susacak, sosyal medya akışları değişecek ve bugün hayatımızın merkezinde olan birçok şey zamanla önemini kaybedecek. Fakat gerçek insanların hayatımızda bıraktığı iz kalacak. Zor zamanımızda yanımızda olan bir dostun sesi, omzumuza dokunan bir el, içten bir sarılma, samimi bir sohbet ve “Ben senin yanındayım” diyen bir insanın varlığı hiçbir sanal kalabalıkla kıyaslanamaz. Sonuç olarak yeni nesil yalnızlık, insanın etrafında kimsenin olmaması değil, etrafında çok insan olduğu hâlde kendisini gerçekten anlayan kimsenin olmamasıdır. Bugün binlerce takipçiye sahip olmak kolay olabilir, fakat gerçek bir dost kazanmak hâlâ emek, güven, sadakat ve samimiyet istiyor. Belki de bu nedenle hayatımızdaki insanları saymak yerine onlarla kurduğumuz bağların gerçekliğine bakmalıyız. Çünkü insanın gerçek zenginliği telefon rehberindeki isimlerin sayısı değil, gerektiğinde hiç düşünmeden kapısını çalabileceği insanların varlığıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bin takipçi sizi tanımayabilir. Ama bir gerçek dost sizi sizden bile iyi anlayabilir. Bin kişi sizi alkışlayabilir. Ama gerçek bir dost düştüğünüzde elinizden tutabilir. Binlerce insan adınızı bilebilir. Ama bazen sadece bir insanın “Sen bugün iyi görünmüyorsun, neyin var?” diye sorması dünyalara bedel olabilir. İşte gerçek bağ budur. Gerçek dostluk budur. Ve belki de bugün hepimizin ihtiyacı olan şey daha büyük bir dijital çevre değil, daha küçük ama daha gerçek bir insan çevresidir. Çünkü hayatın sonunda kaç kişinin bizi takip ettiğini değil, kaç kişinin gerçekten yanımızda olduğunu hatırlayacağız. Bir sonraki yazımda buluşmak üzere sevgiyle kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 19:06:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CISLAVED KÖYLÜNÜN SESSİZ YOL ARKADAŞI</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/cislaved-koylunun-sessiz-yol-arkadasi-3319</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/cislaved-koylunun-sessiz-yol-arkadasi-3319</guid>
                <description><![CDATA[CISLAVED KÖYLÜNÜN SESSİZ YOL ARKADAŞI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ayakkabı deyip geçme, onu yalnızca bir eşya olarak görüp, kapının önünde bırakmak haksızlıktır çünkü onlar, bir ömrün birebir tanığıdır. Alın terinin sessiz ortağı, hayat mücadelesinin görünmeyen kahramanıdır. İşte köylünün ayağındaki lastik ayakkabı, halk arasında yıllarca “Cıslaved" diye anılan o mütevazı ayakkabı da bunlardan biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgili Habercaddesi okurlarım bilirsiniz bugün vitrinlerde binlerce liralık ayakkabılar sergileniyor. Her mevsime, her spora, her kıyafete özel modeller üretiliyor. Çuvaldızı kendime batırayım, bir oda dolusu olmasada fazlaca ayakkabım vardır, her kıyafetime göre değişir, kimi zaman spor, kimi zaman klasik tarz giyerek kıyafetimi tamamlıyorum. Bir zamanlar Anadolu'nun tüm köylerinde tek bir ayakkabı vardı; geçin kıyafeti, şuyu, buyu, tek bir ayakkabı ile dört mevsim geçirilirdi. Çamurda da, harmanda da, dağa çıkarken de, pazara giderken de, tezek üstünde de giyilen ayakkabı oydu yalnızca ayağı değil, bir hayatı taşırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte onun tek bir adı vardı.. “Cıslaved” denildiğinde birçok insanın aklına siyah, sade ve gösterişsiz bir lastik ayakkabı gelir. Oysa onu asıl değerli yapan görünüşü değildi dayanıklılığıydı, sabrıydı tıpkı onu giyen insanlar gibi sessiz ama güçlü oluşuydu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Köy hayatını gerçekten yaşamış olanlar iyi bilir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gün daha güneş doğmadan başlar, horoz sesiyle uyanılır, ahıra gidilir, hayvanlar beslenir, inekler sağılır, yumurtalar toplanır, ardından tarlaya doğru uzun bir yürüyüş başlardı. O yürüyüşlerin her adımında insanların ayağında Cıslaved vardı. Sabah çiğinin ıslattığı otların üzerinde, yağmurdan sonra balçığa dönen patikalarda, taşlı yollarda, dere kenarlarında... Ayağın altındaki tek koruyucu oydu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne marka merakı vardı ne moda kaygısı. Kimse ayakkabısının rengine bakmazdı. Önemli olan gün boyu ayağını yaralamadan işini görebilmesiydi çünkü köylü için ayakkabı bir gösteriş değil, ekmek kapısına giden yolun vazgeçilmez bir parçasıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünün gençleri belki anlayamaz. Islanan bir ayakkabının sobanın yanında kurutulmasını, yırtılan yerinin eski bir lastikle yamalanmasını, tabanı inceldiğinde atılmayıp tekrar tekrar tamir edilmesini... Çünkü o yıllarda hiçbir şey kolay kazanılmazdı. Bir çift ayakkabı aylarca, bazen yıllarca kullanılırdı, eskidikçe değeri azalmaz, aksine emekle bütünleşirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şehirlerde büyüyen çocuklar asfaltın üzerinde yürüyerek büyüyor ama köy çocukları taşın ne kadar sert olduğunu, dikenin ayağa nasıl battığını, toprağın kokusunu ve yağmurdan sonra oluşan çamurun ağırlığını çok iyi bilirdi. İşte Cıslaved bütün bunlara karşı ayağı koruyan mütevazı bir kalkandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki ayağı terletirdi, belki yaz sıcağında bunaltırdı, belki kışın içine su alırdı ama yine de vazgeçilmezdi çünkü onun yerini dolduracak başka bir seçenek çoğu zaman yoktu. İnsan sahip olduğu şeyle yetinmeyi bilmeliydi. Belki de bugünün en büyük eksikliği tam burada başlıyor artık elimizdekilerin kıymetini bilmeyi unutuyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neydi bu Cıslaved, nereden çıkmış, nasıl dünyaya yayılmıştı ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zamanı biraz geriye alalım, XIX.yüzyılın sonlarına gidelim, 1893 yılında İsveçli Wilhelm ve Carl Gislow kardeşlerin kurduğu “Gislaved” ilk yıllarında kauçuk esaslı birçok farklı ürün üretiyordu. O dönem otomobil henüz lüks bir merak konusu, bisiklet ise günlük yaşamın vazgeçilmez ulaşım aracıydı. Kauçuğun geleceği ise daha yeni keşfedilmekteydi. Küçük bir İsveç fabrikasında başlayan üretim, zamanla teknik bilgiyle, disiplinli işçilikle ve bitmeyen kalite arayışıyla büyümeye başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İsveç'in uzun ve sert kışları, mühendisleri sürekli daha güvenli çözümler geliştirmeye zorluyordu. Kar, buz, don ve kilometrelerce süren orman yolları laboratuvarlardan çok daha gerçekçi bir test merkeziydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden Gislaved lastik ayakkabıları hiçbir zaman gösterişli reklamların değil, güven duygusunun markası oldu. İskandinav kültüründe gösteriş yerine işlevsellik, abartı yerine sağlamlık ön plandaydı 1893 yılında kurulan fabrikada hurda lastiklerden üretilen kauçuk ayakkabılar, 1930'lu yıllarda Türkiye'ye ulaştı. Anadolu insanı bu sağlam ayakkabıları benimsedi ve zamanla "Gislaved" ismi halk arasında "Cızlaved” olarak söylenmeye başlandı. Bu hikaye gerçek miydi, söylenti miydi bilemiyorum.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bugün kimse Cıslaved giymiyor, belki adı bile yavaş yavaş unutuluyor ama onu giyen insanların emeği hâlâ sofralarımıza geliyor. O insanların alın teri hâlâ bu ülkenin en kıymetli sermayesi olmaya devam ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bizler bazen geçmişe yalnızca nostalji gözüyle bakıyoruz oysa geçmiş, sadece özlenecek bir zaman değildir; saygı duyulacak bir emek hikâyesidir. Cıslaved de bu hikâyenin sessiz kahramanlarından biridir. Konuşmazdı, şikâyet etmezdi, dikkat çekmezdi ama her adımda sahibine eşlik ederdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün modern hayatın içinde koşarken belki o eski lastik ayakkabıları bir köşede unutuyoruz fakat unutmamamız gereken asıl şey, o ayakkabıların üzerinde yürüyen insanların bize bıraktığı mirastır. Sabır, kanaat, emek, dayanıklılık ve alın teri...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bir gün eski bir köy evinin kapısında, tozlanmış bir çift Cıslaved görürseniz, onu sadece eski bir ayakkabı sanmayın. Bir ömrün sessiz tanığı, binlerce kilometrelik emeğin izi ve Anadolu insanının vakur duruşunun sembolü olarak görün. Çünkü bazen en büyük hikâyeler, en sessiz ayakkabıların içinde saklıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 19:06:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fırçasıyla Renkleri Konuşturan Kadın MİHRİ HANIM.</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/fircasiyla-renkleri-konusturan-kadin-mihri-hanim-3318</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/fircasiyla-renkleri-konusturan-kadin-mihri-hanim-3318</guid>
                <description><![CDATA[Fırçasıyla Renkleri Konuşturan Kadın MİHRİ HANIM.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimi sanatçılar vardır yaşadıkları döneme sığmaz onlar zamanı aşan bir iz bırakır fakat çoğu zaman bunun karşılığında yalnızlığı seçmek zorunda kalırlar.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgili Habercaddesi okurlarım, bugünkü yazımda portresini çizmeye çalışacağım Mihri Rasim de böyle bir kadındı. Onun hikayesi sadece bir ressamın yaşamı değil, hayallerinin peşinden yürüyen cesur bir kadının renkli bir yolculuğudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mihri Rasim hanım ya da bilinen adı ile Mihri Müşfik Hanım İstanbul'un bir çok sanatçıya ev sahipliği yapmış, sonraki yüzyılda da Nazım’ın kaldırımlarını çiğnediği Kadıköy’ün Bahariye semtinde Ahmet Rasim’in konağında 1886 yılında dünyaya gözlerini açmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Babası, Askeri Tıbbiye’de ders veren ve "Tıbbiye Nazırı" Dr. Çerkez Ahmet Rasim Paşa'dır. Mihri hanım Avrupai bir eğitim görmüş Edebiyat, Musiki ve Resim ile ilgilenmiş fakat resme olan ilgisi diğerlerine göre ağır basmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Böylece Türkiye’de çağdaş resim çalışmalarını başlatan ilk kadın ressam ünvanını almıştı. O yıllarda kadınların sanatla var olması bile büyük bir mücadeleyken, Mihri Rasim eline fırçasını aldı ve kimsenin cesaret edemediği kapıları araladı çünkü onun içinde susturulamayan bir renk vardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Resim yaparken sadece yüzleri çizmezdi insanların sakladığı duyguları, gözlerindeki kırgınlığı, umutlarını ve sessizliklerini de tuvale işlerdi. Her fırça darbesi, kelimelere dökülemeyen bir hikâyeyi anlatıyordu belki de bu yüzden tablolarına uzun uzun bakan insanlar, bu resimlerin içinde kendilerinden bir parça buluyorlardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mihri hanım resme çok meraklıydı, yaptığı bir resim ailesi tarafından II.Abdülhamid’e sunuldu bu resmi çok beğenen Abdülhamid, saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersleri almasını istedi buna çok sevinen Mihri hanım Zonaro’dan Beşiktaş Akaretler’deki atölyesinde ilk kadın ressamlarımızdan olan Celile hanımla (Nazım Hikmet’in annesi) birlikte dersler aldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanat ruhuna işlemişti, sanata aşıktı, henüz 17 yaşında iken , Fransız elçisinin eşinin hazırlattığı sahte bir Fransız pasaportuyla Galata’dan kalkan bir İtalyan gemisine binerek İtalya’ya gitti. Bir süre Roma’da yakınlarının yanında kalan Mihri hanımın sanata olan aşkı bu kez de onu Fransa’ya çekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Paris’in sanat dünyasının merkezi sayılan ünlü Montparnasse Bulvarı’nda kiraladığı yeri, hem ev hem de atölye olarak kullandı. Portre ve gravür ağırlıklı resimler yaparak ve evinin bir odasından aldığı kira ile geçimini sağladı. Kiracısı Müşfik Selami bey, Sorbonne Üniversitesi Siyasi Bilimler Fakültesi’ndei Öğretim Görevlisiydi. Bir süre sonra Müşfik Selami bey ile evlenmeye karar verdiler, böylece sanat dünyasında bilinen "Mihri Müşfik “ hanım adını almış oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İtalya ve Fransa'da çeşitli sanat okullarında ve atölyelerinde öğrenim gören Mihri Müşfik hanım, dışavurumcu bir anlayışla özgün portreler yaptı, çağdaş resim akımlarını yakından takip etti, portrelerinde Kübizmin ve Ekspresyonizmin etkisi görüldü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Paris’te bir resepsiyonda Maliye Nazırı Cavit beyle tanışan Mihri hanım Cavit beyin Maarif Nazırı'na bir telgraf göndererek Mihri hanımdan kızlar için açılacak Güzel Sanatlar okulunda Mihri Müşfik hanımdan yararlanılmasını önerince , 1913 yılında Darülmuallimata (Kız Öğretmen Okulu) Resim Öğretmenliği’ne atandı. Bu okul, Müslüman halkın kızlarının devam ettiği en yüksek eğitim kuruluşu idi burada, öğrencilerini etkileyen ve sevilen bir öğretmen oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’da bulunduğu dönemde, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Fikret Adil, Namık İsmail gibi ünlü ressamların yanı sıra Tevfik Fikret ile dost oldu. Edebiyat-ı Cedide şairlerinin yazdıklarını resimleyerek bir “Edebiyat-ı Cedide Resmi” yarattı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tevfik Fikret anılarının birininde Mihri hanım ile ilgili şöyle demişti:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yukarıda bir hanım var resimler yapıyor bir de "Rübab"ı (Orta Asya kökenli, lavta veya ud benzeri telli bir çalgı) o kadar güzel yorumluyor ki yazdıklarım bu kadar anlamlı mı imiş, diye şaşırıyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1915'te Tevfik Fikret'in ölümü üzerine yüzünün kalıbını alarak heykelini yaptı. Bu, Türkiye'de yapılan ilk mask çalışması olarak tarihte yerini aldı, bu mask halen Aşiyan Müzesi’nde sergilenmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir süre sonra çıkan dedikodular ,kötü alışkanlıklar ve sosyal çalkantılar nedeniyle Mihri hanımın Müşfik bey ile iyi yürümeyen evliliği boşanma ile sona sonuçlandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Boşanmanın ardından kendini resim çalışmalarına adayan Mihri hanım, 1922 yılında Yunan ordusunun denize dökülmesinin ardından Mustafa Kemal’i Mareşal üniformasıyla ayakta canlandıran yaklaşık 3 m yüksekliğinde bir portresini yaptı ve Çankaya Köşkü’ne götürerek Atatürk’e bizzat kendisi hediye etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu tablo Cumhuriyet’in ilanından sonra bir Türk ressamı tarafından yapılan “ilk Atatürk portesi” olarak tarihe geçti. Daha sonra zamanın Yugoslav Kralı Alexander hatırasına Yugoslavya'ya hediye edilen bu tablo II.Dünya Savası esnasında Belgrad Sarayı'nın tahrip olması sonucu kayboldu ama uzun aramalar sonucunda 1990’larda bulundu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1922 yılının sonuna doğru yeniden İtalya’ya gitti, portreler yaparak uzun süre yaşamını sürdürdü konu olarak hep ünlü kişileri seçti. İtalyan Şair Gabriele d’Annunzio ile birlikte olduğu dönemde onun aracılığıyla birkaç kez Vatikan’a kabul edildi ve Papa’nın bir portresini yaptı ayrıca bir kilisenin fresklerinin onarımında çalıştı. Vatikan’da ilk kez bir Papa, başka dinden bir kadın ressama poz vermişti bu tablo yeni Papa’nın seçimine kadar Vatikan Müzesi’nde kalmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İtalya’nın ardından yeniden Paris’e geçen Mihri hanım bu dönemde "Çingene" isimli tablosunun Louvre Müzesi’nde sergilendiğini görünce çok mutlu oldu ancak bu mutluluk uzun sürmedi kız kardeşi Enise Salih hanımı ve yeğeni Hale Asaf’ı kaybettikten sonra Paris’te yaşamak istemedi, ABD’de yaşamayı tercih etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fransa'nın Le Havre Limanı’ndan hareket eden Carmania gemisi ile 1927 yılının Kasım ayında New York'a ayak bastı. Bir süre New York, Washington, Chicago’da üniversitelerde konuk resim profesörlüğü yaptı ve zengin Amerikan ailelerine özel dersler vererek geçimini sağladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>16 Temmuz 1932'de Manhattan'da ikinci evliliğini Salvatore Virzi ile yapıp 1943 yılında Amerikan vatandaşı oldu. Yaşlılığı yoksulluk içinde geçti. Sanat için harcanan, bu uğurda mücadelelerle geçen Mihri hanımın hayatı maalesef Amerika’da yoksulluk ve yalnızlık içinde son bulmuş ve 1954 yılında New York’ta kimsesizler mezarlığına gömülmüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün onun eserlerine bakan herkes, sadece bir tablo görmez. O tabloların içinde bir kadının cesaretini, yalnızlığını, umudunu ve hayata olan inancını hisseder. Mihri hanım yalnızca geçmişte yaşamış bir ressam değildir o hâlâ ilham vermeye devam eden güçlü bir isimdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı insanlar dünyadan göçüp gider ama bıraktıkları iz hiç silinmez. Renkleri solsa bile anlamı kaybolmayan tabloları, yıllar geçse de unutulmayan cesareti ve sanata adadığı ömrüyle yaşamaya devam eder. Bunun en güzel örneği de Mihri hanımdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 19:01:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>30 AĞUSTOS: ESARETE KARŞI YAZILAN EN BÜYÜK CEVAP</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/30-agustos-esarete-karsi-yazilan-en-buyuk-cevap-3317</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/30-agustos-esarete-karsi-yazilan-en-buyuk-cevap-3317</guid>
                <description><![CDATA[30 AĞUSTOS: ESARETE KARŞI YAZILAN EN BÜYÜK CEVAP]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>30 Ağustos Zafer Bayramı, yalnızca bir savaşın kazanıldığı gün değildir. O gün, bir milletin kaderini kendi elleriyle yeniden yazdığı, bağımsızlığından asla vazgeçmeyeceğini tüm dünyaya ilan ettiği tarihin dönüm noktalarından biridir. Bugün üzerinde özgürce yaşadığımız bu topraklar, kolay kazanılmadı. Her karışında fedakârlık, cesaret, gözyaşı ve vatan sevgisi vardır. İşte 30 Ağustos, bu büyük mücadelenin zaferle taçlandığı, Türk milletinin yeniden ayağa kalktığı günün adıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>30 Ağustos Zafer Bayramı'nın önemi tam da burada başlar. Çünkü bu tarih bize yalnızca geçmişte kazanılmış bir zaferi hatırlatmaz; bağımsızlığın, özgürlüğün ve vatan sevgisinin ne kadar büyük bedeller ödenerek kazanıldığını da anlatır. 30 Ağustos, bir milletin "Artık yeter" diyerek kendi kaderine sahip çıkmasının tarihidir. Bu nedenle 30 Ağustos'u kutlamak, sadece bayrak asmak, törenlere katılmak veya güzel sözler söylemek değildir. Asıl önemli olan, bu büyük zaferin hangi şartlarda kazanıldığını anlamak ve bize bırakılan bağımsızlık mirasının değerini bilmektir.Bugün 30 Ağustos denildiğinde belki çoğumuzun aklına bayraklarımız, törenlerimiz, marşlarımız, meydanlarda yaşanan coşku ve Atatürk gelir. Bunların hepsi elbette çok değerlidir. Ancak 30 Ağustos'u sadece takvimde kırmızıyla işaretlenmiş bir bayram günü olarak görmek, bu büyük zaferin gerçek anlamını eksiltmek olur. Çünkü 30 Ağustos'un arkasında bir milletin var olma mücadelesi vardır. Bugün çocuklarımızın okula gidebilmesinin, gençlerimizin hayaller kurabilmesinin, kadınlarımızın kendi hayatları hakkında karar verebilmesinin, hepimizin kendi bayrağımızın altında özgürce yaşayabilmesinin temelinde bu mücadelenin bıraktığı büyük miras vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yurdun dört bir yanı işgal edilirken, birçok kişi Türk milletinin artık tarih sahnesinden silineceğini düşünüyordu. Osmanlı Devleti savaşın ağır yükü altında kalmış, Anadolu'nun çeşitli bölgeleri işgal edilmiş, millet büyük bir yoksulluk ve çaresizlik içinde bırakılmıştı. İnsanların elinde imkânlar sınırlıydı, ordunun şartları ağırdı, ülkenin geleceği belirsizdi. Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı: Türk milletinin özgürlük aşkı. Çünkü bu millet için bağımsızlık bir tercih değildi. Bağımsızlık, var olmanın kendisiydi. Esaret altında yaşamaktansa mücadele etmek, teslim olmaktansa direnmek, umutsuzluğa kapılmaktansa yeniden ayağa kalkmak tercih edildi. İşte böyle bir dönemde Mustafa Kemal Atatürk, milletine olan inancını kaybetmeden büyük bir mücadele başlattı. O, sadece bir komutan değildi; umudun tükendiği yerde yeniden umut olabilen, karanlığın içinde yol gösterebilen büyük bir liderdi. Mustafa Kemal Atatürk'ün en büyük güçlerinden biri de milletine güvenmesiydi. O, Anadolu insanının içinde taşıdığı vatan sevgisini, bağımsızlık arzusunu ve mücadele gücünü gördü. Çünkü biliyordu ki bir ülkeyi yalnızca silahlar kurtarmaz. Bir ülkeyi asıl kurtaran, o ülkenin insanlarının inancı ve kararlılığıdır. İşte Kurtuluş Savaşı'nın en büyük gücü de buydu. Anadolu'nun dört bir yanında kadın, erkek, genç, yaşlı demeden herkes bu mücadeleye omuz verdi. Cepheye yalnızca askerler gitmedi; anneler evlatlarını gözyaşlarıyla uğurladı, çocuklar yokluk içinde büyüdü, millet topyekûn bir direniş gösterdi. Kadınlar cephane taşıdı, yaralılara baktı, evinde kalan son yiyeceğini askeriyle paylaştı. İnsanlar sahip oldukları az şeyi birbirleriyle bölüştü. Çünkü mesele sadece toprak meselesi değildi. Mesele bir milletin onuru, geleceği ve özgürlüğüydü. Türk milleti, esaret altında yaşamaktansa mücadele etmeyi seçti. Bugün soframızda ekmeğimizi yerken, çocuklarımızın okul çantalarını hazırlarken, işe giderken, sevdiklerimizle bir arada otururken belki bunların ne kadar büyük bir anlam taşıdığını her zaman düşünmüyoruz. Oysa geçmişte bir annenin çocuğuna verebildiği bir parça ekmek bile büyük bir fedakârlıktı. Bir çift ayakkabı, bir battaniye, bir kağnı, bir avuç yiyecek bile savaşın kaderini etkileyebilecek kadar kıymetliydi. Bugünün rahatlığı bize geçmişteki yoklukları unutturmamalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>30 Ağustos Zafer Bayramı'nın anlamını çocuklarımıza ve gençlerimize anlatırken de tam olarak bu noktayı unutmamalıyız. Onlara sadece "30 Ağustos'ta zafer kazanıldı" demek yeterli değildir. Onlara bu zaferin neden kazanıldığını, kimlerin hangi fedakârlıkları yaptığını, bağımsızlığın neden bu kadar önemli olduğunu anlatmalıyız. Çünkü geçmişini bilmeyen bir nesil, geleceğini hangi değerler üzerine kuracağını da bilemez. Çocuklarımız 30 Ağustos'u sadece bir tatil günü olarak değil, özgürce yaşayabilmelerinin arkasındaki büyük mücadelenin adı olarak öğrenmelidir. Gençlerimize de şunu söylemek gerekir: Siz bugün hayal kurabiliyorsanız, eğitim alabiliyorsanız, meslek seçebiliyor, geleceğiniz hakkında karar verebiliyor ve kendi ülkenizde özgür bireyler olarak yaşayabiliyorsanız, bunun arkasında sizden önce yaşayan insanların büyük mücadeleleri vardır. O nedenle 30 Ağustos yalnızca geçmişin değil, sizin geleceğinizin de bayramıdır. Bu mirasın gerçek sahibi olmak, sadece geçmişle gurur duymak değil; ülkemizi daha güçlü, daha bilgili, daha üretken ve daha güzel bir geleceğe taşımakla mümkündür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı'nın en önemli aşamalarından biri olan Büyük Taarruz, 26 Ağustos 1922 sabahı başladı. Aylar süren hazırlıkların ardından Türk ordusu büyük bir kararlılıkla harekete geçti. Bu taarruz yalnızca askeri bir operasyon değildi; aynı zamanda milletin yıllardır içinde biriktirdiği bağımsızlık özleminin sahaya yansımasıydı. Türk askeri, imkânsız denilen şartlar altında büyük bir cesaret gösterdi. Yorgundu ama inancını kaybetmemişti. Eksikleri vardı ama vatan sevgisi her şeyin üzerindeydi. Ve 30 Ağustos 1922 günü Dumlupınar'da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile savaşın kaderi değişti. Bu zafer, yalnızca düşman ordularının yenilgisi değil, aynı zamanda işgal planlarının da tarihe gömülmesiydi. Mustafa Kemal Atatürk'ün askeri dehası, Türk ordusunun kahramanlığı ve milletin sarsılmaz iradesi birleşerek dünya tarihine geçen büyük bir başarıya dönüştü. Bu zaferle birlikte Türk milletinin bağımsızlık yolundaki en büyük engeller ortadan kaldırıldı.30 Ağustos'u anlamak için sadece savaş meydanlarına bakmak yetmez. O günün arkasında yılların acısı, sabrı ve fedakârlığı vardır. O gün kazanılan zafer, millet olmanın ne demek olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Bir milletin birlik olduğunda neleri başarabileceğinin en güçlü örneklerinden biri 30 Ağustos'tur. Bu zafer, yoklukların imkâna, umutsuzluğun zafere dönüşebileceğinin kanıtıdır. Bence 30 Ağustos'un en büyük anlamlarından biri de şudur: Bir milletin gerçek gücü, sahip olduğu imkânların çokluğundan değil, zor zamanlarda gösterebildiği birlik ve kararlılıktan gelir. 1922'de Türk milletinin elinde bugün sahip olduğumuz teknolojiler, ekonomik imkânlar ve modern yaşam şartları yoktu. Ama inanç vardı. Cesaret vardı. Dayanışma vardı. Vatan sevgisi vardı. Ve bütün bunların üzerinde bağımsız yaşama kararlılığı vardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliği burada ayrı bir anlam taşır. Çünkü o, sadece cephede savaş kazanmadı; milletine özgüven kazandırdı, geleceğe dair umut verdi ve bağımsız bir devletin temellerini attı. Onun ileri görüşlülüğü, kararlılığı ve vatan sevgisi bugün hâlâ milyonlarca insan için ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Atatürk, milletine yalnızca bir zafer bırakmadı; özgürlük bilinci, bağımsızlık ruhu ve çağdaş bir gelecek hedefi bıraktı. Atatürk'ü anlamak da 30 Ağustos'u anlamanın en önemli parçalarından biridir. Çünkü Atatürk'ün mücadelesi yalnızca bir savaşın kazanılmasıyla sınırlı değildi. O, zaferin ardından çağdaş, bağımsız ve güçlü bir Türkiye kurmak için çalıştı. Asıl mesele yalnızca düşmanı topraklardan çıkarmak değil, milletin geleceğini kendi ellerine teslim etmekti. Bu nedenle 30 Ağustos'un ardından atılan her adım, bağımsızlığın kalıcı hâle getirilmesi için atılmış büyük adımlardı. Bugün 30 Ağustos'u kutlarken sadece geçmişi hatırlamıyoruz. Aynı zamanda bize emanet edilen değerlere sahip çıkma sorumluluğunu da hatırlıyoruz. Çünkü bağımsızlık, bir kez kazanılıp sonsuza kadar garanti altına alınan bir kazanım değildir. Onu yaşatmak, korumak ve gelecek nesillere aktarmak gerekir. Bu nedenle 30 Ağustos, sadece bir anma günü değil; aynı zamanda birlik, beraberlik ve milli bilinç günüdür. Aradan geçen yıllara rağmen 30 Ağustos'un taşıdığı anlam hiç eksilmemiştir. Çünkü o zaferin temelinde yatan değerler hâlâ aynı önemini korumaktadır. Vatan sevgisi, özgürlük tutkusu, dayanışma ruhu ve millet olma bilinci bugün de en büyük gücümüzdür. Her 30 Ağustos'ta dalgalanan bayraklarımız, gökyüzünde yankılanan marşlarımız ve kalplerimizde hissedilen gurur, işte bu büyük mirasın yansımasıdır. Bugün farklı düşüncelere, farklı hayatlara, farklı beklentilere sahip olabiliriz. Aynı konuda farklı fikirler söyleyebiliriz. Ancak söz konusu vatan olduğunda, bağımsızlık olduğunda, bu ülkenin geleceği olduğunda ortak bir paydada buluşabilmeliyiz. Çünkü 30 Ağustos bize ayrışmanın değil, gerektiğinde aynı hedef etrafında kenetlenmenin neleri değiştirebileceğini göstermiştir. Dünden bugüne değişen çok şey oldu. Teknoloji gelişti, şehirler büyüdü, hayatımız hızlandı, iletişim şeklimiz değişti. Çocuklarımız artık geçmişteki çocukların hayal bile edemeyeceği imkânlara sahip. Fakat değişmeyen bir şey var: Bu ülkenin geleceği hâlâ bizim elimizde. Bugünün çocukları yarının öğretmenleri, doktorları, mühendisleri, sanatçıları, gazetecileri, bilim insanları ve yöneticileri olacak. Onlara bırakacağımız en büyük miras yalnızca maddi imkânlar değil; vatan sevgisi, özgür düşünce, çalışkanlık, dürüstlük ve sorumluluk bilincidir. Bu nedenle 30 Ağustos'u her yaş grubunun anlayabileceği bir dille anlatmalıyız. Küçük bir çocuğa bayrağın neden değerli olduğunu anlatırken, bir gence bağımsızlığın neden önemli olduğunu anlatırken, bir yetişkine de bu değerlerin korunmasının sorumluluğunu hatırlatmalıyız. Çünkü 30 Ağustos hepimizin ortak hikâyesidir. 30 Ağustos Zafer Bayramı, geçmişten geleceğe uzanan bir onur köprüsüdür. Bu büyük zafer; inancın, cesaretin, fedakârlığın ve liderliğin neler başarabileceğini gösteren eşsiz bir destandır. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu toprakları bizlere vatan yapan tüm kahramanlarımızı minnet, saygı ve rahmetle anıyoruz. Onların emaneti olan bu güzel ülkeye sahip çıkmak, birlik ve beraberlik içinde geleceğe taşımak hepimizin ortak görevidir. Çünkü 30 Ağustos, yalnızca kazanılmış bir savaşın tarihi değildir. 30 Ağustos, bir milletin "Ben özgür yaşayacağım" diyerek ayağa kalktığı gündür. 30 Ağustos, yokluk içinde umudu büyütenlerin, korkunun karşısında cesaretle duranların, vatanı için elindeki son imkânı bile paylaşanların zaferidir. 30 Ağustos, çocuklarımızın geleceğine bırakılmış en büyük bağımsızlık miraslarından biridir. Ve bugün bize düşen, bu mirası sadece anlatmak değil, yaşamaktır. Ülkemizi sevmek, işimizi iyi yapmak, çocuklarımızı iyi yetiştirmek, gençlerimize güvenmek, birbirimize saygı göstermek, farklılıklarımızı ayrışma nedeni değil zenginlik olarak görmek ve Türkiye'nin geleceğine sahip çıkmak da bu mirasın bir parçasıdır. Çünkü bir zaferi gerçek anlamda yaşatmak, onu her yıl hatırlamakla değil, onun değerlerini hayatımızda yaşatmakla mümkündür. Atatürk'ün bizlere bıraktığı bağımsızlık anlayışını, akıl ve bilime verdiği önemi, çağdaş bir ülke olma hedefini gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin sorumluluğudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün 30 Ağustos'a baktığımızda yalnızca 1922'yi görmemeliyiz. Dün ile bugün arasında bir bağ kurmalı, geçmişten aldığımız güçle yarına bakmalıyız. Çünkü tarih yalnızca geçmişte yaşananların anlatıldığı bir alan değildir. Tarih, bugünü anlamamıza ve geleceği nasıl kuracağımıza ışık tutan büyük bir aynadır. 30 Ağustos bize bir kez daha gösteriyor ki; şartlar ne kadar zor olursa olsun, bir millet inancını kaybetmediği sürece yeniden ayağa kalkabilir. İmkânlar ne kadar sınırlı olursa olsun, ortak bir amaç etrafında birleşildiğinde büyük zaferler kazanılabilir. Ve bir ülkenin geleceği, o ülkenin insanlarının kendi geleceğine ne kadar sahip çıktığıyla şekillenir. İşte bu yüzden 30 Ağustos'u sevmek, sadece bir bayramı sevmek değildir. 30 Ağustos'u anlamak, bağımsızlığın kıymetini bilmektir. 30 Ağustos'u yaşatmak, Atatürk'ü ve Kurtuluş Savaşı'nın kahramanlarını unutmamaktır. 30 Ağustos'u gelecek kuşaklara aktarmak ise çocuklarımıza ve gençlerimize bu ülkenin hangi fedakârlıklarla kurulduğunu anlatmaktır. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bağımsızlığımız için mücadele eden tüm kahramanlarımızı minnet, saygı ve rahmetle anıyorum. Onların bizlere bıraktığı bu güzel ülkeye, bayrağımıza, bağımsızlığımıza ve geleceğimize sahip çıkmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Çünkü 30 Ağustos, yalnızca kazanılmış bir savaşın tarihi değil; özgürlüğe âşık bir milletin yeniden doğuşunun adıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı zaferler yalnızca savaş meydanlarında kazanılmaz; bir milletin hafızasında, karakterinde ve geleceğinde yaşamaya devam eder. İşte 30 Ağustos böyle bir zaferdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda buluşmak üzere Sevgi ve saygılarımla,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 14:36:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İSTANBUL\&#039;DA VAPUR YOLCULUKLARI</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/istanbulda-vapur-yolculuklari-3316</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/istanbulda-vapur-yolculuklari-3316</guid>
                <description><![CDATA[İSTANBUL\'DA VAPUR YOLCULUKLARI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul denilince herkesin aklına başka bir görüntü gelir. Kiminin gözünde Boğaz’ın maviliği, kiminin aklında tarihi köprüler, yalılar, camiler ve kalabalık caddeler canlanır. Ama İstanbul’u İstanbul yapan güzelliklerden biri de hiç kuşkusuz vapurlarıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vapur sadece bir ulaşım aracı değildir İstanbul’da. Bir semtten diğerine geçmenin, iki yakayı birbirine bağlamanın çok ötesinde bir anlamı vardır. Vapur, biraz İstanbul’dur, biraz hatıradır, biraz da geçmişe yapılan kısa bir yolculuk…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden vapura binmenin ayrı bir heyecanı vardı. İskeleye yaklaşırken vapurun o kendine özgü düdüğü duyulur, insanlar telaşla biletlerini hazırlardı. Vapurun kapıları açılır açılmaz herkes kendine bir yer bulmaya çalışırdı. Kimi içeride sıcak bir köşeye oturur, kimi de doğruca açık güverteye çıkar, İstanbul’u seyretmenin keyfini sürerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vapur hareket ettiğinde ise İstanbul başka görünürdü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karada yürürken fark etmediğimiz güzellikler, denizin ortasına çıkınca birer birer karşımıza çıkardı. Bir tarafta Sarayburnu, diğer tarafta Galata Kulesi… Biraz ileride Topkapı Sarayı, Haydarpaşa, Kız Kulesi… İstanbul, vapurun penceresinden ya da güvertesinden seyredildiğinde sanki bambaşka bir şehir olurdu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vapur yolculuklarının en güzel yanı da insanları birbirine yaklaştırmasıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yan yana oturan, birbirini hiç tanımayan insanlar kısa süre sonra koyu bir sohbete dalıverirdi. Memleket meseleleri konuşulur, futbol tartışılır, siyasetten söz edilir, hayat pahalılığından şikâyet edilirdi. Bazen de iki eski dost yıllar sonra vapurda karşılaşır, yolculuk boyunca geçmiş günleri konuşurdu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hatırlıyor musun?” diye başlayan sohbetler, çoğu zaman vapurun iskeleye yanaşmasıyla yarım kalırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir de vapurun vazgeçilmez çayı vardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnce belli bardakta çay… Vapurun hafif sallantısı, camın ardından görünen İstanbul manzarası ve elde sıcak bir çay. Belki de İstanbul’da çay en güzel vapurda içilirdi. Yanında küçük bir simit varsa, o yolculuğun tadına doyum olmazdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı yolcular ise vapura biner binmez gazetelerini açardı. O yıllarda gazete okumak da ayrı bir alışkanlıktı. Sayfalar çevrilir, manşetlere göz atılır, spor sayfaları dikkatle okunurdu. Bazen yan koltuktaki yolcuyla bir haber üzerine sohbet başlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Şu haberi gördün mü?” diye başlayan bir cümle, vapur yolculuğunu bambaşka bir hale getirirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vapurlarda satıcılar da unutulmazdı. Ellerinde simitlerle dolaşanlar, çeşitli küçük eşyalar satanlar, zaman zaman kitap ve dergi satanlar… Her birinin kendine özgü sesi vardı. O sesler, vapurun motor sesiyle birbirine karışırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir de martılar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vapurun peşinden gelen martılar, İstanbul’un bu güzel yolculuğunun ayrılmaz parçasıydı. Yolcular simitlerini küçük parçalara ayırır, havaya atar, martıların kapışmasını seyrederdi. Çocuklar için büyük bir eğlence olan bu manzara, büyükler için de yıllarca unutulmayacak bir İstanbul hatırasıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün de vapurlar var. İnsanlar yine Avrupa Yakası’ndan Anadolu Yakası’na, Anadolu’dan Avrupa’ya geçiyor. Ancak sanki bazı şeyler değişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden vapurda daha çok sohbet vardı. İnsanlar birbirlerinin yüzüne bakar, konuşur, selamlaşırdı. Şimdi ise birçok yolcunun elinde telefon var. Herkes kendi dünyasına dalmış durumda. Pencereden dışarı bakmak yerine ekrana bakıyoruz çoğu zaman.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa İstanbul, vapurun camından bakıldığında daha güzel.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de zaman zaman telefonu bir kenara bırakıp, sadece denizi seyretmek gerekiyor. Bir bardak çay alıp, martıları izlemek… Yanımızdaki insanla iki kelime sohbet etmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü vapur yolculuğu sadece bir yerden bir yere gitmek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vapur, geçmişten bugüne uzanan bir İstanbul geleneğidir. İçinde çocukluğumuz vardır, gençliğimiz vardır, eski dostlarımız ve yarım kalan sohbetlerimiz vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her vapur düdüğünde belki de biraz geçmişimizi duyarız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’un kalabalığı, trafiği ve telaşı arasında vapura binip denize açıldığınızda hayat bir süreliğine yavaşlar. Şehir geride kalır, deniz önünüzde uzanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve o anda anlarsınız…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı yolculukların varılacak yerden daha önemli olduğunu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’da vapur yolculuğu da işte böyle bir yolculuktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir iskeleden diğerine değil, bazen geçmişten günümüze…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen de çocukluğumuza doğru yapılan kısa ama unutulmaz bir yolculuk…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka yazımda buluşmak üzere hoşçakalın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 19:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İNSANLAR BİRBİRİNE NEDEN KIYIYOR?</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/insanlar-birbirine-neden-kiyiyor-3315</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/insanlar-birbirine-neden-kiyiyor-3315</guid>
                <description><![CDATA[İNSANLAR BİRBİRİNE NEDEN KIYIYOR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de şiddeti, insanı ve yaşam hakkını yeniden düşünmek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanı öldürmek ne demektir?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın nefesini kesmek, kalbini susturmak, ailesinden koparmak, çocuklarını annesiz ya da babasız bırakmak, bir daha eve dönmemesini sağlamak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu yalnızca “cinayet” kelimesiyle söylemek bazen yaşananın ağırlığını anlatmaya yetmiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü öldürülen kişi bir haber değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinin çocuğudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinin annesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinin babasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinin kardeşidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinin arkadaşıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinin hayatının merkezindedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve o insan öldüğünde yalnızca bir beden ortadan kalkmaz. Bir hayatın bütün ihtimalleri de ortadan kalkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki yarın işe gidecekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki çocuğuna sarılacaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki birine telefon edecekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki hayatında ilk kez “artık yeter” diyecekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama artık hiçbirini yapamayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle cinayet, yalnızca hukuki bir suç değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanın başka bir insanın yaşam hakkını kendi öfkesinden, çıkarından, kıskançlığından, intikamından veya kontrol arzusundan daha değersiz görmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bunu anlamaya çalışmak, cinayeti mazur görmek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tam tersine.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nedenini anlamak zorundayı, çünkü önlemek istiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de gerçekten daha fazla mı insan öldürülüyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumda zaman zaman “artık herkes birbirini öldürüyor” duygusu oluşuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat bilimsel bir yazının ilk görevi, duyguyla veriyi birbirinden ayırmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 100 bin kişi başına kasten öldürme mağduru sayısı 2020’de 2,6, 2021’de 2,6, 2022’de 2,7, 2023’te 3,3 ve 2024’te 2,5 olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla “cinayetler sürekli artıyor” demek doğru değildir. 2023’teki yükselişin ardından 2024’te düşüş görülmektedir. (tuik.gov.tr)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat bu veri bizi rahatlatmamalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü mesele yalnızca sayı değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesele, bir insanın başka bir insana zarar vermeyi nasıl kabul edilebilir bir seçenek olarak görebildiğidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın öldürülmesi bir sayı değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın hayatıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle cinayet oranlarının bir yılda düşmesi, şiddetle mücadeleden vazgeçmek için gerekçe olamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan neden öldürür?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sorunun tek bir cevabı yoktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilimsel araştırmalar kişilerarası şiddeti tek bir nedene bağlamıyor. Çocuklukta şiddete maruz kalma veya şiddete tanıklık, madde kullanım bozuklukları, dürtü kontrolüyle ilgili güçlükler, saldırgan davranış geçmişi, sosyal izolasyon, ekonomik stres, şiddeti meşrulaştıran tutumlar, silah ve diğer ölümcül araçlara erişim gibi birçok faktör, kişisel ve toplumsal koşullarla birlikte riski etkileyebiliyor. (pmc.ncbi.nlm.nih.gov)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama burada çok önemli bir sınır var:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Risk faktörü, mazeret değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukluğunda şiddet görmüş olmak bir insanı öldürmeye mecbur etmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yoksulluk cinayet için izin değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alkol öldürme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öfke mazeret değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Travma mazeret değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Reddedilmek mazeret değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kıskançlık hiç değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan davranışının nedenlerini anlamak başka şeydir, o davranışın sorumluluğunu ortadan kaldırmak başka.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu ayrımı kaybettiğimiz anda bilimsel açıklama, istemeden mazerete dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cinayet bir anda başlamaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir cinayetin kendisi bazen birkaç saniye içinde gerçekleşebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insan ilişkilerindeki şiddet çoğu zaman daha önce başlamıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir hakaret.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir tehdit.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir yumruk.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir takip.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kontrol.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir “sana bunu yaptırmam.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir “benim değilsin ama başkasının da olamazsın.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir “seni öldürürüm.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu cümleler cinayet değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bazı cinayetlerin öncesinde böyle davranışlar bulunabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu nedenle şiddeti yalnızca son noktada görmemeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insan öldüğünde artık müdahale etmek için çok geçtir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Asıl mesele, daha önce ne olduğunu fark edebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öfke öldürmez, ama öfkeyle ne yaptığımız önemlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hepimiz öfkeleniyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birimiz terk ediliyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birimiz reddediliyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birimiz haksızlığa uğradığımızı düşünüyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birimiz ekonomik olarak zorlanıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birimiz aşağılandığımızı hissediyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bütün öfkeli insanlar öldürmüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demek ki mesele yalnızca öfke değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öfkeyle kurduğumuz ilişki.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insan öfkelendiğinde uzaklaşabiliyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Konuşabiliyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yardım isteyebiliyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karşısındaki insanın “hayır” demesine tahammül edebiliyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaybetmeyi kabul edebiliyor mu?Kendisine yapılan bir haksızlık karşısında intikam almak yerine başka yollar arayabiliyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiddet önleme yaklaşımları, sosyal-duygusal becerilerin, çatışma çözme becerilerinin ve şiddetsiz problem çözmenin geliştirilmesini önemli koruyucu alanlar arasında görüyor. (cdc.gov)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle çocuklara yalnızca başarılı olmayı değil, insanlarla yaşamayı da öğretmek gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklar şiddeti nasıl öğreniyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk dünyayı ilk olarak ilişkilerinden öğrenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evde insanlar birbirine nasıl konuşuyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anne babası kavga ettiğinde ne oluyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Baba öfkelendiğinde ne yapıyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anne korktuğunda ne yapıyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk hata yaptığında nasıl karşılanıyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sorun konuşularak mı çözülüyor, yoksa bağırılarak mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk bunların hepsini kaydediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilimsel araştırmalar çocuklukta şiddete maruz kalmanın veya aile içindeki şiddete tanıklığın ilerleyen yaşamda şiddet riskiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu, şiddet görmüş her çocuğun ileride fail olacağı anlamına gelmez, ancak önemli bir risk alanıdır. (pmc.ncbi.nlm.nih.gov)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılmasını önlemek, çocuğa “sakın baban gibi olma” demekten daha fazlasını gerektirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğa başka bir yol göstermek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öfke geldiğinde vurmak yerine konuşabileceğini.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaybettiğinde yıkılmak yerine yas tutabileceğini.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Reddedildiğinde intikam almak yerine uzaklaşabileceğini.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yardım istemenin zayıflık olmadığını.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir erkeğin güçlü olması neden bazen öldürmekle ilişkilendiriliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de ve dünyada cinayet mağdurlarının büyük çoğunluğunu erkekler oluşturuyor TÜİK’e göre.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu bize erkeklerin yalnızca şiddet uygulayan değil, aynı zamanda şiddetin önemli mağdurları olduğunu gösteriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Burada “erkekler daha saldırgandır” gibi basit bir açıklama yeterli değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erkek çocuklarına ne öğrettiğimize bakmamız gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Geri adım atma.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘’Sana vurana sen de vur.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Erkek adam kendini ezdirmez.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ağlama.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Zayıflığını gösterme.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu cümlelerin her biri tek başına cinayet yaratmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bir çocuğun duygularını tanımak yerine onları bastırmayı ve sorunları güç gösterisiyle çözmeyi öğrenmesine katkıda bulunabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa gerçek güç, zarar verebilmek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek güç, zarar verebilecekken kendini durdurabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanı susturmak güç değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendini ifade edebilmek güçtür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birini korkutmak güç değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi öfkesini yönetebilmek güçtür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birini öldürmek güç değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın hayatına kendi öfkesinden daha fazla değer verebilmek güçtür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadın cinayetleri: Sevgi değil, yaşam hakkının ihlali</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadın cinayetleri bu büyük tablonun önemli bir parçasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadına yönelik şiddette toplumsal cinsiyet eşitsizliği, güç ve kontrol davranışları ve kadınların özerkliğini sınırlayan normlar önemli risk alanlarıdır. WHO da erkek ayrıcalığını ve kadınların özerkliğini sınırlayan normları, kontrol edici davranışları, çocuklukta şiddete maruz kalmayı, zararlı alkol kullanımını, silahların bulunabilirliğini ve yasaların etkili uygulanmamasını çeşitli risk faktörleri arasında saymaktadır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat burada kullanılan dile çok dikkat etmek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kıskançlıktan öldürdü.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘’Ayrılmayı kabullenemedi.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Çok seviyordu.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar cinayetin açıklaması olarak kullanıldığında tehlikeli olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü sevgi ile sahip olmayı birbirine karıştırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanı sevmek, onun üzerinde hak sahibi olmak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kadın ayrılmak istediğinde bunu kabul etmek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insan “hayır” dediğinde bunu kabul etmek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın kendi hayatına ilişkin karar vermesi, karşısındaki kişiye zarar verme hakkı vermez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir ilişki, hiçbir ayrılık ve hiçbir kıskançlık bir insanın yaşam hakkından daha değerli değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Silah, alkol ve madde: Neden önemliler?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın öfkelenmesi ile bir insanın ölmesi arasında bazen çok büyük, bazen de çok küçük bir mesafe vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu mesafeyi etkileyen koşullar bulunabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Silah gibi ölümcül araçlara erişim bunlardan biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alkol ve bazı maddelerin zararlı kullanımı da riskli davranışları artırabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilimsel çalışmalar madde kullanım bozukluklarını ve çocuklukta şiddete maruz kalma veya tanıklığı kişilerarası şiddet için önemli risk faktörleri arasında göstermektedir. WHO da alkol ve madde kullanımı ile silahlara erişimi şiddet açısından önemli risk alanları arasında saymaktadır. (pmc.ncbi.nlm.nih.gov)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama tekrar aynı yere geliyoruz:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alkol öldürmez. Madde kullanımı öldürmez. Silah kendi başına karar vermez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öldüren insandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolayısıyla risk faktörlerini konuşmak, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmak için değil, şiddeti önleyebileceğimiz noktaları bulmak için gereklidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Medya şiddeti normalleştiriyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu soru önemli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat cevabı “Evet, medya insanları katil yapıyor” kadar basit değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilimsel araştırmalar, şiddet içerikli medya maruziyetinin bazı kişilerde saldırgan düşünceler ve dünyayı daha düşmanca algılama ile ilişkili olabileceğini gösteriyor. Bir meta-analizde 37 bağımsız çalışma ve 10.410 katılımcı incelenmiş; şiddet içerikli medyaya maruz kalma ile düşmanca yorumlama arasında küçük-orta büyüklükte bir ilişki bulunmuş. (pubmed.ncbi.nlm.nih.gov)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka araştırmalar da tekrarlanan şiddet içeriklerine maruz kalmanın bazı kişilerde şiddete verilen duygusal tepkinin azalmasıyla, yani duyarsızlaşmayla, ilişkili olabileceğini göstermiştir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat bundan “cinayet haberi izleyen kişi cinayet işler” sonucu çıkmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilim bunu söylemiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Buradaki asıl mesele başka:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın ölümünü sürekli ayrıntılarıyla göstermek, faili tekrar tekrar gündeme taşımak, cinayeti dramatik bir gösteriye çevirmek, mağdurun özel hayatını didiklemek, şiddeti eğlenceye veya tıklanmaya dönüştürmek, toplumun şiddete verdiği tepkiyi etkileyebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle medya için de önemli bir etik soru vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın ölümünü anlatırken, yaşam hakkının değerini mi görünür kılıyoruz, yoksa ölümü tüketilen bir görüntüye mi dönüştürüyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haber vermek gereklidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insanın ölümünü teşhir etmek başka bir şeydir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En tehlikeli şeylerden biri: “Bana olmaz” düşüncesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiddetin toplumsal boyutunda bir başka sorun daha var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar bazen şiddeti yalnızca “kötü insanların yaptığı bir şey” olarak düşünüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizim ailede olmaz.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizim çocuk yapmaz.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizim ilişkimizde olmaz.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Komşumuz öyle biri değildir.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa şiddetin ilk işaretlerini yalnızca başkalarında ararsak, kendi çevremizdeki işaretleri kaçırabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kontrol.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşırı kıskançlık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tehdit.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Takip.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli aşağılama.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fiziksel saldırı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Silahla tehdit.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Seninle yaşayamazsam seni yaşatmam” gibi cümleler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar romantik değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar sevgi göstergesi değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar “sinir” diye geçiştirilecek davranışlar değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar ciddiye alınması gereken davranışlardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cinayeti anlamak neden cinayeti hafifletmek değildir?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu makalenin en önemli ayrımı burada.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın neden şiddete yöneldiğini araştırmak, o insanın yaptığını haklı çıkarmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tam tersine.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir hastalığın nedenlerini araştırmak hastalığı onaylamak olmadığı gibi, cinayetin nedenlerini araştırmak da cinayeti onaylamak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz nedenleri bilirsek: çocuğa daha erken müdahale edebiliriz. şiddeti daha erken fark edebiliriz. riskli davranışları daha ciddiye alabiliriz. kadınları ve çocukları daha iyi koruyabiliriz. gençlere daha sağlıklı çatışma çözme yolları öğretebiliriz. yardım mekanizmalarını güçlendirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama hiçbir noktada şu cümleden vazgeçmeyiz: Bir insanın hayatını almak kabul edilebilir değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlara yeniden “kıyamamayı” öğretmek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri bu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsana kıyamamak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun ağladığını gördüğümüzde onu küçümsememek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir gencin öfkesinin altında ne olduğunu merak etmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir erkeğin yardım istemesine izin vermek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kadının korkusunu ciddiye almak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın “hayır”ını kabul etmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ayrılığı ölüm kalım meselesi hâline getirmemek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir tartışmayı kazanmaya çalışmak yerine çözmeye çalışmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın insana zarar vermemesi yalnızca hukukla sağlanamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuk sınır koyar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama vicdan, empati ve sorumluluk o sınırın içindeki insan davranışını şekillendirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklara yalnızca “öldürmek suçtur” demek yetmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlara başka bir insanın canının neden değerli olduğunu da anlatmak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan hayatı, yalnızca yasak olduğu için korunmamalıdır. Değerli olduğu için korunmalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ne yapmalıyız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiddeti önlemek için tek bir çözüm yoktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü şiddetin tek bir nedeni de yoktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklukta şiddeti önlemek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailelere destek vermek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okullarda sosyal-duygusal becerileri güçlendirmek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gençlere çatışmayı şiddet kullanmadan çözme yollarını öğretmek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Madde kullanımına ilişkin etkili önleme ve tedavi hizmetlerini güçlendirmek gerekir.Silahların oluşturduğu riski ciddiye almak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadınların şiddetten korunmasını güçlendirmek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tehdit ve takip gibi davranışları “önemsiz” görmemek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ruhsal destek hizmetlerine erişimi kolaylaştırmak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve adalet sisteminin verdiği mesaj açık olmalıdır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan hayatı dokunulmazdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>WHO ve CDC gibi kurumların şiddet önleme çerçeveleri de yalnızca bireye değil, aile, okul, toplum ve yasal-kurumsal düzeylere aynı anda müdahale edilmesini öneriyor. (who.int)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birbirimize Kıymazsak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de “İnsanlar birbirine neden kıyıyor?” sorusunun cevabını yalnızca failin zihninde aramak eksik kalıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan davranışı bir anda oluşmuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bu, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tam tersine, bize daha büyük bir sorumluluk yüklüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimize bakmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öfkeyi nasıl konuştuğumuza bakmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erkekliği nasıl tanımladığımıza bakmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadınların sınırlarına nasıl yaklaştığımıza bakmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiddeti ne zaman fark ettiğimize bakmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insan yardım istediğinde ne yaptığımıza bakmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi, başka bir insanın hayatına ne kadar değer verdiğimize bakmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bir insanı öldürmek yalnızca bir hayatı bitirmek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ailenin geleceğini değiştirmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun dünyasını parçalamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir annenin evladını kaybetmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kardeşin hayatının geri kalanında “keşke” demesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir arkadaşın telefon rehberinde artık arayamayacağı bir ismin kalmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ölen insanın bir daha hiçbir sabaha uyanamayacak olmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle cinayeti yalnızca “suç” olarak konuşmak bazen eksik kalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cinayet, insanın başka bir insanın yaşam hakkını yok sayabileceği düşüncesinin en korkunç sonucudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz bu düşünceyi daha erken yakalamalıyız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukken.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ergenlikte.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk tehditte.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk şiddette.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ilk kontrol davranışında.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk “hayır”ın kabul edilmediği yerde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bir insanın hayatını kurtarmanın en önemli anı, ölümün gerçekleştiği an değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha önceki andır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğa “vurmak yerine konuşabilirsin” dediğimiz an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Bir gence “reddedilmek seni değersiz yapmaz” dediğimiz an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir erkeğe “güç, karşındakine zarar verebilmek değil, kendini durdurabilmektir” dediğimiz an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kadına “sana inanıyorum ve yalnız değilsin” dediğimiz an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve hepimize:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Karşındaki insanın hayatı, senin öfkenden daha değerlidir.” diyebildiğimiz an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de toplum olarak yeniden öğrenmemiz gereken en temel şey budur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan insana kıyamamalı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hiçbir öfke bir insanın hayatından büyük değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir kıskançlık bir insanın hayatından büyük değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir gurur bir insanın hayatından büyük değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir tartışma bir insanın hayatından büyük değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve hiçbir insan, başka bir insanın yaşam hakkından daha değerli değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birbirimize zarar vermemeyi değil yalnızca, birbirimizin hayatına kıymet vermeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya aşka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 19:04:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ASALETİN ADI KRALİÇE İFFET</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/asaletin-adi-kralice-iffet-3314</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/asaletin-adi-kralice-iffet-3314</guid>
                <description><![CDATA[ASALETİN ADI KRALİÇE İFFET]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne güzel de demiş Mevlana Celaleddin-i Rumi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nice elbiseler gördüm içinde insan yok!”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimi Kraliçeler taçlarıyla hükmeder, kimileri ordularıyla, saraylarıyla, görkemli tahtlarıyla...&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat bir Kraliçe vardır ki ne taç taşır başında ne de ardında on binlerce asker yürür. Onun tacı vicdanıdır, gücü karakteridir, saltanatı ise insanların kalbinde kurduğu tahttır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünkü yazımda siz değerli Habercaddesi okurlarıma “Kraliçe İffet’i” anlatmak istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İffet, çoğu zaman yanlış algılanan bir sözcük oldu. Kimi onu sadece görünüşe indirgedi, kimi sadece kadınlara yüklenen bir sorumluluk gibi gördü. Bence gerçek iffet, insanın kendine duyduğu saygıdır. Kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilmektir, menfaat uğruna karakterini satmamaktır. Gücü eline geçirdiğinde zulme yönelmemektir kısacası insan olmanın en zarif halidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün dünyanın en büyük yoksulluğu belki de para eksikliği değil; güven eksikliğidir. İnsanlar birbirine inanmakta zorlanıyor, verilen sözler kolayca unutuluyor, değerler çıkar hesaplarının gölgesinde kayboluyor. Böyle zamanlarda Kraliçe İffet'i arıyor insan çünkü onun sarayının kapıları dürüstlükle açılıyor, onun ülkesinde yalan olmaz, kibir kök salamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İffet, I.Dünya Savaşı’nın en kanlı geçtiği 1916 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Muhammed Bin Saud Al-Thunayan, Osmanlı Ordusu’nda Subaydı. Baba tarafından Suud Ailesi’ne mensup olan İffet’in annesi Asiye ise Türk kökenli bir kadındı. Halası Cevher Al-Thunayan’ın yanında ilk ve orta eğitimini İstanbul’da tamamladı bu yıllar aynı zamanda İffet’in kişiliğinin şekillendiği en önemli yıllardır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Babasını küçük yaşta kaybeden İffet, halasının yanında yokluk içinde hayatını devam ettirmeye çalışırken, İstanbul’da başladığı ilkokulu tabanları kağıtla doldurulmuş iskarpinlerle bitirmeye çalışıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğretmenlik hayalleri olan İffet’in hayatı, Prens Faysal ile karşılaştıktan sonra bambaşka bir yöne doğru ilerledi. 1925 yılında İffet’in halası Suudi Kralı’na hac yapabilmek için mali destek ve Suudi Arabistan’a geri dönmek istediklerini belirten bir mektup yazdı. Böylelikle 1931’de İffet ve halası hac yapmak için &nbsp;ilk kez Suudi Arabistan’a ayak bastı bazı kaynaklara göre Prens Faysal, İffet’i bu hac ziyareti esnasında görmüştü, bazı kaynaklar ise Faysal’ın Dışişleri Bakanı olarak 1932 yılında Moskova’ya yaptığı ziyaret dönüşünde uğradığı İstanbul’da ilk kez karşılaştıklarını iddia eder. Hatta Suudi Arabistan’ı en iyi bilen tarihçilerden biri olan Robert Lacey, “The Kingdom” adlı kitabında Faysal’ın İstanbul’da bir mola verdiğini ve beraberinde “yeni bir eş” getirdiğini yazar hangisi doğru bilemem, araştırmalarım karşıma bunları çıkarttığı için hepsini sizlerle paylaşmak istedim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1932 yılında çift Cidde’de evlenirler. Kardeşlerinin aksine, Prens Faysal, İffet ile evlendikten sonra tek eşli bir hayat sürer. Daha önce evlendiği eşlerinden biri erken yaşta vefat etmiştir ve diğer ikisinden ise ayrılmıştır. Faysal’ın tek eşli bir hayat sürmesinin sebebi İffet’in ısrarı mı, yoksa Faysal’ın kendi tercihi mi olduğu bilinmiyor. Faysal tahta çıktığında, İffet Suudi Arabistan’ın en güçlü kadını olmuştur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Böylece İffet, Suudi tarihinin en önemli Krallarından biri olan Faysal’ın en çok tanınan eşi olmuş ve hatta halk tarafından daha önce hiçbir Kral eşine verilmeyen “Kraliçe” unvanına sahip olmuştur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İffet Arapça konuşamıyordu; Faysal da Türkçe bilmiyordu. Zamanla İffet, eşine Türkçe; eşi Faysal da ona Arapça öğretmişti. Dokuz çocuğa sahip olan çiftin dört çocuğu Türkçeyi annelerinden öğrenmiştir. İffet akıcı bir şekilde Arapçayı konuşmayı öğrenmiş ancak Türk aksanını hiç kaybetmemişti hatta Kraliyet ailesinde onu farklı kılan aksanı sebebiyle “Al-Turkiya” olarak anılmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk kez Türkiye’yi ziyaret eden Suudi Kralı olarak Faysal, Ağustos 1966’da İstanbul’a geldiğinde oldukça heyecanlı olan İffet de eşine eşlik etmiştir. 1932’de Faysal’la evliliğinden sonra, halasının yanında uzun yıllar geçirdiği İstanbul’a ilk defa ayak basan İffet’in, hayallerindeki İstanbul silueti şehir çok değiştiği halde hiç silinmemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul eğitimli İffet’in Suudi Arabistan’a getirmek istediği kadınlarla ilgili reformların kabul edilmesi kolay olmamıştı ancak temkinli adımlar ve zaman içerisinde oluşan Suudi toplumunun desteği ile kızların önce okula gönderilmesi sonrasında da iş hayatına dahil edilmeleri için vakıflar kurmuştu. Yaşamı boyunca iki temel ilgi alanı olmuştur: eğitim ve cinsiyet eşitliği.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onun için kadının eğitimi elindeki en güçlü silahtır ve güçlü bir toplumun varlığından ancak cinsiyet eşitliğinin varlığıyla söz edilebilir. Belki de Suudi Arabistan’da genç nesil daha yeni tanımaya başlıyor Kraliçe İffet’i ve kadınların mücadelesindeki rolünü ama şüphesiz ki çizdiği vizyon kadınlara ilham vermeye uzun yıllar daha devam edecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1995 yılında Türkiye ile Suudi Arabistan arasında Türk kamyon şoförlerinin uyuşturucu madde taşıma suçlamasıyla ortaya çıkan "İdam Krizi"ni arabuluculukla çözümünde Kraliçe İffet'in ve oğullarının önemli desteği olmuş, sonuçta idama mahkûm edilmiş ve cezası kesinleşmiş 54 Türk'ten hiçbirinin idamı gerçekleşmemiş ve tamamı affedilmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kraliçe İffet 17 Şubat 2000'de geçirdiği bir ameliyat sırasında maalesef aramızdan ayrılmıştır…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün Kraliçe İffet'i anarken aslında yalnızca bir Kraliçeyi değil; zarafetin, eğitimin, fedakârlığın ve sessiz iyiliğin temsilcilerinden birini hatırlıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki hepimiz bir ülkenin Kralı ya da Kraliçesi olamayacağız ama hepimizin bir insanın hayatına dokunacak kadar büyük bir kalbi olabilir. Belki de insanın taşıyabileceği en değerli taç, başının üzerindeki değil; ardında bıraktığı güzel hatıralardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kraliçe İffet'in adı da böyle güzel hatıraların içinde yaşamaya devam ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sessiz…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama hiç kaybolmayacak kadar derin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nurlar içinde uyusun, bir Türk Kadını olarak seninle gurur duyuyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 19:04:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR MİLLETİN İRADESİ</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-milletin-iradesi-3313</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-milletin-iradesi-3313</guid>
                <description><![CDATA[BİR MİLLETİN İRADESİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Milletlerin tarihinde bazı tarihler vardır ki yalnızca geçmişi anlatmaz; bugünü anlamlandırır, geleceğe yön verir. 30 Ağustos 1922, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin askeri zaferle taçlandığı gün olmasının yanı sıra, milli egemenlik fikrinin ve devlet olma iradesinin kesin biçimde tescillendiği tarihî bir dönüm noktasıdır. Bu nedenle 30 Ağustos’u yalnızca kazanılmış bir savaşın yıldönümü olarak değerlendirmek, onun taşıdığı derin tarihî, siyasi ve toplumsal anlamı eksik okumak olacaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Büyük Taarruz’un son safhasını oluşturan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, askeri strateji açısından dünya harp tarihinin en dikkat çekici örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ancak zaferi asıl anlamlı kılan, cephede verilen mücadelenin arkasındaki millet iradesidir. Çünkü savaşlar yalnızca ordular tarafından kazanılmaz; onları zafere ulaştıran, milletin ortak vicdanı, inancı ve özgür yaşama kararlılığıdır. Türk Kurtuluş Savaşı’nın en belirgin özelliği, işgal altındaki bir milletin bağımsızlığını kendi iradesiyle yeniden kazanmış olmasıdır. Emperyalist paylaşım planlarına karşı verilen bu mücadele, yalnızca Anadolu’nun değil, sömürge baskısı altında yaşayan birçok milletin de umut kaynağı olmuştur. Türk milletinin gösterdiği kararlılık, bağımsızlığın ancak birlik, fedakârlık ve ortak hedef etrafında kenetlenmeyle korunabileceğini bütün dünyaya göstermiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarih bize önemli bir gerçeği sürekli hatırlatmaktadır: Devletler yalnızca askeri güçleriyle değil; hukuka olan bağlılıklarıyla, eğitim sistemleriyle, bilimsel üretimleriyle, ekonomik dayanıklılıklarıyla ve toplumsal dayanışmalarıyla güçlü hâle gelirler. Bu bakımdan 30 Ağustos’un mirası, sadece geçmişte kazanılmış bir zafer değil; geleceği inşa edecek ortak sorumluluğun da adıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün içinde bulunduğumuz çağ, savaşların yalnızca cephelerde değil; teknoloji laboratuvarlarında, üniversitelerde, ekonomide, diplomaside ve bilgi alanında verildiği bir dönemdir. Dolayısıyla 30 Ağustos’un bizlere yüklediği tarihî sorumluluk, bağımsızlığı sadece sınırlarımızı koruyarak değil; bilimde öncü olarak, eğitimde kaliteyi artırarak, üretimde güçlü olarak ve milli birlik ruhunu canlı tutarak sürdürmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Milli birlik ve beraberlik, yalnızca kriz dönemlerinde hatırlanacak bir kavram değildir. Bir milleti ayakta tutan en önemli unsur, farklı düşüncelere rağmen ortak değerlerde buluşabilme olgunluğudur. 30 Ağustos’un en büyük öğretisi de budur. Çünkü o gün kazanılan zafer, yalnızca bir ordunun başarısı değil; topyekûn bir milletin omuz omuza vererek yazdığı destandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün genç nesillerin önünde farklı meydan okumalar bulunmaktadır. Dijital dönüşüm, yapay zekâ, küresel rekabet, ekonomik değişimler ve kültürel etkileşimler yeni fırsatlar kadar yeni sorumluluklar da doğurmaktadır. Böylesine hızlı değişen bir dünyada geçmişi romantikleştirmek yerine, ondan ilham alarak geleceği inşa etmek zorundayız. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” sözü de tam bu noktada yolumuzu aydınlatmaktadır. Gerçek bağımsızlık; aklın, bilimin ve üretimin rehberliğinde gelişen toplumların ulaşabileceği kalıcı bir değerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zafer Bayramı, geçmişi anarken geleceğe dair sorumluluklarımızı da hatırlatan millî bir muhasebe günüdür. Şehitlerimize duyduğumuz minnet, yalnızca tören meydanlarında yapılan konuşmalarla değil; onların bizlere emanet ettiği Cumhuriyet’i hukukta, demokraside, eğitimde, üretimde ve toplumsal dayanışmada daha ileriye taşıyabilmekle anlam kazanacaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak gerekir ki tarih, yalnızca zafer kazananları değil, kazandığı zaferlerin değerini koruyabilen milletleri yazar. Bugün bizlere düşen görev, ayrışmanın değil ortak aklın, ötekileştirmenin değil dayanışmanın, umutsuzluğun değil üretmenin yanında olmaktır. Çünkü güçlü devletlerin temelinde güçlü kurumlar, güçlü kurumların temelinde ise ortak değerlerine sahip çıkan bilinçli toplumlar vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>30 Ağustos, bize yalnızca geçmişte neler başardığımızı anlatmaz; gelecekte neleri başarabileceğimizi de hatırlatır. Bu büyük zafer, milletimizin en zor şartlarda dahi bağımsızlığından vazgeçmeyeceğinin, birlik ruhunu kaybetmediği sürece her engeli aşabileceğinin tarihî belgesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu duygu ve düşüncelerle, başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İstiklal Mücadelemizin bütün kahramanlarını, aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun. Bu zafer, geçmişimizin en büyük gururlarından biri olduğu kadar, yarınlarımızın da en güçlü ilham kaynağı olmaya devam edecektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 19:10:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KÖYDEN ŞEHİRE - ŞEHİRDEN KÖYE</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/koyden-sehire-sehirden-koye-3312</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/koyden-sehire-sehirden-koye-3312</guid>
                <description><![CDATA[KÖYDEN ŞEHİRE - ŞEHİRDEN KÖYE]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Birinde büyük umutlar, diğerinde ise kocaman bir hüsran …</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Annem örnek vermesi gereken kişilerde şöyle bir benzetme kullanırdı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Akıllı sinek köyünden çıkan köylünün yanında taşıdığı yoğurt torbasının üstüne konar şehire doğru yol alırmış , akılsız sinek de aynı torbaya konar köyüne geri dönermiş “&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında bu biraz tartışmaya açık bir konu hangisi doğru, hangisi yanlış ezbere verilecek cevaplar değil , her şey yaşayarak öğreniliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Köylü milletin efendisidir” , yalnızca aklımızda kalan bir söz oldu , icraat olmaktan çıktı büyük Atamızın saygı göstererek baş tacımız ettiği köylü artık efendi değil ne yazık ki ayaklar altında , hatta büyük bir kısmı sürünüyor bile diyebiliriz. İnsanımız şehir hayatına özenip ekip biçmeyi bıraktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Büyük umutlardı büyük şehirler nasıl bir göçtü o bağını, bahçesini, büyükbaş ya da küçükbaş hayvanlarını, ekili tarlalarını elden çıkarıp altına, paraya çevirmek sonra da o eldekini avucundakini bir başkasına kaptırmak kazanacağım derken kaybetmek gibi bir gaflete düşmek.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Büyük şehirin büyülü sevdasına tutulup hayatını alt üst etmek. Tutunabilen tutundu belki çok iyi yerlere geldiler, tutunamayanlar ise yoklukla, yoksullukla mücadele vermek uğruna aile hayatlarını darma duman ettiler, kiminin çocukları bile kaybolup gitti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Arada derede kalmaktı bunun adı , ne tam şehirli olabildiler ne de köylülüklerine dönebildiler. Dibi görünmeyen karanlık bir kuyuydu büyükşehir, cehalet, saflık, inanç ve güven, olması gereken ve olmayan.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kız çocuklarında ⁠şalvardan mini eteğe geçmek kolay olmuyordu. Erkeklerde köylü kasketini bir tarafa fırlatıp neredeyse tüm bedenlerini ortaya çıkaran kıyafetleri giyme özentisi, zordu uyum sağlamak, küçük yaş da aldığı eğitimle belki hayatında yeni ufuklar açılabilirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aza kanaat getirmeyip çoğunu istemek, çoğunu ararken yolunu şaşırmak, renkli ışıkların büyüsüne kapılıp elinde son kalanları da saçıp savurmak herşeyini yitirmek, sonrası kocaman boşluk tam bir kaos hangi yoğurt torbası , hangi sinekler?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşam kavgası, hayatta kalma mücadelesi, bitmek bilmeyen istekler, yerine getirilemeyen sözler belki de köye dönme vaktinin geldiğini işaret ediyordu ne varsa kendi toprağında vardı ,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık köye dönüş başladı ama ne yazık ki elde kalan hiç bir şey yok ,insanlar yaşlandı, ne ekmeye ne toplamaya ne de hayvan gütmeye güçleri var, sağlık deseniz o da yok büyük şehirin vurgunu öyle de bir vurdu ki belleri iki büklüm.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik şartları artık hiçbir şeye elverişli değil , onlar son günlerinde yalnızca huzur istiyorlar bu savaşta ne akıllı sinek kazandı ne de akılsız sinek kaybetti, köylünün köy güzelliği de kalmadı, kaybeden hem o şirin köyler hem de köylümüz oldu. Pişmanlıklarla dolu bir çok hayat ne kadar çok yanıp söndü madden de manen de.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında yalnızca köyden şehire değildi göç ülke dışına çıkıp yabancılara ait en ağır, en pis işlerde çalışanlar için de durum aynı değil miydi? Onlarda bulundukları yerlerde ne tümüyle yerli olabildiler ne de yabancı, çocukları kimlik kavgası yaşadılar okuyan okumuştur belki ama okumayanlarda da hala yaşam savaşları devam ediyor. Mline geçen öncesi Mark sonrası Euro olan paralar erkekleri şaşırttı iyiden iyiye memleketinde bekleyen eşlerinin üstüne birer Helga, birer Olga getirdiler, her biri ayrı ayrı ne oldum delisi olup çıktılar , evde bekleyen vefayı sadakatı unuttular. Bunu yapımcılar filmlere, dizilere yansıttılar ne kadar kırılmış kopmuş aileleri gördük yakınlarımızda bile.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herşey bir lokma ekmek ya da bir yün hırka, bir çift ayakkabı uğruna değil miydi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Doğduğun değil doyduğun yer senindir “Bence o tez çürüdü , insanı gerçek anlamda doyuran tek yer kendi toprağı dönen dönene giden gidene.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahmetli Ferdi Tayfur bile ne söylüyordu ;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hadi gel köyümüze geri dönelim…”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence de dönün.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evli evine , köylü köyüne.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünlük de bu kadar olsun , haftaya başka bir yazımda sizlerle olmak ümidiyle hoşçakalın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 19:13:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ÖLÜMSÜZLÜK BİLİM KURGU OLMAKTAN ÇIKIYOR MU?</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/olumsuzluk-bilim-kurgu-olmaktan-cikiyor-mu-3311</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/olumsuzluk-bilim-kurgu-olmaktan-cikiyor-mu-3311</guid>
                <description><![CDATA[ÖLÜMSÜZLÜK BİLİM KURGU OLMAKTAN ÇIKIYOR MU?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar ölümsüzlük dediğimizde aklımıza masallar, efsaneler, fantastik filmler ve bilim kurgu romanları gelirdi. İnsanlığın en eski hayallerinden biriydi bu: Yaşlanmamak, hastalanmamak, sevdiklerinden ayrılmamak ve ölümün kapısını mümkün olduğunca uzağa itmek… Yüzyıllar boyunca insanlar gençlik iksirlerinin peşine düştü, ölümsüzlüğü aradı, ölümden kaçmanın yollarını düşündü. Kimileri bunu bir mucize olarak gördü, kimileri ise insanın doğasına meydan okumak olarak değerlendirdi. Fakat bugün geldiğimiz noktada çok daha çarpıcı bir gerçekle karşı karşıyayız: Ölümsüzlük artık yalnızca bir bilim kurgu konusu değil. Bilim, insan ömrünün sınırlarını sorgulamaya ve daha önce hayal bile edemediğimiz soruların peşinden gitmeye başladı. Peki gerçekten ölümsüzlüğe mi yaklaşıyoruz? Yoksa yaptığımız şey yalnızca daha uzun, daha sağlıklı ve daha kaliteli bir yaşamın kapısını aralamak mı? İşte asıl mesele tam da burada başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın ölümle mücadelesi aslında yeni değil. Yeni olan, bu mücadelede kullandığımız araçların değişmiş olması. Eskiden dua, efsane ve mucize vardı. Bugün ise genetik bilim, yapay zekâ, kök hücre araştırmaları, biyoteknoloji, rejeneratif tıp ve yaşlanma biyolojisi var. İnsan bedeni artık yalnızca kaderin bize verdiği değişmez bir yapı olarak görülmüyor. Bilim insanları hücrelerin neden yaşlandığını, DNA'nın zaman içinde nasıl değiştiğini, dokuların neden kendini yenileme kapasitesini kaybettiğini ve bazı canlıların neden diğerlerinden çok daha uzun yaşayabildiğini araştırıyor. Belki de tarihte ilk kez insanlık, “Ne kadar yaşayacağız?” sorusunun yanında “Neden yaşlanıyoruz?” sorusunu da ciddi biçimde soruyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu küçümsenecek bir değişim değil. Çünkü yaşlanmayı yalnızca hayatın doğal bir sonucu olarak kabul etmekle, onu biyolojik bir süreç olarak inceleyip yavaşlatmaya çalışmak arasında çok büyük bir fark var. Bugün bilim dünyasında yaşlanma; hücresel hasar, DNA değişimleri, metabolik süreçler, bağışıklık sistemi ve dokuların yenilenme kapasitesi gibi birçok mekanizmanın birlikte değerlendirilmesi gereken karmaşık bir biyolojik süreç olarak ele alınıyor. Ve burada insanın en büyük hayallerinden biri yeniden karşımıza çıkıyor: Daha uzun yaşamak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor. Uzun yaşamak başka, ölümsüz olmak başka. İnsan ömrünün uzaması, ölümsüzlük anlamına gelmiyor. Bugün tıp sayesinde geçmişte ölümcül kabul edilen pek çok hastalık tedavi edilebiliyor, insanların yaşam süresi uzuyor, yaşam kalitesi artırılabiliyor. Organ nakilleri, kanser tedavilerindeki gelişmeler, kalp ve damar hastalıklarına yönelik müdahaleler, genetik araştırmalar ve ileri cerrahi yöntemler insan ömrünün sınırlarını sürekli ileri taşıyor. Fakat bütün bunlara rağmen insan bedeni hâlâ yaşlanıyor. İşte bilim insanlarının asıl mücadele ettiği alan da burası.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşlanmayı tamamen durdurmak mümkün mü? Henüz bilmiyoruz. Ancak yaşlanmanın bazı biyolojik mekanizmalarını yavaşlatmak, bazı hasarları onarmak veya hücrelerin yenilenme kapasitesini artırmak konusunda ciddi araştırmalar yürütülüyor. Kök hücreler, gen düzenleme teknolojileri, hücresel yeniden programlama, doku mühendisliği ve yapay organlar gibi alanlarda yaşanan gelişmeler, birkaç on yıl önce yalnızca bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz görüntüleri bugün laboratuvarların konusu hâline getiriyor. Bir gün hasar gören bir organın yerine yapay olarak üretilmiş bir organ takılabiliyor. Bir başka gün genetik bir hastalığın kaynağı üzerinde çalışılıyor. Başka bir araştırmada yaşlanan hücrelerin davranışları inceleniyor. Yapay zekâ ise insan beyninin tek başına yıllarca analiz edebileceği verileri çok daha kısa sürede değerlendirmeye yardımcı oluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: İnsanlık artık yalnızca hastalıklarla savaşmıyor. İnsan bedeninin yaşlanma biçimini de anlamaya çalışıyor. Peki bu yolun sonu neresi? Belki 100 yaşına kadar sağlıklı yaşamak, belki 120, belki bugün bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar uzun bir yaşam… Fakat burada çok daha büyük bir soru var: Diyelim ki bilim insan ömrünü 150 yıla çıkardı. Peki insan gerçekten 150 yıl boyunca genç, sağlıklı ve üretken kalabilecek mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü mesele yalnızca yılları artırmak değil, o yılların içini nasıl doldurduğumuz. Bir insanın 90 yıl yaşamasıyla 90 yıl boyunca sağlıklı, hareketli, düşünebilen, üretebilen, sevebilen ve hayata katılabilen bir insan olması aynı şey değildir. Belki de geleceğin gerçek devrimi “daha uzun yaşamak” değil, “daha uzun süre sağlıklı yaşamak” olacaktır. Bence insanlığın asıl hedefi de bu olmalı. Çünkü ömrü uzatıp yaşam kalitesini artırmadığımız sürece sayıların hiçbir anlamı yok.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün teknoloji hayatımızın her alanına girmiş durumda. Telefonlarımızı cebimizde taşıyor, dünyanın öbür ucundaki insanlarla saniyeler içinde iletişim kuruyor, yapay zekâdan bilgi alıyor, robotlarla üretim yapıyor ve artık insan bedeninin içine yerleştirilebilen teknolojiler üzerine konuşuyoruz. Eskiden “insan-makine” birleşimi dediğimiz şey fantastik filmlerin konusu olurdu. Şimdi ise tıp dünyası yapay organlardan akıllı protezlere, beyin-bilgisayar arayüzlerinden kişiselleştirilmiş tedavilere kadar pek çok alanda çalışıyor. Bu gelişmelerin hepsi aynı soruya çıkıyor: İnsan bedeninin sınırlarını ne kadar değiştirebiliriz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de ölümsüzlük dediğimiz kavramın kendisi değişecek. Belki gelecekte insanlar “ölümsüz olmak” yerine “yaşlanmayı mümkün olduğunca geciktirmek” isteyecek. Belki organlarımız yenilenebilecek, hasar gören dokular onarılabilecek, genetik sorunlar daha doğmadan tespit edilebilecek. Belki yapay zekâ kişinin biyolojik yaşlanma sürecini sürekli takip ederek hangi hastalık riskinin ne zaman ortaya çıkabileceğini önceden tahmin edebilecek. Ama bütün bunların gerçekleşmesi, ölümün tamamen ortadan kalkacağı anlamına gelmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan yalnızca biyolojiden ibaret değildir. İnsan aynı zamanda duygudur, hafızadır, ilişkidir, anlamdır. Ve burada ölümsüzlük fikrinin en büyük paradoksuyla karşılaşıyoruz. Diyelim ki insan bedeni çok daha uzun süre yaşayabildi. Peki zihnimiz buna hazır mı? Bir insan 150 yıl boyunca yaşayacaksa kaç farklı hayat yaşayacak? Kaç kez meslek değiştirecek? Kaç kez aşık olacak? Kaç dostunu kaybedecek? Kaç kez yeniden başlayacak? Hafızamız yüzlerce yıllık yaşamın ağırlığını taşıyabilecek mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün 50, 60 veya 70 yıllık hayatımızda bile geçmişimizin bazı anılarını unutuyoruz. Peki 150 ya da 200 yıllık bir insanın zihni nasıl çalışacak? Belki de geleceğin bilimi yalnızca bedeni değil, zihni de anlamak zorunda kalacak. İşte burada yapay zekâ meselesi daha da ilginç hâle geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün insanlar ölümsüzlüğü yalnızca beden üzerinden düşünmeye başladı. Oysa gelecekte “dijital ölümsüzlük” kavramı da karşımıza çıkabilir. Bir insanın konuşma biçiminin, yazılarının, sesinin, görüntüsünün, anılarının ve düşünce alışkanlıklarının dijital bir modelde korunması mümkün hâle gelebilir. Bugün hayatını kaybetmiş bir insanın fotoğrafını hareketlendirebiliyor, sesine benzer bir ses oluşturabiliyor, geçmişte yazdığı metinlerden onun üslubunu analiz edebiliyoruz. Peki yarın? Belki insanlar öldükten sonra bile dijital dünyada konuşmaya devam edecek. Belki çocuklarımız, kaybettikleri anne ve babalarının dijital bir versiyonuyla konuşabilecek. Belki torunlarımız, hiç tanımadıkları büyük büyükannelerinin veya büyük büyükbabalarının sesini duyabilecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu kulağa ilk bakışta mucize gibi geliyor. Ama biraz daha düşündüğümüzde ürkütücü bir tarafı da var. Çünkü bir insanın görüntüsünü, sesini ve konuşma biçimini kopyalamak, gerçekten o insanı geri getirmek anlamına gelir mi? Hayır. Bir insanın anılarını taklit etmek, o insanın kendisi olmak değildir. Ölümün en ağır tarafı da belki budur. İnsan gittiğinde yalnızca bedeni gitmez. Onun dünyaya bakışı, hisleri, korkuları, sevinçleri, dokunuşları ve yalnızca ona ait olan o eşsiz varlığı da gider. Teknoloji bir görüntüyü saklayabilir, bir sesi koruyabilir, bir yazıyı yıllarca yaşatabilir. Ama bir insanın gerçekten “kendisi” olup olmadığını yeniden yaratabilir mi? Henüz bilmiyoruz. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat şunu biliyoruz: Bilim ilerledikçe ölümle ilgili sorularımız azalmak yerine çoğalıyor. Çünkü her yeni keşif, beraberinde yeni bir etik tartışma getiriyor. Diyelim ki yaşlanmayı yavaşlatan çok etkili bir tedavi bulundu. Kim ulaşabilecek? Sadece zenginler mi? Sadece belirli ülkelerde yaşayan insanlar mı? Ya bu teknoloji çok pahalı olursa? Zengin insanlar 120 yıl yaşarken yoksullar 70 yıl yaşamaya devam ederse toplumda nasıl bir eşitsizlik ortaya çıkacak? Bugün bile sağlık hizmetlerine erişimde ciddi farklılıklar varken, yaşam süresini dramatik biçimde uzatabilen bir teknoloji ortaya çıktığında dünyanın dengeleri nasıl değişecek?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ölümsüzlük yalnızca bilimsel bir mesele değildir. Aynı zamanda ekonomik, sosyal, hukuki, ahlaki ve siyasi bir meseledir. Çünkü insanın ömrünü uzatmak, toplumun bütün düzenini değiştirebilir. İş hayatı değişir. Emeklilik sistemi değişir. Aile kavramı değişir. Kuşaklar arasındaki ilişki değişir. Miras kavramı değişir. Konut ve kaynak kullanımı değişir. Dünya nüfusu üzerinde bambaşka baskılar oluşabilir. Bir insan 150 yıl çalışacaksa gençlere iş kalacak mı? İnsanlar 120 yıl sağlıklı yaşayacaksa emeklilik yaşı kaç olacak? Bir insan birkaç yüzyıl boyunca aynı ülkede yaşarsa vatandaşlık kavramı nasıl değişecek?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar bugün bize uzak sorular gibi gelebilir. Ama insanlık geçmişte de “imkânsız” dediği pek çok şeyin gerçekleştiğine tanıklık etti. Telefonlar bir zamanlar mucizeydi. Uçmak imkânsız görülüyordu. Organ nakli bilim kurgu gibi düşünülüyordu. Bugün bunların hepsi hayatımızın parçası. O nedenle ölümsüzlük konusunu yalnızca gülüp geçilecek bir hayal olarak görmek de doğru değil. Fakat aynı şekilde “yakında herkes ölümsüz olacak” demek de bilimsel gerçeklikten uzak olur. Bugün elimizde insan ölümsüzlüğünü sağlayan bir yöntem yok. Bilimin ulaştığı nokta, yaşlanmanın mekanizmalarını daha iyi anlamak ve insan ömrünü daha sağlıklı hâle getirmek yönünde ilerliyor. Ölümsüzlük ise hâlâ çok daha büyük ve cevaplanmamış bir soru.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de asıl devrim, ölümü yenmek değil; yaşlanmayı yeniden tanımlamak olacak. Belki gelecekte 70 yaşındaki bir insanın biyolojik olarak bugünün 50 yaşındaki insanı kadar genç ve sağlıklı olması mümkün olacak. Belki 90 yaşındaki bir insan hâlâ aktif bir hayat sürdürebilecek. Belki yaşlılık, bugün bildiğimiz anlamıyla bir “çöküş dönemi” olmaktan çıkacak. İşte ben bunun çok daha gerçekçi ve çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanın asıl ihtiyacı sonsuza kadar yaşamak olmayabilir. İnsanın asıl ihtiyacı, sahip olduğu hayatı mümkün olduğunca sağlıklı, anlamlı ve onurlu yaşayabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün bir insanın 80 yaşında hayata küsmesiyle, 80 yaşında hâlâ yeni şeyler öğrenmesi arasında dünya kadar fark var. Yaş yalnızca takvimdeki rakam değildir. Asıl yaş, insanın kendini hayata ne kadar yakın hissettiğidir. Belki de geleceğin bilimi bize sonsuz hayat vermeyecek. Ama bize daha uzun bir gençlik, daha sağlıklı bir yaşlılık ve daha kaliteli bir yaşam verebilir. Ve bence bu bile insanlık için başlı başına büyük bir devrimdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yine de insanın içindeki o eski merak hiçbir zaman bitmeyecek. “Ölümden sonra ne var?”, “Ölüm gerçekten kaçınılmaz mı?”, “İnsan kendi bedenini yenileyebilir mi?”, “Beyin başka bir bedende varlığını sürdürebilir mi?”, “Bilinç kopyalanabilir mi?”, “Bir gün insan yaşlanmayı durdurabilir mi?” Belki bu soruların bazılarına cevap bulacağız. Belki bazılarına hiçbir zaman cevap veremeyeceğiz. Ama insanlığın en büyük özelliği de zaten burada: Bilmediği şeylerin peşinden gitmek, daha önce kimsenin gitmediği yerlere gitmek, daha önce sorulmayan soruları sormak ve imkânsız denilen şeyleri mümkün hâle getirmeye çalışmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat burada bir şeyi asla unutmamalıyız: Teknoloji bize daha uzun bir hayat verebilir, ama o hayatın değerini bize yine insanlığımız verecek. Çünkü dünyanın en gelişmiş teknolojisine sahip olup yalnız kalırsak, en uzun ömre sahip olup sevdiklerimizi kaybedersek, yüzlerce yıl yaşayıp hiçbir anlam üretemezsek, ölümsüzlüğün ne anlamı kalır?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de ölümsüzlüğün en gerçek hâli, bedeni sonsuza kadar yaşatmak değildir. Bir insanın başka insanların hayatına dokunabilmesidir. Bir annenin çocuğuna öğrettiği bir cümlede yaşamaya devam etmesidir. Bir öğretmenin öğrencisinin hayatında bıraktığı izdir. Bir yazarın yıllar sonra bile okunan satırlarıdır. Bir gazetecinin topluma bıraktığı gerçeklerdir. Bir insanın iyiliğinin başka bir insanda devam etmesidir. Çünkü insan bedeni bir gün mutlaka yorulur. Kalp bir gün durur. Nefes bir gün kesilir. Ama insanın bıraktığı iz, bazen kendisinden çok daha uzun yaşayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki gerçek ölümsüzlük tam da budur. Bilim bedenimizi ne kadar ileri taşıyacak, bunu zaman gösterecek. Belki bir gün bugün bize hayal gibi gelen gelişmeler sıradanlaşacak. Belki yaşlanma yavaşlatılacak, organlar yenilenecek, genetik hastalıkların büyük bölümü tedavi edilecek ve insan ömrü bugünkünden çok daha uzun olacak. Ama ben yine de şuna inanıyorum: İnsanlığın ulaşması gereken en büyük hedef, sonsuza kadar yaşamak değil; yaşadığı süre boyunca insan kalabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü ölümsüz bir bedenin ne anlamı var, eğer vicdan ölmüşse? Uzun bir hayatın ne anlamı var, eğer sevgi yoksa? Yüzlerce yıl yaşamanın ne anlamı var, eğer insan birbirine dokunmayı unutmuşsa? Bilim belki bir gün ölümün kapısına kadar gidecek. Belki o kapının kilidini zorlayacak. Belki yaşlanmanın sırlarını çözecek. Belki insan ömrünü bugünkü sınırların çok ötesine taşıyacak. Ama insanın gerçekten ölümsüz olup olmayacağını yalnızca laboratuvarlar değil, zaman gösterecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün için söyleyebileceğimiz en doğru şey şu: Ölümsüzlük henüz gerçek değil. Ama artık yalnızca bilim kurgu da değil. Ve belki de insanlık tarihinin en büyük sorularından biri, önümüzdeki yüzyıllarda ilk kez gerçekten bilim insanlarının laboratuvarlarında cevap arayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat o gün geldiğinde bile hepimizin kendimize sorması gereken bir soru olacak: “Sonsuza kadar yaşayabilecek olsaydık, gerçekten sonsuza kadar yaşamak ister miydik?” Belki de insanın ölümsüzlük arayışının ardındaki gerçek korku ölüm değil, unutulmaktır. Çünkü hepimiz bir gün gitmekten korkuyoruz. Ama belki daha çok, hiç yaşamamış gibi unutulmaktan korkuyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın en büyük ölümsüzlük arayışı belki de aynı yerde kalacak: Bir başkasının kalbinde, zihninde ve hayatında iz bırakabilmek. Çünkü teknoloji bedeni uzatabilir, bilim ömrü uzatabilir, yapay zekâ sesimizi geleceğe taşıyabilir. Belki bir gün hücrelerimizi yenileyebiliriz. Ama insanı gerçekten ölümsüz yapan şey, geride bıraktığı iyilik, bilgi, sevgi ve izdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de gerçek ölümsüzlük, hiç ölmemek değil; öldükten sonra bile güzel bir şeylerin içinde yaşamaya devam etmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda buluşmak dileğimle sevgiler…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 19:02:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ÇEKİRGE ALANYA’DA SIÇRAYAMADI: BEŞİKTAŞ’I BU LİGDEN SOĞUTMAYIN!</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/cekirge-alanyada-sicrayamadi-besiktasi-bu-ligden-sogutmayin-3310</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/cekirge-alanyada-sicrayamadi-besiktasi-bu-ligden-sogutmayin-3310</guid>
                <description><![CDATA[ÇEKİRGE ALANYA’DA SIÇRAYAMADI: BEŞİKTAŞ’I BU LİGDEN SOĞUTMAYIN!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Dün akşam <strong>Beşiktaş’</strong>ın<strong> Alanyaspor </strong>maçını izledim.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Beşiktaş </strong>bu sezon ilk kez gol yedi, ilk kez mağlup oldu.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama beni asıl düşündüren mağlubiyet değil.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü futbol bu… Kazanırsın, kaybedersin, berabere kalırsın. Bunların hepsi oyunun içinde.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben birkaç hafta önce bir yazımda şöyle demiştim:&nbsp;</span></span><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">“Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üç sıçrar…”&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşte o çekirge bu kez Alanya’da sıçrayamadı!&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sıcaktan mı, nemden mi, yorgunluktan mı bilemem…&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama bildiğim bir şey var: Beşiktaş son dört-beş maçtır inanılmaz bir presle, mücadele gücüyle, seyir zevki yüksek bir futbol oynuyor. Sahada koşan, basan, rakibini bunaltan bir takım var.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İzlerken keyif alıyorsunuz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama ne yazık ki şimdilik sadece keyif alıyoruz!</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü futbol yalnızca güzel oynamakla bitmiyor. Sonuç almak gerekiyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Fakat Alanya maçında başka bir mesele daha vardı.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hakemler!&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben yıllardır futbol izliyorum. Yıllardır Beşiktaş’ı takip ediyorum. Böyle maçlardan sonra artık “Hakem hata yaptı” deyip geçmek istemiyorum.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Benim gördüğüm kadarıyla Alanya’da Beşiktaş’ın emeği hakem kararlarıyla ciddi biçimde zarar gördü.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sadece orta hakemden söz etmiyorum. Hakem üçlüsü, VAR sistemi ve karar mekanizmasının bütünü tartışılmalı.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Orta hakem zaten maçın kontrolünü sağlamakta son derece etkisiz kaldı.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş’ın oyuna ağırlığını koyduğu, pres yaptığı, mücadele ettiği anlarda verilen ya da verilmeyen kararlar insanın aklına ister istemez aynı soruyu getiriyor:<em>&nbsp;</em></span></span></strong><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu Beşiktaş daha ne yapacak?&nbsp;</span></span></strong></em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Benim asıl kızgınlığım da burada başlıyor.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü birkaç yıldır Türkiye Futbol Federasyonu ve hakem yönetimleri konusunda Beşiktaşlıların yaşadığı güvensizliğin ortadan kalktığını düşünmüyorum.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Tam tersine…&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Aynı tas, aynı hamam!&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sezon değişiyor, futbolcular değişiyor, teknik direktörler değişiyor, federasyonlarda isimler değişiyor ama Beşiktaş taraftarının hakemlerle ilgili şikâyeti değişmiyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O zaman ben de Serdal Adalı’ya sesleniyorum:&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Başkan, masaya yumruğunu vur!&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Önce yönetim kurulunu topla.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu işin nereye gittiğini konuşun.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gerekirse ardından olağanüstü genel kurulu toplayın.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kongre üyelerine sorun.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben bir <strong>Beşiktaş</strong> taraftarı, kongre üyesi ve Divan Kurulu üyesi olarak kendi adıma söylüyorum:&nbsp;</span></span></em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Böyle bir düzende yarışmak istemiyorum!&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gerekirse en uç seçeneği bile tartışalım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ligden çekilmeyi bile konuşalım!&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Evet, yanlış okumadınız.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bırakalım kim şampiyon olacaksa olsun!</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Biz Avrupa’ya bakalım.&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Türk hakemlerinin yönettiği organizasyonlarda sürekli aynı tartışmaları yaşayacaksak, enerjimizi Avrupa’ya verelim.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hiç olmazsa orada maç bittiğinde futbolu konuşalım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Presi konuşalım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Pozisyonu konuşalım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Golü konuşalım.&nbsp;</span></span><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Futbolcuyu konuşalım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Her maçın ardından hakemi, VAR’ı, verilmeyen faulü, gösterilmeyen kartı konuşmaktan bıktık!&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir başka konu da Trabzonspor…&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben sezonun gidişatına baktığımda Trabzonspor’un şampiyonluk yarışında özellikle öne çıkacağını düşünüyorum. Hatta benim kişisel kuşkum çok daha ileri: Sezon sonunda şampiyonluğun Trabzonspor’a doğru gideceğini düşünüyorum.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Geçmişte Fenerbahçe-Trabzonspor ekseninde yaşanan şike tartışmaları ve yıllardır bitmeyen kupa polemiği hâlâ Türk futbolunun üzerinde duruyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün yapılan büyük transferlere ve oluşan atmosfere baktığımda ister istemez şunu düşünüyorum:</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Acaba geçmişin hesabı bugün mü kapatılmak isteniyor?&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bunun kanıtlanmış bir gerçek olduğunu söylemiyorum.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama bir futbolsever olarak gördüğüm tablo bende böyle bir kuşku yaratıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve eğer daha sezonun başında taraftarda böyle bir güvensizlik oluşuyorsa, asıl büyük problem zaten budur.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü futbolun yaşayabilmesi için önce adalete inanmanız gerekir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sahaya çıkarken <em><strong>“İyi oynarsam kazanırım”</strong></em> diyebilmelisiniz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong><em>“Acaba bugün hakem ne yapacak?”</em></strong> diye düşünüyorsanız orada futbolun tadı kaçar.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş dün kaybetti.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Olabilir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş yine kaybeder.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O da olabilir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben mağlubiyete kızmam.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kötü oynarsın, rakibin senden iyi oynar, çıkar seni yener. Elini sıkar, tebrik ederim.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama Beşiktaş’ın sahadaki emeğinin hakem kararlarının gölgesinde kalmasına tahammül edemiyorum.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü bu takım mücadele ediyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Koşuyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Basıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Formasını terletiyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Taraftar da bunun karşılığında tek bir şey istiyor:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Adalet!&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş’a ayrıcalık istemiyoruz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş lehine hata yapılsın da istemiyoruz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sadece adil yönetim istiyoruz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çok mu şey istiyoruz?</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O yüzden Serdal Adalı’ya bir kez daha sesleniyorum:&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Başkan, bu kez sadece açıklama yapmak yetmez.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yönetimini topla.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gerekirse genel kurulu topla.<strong>&nbsp;</strong></span></span><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş camiasına sor:&nbsp;</span></span></strong><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">“Bu şartlarda bu ligde devam etmek istiyor musunuz?”&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Benim oyum belli.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben böyle bir futbol düzeninde yarışmak istemiyorum.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Varsın kupayı kim istiyorsa alsın.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Biz Avrupa’ya gidelim.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Orada mücadelemizi verelim.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kazandığımızda sevincimizi, kaybettiğimizde hatamızı konuşalım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama yeter ki futbol konuşalım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü Beşiktaş yenilebilir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş kötü de oynayabilir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş şampiyon da olamayabilir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bunların hepsi kabulüm.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama benim kabul edemediğim tek şey var:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">BEŞİKTAŞ’IN EMEĞİNİN MASADA YA DA DÜDÜKLE HEBA EDİLDİĞİ ŞÜPHESİYLE FUTBOL İZLEMEK!</span></span></strong></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çekirge bir sıçradı…&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İki sıçradı…&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Üç sıçradı…&nbsp;</span></span></strong></em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Alanya’da sıçrayamadı.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama kimse unutmasın:&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mesele çekirgenin sıçrayamaması değil; mesele, Beşiktaş’ın önüne her seferinde başka bir engel konulduğu duygusunun artık bu camianın içine yerleşmiş olmasıdır.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve o duygu, bir mağlubiyetten çok daha tehlikelidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burhan AKDAĞ</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 17:17:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR ŞEHRİN SESSİZ ÇIĞLIĞI: BOSTON PEKMEZ FELAKETİ</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-sehrin-sessiz-cigligi-boston-pekmez-felaketi-3309</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-sehrin-sessiz-cigligi-boston-pekmez-felaketi-3309</guid>
                <description><![CDATA[BİR ŞEHRİN SESSİZ ÇIĞLIĞI: BOSTON PEKMEZ FELAKETİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pekmez !…. Çok severim hele ki Tahin ile karışınca kış aylarının vazgeçilmezi diyebilirim… Eminim hepiniz seversiniz Pekmezi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarih kitapları savaşları anlatmayı sever. Büyük liderleri, devrimleri, zaferleri ve yenilgileri uzun uzun yazar. Oysa bazen tarihin en ağır sayfaları ne bir savaşın ne de bir depremin eseridir. Bazen bir şehrin kaderini değiştiren şey, insanların her gün önünden kayıtsızca geçtiği sıradan bir depodur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarih en acı ironilerini en masum görünen şeylerin içine saklar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Takvim yaprakları 15 Ocak 1919'u gösterirken, Amerika Birleşik Devletleri'nin Massachusetts eyaletinin başkenti olan Boston'da belki kırk yıl düşünsek aklımıza gelmeyecek bir olay yaşandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarihe “Boston Pekmez Felaketi" olarak geçen olayda işte tam da böyledir. İlk bakışta kulağa tuhaf geliyor. Pekmez mi felaket yaratır? Tatlı bir yiyecek nasıl ölümün sembolüne dönüşebilir? Diye düşünebiliriz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Tarihi biraz geriye saralım 1910’lu yıllara gidelim. Porto Riko, Küba ve Batı Hint Adaları’ndan Boston Limanı’na milyonlarca galon pekmez servis ediliyordu. Bu görevin yükümlülüğü Industrial Alcohol Company adını taşıyan kuruluştaydı. Birinci Dünya Savaşı, dinamit ve diğer teçhizatların yapımında kullanılan pekmez talebini arttırmıştı. Industrial Alcohol Company’nin yapışkan maddeleri işlemek için fabrikalara götürmeden önce saklamak için bir depolama alanına ihtiyacları vardı. 15 metre yüksekliğinde ve 27 metre çapında çelik bir tank inşa ettiler. İtalyan göçmenlerin çoğunlukla yaşadığı mahallelerden biri olan Boston’a tankı yerleştirdiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu devasa tankın inşaası aceleye getirildi ve kötü inşa edildi. Sızıntılar mevcuttu, bu yüzden sürekli olarak yeniden dolduruluyordu. Öyle ki bir denetçi, damlamaları kamufle etmek için kenarlarını kahverengiye boyamıştı. Hatta bölgenin çocukları gizlice tanka yaklaşıyor ve sızan pekmezleri kovalara dolduruyorlardı. Tankın patlama ihtimali vardı ama görmezden gelinmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bakım görevlisi Isaac Gonzalez, tankın patlamasından duyduğu endişeyi önceden dile getirmişti ama umursayan olmadı. 5 Ocak 1919’da Gonzalez’in korktuğu başına geldi birkaç gün önce büyük bir pekmez sevkiyatı gelmişti ve tankın yarısından fazlası doluydu. Son pekmez takviyesi nakil sırasında oldukça ısınmıştı ve bu halde tankın üstüne eklenmişti. Fermantasyon sürecinin de hızlanması ile tank öğle saatlerinde aniden patladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Industrial Alcohol Company'ye ait , 15 metre yüksekliğinde ve 27 metre çapındaki devasa çelik tank, sıcaktan mayalanan devasa pekmez kütlesinin yarattığı basınca dayanamadı. Öğle saatlerinde koca tank bir anda infilak ettiğinde, ortaya yüzlerce metre yüksekliğinde, kahverengi, yapış yapış iğrenç bir tsunami çıktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüm mahalleyi ele geçiren pekmez seli, yoluna çıkan her şeyi silindir gibi ezgi geçti. Tank patladığında onu bir arada tutan metal perçinler parçalandı ve şarapnel gibi havada uçtu. Patlamanın gücüyle binalar yıkıldı, bir kamyonu caddenin karşısına sürükleyecek kadar şiddetliydi ve bir tren vagonunu rayların dışına itti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tank patlamıştı ama pekmezin tamamının akması imkansızdı. Pekmez, adeta bir tsunami etkisi yaratmıştı. Yere dökülmesiyle birlikte hızla birkaç kişiyi içine alan pekmez dalgası hızla soğumaya, kalınlaşmaya ve ağdalaşmaya başladı. Bu da liman bölgesinde bir katman oluşmasına sebep oldu. Bir sürü at, hayvan ve insan bu kalın ve yapışkan madde sebebiyle hayatını kaybetti. Toplamda 21 kişinin ve sayısı belirlenemeyen hayvanın canına mal olan bu faciada, bataklık haline dönen kalın koyu sıvı katmanı pekmezi temizlemek bir hayli zaman aldı. Pekmezin içine aldığı kişileri bulmak da oldukça zordu. Çünkü o gün öğleden sonra hava iyiden iyiye soğumuş üstüne üstlük birde yağmur yağmıştı ve her yer sertleşmiş bir şeker blogu haline gelmişti. İşçiler bunları temizlemek ve cesetleri bulmak için testere, kazma ve keski kullanmak zorunda kalmışlardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En iyi ihtimalle bir ceset 11 gün sonra bulunmuştu ve diğerlerinin bulunması 4 aydan fazla sürmüştü. Pekmezi parçalamak için işçiler tuzlu suyu kullandılar ve sokaklarda püskürtmeye başladılar. Bunu fark etmelerinden sonra temizlik çabaları biraz daha hızlandı. Pekmezin çoğu denize döküldü ancak sokaklara tuz ve kum dökülmeye devam ediliyordu. Çünkü bina yüzeyleri dahil her yer yıllarca yapışkan kaldı. Öyle ki Baston sokaklarında hala tatlı pekmez kokusunun alınabildiği söylentiler arasındaydı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak en derin izler, geride kalanların hafızalarına kazındı. Halk, felaketin üzerinden on yıllar geçse bile yaz aylarının kavurucu sıcaklarında sokaklardan hala hafif bir pekmez kokusu yükseldiğini iddia ettiler. Bu koku, bir dönemin sanayi hırsının, denetimsizliğin ve ihmalin adeta görünmez bir anıtıydı. 21 canın hayatını kaybettiği bu trajedi, her zaman hüzünle ve şaşkınlıkla anılan bir "akıl almaz felaket" olarak tarihe geçti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Boston'un sokalarında akan pekmez çoktan temizlendi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıkılan evler yeniden yapıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat devam etti ama tarihin hafızasında hâlâ şu sessiz cümle yankılanıyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İnsanlar bazen doğanın değil, kendi ihmallerinin kurbanı olur.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 19:02:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ŞIPSEVDİ SAKIZLARI</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sipsevdi-sakizlari-3308</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sipsevdi-sakizlari-3308</guid>
                <description><![CDATA[ŞIPSEVDİ SAKIZLARI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşk mektubu mu yazacaksın, “Şıpsevdi Sakızları”nın manilerine bakmadan olmaz. Bir dönemin gençleri ki bu bizleri de kapsıyor, bu sakızın manilerinin ne gönüller yaktığını iyi biliriz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne güzel günlerdi bizim gençliğimiz öyle şimdiki gibi elinde akıllı telefon, telefonun aklı ile hareket eden bir nesil değildik , mahalle bakkalımızın rafındaki renkli şekerlemeler, harçlık hesabı, teneffüslerde paylaşılan sakızlarla büyüdük biz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>80’ler ve 90’larda büyüyen bizim kuşak için “Şıpsevdi Sakızları” tam da böyle bir hafıza nesnesiydi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bizim gençliğimizde Şıpsevdi sakızı almak bir sakızdan fazlasıydı, bizlerin saf ama pırıl pırıl tertemiz bir aklı ile Şıpsevdi almak küçük bir mutluluğuda satın almak demekti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bakkalın önünde duran çocukların cebindeki bozukluklarla yaptığı ilk “ekonomik karar” belki de buydu. Çilekli mi alınacak, karpuzlu mu? Yoksa içinden sürpriz çıkan mı daha cazip? Bizleri hayatın büyük seçimlerine hazırlayan minik bir prova gibiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün her şey daha hızlı tüketiliyor, tatlar değişiyor, ambalajlar yenileniyor, ürünler sürekli güncelleniyor ama geçmişin bazı markaları sadece ürün olarak kalmıyor bir dönemin ruhunu taşıyor. Şıpsevdi Sakızları da bunlardan biri çünkü o sakızın tadı kadar, onu çiğnerken yaşanan gençliğimi de unutamıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahalle kültürünün güçlü olduğu yıllarda sakız paylaşmak bile sosyal bir davranıştı. Bir arkadaşının “yarısını versene” demesiyle başlayan sohbetler vardı şimdi ise çocuklar aynı cafelerde, hatta bir adım daha ileri gidelim, aynı masada oturup birbirine “Seni seviyorum” diye mesaj gönderip duygularını itiraf ediyorlar. Teknoloji ilerledi ama belki de küçük şeylerden mutlu olma becerimiz biraz geride kaldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şıpsevdi’nin günümüze kadar gelen asıl başarısı, damakta kalan aromasında değil; bizlerde bıraktığı duyguda saklıydı. Bugün o sakızı yeniden çiğneyen biri çoğu zaman çocukluğunu da geri çağırıyor çünkü bazı ürünler sadece tüketilmez, geçmiş zamanlarıda hatırlatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden nostalji sadece geçmişe özlem değildir. Nostalji, insanın kendisinin daha sade, daha heyecana açık olduğu zamanları aramasıdır insanı bir sakızın bile mutlu etmeye yettiği günleridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yıllarda bakkal amcada bozuk para çıkmadığı zaman para üstü olarak verilen o küçük sakızların içine sıkışmış minicik karikatürlerin altında yazan manilerin , aslında dünyanın öbür ucundan gelen büyük bir aşk hikâyesinin parçası olduğunu pek az kişi bilirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte o hikâyenin merkezinde ise Kim Casali mahlası ile maniler yazan Marilyn Judith Grove vardı …&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gelin, bu nostaljik lezzetin bilinmeyen hikayesini birlikte öğrenelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Marilyn Judith Grove 1941 yılında Yeni Zelanda’nın Auckland şehrinde doğdu. 1967 yılında Sevgililer Günü’nden bir hafta sonra Marilyn , Los Angeles’taki bir kayak kulübü buluşmasında Roberto Casali ile tanıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her şey Marilynin gelecekte kocası olacak olan Roberto’ya yazdığı utangaç küçük aşk notlarıyla başladı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu küçük notların her biri, Kim’in sevdiği adam hakkındaki düşüncelerini mükemmel bir şekilde yansıtan küçük bir çizim ve kişisel duygularını içeriyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Love is…” olarak tanıdığımız çizimlerin ilki, Marilyn tarafından kayak gezisi sırasında Roberto’ya gönderdiği bir kartpostalın üzerine çizildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Marilyn, Kim mahlası ile çizdiği ikisine ait karikatürlerini, Roberto’nun bulabilmesi için yastığının altına, ceketin cebine, arabasının torpido gözüne, çekmeceye vb. yerlere bıraktığı küçük kartlar ile aşkını anlatmaya çalıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı zamanda Marilyn, Los Angeles’ta bir matbaada resepsiyonist olarak çalışırken, bazı illüstrasyonlarını zımbalayarak küçük kitapçıklar haline getirdi ve onlara ;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘Aşk O Zamandır’ adını vererek tanesi sadece bir dolara satmaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Marilyn in” Kim” mahlası ile imzaladığı çizimleri ilk kez 5 Ocak 1970 tarihinde Los Angeles Times Gazetesi’nde yayınlandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hızlı bir başarıya ulaştı ve elliden fazla ülkedeki gazete ve dergilerde yerini aldı, ardından bu karikatür çizimleri yirmibeşten fazla dile çevrildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1971 yılının Temmuz ayında ise Marilyn ve Roberto Casali Yeni Zelanda’nın Auckland şehrinde evlendiler. Popülerliklerinin zirvesindeki karikatürler ile Casali çifti iyi paralar kazanıyorlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kim'in siyah-beyaz çizimlerini renklendirerek ölümsüzleştiren çalışmada dikkat çekici detaylar da vardı: Mesela, sakızlar iki farklı tatla 'aşkın iki meyvesini' temsil ediyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1970’lerde Kim Casali ile tanışan tasarımcı Bill Asprey Türkiye’deki bir sakız firması ile anlaşma yaptılar. Anlaşmada bu çizimler sakız ambalajlarının içinde yer alacağı, orjinalinde siyah beyaz olan çizimlerin renklendirilerek basılacağı da yer alıyordu. Hatta üretilen sakızlar çift renkli ve birbirine uyumlu tattaki aromalardan oluşacaktı. Sakızların içerdiği iki farklı tat “aşkın iki meyvesi’ni temsil edecekti. Ve bu şartlarla anlaşma yapıldı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kent Gıda “Şıpsevdi” adıyla piyasaya sürdüğü sakızdan çok iyi geri dönüşler aldı. Çeşitli tatlarda, farklı renk ve ambalajlarda üretim yapıldı.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1974’te iki çocuğu olan çift, üzücü bir haberle sarsıldılar: Roberto’ya testis kanseri teşhisi konmuştu ve durumunun ciddiyeti herkesi endişelendirmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1975’te tedavi sürecine giren Roberto, eşi Kim ile Noel konuşmaları yaparken beklenmedik bir konuya değindi. Kim Casali, yıllar sonra aralarındaki konuyu şöyle anlatmıştı:&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Noel hediyeleri üzerine konuşuyorduk ve Roberto’ya başka bir elmas yüzük almak istemediğimi söyledim; aksine, bir başka bebek istediğimi ifade ettim.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Roberto’nun testis kanserine yakalanması, Kim’in hamilelikle ilgili sorunlar yaşamasına neden olmuştu. Bu zorlu durum karşısında çift, bir karar aldılar ve Roberto’nun sperm hücrelerini depolattırdılar 31 Mart 1976’da hayatını kaybeden Roberto’ya rağmen, çiftin umut dolu hikayesi Cambridge’deki çeşitli suni yöntemlerle desteklenen tedaviler sayesinde devam etti ve Temmuz 1977’de bir oğulları daha dünyaya gedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eşi hayattayken de başladığı ve öldüğünde dahi ona adadığı bu karikatürler, bugün dünya genelinde 60’a yakın ülkede 100 milyondan fazla kişi tarafından takip edilmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Love is …” karikatürleri, günümüzde nostalji ve retro esintileriyle öne çıkan en popüler karikatür serilerinden biridir. Yürekten gelen bu karikatürlerin yaratıcısı Kim Casali ise eşinin vefatından tam 20 yıl sonra, 1997 yılının Haziran ayında son yolculuğuna uğurlandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bazı tatlar ağızda değil, hafızada kalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Aug 2026 19:01:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dijital Dünyada Kaybolan Çocukluk</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dijital-dunyada-kaybolan-cocukluk-3307</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dijital-dunyada-kaybolan-cocukluk-3307</guid>
                <description><![CDATA[Dijital Dünyada Kaybolan Çocukluk]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün bir çocuğun elinden telefonunu aldığınızda sadece bir ekranı değil, bazen onun küçük dünyasının kapısını kapatmış gibi hissediyorsunuz. Çünkü artık çocukların dünyasında oyun bahçelerinin yerini ekranlar, sokak arkadaşlarının yerini çevrim içi oyunlar, bisiklete binmenin yerini kısa videolar, merak edip keşfetmenin yerini ise arama motorları aldı. Çocukluk, eskiden dizleri yara içinde eve dönmekti. Şimdi ise saatlerce aynı koltukta oturup parmak uçlarıyla ekranda kaydırmak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte tam da burada kendimize sormamız gereken çok önemli bir soru var: Biz çocuklarımızı teknolojiye mi hazırlıyoruz, yoksa farkında olmadan çocukluklarını teknolojinin içine mi bırakıyoruz? Teknoloji hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Eğitimden iletişime, sağlıktan bilime kadar hayatımızın her alanında dijital dünyanın sunduğu imkânlardan yararlanıyoruz. Çocuklarımızın da teknolojiyi öğrenmesi, kullanması ve dijital dünyada kendini koruyabilmesi elbette gerekli. Ancak sorun teknoloji kullanmak değil; sorun, teknolojinin çocuğun hayatındaki yerinin giderek büyümesi ve gerçek hayatın yerini almaya başlaması. Çünkü çocuk dediğimiz şey sadece ders çalışan, video izleyen, oyun oynayan ve telefondan bilgi alan bir varlık değildir. Çocuk koşmalıdır, düşmelidir, kalkmalıdır, kirlenmelidir, arkadaşlarıyla kavga edip beş dakika sonra barışmalıdır. Bir ağaca bakıp “Acaba bunun dalına çıkabilir miyim?” diye düşünmelidir. Yağmur yağdığında sokağa çıkıp ıslanmayı istemelidir. Bir taşın, bir yaprağın, bir böceğin bile hikâyesini merak etmelidir. Çocukluk biraz da bunların toplamıdır. Bizim çocukluğumuzda internet yoktu. Akıllı telefonlarımız, tabletlerimiz, sosyal medya hesaplarımız yoktu. Bir arkadaşımızı görmek istiyorsak kapısını çalar, “Aşağı gelsene!” diye bağırırdık. Bazen bütün mahalle bir çocuğun peşinden koşardı. Sokakta oynanan oyunların kuralları vardı ama çoğu zaman o kuralları çocuklar kendileri koyardı. Bir top iki apartmanın arasında saatlerce paylaşılır, bisiklet sırayla kullanılır, saklambaç oynarken en iyi saklanma yeri için ciddi tartışmalar yaşanırdı. Akşam olduğunda annemizin sesini duyduğumuzda eve dönerdik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Haydi eve!”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O iki kelime, çocukluğumuzun gününü bitirirdi. Şimdi ise birçok çocuk için günün bitişini anne-babanın sesi değil, telefonun şarjının bitmesi belirliyor. Ne acı bir değişim değil mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar çocuklarımızın eve geç kalmasından korkardık. Şimdi odalarından çıkmamalarından endişe ediyoruz. Bir zamanlar “Sokağa çık, biraz oyna.” diyorduk. Şimdi “Biraz telefonu bırak, dışarı çık.” demek zorunda kalıyoruz. Ve belki de en büyük çelişkimiz burada başlıyor. Çocuklarımızı ekranlardan uzaklaştırmak istiyoruz ama kendi elimizdeki telefonları bırakamıyoruz. Onlara “Telefonla fazla oynama.” diyoruz; sonra yemek yerken kendi telefonumuza bakıyoruz. “Sürekli bilgisayar başında olma.” diyoruz; ardından saatlerce sosyal medyada dolaşıyoruz. “İnsanlarla konuş.” diyoruz; ama aynı masada oturduğumuz insanlarla bile göz göze gelmeden mesajlaşıyoruz. Çocuklar bizim söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğreniyor. Bu nedenle dijital dünyada kaybolan çocukluğu konuşacaksak, önce çocukların elindeki telefona değil, yetişkinlerin elindeki telefona bakmamız gerekiyor. Çünkü çocuk bazen ekran bağımlısı olduğu için değil, yanında gerçek bir hayat kurulmadığı için ekrana sığınıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir düşünün…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk okuldan eve geliyor. Anne-baba yorgun. Evde herkesin işi var. Çocuk odasına geçiyor. Tablet elinde. Bir video açıyor, sonra başka bir video, sonra bir oyun, sonra başka bir içerik… Derken saatler geçiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk sessiz,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ev sessiz,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anne-baba rahat,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gerçekten her şey yolunda mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğun sessiz olması onun mutlu olduğu anlamına gelmez. Bazen çocukların sessizliği, anlatacakları şeylerin artık olmadığını gösterir. Çünkü çocuk konuşmak ister. Anlatmak ister. Gün içinde yaşadığı küçücük bir olayı bile paylaşmak ister. Öğretmeninin söylediği bir cümleyi, arkadaşının yaptığı bir şakayı, bahçede gördüğü bir kediyi, kafasına takılan bir soruyu anlatmak ister. Fakat biz çoğu zaman onların dünyasına girecek zamanı bulamıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sonra konuşuruz.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Şimdi işim var.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Biraz bekle.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Çok yoruldum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Git biraz oyun oyna.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve çocuk gerçekten oyun oynamaya gidiyor. Ama artık oyun arkadaşının adı bazen bir uygulama oluyor. İşte burada mesele sadece teknoloji olmaktan çıkıyor. Mesele, çocukla kurduğumuz ilişkinin niteliğine dönüşüyor. Dijital dünya çocuklara çok şey öğretebilir. Dünyanın diğer ucundaki bir müzeyi gösterebilir, farklı dilleri öğretebilir, bilimsel deneyleri izletebilir, merak ettiği bir konunun cevabını saniyeler içinde bulmasını sağlayabilir. Bugünün çocukları geçmişte bizim ulaşamadığımız kadar büyük bir bilgi dünyasının içinde büyüyor. Ama bilgi ile deneyim aynı şey değildir. Bir çocuk internette denizin nasıl göründüğünü yüzlerce kez izleyebilir. Ama ayağına su değdiğinde hissettiği serinliği hiçbir ekran ona veremez. Bir çocuğa bisiklet sürmeyi anlatan yüzlerce video gösterebilirsiniz. Ama dengesini kaybedip düşmeyi, dizini hafifçe yaralayıp yeniden ayağa kalkmayı yaşamadıkça bisiklet sürmeyi gerçekten öğrenemez. Bir çocuğa arkadaşlığın ne olduğunu anlatan binlerce içerik gösterebilirsiniz. Ama arkadaşının elini tutup birlikte gülmeden, kavga edip barışmadan, paylaşmayı öğrenmeden arkadaşlığın gerçek anlamını anlayamaz. Çünkü hayat izlenmez, Hayat yaşanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızın bugün en fazla ihtiyacı olan şey belki de daha fazla ekran değil, daha fazla gerçeklik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla konuşma.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla oyun.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla doğa.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla kitap.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla merak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla aile zamanı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla “Nasılsın?” sorusu. Ve en önemlisi, gerçekten dinleyen yetişkinler…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün çocukların yalnızca dijital dünyada değil, sosyal medyanın oluşturduğu görünürlük yarışında da büyüdüğünü görüyoruz. Daha küçük yaşlarda beğenilmek, takip edilmek, izlenmek, güzel görünmek ve başkalarının hayatlarına yetişmek gibi kaygılarla karşılaşabiliyorlar. Oysa çocuklukta insanın kendisini başkalarıyla kıyaslamaması gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk, “Ben yeterince güzel miyim?” diye düşünmemeli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Benim kaç takipçim var?” diye hesap yapmamalı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Beni neden beğenmediler?” diye üzülmemeli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Onun telefonu daha yeni, benimki neden eski?” diye kendisini eksik hissetmemeli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk, hayatın değerini sahip olduklarıyla ölçmemeli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama dijital dünya bunu her gün yeniden önümüze koyuyor. Bir başkasının tatili, başka bir çocuğun pahalı oyuncağı, bir genç kızın kusursuz görünen görüntüsü, başka bir ailenin gösterişli evi… Çocuk daha hayatı tanımadan hayatın vitriniyle tanışıyor. Ve vitrindeki hayatların çoğunun gerçek hayat olmadığını bilmiyor. İşte bu nedenle bugün çocuk yetiştirmek yalnızca “ders çalışıyor mu?” sorusundan ibaret değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne izliyor?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kiminle konuşuyor?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne görüyor?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kendini kimlerle kıyaslıyor?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ekrandan sonra nasıl hissediyor?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gerçek hayatta arkadaşları var mı?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Konuşabileceği biri var mı?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>sorularını da sormamız gerekiyor. Çünkü dijital dünyada çocuklarımızın önündeki en büyük tehlike yalnızca yanlış içerikler değildir. Asıl tehlike, gerçek hayatla dijital hayat arasındaki sınırın kaybolmasıdır. Bir çocuk ekran başında saatler geçirirken zamanın nasıl geçtiğini anlamayabilir. Çünkü dijital platformlar dikkat çekmek üzerine kuruludur. Bir video biter, diğeri başlar. Bir oyun tamamlanır, yeni görev gelir. Bir bildirim düşer, ardından başka bir bildirim…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk sürekli “bir sonraki” ile meşgul olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa gerçek hayat sabır ister.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çiçeğin açmasını beklemek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kitabı bitirmek zaman alır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir arkadaşlık yıllar içinde oluşur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir yetenek çalışarak gelişir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir hayal için emek vermek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dijital dünya ise çoğu zaman bize her şeyin hızlı olması gerektiğini söylüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hemen cevap.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hemen görüntü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hemen eğlence.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hemen sonuç.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden sabırsız bir nesil yetiştirme riskimiz var. Çünkü çocuklarımızın sadece teknoloji kullanmayı değil, beklemeyi de öğrenmesi gerekiyor. Sıkılmayı da öğrenmesi gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evet, yanlış okumadınız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sıkılmayı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü sıkılmak bazen yaratıcılığın başlangıcıdır. Biz çocukken “Canım sıkılıyor.” dediğimizde önümüzde hazır bir eğlence ekranı yoktu. Bir süre sonra kendimiz bir şey bulurduk. Kâğıt kalem alırdık, resim yapardık. Oyuncaklarımızla yeni bir oyun kurardık. Sokaktan arkadaş çağırırdık. Bir hikâye uydururduk. Bazen hiçbir şey yapmadan otururduk. Ve o boşlukların içinden hayal gücümüz çıkardı. Şimdi çocuklarımızın canı sıkılır sıkılmaz önlerine bir ekran koyuyoruz. Belki de onların hayal kurmasına fırsat bırakmıyoruz. Çocukların her boşluğunu doldurmak zorunda değiliz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bırakın çocuk sıkılsın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bırakın odasında ne yapacağını kendi bulsun.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bırakın bir kartondan ev yapsın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bırakın yere oturup oyuncaklarını dağıtsın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bırakın çamura bassın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bırakın elleri kirlensin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü çocukluk steril bir hayat değildir. Çocukluk biraz da kirli eller, çizilmiş dizler, dağınık odalar ve kahkahayla dolu akşamlardır. Bugün çocuklarımızı her türlü tehlikeden korumaya çalışırken onları hayatın kendisinden de koruyor olabiliriz. Elbette güvenlik önemli. Elbette dijital dünyanın riskleri konusunda çocuklarımızı bilinçlendirmeliyiz. Ama korumak, hayatı onların yerine yaşamak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk düşecek ki kalkmayı öğrenecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaybedecek ki yeniden denemeyi öğrenecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir arkadaşına kızacak ki iletişim kurmayı öğrenecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen başarısız olacak ki başarının kıymetini anlayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir şey istediğinde hemen sahip olamayacak ki sabretmeyi öğrenecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bütün bunların yerine ekranı koyarsak, çocuklarımız büyür ama bazı duyguları yaşayamadan büyür. İşte benim asıl korkum da bu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızın büyümesi değil. Çocukluklarını yaşamadan büyümeleri. Bir sabah gözümüzü açacağız ve çocuklarımız büyümüş olacak. Ellerinde diplomaları, önlerinde işleri, başlarında sorumlulukları olacak. Ama belki de geriye dönüp baktıklarında hatırlayacakları gerçek çocukluk anıları çok az olacak. Oysa insanın hafızasında en çok kalan şeyler bazen en sıradan anlardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Annesiyle yaptığı bir kahvaltı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Babasıyla çıktığı bir yürüyüş…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dedesiyle oynadığı bir oyun…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahallede arkadaşlarıyla geçirdiği bir yaz akşamı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bisiklet sürerken düşmesi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk kez denize girmesi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yağmur altında koşması…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ağacın altında kitap okuması…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunların hiçbirinin yüksek çözünürlüklü olması gerekmiyor. Ama hepsinin gerçek olması gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün çocuklarımızın fotoğrafı çok, anısı az olmasın. Çünkü fotoğraf çekmek başka, anı biriktirmek başkadır. Bir çocuğun her anını kaydetmek zorunda değiliz. Bazen telefonu cebimize koyup o anın içinde kalmamız gerekir. Çocuğumuz güldüğünde kamerayı açmak yerine ona bakabiliriz. Çocuğumuz bir şey anlatırken telefonun ekranına değil, gözlerine bakabiliriz. Çünkü çocukların en büyük ihtiyacı pahalı oyuncaklar, son model telefonlar ya da sınırsız internet değildir. Çocukların en büyük ihtiyacı, kendilerini gerçekten önemli hissetmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Benim annem beni dinliyor.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Babam benimle vakit geçiriyor.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir şey anlattığımda benimle dalga geçilmiyor.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir hata yaptığımda konuşabiliyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir problemim olduğunda eve dönebiliyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte gerçek güven duygusu budur. Dijital dünyanın karşısına duvar örmek çözüm değil. Çocuklarımızı teknoloji düşmanı yapmak da mümkün değil, doğru da değil. Asıl yapmamız gereken teknolojiyle yaşamayı öğretmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Telefonun hayatın kendisi olmadığını…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnternetin dünyanın tamamı olmadığını…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medyadaki beğenilerin insanın değerini belirlemediğini…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ekranın gerçek bir arkadaşın yerini tutamayacağını…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi, gerçek hayatın hâlâ dışarıda olduğunu anlatmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğumuza “Telefonu bırak.” demek kolay. Ama onun yerine ne koyacağımızı düşünmek daha önemli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gel birlikte yürüyelim.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gel bir kahve değil ama seninle bir meyve suyu içelim, konuşalım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gel parka gidelim.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gel beraber yemek yapalım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gel bana bugün okulda ne olduğunu anlat.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gel birlikte kitap seçelim.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gel hiçbir şey yapmadan biraz oturalım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen çocukların hayatını değiştiren şey büyük eğitim programları değil, birlikte geçirilen küçük anlardır. Bir anne-babanın çocuğuna ayırdığı yirmi dakika bile bazen bir çocuğun bütün gününü değiştirebilir. Çünkü çocuklar zamanı değil, ilgiyi ölçer. Ve belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken en önemli soru şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuğumuz büyüdüğünde bizim ona aldığımız telefonları mı hatırlayacak, yoksa birlikte geçirdiğimiz akşamları mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni bir tablet mi hatırlayacak, yoksa birlikte oynadığımız oyunu mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç tane video izlediğini mi hatırlayacak, yoksa bizim onunla kaç kez göz göze gelip gerçekten konuştuğumuzu mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence cevap çok açık. Çocukluk satın alınamaz. Geri getirilemez. Tekrar yaşatılamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun bugününü yarına ertelediğinizde, aslında onun çocukluğundan bir parçayı da geri dönüşsüz biçimde kaçırırsınız. Bu nedenle dijital dünyanın içinde çocuklarımızı kaybetmemek için ekranları tamamen hayatımızdan çıkarmamız gerekmiyor. Sadece ekranın önüne hayatı koymamız gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha sokak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha kitap.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha doğa.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha oyun.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha sohbet.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha kahkaha.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha aile.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve çok daha fazla gerçek hayat…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü teknoloji gelişmeye devam edecek. Yapay zekâ hayatımıza daha fazla girecek. Çocuklarımız bizden çok daha farklı bir dünyada büyüyecek. Belki bugün hayal bile edemediğimiz meslekleri yapacaklar. Dünyanın her yerindeki insanlarla saniyeler içinde iletişim kuracaklar. Bunların hiçbirine karşı değilim. Tam tersine, çocuklarımız geleceğin dünyasına güçlü hazırlansınlar istiyorum. Ama geleceğe hazırlanan bir çocuğun geçmişten kopmasına da izin vermeyelim. Çünkü geleceğin teknolojisini kullanabilen ama bir ağacın altında oturup huzur bulamayan, arkadaşının yüzüne bakarak konuşamayan, beklemeyi bilmeyen, kaybettiğinde yeniden başlayamayan, sıkıldığında kendi dünyasını kuramayan bir nesil yetiştirmek istemiyorsak bugün bir yerde durup düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızın ellerine teknoloji verebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama kalplerinden çocukluğu almamalıyız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlara dünyanın bütün bilgilerini öğretebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama merak etmeyi unutturmamalıyız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onları dijital dünyanın içine bırakabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gerçek dünyanın kapısını da açık tutmalıyız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü çocukluk, insan hayatının en kısa ama en unutulmaz dönemidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve biz yetişkinler olarak çocuklarımızın çocukluğunu onların yerine yaşayamayız. Ama onlara çocukluklarını gerçekten yaşayabilecekleri bir dünya bırakabiliriz. Belki bugün yapacağımız en güzel şey, telefonlarımızı bir kenara koyup çocuğumuzun gözlerinin içine bakmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir bildirim o bakıştan daha önemli değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir video o kahkahadan daha değerli değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir sanal oyun, gerçek bir çocuğun sokakta arkadaşlarıyla oynadığı oyunun yerini tutamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve hiçbir teknoloji, bir çocuğun “Anne, baba, benimle oynar mısın?” diye uzattığı küçük el kadar kıymetli değildir. Çünkü çocukluk bir ekranın içinde değil, hayatın tam ortasında yaşanır. Ve biz çocuklarımızın hayatına ne kadar çok ekran koyarsak koyalım, onların yerine yaşayamadığımız tek bir şeyi unutmayalım:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukluk beklemez&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün yaşanır, Yarın sadece hatırası kalır……</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda buluşmak üzere sevgimle kalın ….&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Aug 2026 18:02:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SELAMLAŞMAK DA BİR KÜLTÜRDÜR...</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/selamlasmak-da-bir-kulturdur-3306</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/selamlasmak-da-bir-kulturdur-3306</guid>
                <description><![CDATA[SELAMLAŞMAK DA BİR KÜLTÜRDÜR...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selam, insanın karşısındaki insana verdiği değerin en sade, en güzel ifadelerinden biridir. Bir kelimeden ibaret gibi görünür ama içinde saygı vardır, sevgi vardır, iyi dilek vardır. “Günaydın”, “Merhaba”, “Selamünaleyküm” ya da sadece başıyla selam vermek… Şekli ne olursa olsun selamlaşmak, insanlar arasındaki görünmez bağları güçlendiren önemli bir kültürdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selam almak ve selam vermek, bizim toplumumuzda eskiden beri önemli bir yere sahip olmuştur. Büyüklerimizden öğrendiğimiz ilk güzel davranışlardan biri, karşılaştığımız insanlara selam vermekti. Sokağa çıktığımızda komşuya, bakkala, kahvehanenin önünde oturan mahalleliye, yolda karşılaştığımız tanıdıklara selam verirdik. Bazen sadece başımızı hafifçe eğerek, bazen gülümseyerek, bazen de “Selamünaleyküm” diyerek birbirimizi hatırladığımızı ve önemsediğimizi gösterirdik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü selam, yalnızca bir sözcük değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selam, “Seni gördüm” demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sen benim için değerlisin” demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Aramızda bir bağ var” demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hatta bazen hiçbir şey söylemeden “İyi ol, günün güzel geçsin” dileğinde bulunmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden sabahları işe veya okula giderken mahalle daha farklı yaşanırdı. İnsanlar birbirlerini tanırdı. Evden çıkan kişi, sokağın başındaki esnafa selam verir, fırının önünden geçerken “Günaydın” der, bakkalla iki çift laf ederdi. İş yerine giderken karşılaştığı komşusuna hal hatır sorardı. Bu küçük karşılaşmalar, aslında toplumun büyük dayanışma duygusunu oluştururdu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir mahallede herkes birbirini tanımak zorunda değildi belki ama birbirine selam vermeyi bilirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise hayatımız hızlandı. Sabah evden çıkıyoruz, elimizde telefon, aklımızda yetişmemiz gereken işler… Sokakta yanımızdan geçen insanların yüzlerine bile bakmadan yürüyebiliyoruz. Aynı apartmanda oturduğumuz insanla asansörde karşılaşıyor, bazen birbirimize “Günaydın” demeden birkaç katı sessizce çıkıyoruz. Aynı iş yerinde çalışan insanların bile zaman zaman birbirlerine yabancılaştığını görüyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa bir selam, bu mesafeyi bir anda ortadan kaldırabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir esnafın dükkânını açarken karşısındaki komşusuna “Hayırlı işler” demesi, sadece bir temenni değildir. O esnafla mahalle arasında kurulan bağın ifadesidir. Sabah işe giderken yolumuz üzerindeki fırıncıya “Günaydın” demek, manavın önünden geçerken selam vermek, yıllardır tanıdığımız apartman görevlisine hal hatır sormak, günlük hayatın küçük ama değerli güzellikleridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türk toplumunun kültüründe selamlaşmanın ayrı bir yeri vardır. Büyüklerin küçüklere, küçüklerin büyüklere gösterdiği saygının yanında; komşuluk ilişkilerinin, esnaf-müşteri ilişkisinin ve mahalle kültürünün de önemli parçalarından biridir. Selamın olduğu yerde tanışıklık, tanışıklığın olduğu yerde güven oluşur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden geçmişte mahalleler daha sıcak gelirdi insana.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir evin kapısı çalındığında içeriden “Kim o?” diye seslenilir, dışarıdan gelen “Benim” derdi. Kimin kim olduğunu bilirdik. Sokaktan geçen insanın kim olduğunu merak ederdik. Çocuklar birlikte oynar, büyükler kapı önlerinde sohbet ederdi. Selamlaşmak, o sosyal hayatın doğal bir parçasıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün teknolojinin getirdiği iletişim imkânları arttı ama yüz yüze iletişimimiz azaldı. Telefonlarımızda yüzlerce kişi kayıtlı, sosyal medya hesaplarımızda binlerce insanla bağlantımız var. Buna rağmen yanımızdaki insanla konuşmaya, ona selam vermeye zaman bulamadığımız oluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen hiç tanımadığınız bir insanın verdiği selam bile insanın içini ısıtır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle çocuklarımıza da selamlaşmanın önemini öğretmeliyiz. “Büyüğünü gördüğünde selam ver”, “Bir yere girdiğinde insanlara merhaba de”, “Sana verilen selamı karşılıksız bırakma” demek, aslında onlara bir kültürü aktarmaktır. Çünkü kültür yalnızca kitaplarda, müzelerde veya tarihi eserlerde yaşamaz. Kültür, günlük hayatın içinde, davranışlarımızda ve birbirimize karşı gösterdiğimiz saygıda yaşar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selamlaşmak da işte böyle bir kültürdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bugün kaybettiğimiz bazı güzel alışkanlıkları yeniden hatırlamanın zamanı gelmiştir. Sabah evden çıktığımızda komşumuza, sokaktaki esnafa, iş arkadaşımıza, karşılaştığımız tanıdığımıza bir selam verelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bırakalım sokaklarımız yeniden “Günaydın” sesleriyle, “Hayırlı işler” dilekleriyle, “Nasılsın?” sorularıyla biraz daha şenlensin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman söylediğim gibi sağlığınıza dikkat edin. Hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Aug 2026 19:05:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BELKİ DE SORUN YORULMAN DEĞİL. KENDİNE NASIL DAVRANDIĞIN.</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/belki-de-sorun-yorulman-degil-kendine-nasil-davrandigin-3305</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/belki-de-sorun-yorulman-degil-kendine-nasil-davrandigin-3305</guid>
                <description><![CDATA[BELKİ DE SORUN YORULMAN DEĞİL. KENDİNE NASIL DAVRANDIĞIN.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı günler vardır. Hayat değişmemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorunlar değişmemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sen bile çok değişmemişsindir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama her şey daha ağır gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Basit bir telefon görüşmesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cevaplanacak bir mesaj.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Verilecek küçük bir karar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanki görünmeyen bir ağırlık omuzlarına oturmuştur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve sonra zihnin konuşmaya başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Neyin var senin?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bu kadar zor olmamalı.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Toparlan artık.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Daha güçlü olman lazım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan bazen en büyük yorgunluğu hayatın kendisinden yaşamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi sesi yüzünden yaşar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü ilginç bir şey vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir arkadaşın ağlayarak seni arasa, ona yük olduğunu söylemezsin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir yakınını yorgun gördüğünde onu tembellikle suçlamazsın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun düştüğünü gördüğünde ona kızmazsın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama söz konusu kendin olduğunda dil değişir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sabır biter.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şefkat kaybolur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anlayış ortadan kalkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve insan kendisine, sevdiği hiç kimseye davranmayacağı kadar sert davranmaya başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca tükenmiş olduklarını fark edemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü onları yoran şey sadece hayat değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendilerine karşı verdikleri aralıksız mücadeledir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her gün biraz daha iyi olmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her gün biraz daha güçlü olmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her gün biraz daha dayanmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç durmadan.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç sormadan.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç fark etmeden.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa insan ruhunun ilginç bir özelliği vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli zorlanmaktan değil…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli zorlanıp görülmemekten yorulur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen insanın içinde görülmeyen kişi kendisidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkesi anlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkese hak verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkese ikinci bir şans tanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama kendisine gelince hüküm çoktan verilmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yetersiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dağınık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geç kalmış.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eksik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden bazı insanlar dinlense bile dinlenemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü beden koltukta otururken zihin hâlâ kendini yargılıyordur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve insanın en derin yorgunluğu kaslarında değil, tam burada birikir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendisine karşı açtığı davada.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün ihtiyacın olan şey yeni bir plan değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla disiplin de değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki ilk kez kendine şu soruyu sormaktır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben gerçekten yoruldum mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yoksa yıllardır kendime karşı savaşmaktan mı bitkin düştüm?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazen hayatın çözülmesi gereken bir problemi yoktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen sadece yorulmuş bir insan vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen iyileşme, hayatı değiştirmekle başlamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendinle konuşurken kullandığın sesi değiştirmekle başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan her zaman düştüğü yerden kırılmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen yıllarca düştüğü yerde kendine uzatmadığı elden kırılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazı günler başarısız olduğun için zor geçmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı günler sadece çok uzun zamandır kendine yükleniyor olduğun için zor geçer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu fark ettiğin gün ise yükün tamamı gitmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama ilk kez omuzlarında taşımak zorunda olmadığın bir kısmını yere bırakabilirsin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen bir insanın hayatını değiştiren şey tam olarak budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 18:56:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“ A L O “</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/a-l-o-3304</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/a-l-o-3304</guid>
                <description><![CDATA[“ A L O “]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Telefon; hayatımızın vazgeçilmez parçası. Telefonla ilk ne zaman tanıştım bilmiyorum ama salonumuzda konsolun üzerinde duran, annemin iğne oyalı örtü ile üzerini örttüğü ev telefonumuzu unutmam ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bulmacalarda karşımıza çok çıkar “Telefonda ilk söz” bu sorunun cevabını bugün çocuklar bile bilir “Alo”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sihirli bir kelime, günde kaç kez bu kelimeyi kullanırız hiç biririmiz saymadık bilmiyoruz. Bir zamanlar “Alo” demek yalnızca bir kelime değildi, bir sesin, bir özlemin, bir haberin başlangıç noktasıydı. Ve o nostalji olan telefonlarımız bizlerle birlikte büyüdü, gelişti, bugün elimizde akıllı telefonlar, görüntülü konuşmalar ve saniyeler içinde ulaşabildiğimiz mesajlaşma uygulamaları var ama bütün bu teknolojik gelişmelere rağmen “ALO” kelimesinin taşıdığı samimiyet hâlâ başka hiçbir ifadede yok.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öyle ki, şehirleri geç, kıtalar arası uzaklıktaki yakınlarımız, telefonumuzun sadece birkaç tuşa basarak evimizin içinde gibi olabiliyor onlarla sanki yanımızdaymış gibi görüntülü konuşabiliyoruz…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim halen, cevap veremeyeceğini bildiğim halde telefon rehberimden silmeye elimin varmadığı numaralar var o numaraları gördükçe onları her an yanımdaymış gibi hissediyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbetteki tüm icatlar bizim için gereklidir ama benim fikrimi soracak olursanız, bence Telefon tüm icatları bir kenara atmıştır.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Telefonun icadına bakacak olursak, XIX. yüzyılın sonları, teknolojik buluşların hız kazandığı ve modern dünyanın şekillendiği bir dönem, bu dönemin belki de en önemli buluşlarından biri, Alexander Graham Bell tarafından icat edilen telefon oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk telefon görüşmesinin gerçekleştiği tarih olan 10 Mart 1876 iletişim tarihinde bir dönüm noktasıydı. A.G Bell, telefon aracılığıyla Watson'a "Mr. Watson gelin size ihtiyacım var" cümlesini iletti. Bu tarihi cümle, insanların uzaktaki diğer kişilerle sesli iletişim kurabilmesinin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu görüşme Graham Bell ile asistanı Whatson arasında geçmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>A.G. Bell’in Watson’dan istediği neydi? Şöyle ki;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çağırının yapıldığı sırada A.G.Bell’in laboratuvarında yanlışlıkla üzerine döktüğü asidin temizlenmesi için yardım istediği o tarihi çağrıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve gelelim konumuza, her telefon gelişte ilk sözümüzdü “Alo” Neden alo diyorduk ? bu konuda çeşitli rivayetler var, hangisi doğru olduğunu bilemediğim için tüm rivayetleri yazacağım artık kararı siz verirsiniz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çoğunluk tarafından kabul edilen söylentiye göre Graham Bell’in sevgilisinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo’ydu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Graham Bell telefonu icat edince her romantik gencin yapacağı gibi ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Zamanla bu isim uzun olmuş olacakki, bu kez Graham Bell, sevgilisinin isim ve soy isminin baş harflerini alarak ona “ALO” diye hitap etmeye başladı.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisi Graham Bell’in bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca onu telefonuyla baş başa bırakıp terketti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Graham Bell sevgilisi Allessandra Lolita Oswaldo’ya çok aşıktı, bir gün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu fakat o telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyordu&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell’e saygı olarak "Alo" demeye başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü o günlerden günümüze uzanmaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir söylentide ise durum bambaşkadır, orada da der ki :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Graham Bell telefonu icat ettiği tarihlerde bekardı ancak onun hayatında Allessandra Lolita Oswaldo değil, maddi gerekçelerle bir süredir evlenmeyi ertelediği Mabel Hubbard adında bir kadın vardı. A.G.Bell, daha sonra bayan Hubbard ile evlenmiş ve 4 çocuğu olmuştur. O sıralar eşi ile konuşurken telefonu açtığında “Ahoy” diye hitap ediyordu, bu terim zamanla “Alo” haline geldi. Hangi söylentiye inanırsınız, karar sizin.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Telefonun yaşantımızda devrim yaratan bir buluş olduğu gerçek ama maalesef günümüzde iletişim hızlandı aynı oranda derinliği azaldı. Mesajlar sesli harflerin kalkması ile kısa, konuşmalar yüzeysel hale geldi. İnsanlar artık birbirini aramak yerine yazmayı tercih ediyor çünkü konuşmak emek ister; ses tonu, duygu ve samimiyet taşır oysa yazılar çoğu zaman ruhsuzdur. Tam da bu yüzden “Alo” kelimesi geçmişin sıcaklığını hatırlatıyor bana.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim için dostumun, arkadaşımın sesini duymak uzun bir mesajdan daha değerlidir. Teknoloji iletişimi kolaylaştırdı ama insanı insana yaklaştırabildi mi? Asıl soru burada.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de yeniden birbirimizi aramayı öğrenmeliyiz. Sadece iş için değil; hâl hatır sormak, özlem gidermek, bir “iyi misin?” demek için. Çünkü bazen küçücük bir “Alo”, büyük yalnızlıkların ilacı olabilir diye düşünürüm.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu büyük mucidin karşısında saygı ile eğiliyor onu rahmetle anıyorum, mekanı cennet olsun.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MEŞGULİYET YANILSAMASI</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/mesguliyet-yanilsamasi-3303</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/mesguliyet-yanilsamasi-3303</guid>
                <description><![CDATA[MEŞGULİYET YANILSAMASI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern zamanların en ilginç yanılgılarından biri, yoğun olmanın değerli olmakla eş tutulmasıdır. İnsanlar artık başarılarını anlatırken kazanımlarından değil, ne kadar meşgul olduklarından bahsediyor. “Çok yoğunum”, “Hiç vaktim yok”, “Koşturup duruyorum”… Bu cümleler, bir dönemin şikâyet kalıplarıyken bugün adeta bir övgü cümlesine dönüştü. Sanki hiç boş vakti olmayan insan, “önemli biri” olma sıfatını da otomatik olarak kazanıyormuş gibi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa sürekli meşgul olmak çoğu zaman gerçek bir üretkenliğin değil, sahte bir önem duygusunun göstergesidir. Fakat bu duygu öyle ustalıkla gizlenir ki, kişi kendinin bile farkına varamaz; “meşgulüm” dedikçe içindeki boşluk daha da genişler. Çünkü modern yaşam, insanın kendisiyle baş başa kalmasını neredeyse tehlikeli bir şeymiş gibi gösterir. Sessizlikten korkarız. Yavaşlamaktan ürkeriz. Bir anlığına durursak geri kalacakmışız gibi yaşarız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu döngü öyle hızlanır ki, bir süre sonra meşgul değilsek sanki eksik bir birey olduğumuza inanırız. Bu da bizi, zihnimizi, ruhumuzu ve duygularımızı doldurmadan, sadece takvimimizi doldurmaya götürür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek şu ki, insanlar çoğu zaman meşgul oldukları için değil, meşgul görünmek istedikleri için sürekli bir şeylerle uğraşır. Bu sadece dışarıdan gelecek takdir için değil; çoğu zaman kişinin kendisine hissettirdiği sahte bir “değer duygusu” içindir. Çünkü durduğunda ne olur? Durduğunda düşünmeye başlarsın. Kendine sorular sorarsın. Hayatının neresinde olduğunu fark edersin. Kaçtığın gerçeklerle karşılaşırsın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de yıllardır ertelediğin bir yüzleşmenin kapısı çalar. İşte pek çok insanın korktuğu tam da budur: Kendisiyle baş başa kalmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden meşguliyet, bir “doluluk” hali değil; ince bir kaçış stratejisidir. Kişi kendiyle yüzleşmek yerine toplantıdan toplantıya koşar, dakikası dakikasına planlar yapar, zamanını parçalara ayırır. Böyle olunca da yaşam, bir koşu bandına dönüşür: hız vardır, efor vardır, ama ilerleme yoktur. Sürekli yoğun olan insanlar, farkında olmadan ilişkilerini de yüzeyselleştirir. Çünkü yakınlık, ancak zaman ayırarak kurulur. Ancak günümüzde zaman ayırmak bir lüks hâline geldi. İnsanlar kendi yakın çevresine bile “Bir fırsat bulup görüşelim” diye mesaj atıyor ama o fırsatı asla bulmuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşguliyet, sevgiyi erteler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşguliyet, sohbeti kısaltır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşguliyet, aileyi ihmal eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşguliyet, dostlukları zayıflatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi bunu yaparken çoğu zaman kötü niyetli değildir; sadece meşgul olmaya yüklediği anlamı abartmıştır. Çünkü yoğun kişi, kendini değerli hisseder; boş zamanı olan ise sanki “yetersizmiş” gibi… Ama gerçek tam tersidir: Hayatına zaman ayırabilen insan, hayatını yönetebilen insandır. Geri kalan herkes sadece koşturuyordur. Sürekli bir şeylerle uğraşmak, zihni sürekli alarm hâlinde tutar. Bugün birçok insan, farkında bile olmadan tükenmişlik sendromunun kıyısında yaşıyor. Çünkü beden sadece çalışmaktan değil, sürekli hazırlıklı olmaktan yorulur. Zihin sürekli meşgul oldukça, insan kendi iç sesini duyamaz hale gelir. Bu durumun en tehlikeli yanı, meşguliyetin yorgunluğu gizlemesidir. Kişi kendini yorulmuş değil, “başarmış” gibi hisseder. Oysa içten içe tükeniyordur. Gereksiz koşuşturmalar, boş kalabalıklar, amacı olmayan stresler… Bunlar insanı yavaş yavaş tüketir, ama kişi bunu meşguliyet sayesinde fark etmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında hayatın özünde bir denge var:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok meşgul olmakla dolu olmak arasında ince ama belirleyici bir fark…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşgul olmak: Amaçsız kalabalıklara kapılmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolu olmak: Hayatı bilinçle seçmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşgul olmak, her teklife “evet” demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolu olmak, “hayır” diyebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşgul olmak, zamanın sahibini başkalarına teslim etmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolu olmak, zamanı kendine ait kılmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşgul olmak, yüzeysel bir değer duygusudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolu olmak, içsel bir huzur hâlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu farkı görebilen kişi, takvimini doldurarak değil, hayatını sadeleştirerek güçlenir. Aslında insan, en çok durduğunda büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşündüğünde şekillenir. Kendini dinlediğinde değişir. Durmak; geri kalmak değil, kendine yaklaşmaktır. Sessizlik; boşluk değil, derinliktir. Kendine vakit ayırmak; lüks değil, ihtiyaçtır. İnsan ancak yavaşladığında, gerçekten ne istediğini fark eder. Çünkü hızın içinde hiçbir şey net değildir. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü, neye ihtiyaç duyduğunu anlayamazsın. Fakat sessizlik, bütün bulanıklığı süzer ve sana hakikati gösterir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son Söz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de zaman artık şunu sormanın zamanıdır: “Gerçekten çok meşgul olduğum için mi bu hayatı yaşıyorum, yoksa meşgul olduğumu söylemek bana önemli biri olduğumu mu hissettiriyor?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cevap hangisi olursa olsun, şunu bilmek gerek: Hayat, doldurdukça büyüyen değil; sadeleştirdikçe değerlenen bir yolculuktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Takvimin boşsa değersiz değilsin. Telefonun sessizse önemsiz değilsin. Bir gününü kendine ayırdın diye geride kalmış değilsin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen en büyük adım, hiçbir şey yapmamaya cesaret etmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan ancak o zaman gerçekten kendi hayatının sahibi olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 19:06:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TAVŞAN DAĞA KÜSMÜŞ DAĞIN HABERİ OLMAMIŞ</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/tavsan-daga-kusmus-dagin-haberi-olmamis-3302</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/tavsan-daga-kusmus-dagin-haberi-olmamis-3302</guid>
                <description><![CDATA[TAVŞAN DAĞA KÜSMÜŞ DAĞIN HABERİ OLMAMIŞ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oğlumun ve torunumun pek çok kullandığı bu sözü nedense hayatım boyunca hiç kullanmamıştım artık yeri gelmiş gibi. Hayat sürprizlerle dolu bir insanın geldiği yer değilde yolunu şaşırmadan gideceği yer önemlidir bana göre. Ama ne yazık ki bu böyle olmuyor, geldiği yeri çabucak unutan insanlar daha çok büyümenin derdine düşüp ellerinden tutup onu bu noktaya getiren insanın elini bir anda bırakıveriyorlar işte bunun adına “Nankörlük” diyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sizin hayatınızda da nankör bir yakınınız, bir arkadaşınız ya da bir komşunuz oldu mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yetmiş yaşımı dörde bölersem eğer her onyedi yıl arayla ben bunları yaşamışım. Allahtan çok sık değil, hani deriz ya çiğ süt emmiş işte benimki o sözü doğruluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kime destek olduysam ellerimi hep boşlukta bıraktılar, aslında kabahat benim, şu yürek var ya şu yürek, nasıl çırpınıyor yardım edeyim benim bildiklerimi ona da öğreteyim diye ama o yüreği ikiye bölüp kalan yarısını da sana düşünme payı olarak bırakıyorlar . Annem her zaman “Kızım tövbe etse de dansöz oynamam der yine de döne döne oynar” derdi. Ben de birine iyilik yapmayacağım artık , bir bilen olmayacağım herkesin aklı kendine lazım diyorum ama dansöz misali sözümü hemen unutup yeniden coşuyor koşturuyorum. Tabi ki darbeleri ağır oluyor gönül incinmesi, hayal kırıklığı, yürek daralması. Bildiklerinizi siz dağıttıkça insanlar hemen sahipleniyor sonra ilk fırsatta ;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben zaten önceden de biliyordum” demiyorlar mı gel de çık işin içinden minnetsiz teşekkürsüz ve sizin üstünüze çıkmaya çalışan bu insanlar hepimizin çevresinde o kadar çok var ki buna “arkamdan vurma” diyebilir miyiz?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doğru düzgün çamaşır asmayı , katlayıp kaldırmayı bile bilmeyen insanlara evini düzeltirken alışveriş seçiminin kaliteli olmasını çeşitli aksesuarlardan, duvarlarına asmak istediği resimlere kadar ev eşyaları , galeriler ve kılık kıyafet için mağaza mağaza dolaşıp hatta çeşitli şık mekanları da öğreterek vaktinizi harcıyorsunuz ya onlar bunun değerini bilmiyor, daha doğrusu değer kelimesinin anlamını umursamıyorlar sizi de mecburmuşsunuz gibi görüyorlar . Aslında ellerini tuttuğunuz bu insanlar sizin birer taklitiniz ,takip edin bakın evinde size benzer ne kadar çok şey vardır , içlerindeki gizli kıskançlıkla bunu yaparlar, kafa yapınızın derinliğine, zevkinizin güzelliğine, bilginize ulaşamayacakları için maddi olarak alacakları nesneler birer kopya olmaktan da öteye gitmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir insan yoktur ki biri tarafından hüsrana uğratılmamış olsun peki öyleyse bu yaraları açıp kendilerinin süslediği saltanat kayığına binip giden o insanlara neden bir şey olmuyor? Hiç mi hicap duymuyorlar? Üzüntü onlara hep teğet mi geçiyor ? kırdım , yaraladım bir daha o yüzlere nasıl bakacağım diye hayıflanmıyorlar mı ? Yok çünkü onlar hayatlarına sevgiyi hiç almamışlar, al gülüm ver gülüm dediğimizde hep maddeyi almışlar biz de vermişiz, İşleri bitince de sırtlarını dönüvermişler ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dün yaşadığım bir olaya istinaden yazdım bu satırları , Kendisinin anlattığına göre ücra bir semtte, seksen metrekarelik evinden çıkıp hasbel kader onun iki misili şık bir semtteki bir eve geldiğinde hem beyni, hem evi bomboştu, ondaki ihtirası anlamadığım için şartlarını zorlaya zorlaya el birliğiyle aldık yerleştirdik herşeyi. Tabi ki bana benzemek için çok çaba sarfetti, burada takdirimi aldı , benim elli yıllık düzenimi borç harç beş yıldan daha da az bir sürede sağladı kendisine yetmedi evini daha da büyüttü , merdivenlerin basamakları onun için birer birer değil beşer onar çıkılır oldu nerdeyse.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şu sözü çok severim&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Eşeğe nal çakmışlar eşek kendini at sanmış ve ilk tekmelediği sahibi olmuş” Bu söz ben de de öyle oldu, uzun süredir telefonlarımı açmıyordu , ben de bir şey oldu sandım merak ettim diye mesaj attım artık görüşmeyeceğini yazmış, yirmi beş yıla bir sünger çekmiş, hiç üzülmedim diyemem, zamanımı niye böyle bir insana harcamışım ki dedim, kendime kızdım, bu davranışı hak edecek ne yapmıştım?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Hadi Fatoş dedim bundan sonra kimseye ön ayak olma , herkes ne hali varsa onu görsün .zaten yaşın ilerledi , artık eski gücünde yok ye, iç gül, eğlen. Yapabiliyorsan vur patlasın, çal oynasın.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir arkadaşımın güzel bir sözüyle noktalamak isterim&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İncilerini boşuna yerlere saçma onları dizerek bir kolye yap ve senin değerini bilecek kişinin boynuna tak”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımla yine burada olmak ümidiyle&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın , sevgiyle kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 19:31:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BÜYÜK İSTANBUL DEPREMİ: BİR GÜN GELECEK OLANI BEKLEMEK DEĞİL, BUGÜNDEN HAZIRLANMAK</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/buyuk-istanbul-depremi-bir-gun-gelecek-olani-beklemek-degil-bugunden-hazirlanmak-3301</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/buyuk-istanbul-depremi-bir-gun-gelecek-olani-beklemek-degil-bugunden-hazirlanmak-3301</guid>
                <description><![CDATA[BÜYÜK İSTANBUL DEPREMİ: BİR GÜN GELECEK OLANI BEKLEMEK DEĞİL, BUGÜNDEN HAZIRLANMAK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem denildiğinde artık hepimizin zihninde aynı görüntüler beliriyor. Yıkılmış binalar, enkazların başında bekleyen insanlar, çaresizce yakınlarından gelecek bir haberi bekleyen aileler, gecenin karanlığında birbirine uzanan eller ve bir enkazın altında yaşam belirtisi arayan arama-kurtarma ekipleri... Ama deprem yalnızca o birkaç saniyeden ibaret değil. Deprem, aslında o birkaç saniyeden çok daha önce başlıyor. Bir binanın yapılmasıyla, zeminin seçilmesiyle, kolonun hesabıyla, kullanılan malzemeyle, denetimle, şehir planlamasıyla, insanların bilinçlenmesiyle ve en önemlisi toplumun hazırlığıyla başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle bugün Büyük İstanbul Depremi konuşulurken benim en çok üzerinde durmak istediğim konu korku değil, hazırlık. Çünkü korkmak bizi kurtarmayacak. Hazırlıklı olmak kurtaracak. İstanbul'un deprem riski yıllardır bilim insanları tarafından anlatılıyor. AFAD'ın İstanbul için hazırlanan çalışmalarında da kentin yüksek deprem riski taşıdığı ve olası bir depremin yalnızca İstanbul'u değil, ekonomik ve sosyal açıdan bütün Türkiye'yi etkileyebilecek sonuçlar doğurabileceği ifade ediliyor. İstanbul'un deprem hazırlığı kapsamında zarar azaltmadan acil durum kapasitesine kadar çok yönlü çalışmalar yürütülüyor. Peki biz ne yapıyoruz? İşte asıl sorulması gereken soru bu. Çünkü depremi engelleyemeyiz ama depremin felakete dönüşmesini azaltabiliriz. Bunu yıllar içinde çok daha iyi öğrendim. 1999 Marmara Depremi'nden bu yana arama-kurtarma çalışmalarının içinde olan, eğitimlere katılan, ekiplerle birlikte sahaya çıkan ve afet bölgelerinde görev yapan biri olarak deprem konusuna yalnızca uzaktan bakan biri değilim. Ben depremi televizyondan izleyenlerden biri olmadım. Enkazın başında bekleyen insanları gördüm. Bir yakınının sesini duymak için saatlerce umutla bekleyenleri gördüm. Bir enkazın başında tek bir yaşam belirtisinin nasıl bütün insanları yeniden ayağa kaldırdığını gördüm. Ve yıllar içinde şunu çok net anladım: Afet anında iyi niyet tek başına yetmez. Cesaret tek başına yetmez. İnsan sevgisi tek başına yetmez. Bilgi gerekir, eğitim gerekir, disiplin gerekir, ekip çalışması gerekir, doğru zamanda doğru karar verebilmek gerekir. Ve belki de en önemlisi, afet gelmeden önce hazırlanmak gerekir. Çünkü enkazın başına geldiğinizde artık “Keşke daha önce hazırlansaydık” demenin hiçbir anlamı kalmaz. Deprem olduktan sonra hazırlık yapmak mümkün değildir. Hazırlık depremden önce yapılır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AFAD'ın eğitim anlayışında da temel afet bilinci, risklerin azaltılması, ilk 72 saate hazırlık, aile afet planı, doğru davranış biçimleri, basit arama-kurtarma ve afet sonrası ilk saatler gibi başlıkların özellikle ele alınması boşuna değildir. Çünkü afet yönetimi yalnızca profesyonel ekiplerin işi değildir. Bu hepimizin meselesidir. Büyük İstanbul Depremi denildiğinde çoğu insanın aklına önce binalar geliyor. Oysa mesele sadece bina değil; mesele şehir, ulaşım, iletişim, hastaneler, enerji, su, yollar, toplanma alanları, yaşlılarımız, çocuklarımız, engelli bireylerimiz, yalnız yaşayan insanlarımız, deprem sonrasında birbirimize nasıl ulaşacağımız ve ilk saatlerde kimin ne yapacağını bilmesidir. Ve bütün bunların üzerinde duran çok daha önemli bir mesele var: İnsan hayatı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben yıllardır bu çalışmaların içerisinde oldukça bir şeyin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anladım. Arama-kurtarma yalnızca enkaza girip insan çıkarmak değildir. Arama-kurtarma bir sistem işidir. Bir ekip üyesinin ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını bilmesi gerekir. Kimin hangi görevi üstleneceği belli olmalıdır. Ekip liderinin talimatı dinlenmelidir. Gereksiz hareket edilmemelidir. Enkazın güvenliği göz ardı edilmemelidir. Bir kişiyi kurtarmaya çalışırken başka insanların ve kurtarıcıların hayatı tehlikeye atılmamalıdır.Çünkü afet alanında duygular çok güçlüdür. Ama duyguların kontrol edilmesi gerekir. Bazen bir enkazın başında yakınları “Ne olur girin, içeride benim çocuğum var” diye feryat eder. O feryadı duymamak mümkün değildir. Ama profesyonel ve disiplinli çalışma tam da burada başlar. Çünkü kurtarıcı da insandır. Onun da ailesi vardır, onun da korkuları vardır, onun da hayatı vardır. Ama eğitim ona korkunun içinde doğru hareket etmeyi öğretir. İşte AFAD'ın ve eğitimli arama-kurtarma ekiplerinin önemi burada ortaya çıkar. AFAD'ın gönüllülük sistemi de gönüllülerin eğitimler, faaliyetler ve tatbikatlarla yetkinliklerinin artırılmasını ve profesyonel ekiplerle koordineli çalışabilecek bir yapı oluşturulmasını hedefliyor. Bu çok önemli. Çünkü afet günü kahraman olmaya çalışmak yerine, afet olmadan önce görevini öğrenmiş olmak gerekir. Ben “Ben ne yapabilirim?” sorusunun çok değerli olduğuna inanıyorum. Herkes arama-kurtarma personeli olmak zorunda değil. Herkes enkaza girmek zorunda değil. Ama herkes afet bilincine sahip olabilir. Herkes ailesiyle bir afet planı yapabilir, evindeki dolapları, rafları ve devrilebilecek eşyaları güvenli hale getirebilir, yaşadığı binanın durumunu sorgulayabilir, toplanma alanını öğrenebilir, acil durum çantasını hazırlayabilir, yakınlarıyla iletişim planı oluşturabilir ve çocuklarına deprem sırasında ne yapacağını öğretebilir. Ve herkes en önemlisi, “Bana bir şey olmaz” düşüncesinden vazgeçebilir. Çünkü deprem insan seçmez. Zengin-fakir ayırmaz. Meslek sormaz. Yaş sormaz. Siyasi görüş sormaz. Kim olduğunuzu sormaz. Bir saniyede hepimizi aynı gerçeğin karşısına çıkarabilir. İşte bu yüzden deprem konusunda birbirimizle tartışmak yerine birlikte hareket etmek zorundayız. Büyük İstanbul Depremi üzerinden siyaset yapmak yerine bilim konuşmalıyız. Korku üzerinden insanları çaresiz bırakmak yerine çözüm üretmeliyiz. İnsanları panikletmek yerine bilinçlendirmeliyiz. Çünkü deprem konusunda ihtiyacımız olan şey korku değil, disiplinli bir seferberliktir. İstanbul'un hazırlığı yalnızca devletin ya da belediyelerin görevi değildir. Elbette kamu kurumlarının sorumluluğu çok büyüktür. Elbette binaların denetlenmesi, riskli yapıların tespit edilmesi, güçlendirme ve dönüşüm çalışmalarının bilimsel esaslarla yürütülmesi gerekir. Elbette ulaşım, sağlık, iletişim, enerji ve lojistik planları sürekli güncellenmelidir. Ama vatandaşın da sorumluluğu vardır. Apartman yöneticisinin sorumluluğu vardır. İşverenin sorumluluğu vardır. Okulun sorumluluğu vardır. Ailenin sorumluluğu vardır. Mahallenin sorumluluğu vardır. Ve toplum olarak hepimizin sorumluluğu vardır. Çünkü büyük bir deprem olduğunda yalnızca kurumlar değil, toplum da sınanacaktır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka önemli konu da eğitim. Ben eğitimin afet yönetiminin en güçlü ayağı olduğuna inanıyorum. Çünkü bilgi insanın elindeki en büyük güvencedir. Deprem sırasında ne yapacağını bilen bir insan, bilmeyen bir insana göre çok daha doğru karar verebilir. Çocuğuna ne yapacağını anlatmış bir anne-baba, o çocuğun korkusunu azaltabilir. Toplanma alanını bilen bir aile, deprem sonrasında nereye gideceğini düşünmek zorunda kalmaz. Yakınlarıyla iletişim planı yapmış insanlar, telefon hatları yoğun olduğunda bile nasıl hareket edeceklerini bilirler.Bu nedenle afet eğitimi yalnızca bir kez alınacak bir eğitim olmamalıdır. Bilgiler tazelenmeli, tatbikatlar yapılmalı, eksikler görülmeli, yanlışlar düzeltilmeli ve ekipler sürekli çalışmalı. Çünkü afet yönetiminde “Biz bunu biliyoruz” demek yeterli değildir. Uygulayabiliyor olmak gerekir. Disiplin burada yeniden karşımıza çıkıyor. Arama-kurtarma ekiplerinde disiplin bir tercih değil, zorunluluktur. Bir ekip ne kadar kalabalık olursa olsun koordinasyon yoksa gücünü kaybeder. Ama iyi organize olmuş, eğitimli ve birbirine güvenen bir ekip, çok daha büyük işler başarabilir. Ben yıllar içinde bunu defalarca gördüm. Bazen bir insanın kurtarılması için saatlerce beklemek gerekir. Bazen bir enkazın başında çok sessiz çalışmak gerekir. Bazen sadece birkaç santimetrelik bir alan için büyük bir mücadele verilir. Ve bazen o enkazın içinden gelen küçücük bir ses, herkesin yorgunluğunu bir anda unutturur. İşte o an insan bir kez daha anlar: Bir insanın hayatı için verilen hiçbir mücadele boşa değildir.Büyük İstanbul Depremi konusunda beni en çok düşündüren de budur. İstanbul çok büyük bir şehir. Milyonlarca insanın yaşadığı, gece-gündüz hareketli, dünyanın önemli metropollerinden biri. Böylesine büyük bir şehirde afet yönetimi de aynı ölçekte düşünülmek zorundadır. Küçük hesaplarla büyük sorunlar çözülemez. Günü kurtaran çalışmalar yeterli değildir. Bugünü değil, yarını düşünmek zorundayız. Çünkü deprem olduğunda herkes aynı anda yardım isteyecek. Ama aynı anda herkesin yardımına ulaşmak mümkün olmayabilir. İşte bu nedenle ilk saatlerde insanların kendi kendine yetebilmesi çok önemlidir. İlk 72 saat konusu yıllardır anlatılıyor. Ama hâlâ birçok insan bunun ne anlama geldiğini tam olarak düşünmüyor. İlk 72 saat demek “kimse yardım etmeyecek” demek değildir. Tam tersine, profesyonel ekipler mümkün olan en hızlı şekilde sahaya çıkacaktır. Ama İstanbul gibi devasa bir kentte yolların kapanabileceğini, iletişimin aksayabileceğini, bazı bölgelere ulaşımın zaman alabileceğini düşünmek zorundayız. Bu nedenle herkesin kendi ailesi için hazırlıklı olması gerekir. Bir su şişesi, temel gıda, ilaçlar, fener, pil, düdük, ilk yardım malzemeleri, önemli belgelerin güvenli kopyaları, çocuklar için ihtiyaçlar, yaşlılar için gerekli malzemeler ve kişinin kendi özel ihtiyaçlarına göre hazırlanmış bir afet çantası... Bunlar lüks değil. Bunlar hazırlığın en temel parçalarıdır. Ama yine söylüyorum: Çanta tek başına bizi kurtarmaz. Bizi kurtaracak olan hazırlık kültürüdür. Evde ağır bir dolabın yatağın üzerine devrilmeyeceğini bilmek de hazırlıktır. Doğalgaz ve elektrik konusunda ne yapılacağını bilmek de hazırlıktır. Aile bireylerinin birbirinden ayrı olması durumunda nerede buluşacağını bilmek de hazırlıktır. Toplanma alanını önceden öğrenmek de hazırlıktır. Çocuğumuza deprem sırasında nasıl davranacağını öğretmek de hazırlıktır. Ve binamızın güvenli olup olmadığını sorgulamak belki de bütün hazırlıkların en önemlisidir. Çünkü deprem çantası sağlam olmayan bir binanın yerine geçmez. Bunu artık hepimizin çok iyi anlaması gerekiyor. Bence geleceğe dair en önemli cümlelerden biri burada saklı: Afet yönetiminin en başarılı hali, afet olduktan sonra en hızlı müdahale etmek değil; afet olduğunda daha az insanın zarar göreceği bir şehir hazırlayabilmektir. İşte gerçek başarı budur. Bir binanın yıkılmasını bekleyip sonra enkaz kaldırmak değil, o binayı daha deprem olmadan güvenli hale getirmektir. Bir insanın enkaz altında kalmasını bekleyip sonra kurtarmaya çalışmak değil, onu enkaz altında bırakmayacak şehirleri ve yapıları bugünden oluşturmaktır. Bence asıl kahramanlık da budur. Deprem sonrasında enkazdan insan çıkarmak elbette büyük bir insanlık görevidir. Ama en büyük başarı, insanları enkazın altında bırakmayacak sistemi kurabilmektir. Bu nedenle artık depremi yalnızca bir “afet” olarak değil, aynı zamanda bir “hazırlık sınavı” olarak görmemiz gerekiyor. Bu sınavın sonucu deprem olduğu gün belli olmayacak. Aslında sonucu bugün belirleniyor. Bugün yaptığımız her doğru hazırlık, gelecekte bir insanın hayatına dokunabilir. Bugün verdiğimiz her eğitim, yarın bir çocuğun doğru karar vermesini sağlayabilir. Bugün güçlendirdiğimiz her bina, yarın bir ailenin hayatını değiştirebilir. Bugün öğrendiğimiz her doğru bilgi, deprem anında saniyeler kazandırabilir. Ve bazen birkaç saniye, bir insanın hayatıyla ölüm arasındaki fark olabilir.Ben yıllardır bu nedenle eğitimlere, çalışmalara ve hazırlıklara önem veriyorum. Çünkü sahaya çıktığınızda artık sözün değil, bilginin ve uygulamanın değeri vardır. Enkazın başında kimsenin unvanına bakılmaz. Orada önemli olan kimin ne bildiğidir, kimin ne yapabildiğidir, kimin ekibiyle uyum içinde çalışabildiğidir, kimin soğukkanlılığını koruyabildiğidir ve kimin insan hayatını her şeyin üzerinde tutabildiğidir. Benim için AFAD da bu nedenle sadece bir kurum adı değildir. AFAD, afetlere karşı hazırlıklı olma düşüncesinin, koordinasyonun, eğitimin, gönüllülüğün ve dayanışmanın önemli bir parçasıdır. Ama AFAD ne kadar güçlü olursa olsun, toplum hazır değilse iş zorlaşır. İşte bu nedenle AFAD'ın gönüllülük sistemini ve eğitim çalışmalarını çok önemli buluyorum. Çünkü afetlere dirençli bir toplum, yalnızca profesyonellerden değil; ne yapacağını bilen, eğitimli ve sorumluluk sahibi vatandaşlardan oluşur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim yıllardır savunduğum şey tam olarak budur: Afet günü kahraman aramayalım. Afet olmadan önce bilinçli, eğitimli ve hazırlıklı bir toplum oluşturalım. Çünkü deprem olduğunda herkes yardım etmek isteyecek. Ama yardım etmek istemek başka, yardım edebilecek bilgi ve beceriye sahip olmak başka. Bir enkazın başına iyi niyetle gitmek yeterli değildir. Bazen iyi niyet, yanlış müdahale edildiğinde tehlikeye bile dönüşebilir. Bu yüzden eğitim şart. Tatbikat şart. Koordinasyon şart. Disiplin şart. Ve en önemlisi insan hayatına saygı şart. Bugün İstanbul'da yaşayan herkes kendisine şu soruyu sormalı: “Ben büyük bir deprem olduğunda ne yapacağım?” Bu soruyu yarın değil, bugün sormalıyız. Çünkü deprem bize randevu vermeyecek. “Hazır mısınız?” diye sormayacak. Bir gün gelecek ve hayatımızı birkaç saniyede değiştirebilecek. Bizim görevimiz ise o günü korkuyla beklemek değil, o güne mümkün olduğunca hazırlıklı girmek. İstanbul'un geleceği için, çocuklarımızın geleceği için, ailelerimiz için, komşularımız için, sokaklarımız için, mahallelerimiz için bunu yapmak zorundayız. Ben artık deprem konuşulurken insanların yalnızca korkmasını istemiyorum. İnsanların düşünmesini istiyorum. Sorgulamasını, öğrenmesini, eğitim almasını, binasını sorgulamasını, ailesiyle plan yapmasını, toplanma alanını öğrenmesini ve komşusunu düşünmesini istiyorum. Çünkü afet anında en büyük gücümüz birbirimiz olacağız. Deprem sonrasında bir apartmanda mahsur kalan yaşlı bir insanın kapısını çalacak olan belki komşusu olacak. Bir çocuğu sakinleştirecek olan belki başka bir anne olacak. Bir yaralıya ilk müdahaleyi belki o sırada orada bulunan eğitimli bir vatandaş yapacak. Bir enkazın altında yaşam belirtisini fark eden belki bir gönüllü olacak. Ve profesyonel ekipler geldiğinde, o ilk dakikalarda doğru davranılmış olması belki kurtarma çalışmalarının başarısını artıracak. İşte toplum olmanın anlamı burada. Biz birbirimize yalnızca iyi günlerde lazım değiliz. Asıl birbirimize zor günlerde lazımız. Deprem bize bunu yeniden hatırlatacak. Ama benim dileğim, bunu yeniden hatırlamak için büyük bir felaket yaşamamamız. 1999 bize çok şey öğretti. 6 Şubat 2023 bize çok şey öğretti. Artık yeni bir felaket yaşandıktan sonra “Neden hazırlıklı değildik?” diye sormak istemiyorum. “Keşke” kelimesini bir kez daha enkazların arasında duymak istemiyorum. Bir annenin “Keşke daha önce...” diye başlayan cümlesini duymak istemiyorum. Bir babanın çocuğunun başında çaresizce beklemesini istemiyorum. Bir insanın yardım çığlığının duyulamamasını istemiyorum. Bunun için bugün çalışmalıyız. Bugün hazırlık yapmalıyız. Bugün eğitim almalıyız. Bugün binalarımızı sorgulamalıyız. Bugün eksiklerimizi görmeliyiz. Çünkü yarın çok geç olabilir. Benim için deprem meselesi artık yalnızca bir doğal afet meselesi değil. Bu, insan hayatına verdiğimiz değerin göstergesidir. Bir ülkenin, bir şehrin, bir toplumun insan hayatına verdiği değer; deprem olmadan önce ne yaptığıyla ölçülür. Biz bugün ne kadar hazırlıklıysak, yarın o kadar güçlü olacağız. Ve inanıyorum ki İstanbul'u korkuyla değil, bilinçle konuşabiliriz. Depremi bekleyen bir şehir olmak zorunda değiliz. Depreme hazırlanan bir şehir olabiliriz. Çocuklarımızın geleceğini korkunun üzerine değil, bilimin üzerine kurabiliriz. Binalarımızı tesadüflere değil, mühendisliğe emanet edebiliriz. Afet yönetimini yalnızca afet gününün konusu olmaktan çıkarıp hayatımızın bir parçası haline getirebiliriz. Çünkü gerçek mücadele deprem başladığında değil, deprem başlamadan önce verilir. Gerçek kahramanlık enkazın başında ortaya çıkmaz. Asıl kahramanlık, o enkazın oluşmaması için yıllar öncesinden çalışmaya başlamaktır. Ben yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içerisinde olan biri olarak bunu bütün kalbimle söylüyorum: Bir insanın hayatını kurtarmanın en güzel yolu, onu enkazın altında bırakmamaktır. Bunun yolu da bellidir: Bilim, eğitim, denetim, disiplin, koordinasyon, dayanışma ve kararlılık. Büyük İstanbul Depremi'ni konuşurken artık sadece “Ne zaman olacak?” diye sormayalım. Bir de şunu soralım: “O gün geldiğinde biz ne kadar hazır olacağız?” Çünkü zamanını bilemeyiz. Ama hazırlığımızı bugün yapabiliriz. Depremi durduramayız. Fakat ihmali durdurabiliriz. Bilgisizliği durdurabiliriz. Tedbirsizliği durdurabiliriz. Umursamazlığı durdurabiliriz. Ve belki de en önemlisi, “Bana bir şey olmaz” anlayışını değiştirebiliriz. İstanbul'un geleceği için hepimizin yapabileceği bir şey var. Kiminin görevi bina güvenliğini sağlamak, kiminin görevi eğitim vermek, kiminin görevi arama-kurtarma yapmak, kiminin görevi sağlık hizmeti sunmak, kiminin görevi iletişimi sağlamak, kiminin görevi gönüllü olmak, kiminin görevi ise sadece ailesini bilinçlendirmek. Ama herkesin yapabileceği bir şey var. Ben bugün hâlâ aynı inançla söylüyorum: Hazırlık hayat kurtarır. Ve biz bunu deprem olduktan sonra değil, deprem olmadan önce hatırlamak zorundayız. Çünkü bir gün İstanbul'un gökyüzünde sirenler çaldığında, telefonlar sustuğunda, yollar kalabalık olduğunda ve milyonlarca insan aynı anda yardım beklediğinde, elimizde yalnızca sahip olduğumuz hazırlıklar kalacak. O gün ne kadar hazır olduğumuzu anlayacağız. Ben ise o günü beklemek istemiyorum. Bugünden çalışmak istiyorum. Bugünden anlatmak istiyorum. Bugünden eğitim almak ve vermek istiyorum. Bugünden insanlara ulaşmak istiyorum. Çünkü benim için afet çalışmaları bir görevden çok daha fazlası. Bu, insan hayatına duyulan saygının bir gereğidir. Ve yıllardır sahada öğrendiğim en büyük gerçek şudur: Deprem öldürmez; hazırlıksızlık, ihmal ve güvensiz yapılar öldürür. O halde gelin, İstanbul'u korkunun değil, hazırlığın şehri yapalım. Gelin depremi beklemeyelim, depreme hazırlanalım. Gelin birbirimizi yalnız bırakmayalım. Gelin çocuklarımıza korkuyu değil, doğru bilgiyi miras bırakalım. Gelin bir sonraki büyük deprem olduğunda yine aynı cümleyi kurmak zorunda kalmayalım: “Keşke daha önce hazırlansaydık.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü artık biliyoruz. Artık yaşadık. Artık gördük. Artık öğrendik. Şimdi sıra harekete geçmekte.Ve benim için bu mücadelenin tek bir adı var: İNSAN HAYATINI KORUMAK.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda buluşmak üzere sevgimle kalın ….</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ – YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 19:01:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>17 AĞUSTOS DEPREMİNDEN DERS ALDIK MI?</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/17-agustos-depreminden-ders-aldik-mi-3300</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/17-agustos-depreminden-ders-aldik-mi-3300</guid>
                <description><![CDATA[17 AĞUSTOS DEPREMİNDEN DERS ALDIK MI?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>17 Ağustos 1999… Saat 03.02… Takvimler 17 Ağustos’u gösteriyordu. </strong>Türkiye, tarihinin en büyük felaketlerinden birine uyanmak üzereydi. O korkunç gecenin üzerinden tam 27 yıl geçti. Aradan geçen yıllara rağmen o geceyi yaşayanların hafızasından silinmedi. Silinmesi de mümkün değil.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O dönem <strong>Hürriyet Gazetesi’</strong>nde çalışıyordum. <strong>Saat 03.00’</strong>ten sonra artık uyumak mümkün değildi. <em><strong>Telefonlar çekmiyor, ne olduğunu tam olarak anlayamıyorduk. </strong></em>Haber merkezinde herkes bir şeyler öğrenmeye, yaşananların boyutunu anlamaya çalışıyordu. Telsizden istihbarat servisine anons geçtim. İşte o an, yaşanan facianın boyutunu anlamaya başladım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong><em>‘Avcılar’da büyük bir yıkım var…’</em></strong> Avcılar bana yalnızca yaklaşık 8 kilometre uzaklıktaydı. Sabah olur olmaz fotoğraf makinemi kaptığım gibi görev yerim olan<strong> İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gittim.</strong> Hastanenin acil servisinin önü insanlarla doluydu. Yaralılar, yakınlarını arayanlar, gözyaşları içinde bekleyenler… Bir yanda feryatlar, diğer yanda çaresizlik… Ve yaklaşık iki dakikada bir siren sesleriyle hastaneye giren ambulanslar… O ambulansların içinden yaralılar kadar hayatını kaybetmiş insanlar da çıkarılıyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O gün tam 8 makara fotoğraf çektim. Ama inanın, deklanşöre her bastığımda başka bir acıya tanıklık ediyordum. Fotoğraf çekmek gazetecinin görevidir. Fakat bazı görüntüler vardır ki yıllar geçse de gözünüzün önünden gitmez. O gün gördüklerim de işte öyle görüntülerdi. İnsanların çaresizliği… Bir annenin evladını arayışı… Bir babanın hastane kapısında gelecek haberi bekleyişi… Yakınlarından haber alamayan insanların yüzlerindeki korku…&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve her siren sesinde yaşanan umutla korkunun birbirine karışması… 17 Ağustos benim için sadece bir deprem değildi. 17 Ağustos, insan hayatının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösteren korkunç bir gerçekti. Aradan 27 yıl geçti.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Peki biz ne yaptık? Asıl sorulması gereken soru belki de bu. Depremden ders aldık mı? Binalarımızı gerçekten güvenli hale getirdik mi? Şehirlerimizi olası büyük bir depreme hazırladık mı? Yoksa sadece deprem olduğunda birkaç gün konuşup, ardından her şeyi unutmayı mı tercih ettik? Bugün İstanbul’a baktığımda bazı manzaralar beni 17 Ağustos gecesine götürüyor. Deprem açısından en riskli bölgeler arasında bulunan Küçükçekmece’nin Cennet Mahallesi ve çevresinde, eski yapıların yıkılarak yerine çok daha yüksek katlı binaların yapılmasını görüyoruz. Yedi katlı binaların yerine 13 katlı binalar yükseliyor. Elbette şehirlerin yenilenmesi, eski ve riskli yapıların dönüştürülmesi gerekiyor. Buna kimsenin itirazı yok. Fakat kentsel dönüşümün temel amacı daha güvenli şehirler yaratmak olmalı.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Daha fazla kat… Daha fazla daire… Daha fazla metrekare… Daha fazla kazanç…</strong> Bunların hiçbiri insan hayatından daha değerli olamaz. Bugün 65-70 metrekarelik dairelerin adeta üst üste konulduğu, insanların nefes alabileceği alanların giderek azaldığı yapılarda yaşıyoruz. Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki insanın aklına <strong>‘Ev mi yapıyoruz, mezar mı?’ </strong>sorusu geliyor. Bu söz ağır gelebilir. Ama <strong>17 Ağustos</strong>’u yaşamış biri olarak söylemek zorundayım.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü ben o gün hastane kapısında yaşananları gördüm. Ben o gün insanların yakınlarını ararken nasıl çaresiz kaldığına tanık oldum. Ben o gün ambulansların peş peşe hastaneye girişini gördüm. Ben o gün 8 makara fotoğraf çektim. Ve o fotoğrafların her karesinde bir hayat, bir aile, bir hikaye vardı. Bugün hala deprem gerçeğini konuşuyoruz. Fakat konuşmak yetmiyor. Artık gerçekten önlem almak zorundayız. Müteahhit için bina sadece bir proje, ev sahibi için sadece bir yatırım, vatandaş için sadece bir konut olmamalı.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü deprem geldiğinde herkes aynı binanın içinde olacak. <strong>Zengin de fakir de… Müteahhit de ev sahibi de… Çocuk da yaşlı da…</strong> Hepimiz aynı sarsıntının içinde kalacağız. Deprem öldürmez. Bilim bize bunu yıllardır söylüyor. Öldüren, dayanıksız bina, yanlış yapılaşma, denetimsizlik, plansız kentleşme ve alınmayan önlemler.<strong> 17 Ağustos</strong>’un üzerinden 27 yıl geçti. Ama bazı şeyleri hala değiştiremediysek, o zaman 17 Ağustos’tan yeterince ders çıkarmamışız demektir. Bugün yapılması gereken yeni binalarla övünmek değil, güvenli binalarla övünmektir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir binanın kaç katlı olduğu değil, ne kadar sağlam olduğu konuşulmalıdır. Bir dairenin kaç metrekare olduğu değil, o binada yaşayan insanların deprem sonrasında hayatta kalıp kalamayacağı düşünülmelidir. Çünkü deprem olduğunda tapuların, arabaların, eşyaların, paraların hiçbir anlamı kalmayacak. Geriye sadece hayat kalacak. Ve biz bugün hala bu gerçeği görmezden gelirsek, yarın yaşanabilecek yeni bir felaketin sorumluluğunu hep birlikte taşırız. <strong>17 Ağustos 1999 gecesi saat 03.02’de başlayan o büyük acıyı unutmayalım.</strong> Unutmayalım ki aynı acıyı yeniden yaşamayalım. Depremi unutmak, deprem gerçeğini değiştirmiyor.</span></span></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama depremi hatırlamak, belki bir gün bir insanın hayatını kurtarabilir. Ben 17 Ağustos’u sadece takvimdeki bir tarih olarak görmüyorum. Benim için 17 Ağustos; çektiğim 8 makara fotoğrafın, hastane koridorlarında duyduğum ambulans sirenlerinin, gözyaşlarının ve kaybettiğimiz binlerce insanın hafızamdaki karşılığıdır.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">27 yıl geçti… Ama bazı gecelerin sabahı hiç gelmiyor. 17 Ağustos da işte böyle bir geceydi. Ruhları şad olsun. Ve dilerim bundan sonra hiçbir gazeteci, hiçbir sağlık çalışanı, hiçbir anne, hiçbir baba ve hiçbir evlat yeni bir 17 Ağustos’un acısını yaşamak zorunda kalmasın. Artık ders alma zamanı. Çünkü başka canlarımızı kaybetmeye tahammülümüz yok.</span></span></strong></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:53:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ARİFLER ÇETESİ</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/arifler-cetesi-3299</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/arifler-cetesi-3299</guid>
                <description><![CDATA[ARİFLER ÇETESİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz gerilere gidelim, 1960'lı yılların İngiltere'sine, sisli sokakların, yağmurun hiç eksik olmadığı kaldırımların ve hayat mücadelesinin her köşe başında hissedildiği bir dönemdi. Büyük şehirlerin parlak vitrinlerinin ardında yoksulluğun, yalnızlığın ve hayatta kalma savaşının sessiz hikâyeleri yaşanıyordu. İşte o yıllarda adları dilden dile dolaşan “Arifler Çetesi” de yalnızca bir isim değil, pek çok insanın hafızasında derin izler bırakan bir dönemin sembolü hâline gelmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Londra'nın dar sokaklarında yürürken yağmur damlaları kaldırımlara düşer, eski sokak lambalarının solgun ışıkları taş binaların duvarlarına vururdu. O ışıkların altında bazen sessizce yürüyen birkaç gölge görülürdü. İnsanlar isimlerini fısıldar, kimileri korkuyla, kimileri ise merakla arkalarından bakardı. Çünkü efsaneler her zaman gerçeğin önüne geçer; insanlar duydukları hikâyeleri büyütmeyi severlerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herşey eski Kıbrıs Türklerinden futbolcu Doğan Arif’in , İngiltere'de futbol oynarken adının çeşitli suçlara karışmasıyla başlamıştı. İşte bu Arifler Çetesi’nin ismi de soyadından gelmekteydi, kardeşleriyle kurduğu Arifler Çetesi, İngiltere'nin yeraltı dünyasında sıkça duyulmaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arifler, 1960’lı yılların sonlarından bu yana Londra''nın yeraltı dünyasında silahlı soygun, uyuşturucu kaçakçılığı ve diğer şantajla ilgili faaliyetlerde yoğun bir şekilde yer alan Güney Doğu Londra merkezli bir Türk suç örgütü olarak çeteler arasında yerini aldı. İngiltere’nin bir diğer azılı suç örgütü olan nam-ı diğer “Kray Kardeş”lerin gündemden düşmesinin ardından Arifler Çetesi, Londra’da hızla yükselmeye başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;İrlanda’da yayın yapan “Irısh Daily Mirror Gazetesi”, Arifler’i İngiltere’nin 1 numaralı suç ailesi olarak ilan etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çete her geçen gün büyüyordu, kolları, Londra’nın Güneyinde yer alan Southwark ilçesinde futbol kulübü, barlar, restoranlar ve gece kulüplerini içeren meşru işlerle bir imparatorluğa dönüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güney Londra'nın yeraltı dünyasının kalbi olan Bermondsey’de onların alanıydı. Kıbrıslı Türk ailesinin başında Bekir, Mehmet, Doğan ve Dennis kardeşler vardı. Dennis ve Mehmet, 1980'lerde İngiltere'nin Güneydoğusunda ki Securicor minibüslerini vurarak ciddi silahlı soygunlarla ün kazandılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailenin davasında ömrünün yarısını geçiren bir polis,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Arifler, Londra'da şimdiye kadar görülen en korkunç kötü adam çetelerinden biridir" dedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailenin yedi erkek kardeşinden biri olan ve "Dük" lakaplı 52 yaşındaki Bekir Ari 1999 yılında 12,5 milyon sterlin değerinde 100 kilo eroin tedarik etmek için komplo kurmaktan suçlu bulundu ve 23 yıl hapis cezasına çarptırıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uyuşturucu kaçakçılığından da cezaevinde olan Doğan Arif'in cezaevinden aile servetini kontrol ettiği söyleniyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar geçti sokaklar değişti, eski binaların yerini yenileri aldı, o dönemin tanıkları birer birer sessizliğe karıştı. Geriye yalnızca anlatılan hikâyeler kaldı. Kimi onları cesur olarak hatırladı, kimi yanlış seçimlerin simgesi olarak gördü fakat herkes aynı konuda hemfikirdi:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Her insanın ardında görünmeyen bir yaşam öyküsü vardır”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün geçmişe dönüp bakıldığında, Arifler Çetesi'nin adı yalnızca eski bir dönemin anısı gibi yankılanıyor. Zaman en gür sesleri bile susturuyor; geriye sadece insanların birbirine anlattığı hatıralar kalıyor. Bir zamanlar sokaklarda korkuyla anılan isimler, yıllar sonra yaşanmış bir devrin hüzünlü sayfalarına dönüşüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu hikâyenin en dokunaklı yanı şudur: Hayat bazen insanları istemedikleri yollara sürükler. Güç, şöhret ya da korku hiçbir zaman kalıcı değildir, kalıcı olan, geride bırakılan izler, yaşanan pişmanlıklar ve bir zamanlar aynı gökyüzünün altında kurulan dostluklardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Londra’nın ünlü sisi dağılır, yağmur diner, sokaklar yeniden sessizleşir fakat geçmiş, eski taş duvarların arasında fısıldamaya devam eder. O fısıltılar bize tek bir gerçeği hatırlatır:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her dönemin bir hikâyesi ve her hikâyenin içinde, ne kadar sert görünürse görünsün, mutlaka hüzün taşıyan insan kalpleri vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 19:16:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DEPREM: UNUTTUĞUMUZ HER AN, YAKLAŞAN BİR FELAKETİN SESSİZLİĞİDİR</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/deprem-unuttugumuz-her-an-yaklasan-bir-felaketin-sessizligidir-3298</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/deprem-unuttugumuz-her-an-yaklasan-bir-felaketin-sessizligidir-3298</guid>
                <description><![CDATA[DEPREM: UNUTTUĞUMUZ HER AN, YAKLAŞAN BİR FELAKETİN SESSİZLİĞİDİR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem Tek başına söylendiğinde bile insanın içinde bir ürperti bırakan bir kelime. Çünkü bu ülkede deprem yalnızca yerin sallanması değildir. Deprem; gecenin bir yarısı uykudan fırlamaktır, çocuğunun odasına koşmaktır, annene ve babana ulaşmaya çalışırken telefonların susmasıdır. Deprem, bir anda bütün hayatın altüst olmasıdır. Birkaç saniye içinde yıllarca biriktirdiğin eşyaların, anıların, fotoğrafların, evinin, sokağının ve hatta geleceğe dair kurduğun bütün planların yerle bir olabilmesidir. Ve belki de en acısı şudur: Türkiye’de depremi konuşmak için çoğu zaman bir deprem yaşanmasını bekliyoruz. Sonra günlerce konuşuyoruz. Televizyonlarda uzmanlar çıkıyor, haritalar gösteriliyor, fay hatları anlatılıyor, binaların dayanıklılığı tartışılıyor, toplanma alanlarından söz ediliyor. İnsanlar birbirlerine “Senin binan sağlam mı?” diye soruyor. Sosyal medyada deprem görüntüleri paylaşılıyor. Yardım kampanyaları düzenleniyor. Herkes çok üzülüyor, herkes çok korkuyor, herkes “Bir daha asla unutmayacağız” diyor. Sonra zaman geçiyor. Acının ilk sıcaklığı azalıyor. Gündelik hayat yeniden başlıyor. Ve biz yine unutuyoruz. Ta ki bir sonraki deprem kapımızı çalana kadar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben deprem denildiğinde önce 17 Ağustos 1999’u hatırlıyorum. O geceyi hatırlıyorum. Türkiye’nin uykuda yakalandığı, insanların ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan hayatlarının değiştiği o büyük geceyi düşünüyorum. 17 Ağustos 1999 saat 03.02… Birçok insan için sıradan bir geceydi. Evlerinde uyuyan aileler, sabah işe gidecek insanlar, ertesi gün yapılacak işlerini düşünenler, çocuklarının üzerini örten anneler, belki sabah erkenden kalkacakları için alarmını kuran babalar vardı. Sonra yer sallandı. Ve yaklaşık 45 saniye boyunca Türkiye başka bir gerçekle yüzleşti. O 45 saniye, bazı insanlar için bir ömre dönüştü. Kimileri evinden çıkmayı başardı. Kimileri çıkamadı. Kimileri ailesini kurtardı. Kimileri ailesinin bir bölümünü kaybetti. Kimileri sabaha sağ çıktı ama hayatının geri kalanını o gecenin görüntüleriyle yaşamaya devam etti. Kocaeli, Gölcük, Sakarya, Yalova, İstanbul ve çevresindeki kentlerde büyük bir yıkım yaşandı. Resmi kayıtlara göre 17.480 insan hayatını kaybetti, on binlerce insan yaralandı, binlerce ev ve iş yeri yıkıldı ya da ağır hasar gördü. Fakat hiçbir rakam, o insanların hayatını anlatmaya yetmez. Çünkü 17.480 yalnızca bir sayı değildir. Her birinin bir adı vardı. Bir annesi vardı, bir babası vardı, bir çocuğu vardı, bir eşi vardı, bir kardeşi vardı. Her birinin yarına dair bir planı, söylemek istediği bir sözü, görmek istediği bir insanı, yapmak istediği bir işi, belki de yıllar sonrasına bıraktığı bir hayali vardı. Deprem bütün bunları bir anda yarıda bıraktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1999 depremi benim için de yalnızca takvimlerde kalan bir tarih olmadı. O günden sonra deprem gerçeğinin hayatımda çok daha farklı bir yeri oldu. Ben de o büyük acının ardından arama-kurtarma çalışmalarının içinde yer almaya başladım. Aradan geçen yıllar boyunca bu konuda kendimi geliştirmek, eğitim almak ve ihtiyaç olduğunda insanların yanında olabilmek için çalıştım. Arama-kurtarma alanında ilk 20 kişilik ekip içerisinde akredite olanlardan biri olarak, o günden bu yana gerçekleştirilen eğitimlere katıldım. Deprem ve afetlere yönelik çalışmaların içinde bulunmaya, ekip arkadaşlarımla birlikte ihtiyaç duyulan bölgelere gitmeye devam ettim. Bugün de bu çalışmaların bir parçası olarak AFAD gönüllülerine verilen eğitimlerde yer alıyor, edindiğimiz bilgi ve deneyimleri başkalarına aktarmaya çalışıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu özellikle anlatıyorum. Çünkü deprem benim için yalnızca üzerine yazı yazdığım bir konu değil. Yıllardır içinde olduğum, eğitim aldığım, sahasını gördüğüm, insanların acısına yakından tanıklık ettiğim ve her seferinde bana aynı gerçeği yeniden hatırlatan bir mücadele alanı. Deprem bölgesine gittiğinizde televizyon ekranında gördüğünüz görüntülerle gerçeğin kendisi arasında çok büyük bir fark olduğunu anlıyorsunuz. Ekranda bir enkaz görüyorsunuz; sahada ise o enkazın bir zamanlar bir ailenin evi olduğunu biliyorsunuz. Ekranda yıkılmış bir bina görüyorsunuz; sahada o binanın içinde insanların yaşadığını, sofraların kurulduğunu, çocukların büyüdüğünü, insanların hayaller kurduğunu düşünüyorsunuz. O nedenle deprem alanında geçen her an, insana insan hayatının ne kadar kıymetli olduğunu yeniden öğretiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arama-kurtarma eğitimlerine katıldıkça şunu daha iyi anladım: Afet anında iyi niyet tek başına yeterli değil. Bilgi gerekiyor, disiplin gerekiyor, ekip çalışması gerekiyor, doğru müdahalenin ne olduğunu bilmek gerekiyor. Enkazın başına gidip yardım etmek istemek çok değerli bir insanlık duygusu. Ancak yanlış bir müdahale, hem kurtarılmayı bekleyen insan için hem de kurtarma ekibi için ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle yıllardır eğitimlerin içinde olmamızın, öğrendiklerimizi tekrar tekrar uygulamamızın ve kendimizi sürekli geliştirmemizin çok önemli olduğuna inanıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü afetler bize hazırlığın sonradan yapılamayacağını öğretiyor. Hazırlık, afet olmadan önce başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1999 depreminden sonra Türkiye’nin hafızasında yeni bir dönem başladı. Deprem kelimesi artık yalnızca jeoloji kitaplarında ya da haber bültenlerinde duyulan bir kelime olmaktan çıktı. İnsanlar evlerinin duvarlarına, kolonlarına, binalarının temellerine başka bir gözle bakmaya başladı. Birçok insan ilk kez “Benim yaşadığım bina güvenli mi?” sorusunu sordu. Fakat yıllar geçtikçe bu sorunun yerini yeniden başka sorular aldı. Evin manzarası güzel mi, kaç odalı, mutfağı geniş mi, metroya yakın mı, kira ne kadar, satılırsa ne kadar eder? Oysa bir ev satın alırken veya kiralarken sorulması gereken en temel soru hâlâ aynıydı: “Bu bina depremde ayakta kalabilecek mi?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aradan yıllar geçti. Türkiye başka depremler yaşadı. Van’da, Elazığ’da, İzmir’de ve daha birçok bölgede insanların hayatları değişti. Her deprem bize aynı gerçeği tekrar tekrar hatırlattı. Biz aslında deprem gerçeğini hiçbir zaman unutmadık. Fakat çoğu zaman deprem korkusunu günlük hayatımızın önüne geçirmedik. Çünkü insan doğası gereği sürekli korkuyla yaşayamıyor. İnsan işe gitmek, çocuk büyütmek, ev kurmak, para kazanmak, geleceğini planlamak istiyor. Bir süre sonra deprem düşüncesini zihninin arka tarafına itiyor. Fakat deprem orada beklemiyor. Fay hatları bizim gündelik hayatımıza göre hareket etmiyor. Biz unutsak da yerin altında kendi hareketine devam ediyor.</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içinde olmam da bana tam olarak bunu öğretti. Bir afeti yalnızca olduktan sonra düşünmek mümkün değil. Çünkü afet olduğunda artık hazırlık yapacak zamanınız kalmıyor. O anda sahip olduğunuz bilgi, eğitim, ekipman ve refleksleriniz devreye giriyor. Bu nedenle eğitimler sadece bir sertifika almak için yapılmamalı. Bilgi tekrar edilmeli, uygulamalar yapılmalı, ekip çalışması güçlendirilmeli ve insanlar gerçek bir afet anında ne yapacağını bilmelidir. Bugün AFAD gönüllülerine verilen eğitimlerde yer alırken de bunu çok açık şekilde görüyorum. İnsanların gönüllü olması çok kıymetli. Çünkü afetler karşısında yalnızca profesyonel ekiplerin değil, bilinçli ve eğitimli gönüllülerin de büyük bir dayanışma gücü oluşturduğuna inanıyorum. Fakat gönüllülüğün en önemli tarafı yalnızca yardım etmek istemek değil, nasıl yardım edileceğini öğrenmektir. İşte eğitimlerin değeri burada ortaya çıkıyor. Ve sonra 6 Şubat 2023 geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Saat 04.17…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanların yine uykuda olduğu bir saat. Birçok insanın hayatında hiçbir zaman unutamayacağı bir gece. Kahramanmaraş merkezli depremler yalnızca bir bölgeyi değil, milyonlarca insanın hayatını etkiledi. 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremler çok geniş bir coğrafyada büyük bir yıkıma neden oldu. İnsanlar bir kez daha gece karanlığında enkazların arasında kaldı. Bir kez daha anneler çocuklarını aradı. Bir kez daha babalar ailelerine ulaşmaya çalıştı. Bir kez daha insanlar telefonlarına sarıldı. Bir kez daha “İyi misin?” sorusu hayatımızın en önemli cümlesi hâline geldi. 6 Şubat’ın görüntülerini unutmak kolay değil. Karanlıkta enkazların başında bekleyen insanlar, elleriyle beton parçalarını kaldırmaya çalışan vatandaşlar, kurtarma ekiplerinin zamana karşı mücadelesi, soğuk hava, kar, yağmur, çaresizlik ve umut… Bir enkazdan gelen küçücük bir sesin yüzlerce kişiyi bir anda harekete geçirmesi… Bir çocuğun kurtarılma ihtimali için saatlerce beklenmesi… Bir annenin çocuğunun çıkarılmasını beklerken gözlerini enkazdan ayıramaması… Bunların her biri hafızamıza kazındı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben bu görüntülere yalnızca bir gazeteci gözüyle bakmadım. Yıllardır arama-kurtarma eğitimlerinin içinde olan, ekiplerle birlikte sahaya giden biri olarak o görüntülerin ne anlama geldiğini çok daha farklı hissettim. Bir enkaz alanında bulunmak, insanın zihninde deprem kavramını bambaşka bir yere koyuyor. Orada zamanın ne kadar değerli olduğunu, ekip çalışmasının ne kadar önemli olduğunu, doğru müdahalenin ne kadar hayati olduğunu çok daha net görüyorsunuz. Enkaz başında geçirilen her dakika, bir insanın hayatıyla yarışılan dakikalara dönüşüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir ses duyuluyor ve herkes bir anda sessizleşiyor. Bazen küçük bir hareket, büyük bir umuda dönüşüyor. Bazen saatlerce süren çalışmaların ardından bir insanın sağ olarak çıkarılması, bütün yorgunluğu bir anda unutturuyor. Bazen ise maalesef beklenen haber gelmiyor. İşte arama-kurtarma çalışmalarının en ağır taraflarından biri de bu. Bir yanda umut, diğer yanda tarifsiz bir acı. Bir yanda insanı hayata döndürmek için verilen mücadele, diğer yanda kaybedilen hayatların ağırlığı. Bu nedenle benim için deprem konusunda konuşmak, yalnızca rakamları konuşmak değildir. Ben rakamların arkasındaki insanları düşünüyorum. Enkazın altında kalanları, enkaz başında bekleyenleri, kurtarmaya çalışanları, günlerce uyumadan mücadele edenleri, evini kaybedenleri, yakınlarını kaybedenleri ve deprem sonrasında hayatını yeniden kurmaya çalışanları düşünüyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O günlerde Türkiye’nin dört bir yanında insanlar yardım etmek için seferber oldu. Hiç tanımadığı insanlara battaniye gönderdi, kıyafet topladı, yiyecek hazırladı, yardım tırlarına destek verdi. İnsanlar kendi evlerindeki ihtiyaçlarını paylaşarak depremzedelere ulaştırmaya çalıştı. Gönüllüler günlerce uykusuz kaldı. Sağlık çalışanları, arama kurtarma ekipleri, itfaiyeciler, askerler, polisler, belediye ekipleri ve sivil toplum kuruluşları büyük bir mücadele verdi. Türkiye’nin dayanışma gücünü bir kez daha gördük.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben de yıllardır içinde bulunduğum bu çalışmalar nedeniyle dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu yakından biliyorum. Bir ekipte herkesin birbirine güvenmesi, görevini bilmesi ve aynı amaç için hareket etmesi afet anında çok büyük önem taşıyor. Arama-kurtarma çalışmaları bize insanın tek başına ne kadar sınırlı, birlikte hareket ettiğinde ise ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor. Fakat bütün bu dayanışmanın içinde hepimizin kendimize sorması gereken ağır bir soru vardı: Biz neden bu kadar büyük bir yıkım yaşadık? Deprem doğal bir olay olabilir. Fakat bu büyüklükteki can kayıplarının tamamını yalnızca doğanın üzerine bırakmak bana doğru gelmiyor. Çünkü depremi engelleyemeyiz ama yapıların nasıl yapılacağını belirleyebiliriz. Fay hattını durduramayız ama insanların yaşadığı binaları güvenli hâle getirebiliriz. Yer kabuğunun hareketini kontrol edemeyiz ama şehir planlamasını, yapı denetimini, mühendislik uygulamalarını ve afet hazırlığını geliştirebiliriz. Bu nedenle “Deprem kaderdir” cümlesinin arkasına saklanmak yerine, deprem karşısındaki hazırlığımızı sorgulamalıyız. Kaderi tartışmak yerine sorumluluğu konuşmalıyız. Çünkü bir binanın kötü malzemeyle yapılması kader değildir. Bir binanın denetlenmemesi kader değildir. Projeye aykırı kat çıkılması kader değildir. Yapının taşıyıcı sisteminin değiştirilmesi kader değildir. Bilim insanlarının uyarılarının dikkate alınmaması kader değildir. Bunlar insan eliyle yapılan tercihlerdir ve yanlış tercihlerin bedelini masum insanlar ödememelidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben deprem konusunda en çok bu noktada hassasiyet gösteriyorum. Çünkü bir ev yalnızca dört duvardan oluşmaz. İnsanların güven duygusudur ev. Çocukların büyüdüğü yerdir. Annelerin yemek yaptığı, babaların akşam işten geldiğinde kapısını açtığı, ailelerin bayramlarda bir araya geldiği yerdir. Bir evin yıkılması yalnızca bir mülkün kaybı değildir. Bir hayatın bütün düzeninin yıkılmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden bir evin fiyatını konuşurken metrekaresini konuştuğumuz kadar güvenliğini de konuşmalıyız. Bir binanın kaç yıllık olduğunu sormalıyız. Depreme dayanıklılık konusunda gerekli incelemelerin yapılıp yapılmadığını araştırmalıyız. Binanın taşıyıcı sisteminde herhangi bir değişiklik olup olmadığını öğrenmeliyiz. Çünkü deprem geldiğinde bize binanın dekorasyonu değil, taşıyıcı sistemi cevap verecek. Bazen dışarıdan bakınca bir bina çok güzel görünebilir. Yeni boyanmış olabilir. Girişinde gösterişli bir kapı olabilir. İçinde pahalı mermerler olabilir. Daireleri lüks olabilir. Fakat bütün bunlar binanın deprem güvenliği hakkında tek başına hiçbir şey söylemez. Deprem geldiğinde önemli olan binanın görünüşü değil, mühendislik kurallarına uygunluğudur. Bu nedenle toplum olarak deprem konusunda bilinçlenmemiz gerekiyor. İnsanlar yalnızca deprem çantası hazırlamakla kendini güvende hissetmemeli. Elbette deprem çantası önemlidir. Su, temel ihtiyaç malzemeleri, ilk yardım ekipmanı, el feneri, düdük, pil, gerekli ilaçlar ve önemli belgelerin kopyaları gibi malzemelerin hazır bulunması hayat kurtarıcı olabilir. Ancak deprem hazırlığı bundan çok daha büyük bir kavramdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Asıl hazırlık deprem olmadan önce yapılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşadığımız binayı tanımakla başlar. Ailemizle konuşmakla devam eder. Çocuklarımıza deprem anında ne yapacaklarını öğretmekle güçlenir. Evdeki ağır eşyaları sabitlemek, dolapların devrilmesini önlemek, yatağın üzerine ağır eşya koymamak gibi basit görünen önlemler bile önemlidir. Aile bireylerinin birbirine ulaşamadığı bir durumda nerede buluşacağını önceden belirlemek de önemlidir. Çünkü afet anında telefon hatları yoğun olabilir ve herkes aynı anda birbirine ulaşamayabilir. Arama-kurtarma eğitimlerinde öğrendiğimiz en önemli gerçeklerden biri de hazırlığın ayrıntılarda gizli olduğudur. Bir ekipmanınızın nerede olduğunu bilmek, hangi durumda nasıl kullanılacağını bilmek, ekip arkadaşınızın görevini bilmek ve panik anında doğru karar verebilmek eğitimle gelişen şeylerdir. Bu nedenle afet eğitimlerini bir kez yapıp bırakmamak gerekir. Sürekli öğrenmek, tekrar etmek ve uygulamak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem anında ne yapacağını bilmek de en az deprem çantası kadar önemlidir. Panik insanın doğru karar vermesini zorlaştırabilir. Bu nedenle deprem tatbikatları yalnızca okullarda yapılan formal bir uygulama olarak görülmemeli, ailelerin günlük hayatının bir parçası hâline gelmelidir. Çocuklar deprem olduğunda nereye saklanacağını, kendisini nasıl koruyacağını ve sonrasında ne yapacağını bilmeli. Çünkü korkuyu tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir ama bilinmezliği azaltmak mümkündür. Çocuklar konusunda özellikle hassas olmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü deprem yalnızca çocukların fiziksel güvenliğini değil, ruhsal dünyalarını da etkiliyor. Bir çocuğun gece uykusunda yakalandığı büyük bir deprem, onun zihninde yıllarca kalabilir. Bir evin yıkılışını görmek, ailesinden birini kaybetmek, uzun süre çadırda veya geçici barınma alanında yaşamak, okulundan ve arkadaşlarından uzak kalmak çocukların dünyasında büyük yaralar açabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle deprem sonrası yeniden yapılanmayı yalnızca bina yapmak olarak görmemeliyiz. Bir şehir yeniden inşa edilirken çocukların okullarını, sosyal alanlarını, oyun alanlarını, psikolojik destek ihtiyaçlarını ve ailelerin ekonomik durumlarını da düşünmek zorundayız. Çünkü bir şehir yalnızca binalardan oluşmaz. Şehir, içinde yaşayan insanlarla şehirdir. Depremden sonra hepimiz “Şehirleri yeniden kuracağız” diyoruz. Evet, şehirleri yeniden kurmalıyız. Ama eskisinin aynısını yeniden yapmak yerine, daha güvenli, daha planlı ve daha dirençli şehirler kurmalıyız. Eğer aynı hataları tekrar edersek, gelecekte aynı acıları yeniden yaşama riskimiz olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul konusu ise benim için ayrıca önemli. Çünkü İstanbul yalnızca büyük bir şehir değil, milyonlarca insanın yaşadığı, ekonomik ve sosyal hayatın merkezlerinden biri. İstanbul’un deprem gerçeğini konuştuğumuzda mesele yalnızca İstanbul’da yaşayanların meselesi olmaktan çıkıyor. İstanbul’da yaşanabilecek büyük bir deprem Türkiye’nin tamamını etkileyebilir. Ekonomiden ulaşıma, sağlık sisteminden iletişime kadar birçok alan bundan etkilenebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle İstanbul’da deprem hazırlığı konusunda zaman kaybetmemeliyiz. İnsanların yaşadığı binaların güvenliği konusunda bilinçlenmesi, riskli yapıların tespit edilmesi, gerekli dönüşümlerin bilimsel ve sosyal açıdan doğru şekilde yapılması, toplanma alanlarının korunması ve afet sonrası ulaşımın planlanması büyük önem taşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir şehrin deprem hazırlığı yalnızca bina yenilemek değildir. Hastanelerin ayakta kalması gerekir. İtfaiyenin ulaşım yollarının açık olması gerekir. Ambulansların geçebileceği güzergâhların korunması gerekir. Haberleşme sistemlerinin dayanıklı olması gerekir. Su, elektrik ve doğalgaz altyapılarının afet sonrasında mümkün olduğunca hızlı şekilde çalışabilir durumda olması gerekir. Çünkü büyük bir depremde yalnızca binalar değil, bütün şehir sistemi sınanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben deprem konusunda bir başka gerçeğin de altını çizmek istiyorum: Afet anında toplumun dayanışması çok değerlidir ama dayanışmanın yerini kurumsal hazırlık alamaz. İnsanların iyi niyeti çok önemlidir fakat afet yönetiminin planlı, bilimsel ve profesyonel olması gerekir. Vatandaşın yardım etmek için enkaza koşması güzel bir insanlık örneğidir ama esas hedef insanların enkaza hiç ihtiyaç duymayacağı bir yapı sistemi kurmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içinde bulunmam bana bu gerçeği çok net öğretti. Enkazda insan aramak çok kutsal ve çok önemli bir görevdir; ancak asıl hedefimiz insanların enkaz altında kalmamasını sağlamaktır. Bir kurtarma ekibinin başarısı elbette bir hayatı kurtardığında ölçülür. Fakat toplum olarak daha büyük başarı, o insanın hiç enkazın altında kalmayacağı güvenli yapıları önceden oluşturabilmektir. Yani başarı, enkazdan daha fazla insan çıkarmak değil, enkazların oluşmasını önlemektir. Bence deprem konusunda zihniyetimizi değiştirmemiz gereken en önemli noktalardan biri de budur. Biz çoğu zaman afet olduktan sonra ne kadar iyi müdahale ettiğimizi konuşuyoruz. Oysa asıl başarı, afet olmadan önce alınan önlemlerdedir. Bir binanın deprem sırasında yıkılmaması, en büyük kurtarma operasyonundan bile daha değerlidir. Çünkü yıkılmayan bir bina, kurtarılması gereken onlarca insanın hayatını zaten korumuştur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1999’dan bugüne baktığımda bu nedenle yalnızca kaybettiklerimizi değil, öğrendiklerimizi de düşünüyorum. 17 Ağustos bize çok ağır bir ders verdi. 6 Şubat 2023 ise bu dersin hâlâ tamamıyla alınmadığını düşündüren başka bir büyük acı olarak hafızamıza kazındı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi önümüzde çok önemli bir soru var: Bundan sonra ne yapacağız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki depremi mi bekleyeceğiz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yoksa bugünden mi hazırlanacağız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben ikinci seçeneğin artık tercih değil, zorunluluk olduğuna inanıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü deprem bizi beklemeyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bizim ekonomik durumumuza bakmayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşımıza bakmayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesleğimize bakmayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zengin veya fakir olduğumuzu umursamayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ünlü veya sıradan olduğumuzu önemsemeyecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hepimizi aynı anda yakalayabilecek. İşte bu yüzden deprem karşısında toplumun her kesimi aynı sorumluluğu taşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem zengin ile fakiri ayırmıyor ama depreme karşı alınan önlemlerin toplumun her kesimine eşit ulaşması gerekiyor. İnsanların gelir düzeyi düşük diye güvensiz yapılarda yaşamaya mahkûm edilmesi kabul edilemez. Güvenli bir evde yaşamak yalnızca maddi gücü olanların hakkı olmamalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka önemli konu da yaşlılarımız. Deprem anında hareket kabiliyeti daha sınırlı olan yaşlıların güvenliği için ailelerin önceden plan yapması gerekiyor. Aynı şekilde engelli bireylerin, çocukların ve tek başına yaşayan insanların ihtiyaçları da afet planlarının içinde yer almalı. Herkesin aynı şartlarda hareket edemeyeceğini bilmek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem konusunda komşuluk ilişkilerinin bile ne kadar önemli olduğunu 6 Şubat sonrasında gördük. Bir apartmanda insanların birbirini tanıması, kimin yaşlı olduğunu, kimin yalnız yaşadığını, kimin yardıma ihtiyaç duyabileceğini bilmesi bile afet anında çok önemli olabilir. Modern şehir hayatında aynı binada yaşayıp birbirimizi tanımıyoruz. Aynı asansöre biniyor, aynı merdivenlerden geçiyor, aynı kapıların önünden geçiyoruz ama çoğu zaman komşumuzun adını bile bilmiyoruz. Oysa deprem gibi büyük afetlerde toplumun en küçük birimi olan mahalle ve apartman dayanışması bile hayat kurtarabilir. Bu nedenle deprem bize yalnızca binalarımızı değil, birbirimizle olan ilişkilerimizi de yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Ben deprem sonrasında gördüğümüz dayanışmanın kalıcı olmasını istiyorum. İnsanların yalnızca afet olduğunda birbirine sarılmasını değil, normal zamanda da birbirine sahip çıkmasını istiyorum. Çünkü afetler geldiğinde güçlü olabilmek için normal zamanda güçlü bir toplum oluşturmak gerekiyor. Bir başka mesele de deprem haberlerinin nasıl verildiği. Medyanın burada büyük bir sorumluluğu var. İnsanların acısını reyting malzemesi hâline getirmeden, yanlış bilgi yaymadan, korkuyu büyütmeden ama tehlikeyi de küçümsemeden haber yapmak gerekiyor. Deprem konusunda bilim insanlarının görüşlerini halka doğru şekilde aktarmak, söylentiler yerine doğrulanmış bilgileri paylaşmak, insanların paniğe kapılmasına neden olacak yanlış bilgilerden kaçınmak çok önemli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazetecilik yalnızca olanı göstermek değildir. Bazen toplumun görmek istemediği gerçeği de göstermek gerekir. Ben bir gazeteci ve yazar olarak depremi yalnızca yıldönümlerinde hatırlatmak istemiyorum. Çünkü deprem 17 Ağustos’ta başlayıp 18 Ağustos’ta biten bir mesele değildir. 6 Şubat’ta başlayıp birkaç gün sonra sona eren bir konu da değildir. Deprem, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili sürekli konuşmamız gereken bir gerçektir. Üstelik benim için bu konu yalnızca gazetecilik açısından da önemli değil. Yıllardır arama-kurtarma eğitimlerinin içinde olmak, ekiplerle sahaya gitmek, farklı afetlerde insanların yaşadığı zorlukları yakından görmek ve bugün AFAD gönüllülerinin eğitimlerinde yer almak bana bir şeyi çok net gösterdi: İnsan hayatını korumak için yalnızca afet günü değil, afet olmayan günlerde de çalışmak gerekiyor. Çünkü afet günü geldiğinde artık ne kadar hazırlıklı olduğumuz ortaya çıkıyor. Ben bu çalışmaların içinde yer almayı yalnızca bir görev olarak görmüyorum. Aynı zamanda topluma karşı bir sorumluluk olarak görüyorum. Öğrendiğimizi paylaşmak, yeni gönüllülerin bilinçlenmesine katkı sunmak, insanlara doğru müdahalenin önemini anlatmak ve mümkün olduğunca daha fazla insanın afet bilincine sahip olmasını sağlamak gerektiğine inanıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bir kişinin öğrendiği doğru bilgi, başka bir insanın hayatını kurtarabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ailenin yaptığı doğru hazırlık, bir çocuğun hayatını koruyabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir binanın zamanında kontrol edilmesi, gelecekte yaşanabilecek büyük bir kaybın önüne geçebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden eğitimleri çok önemsiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem konusunda susmak istemiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazı konular unutulduğunda yeniden karşımıza çıkar. Deprem de bunlardan biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün yeni bir bina gördüğümüzde yalnızca ne kadar güzel olduğuna değil, nasıl yapıldığına bakmalıyız. Bir ev kiralarken yalnızca kirasını değil, güvenliğini sormalıyız. Bir ev satın alırken yalnızca yatırım değerini değil, deprem riskini düşünmeliyiz. Bir şehir planlanırken yalnızca yeni yolları ve binaları değil, afet anında insanların nasıl kurtarılacağını düşünmeliyiz. Çünkü şehir planlaması yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre yapılmaz. Gelecekte yaşanabilecek afetler de hesaba katılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve burada bilimin önemi ortaya çıkıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem konusunda herkesin bir fikri olabilir ama herkesin fikri bilimsel bilgi değildir. Sosyal medyada bir harita paylaşmak, bir uzman olduğunu iddia etmek veya birkaç cümleyle büyük korkular yaratmak doğru değildir. Deprem gibi hayati bir konuda bilim insanlarının çalışmalarına, resmi kurumların verilerine ve mühendislik değerlendirmelerine güvenmek gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü yanlış bilgi de afet kadar tehlikeli olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insan “Benim binam kesinlikle güvenli” diye hiçbir bilimsel inceleme olmadan düşünürse yanlış bir güven duygusuna kapılabilir. Başka biri “Bu şehir kesinlikle yıkılacak” gibi doğrulanmamış bir iddiayla panik yaşayabilir. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey korku değil, doğru bilgidir. Türkiye’nin deprem gerçeği artık ertelenebilecek bir mesele değildir. Çünkü biz bu ülkenin insanları olarak 17 Ağustos’u yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Van’ı yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elazığ’ı yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İzmir’i yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6 Şubat’ı yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her seferinde aynı acıyı gördük.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her seferinde aynı görüntülerle karşılaştık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her seferinde “Bir daha böyle olmamalı” dedik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi bu cümlenin gerçekten bir anlamı olup olmadığını gösterme zamanı.Bir daha böyle olmaması için ne yaptık?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç binanın güvenliğini kontrol ettirdik?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç aile deprem planı yaptı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç çocuk deprem eğitimi aldı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç mahalle afet planını biliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç insan yaşadığı binanın gerçek durumunu biliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaçımız toplanma alanımızı biliyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunların cevaplarını bilmek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü deprem olduğunda hiçbirimiz geçmişte ne kadar güzel konuştuğumuzla değil, ne kadar hazırlıklı olduğumuzla sınanacağız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de yıllardır yaptığımız en büyük hata, depremi bir “olursa” meselesi olarak görmemiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Olursa bakarız.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir şey olmaz.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizim bina sağlamdır.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Daha önce bir şey olmadı.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Allah korur.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu cümleler insanı rahatlatabilir ama bilimsel bir güvenlik sağlamaz. Deprem hazırlığı temenniyle değil, bilgiyle yapılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben artık “İnşallah deprem olmaz” demek yerine “Deprem olursa ne yapacağız?” diye konuşmak istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bu iki cümle arasındaki fark çok büyük.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birincisi beklentidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İkincisi hazırlıktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey hazırlıktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>17 Ağustos 1999’da hayatını kaybedenleri düşündüğümde, onların bugün burada olmasını isterdim. Aradan geçen yıllar boyunca büyüyen çocuklarını görmelerini, aileleriyle birlikte yaşlanmalarını, hayatlarına devam etmelerini isterdim. 6 Şubat 2023’te kaybettiğimiz insanlar için de aynı şeyi düşünüyorum. Onların da yarınları vardı. Onların da sevdikleri vardı. Onların da yapmak istedikleri şeyler vardı. Bir insanın hayatını bir istatistiğe dönüştürmek çok kolaydır. “Şu kadar kişi hayatını kaybetti” deriz ve geçeriz. Fakat o rakamların arkasındaki hayatları düşündüğümüzde deprem gerçeğinin ne kadar ağır olduğunu daha iyi anlarız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle depremi konuşurken insanı merkeze koymalıyız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bina yapılırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şehir planlanırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Denetim yapılırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kentsel dönüşüm yapılırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik kararlar alınırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bütün sistemlerin amacı insan hayatını korumak olmalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim depremle ilgili en büyük dileğim, çocuklarımızın bizim yaşadığımız korkuları yaşamaması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onların deprem kelimesini duyduğunda yalnızca enkaz görüntülerini hatırlamaması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem konusunda bilinçli, hazırlıklı ve güvenli bir toplumda büyümesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun gece yatağında yatarken “Acaba bina yıkılır mı?” diye korkmaması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir annenin çocuğunu uyuturken “Bu ev güvenli mi?” diye düşünmemesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Annenin bir babanın işe giderken ailesini evde bırakmaktan korkmaması.İşte gerçek hedefimiz bu olmalı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvenli şehirler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvenli binalar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilinçli toplum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hazırlıklı aileler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bilime dayanan bir afet yönetimi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü biz artık kaybetmek istemiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla anne evladının ardından ağlamasın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla çocuk anne ve babasını enkazda kaybetmesin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla insan yıllarca “Keşke” kelimesinin ağırlığıyla yaşamasın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunun için bugün harekete geçmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem geldiğinde değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem olmadan önce.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü depremden sonra yapılacak en büyük şey enkazı kaldırmaktır. Depremden önce yapılacak en büyük şey ise enkazın oluşmasını engellemektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben bu yazıyı yalnızca korkutmak için yazmıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tam tersine, korkunun yerini bilinç alsın diye yazıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü korkmak doğal.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama korkunun içinde yaşamaya devam etmek zorunda değiliz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hazırlanabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğrenebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorgulayabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Binalarımızı kontrol ettirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailelerimizle konuşabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızı bilinçlendirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahallemizi tanıyabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplanma alanımızı öğrenebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi, güvenli şehirler için sesimizi yükseltebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben de yıllardır yaptığım eğitimler, katıldığım arama-kurtarma çalışmaları ve afet bölgelerinde ekiplerle birlikte geçirdiğim zamanlar nedeniyle şuna bütün kalbimle inanıyorum: Deprem konusunda en büyük gücümüz yalnızca ekipmanlarımız değil, bilgimizdir. En büyük hazırlığımız yalnızca çantamız değil, eğitimimizdir. En büyük dayanışmamız yalnızca afet günü birbirimize koşmamız değil, afet olmadan önce birbirimizi hazırlamamızdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü deprem olduğunda herkes kurtarıcı olamaz. Ama herkes bilinçli olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes profesyonel arama-kurtarma görevlisi olamaz. Ama herkes ne yapacağını öğrenebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes enkaza giremez. Ama herkes enkaza ihtiyaç duyulmayacak güvenli bir yaşam için sorumluluk alabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte benim yıllardır bu çalışmaların içinde olmamın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan hayatı, deprem olduktan sonra hatırlanacak kadar değersiz değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem olmadan önce korunacak kadar değerlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle eğitimlerin devam etmesi, gönüllülerin bilinçlendirilmesi ve toplumun afetlere hazırlıklı hâle gelmesi gerektiğine inanıyorum. Bugün AFAD gönüllülerine verilen eğitimlerde yer alırken, aslında yalnızca bilgi aktarmadığımızı; gelecekte yaşanabilecek bir afette daha bilinçli, daha hazırlıklı ve daha doğru hareket edecek insanların yetişmesine katkı sunduğumuzu düşünüyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu benim için çok kıymetli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bir gün bir deprem olduğunda, yıllar önce verdiğiniz bir eğitimin, öğrettiğiniz bir bilginin, yaptığınız bir tatbikatın bir insanın hayatında karşılık bulabileceğini bilmek çok büyük bir sorumluluk olduğu kadar büyük bir anlam da taşıyor. Deprem konusunda komşuluk ilişkilerinin bile ne kadar önemli olduğunu 6 Şubat sonrasında gördük. Bir apartmanda insanların birbirini tanıması, kimin yaşlı olduğunu, kimin yalnız yaşadığını, kimin yardıma ihtiyaç duyabileceğini bilmesi bile afet anında çok önemli olabilir. Modern şehir hayatında aynı binada yaşayıp birbirimizi tanımıyoruz. Aynı asansöre biniyor, aynı merdivenlerden geçiyor, aynı kapıların önünden geçiyoruz ama çoğu zaman komşumuzun adını bile bilmiyoruz. Oysa deprem gibi büyük afetlerde toplumun en küçük birimi olan mahalle ve apartman dayanışması bile hayat kurtarabilir. Bu nedenle deprem bize yalnızca binalarımızı değil, birbirimizle olan ilişkilerimizi de yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben deprem sonrasında gördüğümüz dayanışmanın kalıcı olmasını istiyorum. İnsanların yalnızca afet olduğunda birbirine sarılmasını değil, normal zamanda da birbirine sahip çıkmasını istiyorum. Çünkü afetler geldiğinde güçlü olabilmek için normal zamanda güçlü bir toplum oluşturmak gerekiyor. Bir başka mesele de deprem haberlerinin nasıl verildiği. Medyanın burada büyük bir sorumluluğu var. İnsanların acısını reyting malzemesi hâline getirmeden, yanlış bilgi yaymadan, korkuyu büyütmeden ama tehlikeyi de küçümsemeden haber yapmak gerekiyor. Deprem konusunda bilim insanlarının görüşlerini halka doğru şekilde aktarmak, söylentiler yerine doğrulanmış bilgileri paylaşmak, insanların paniğe kapılmasına neden olacak yanlış bilgilerden kaçınmak çok önemli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazetecilik yalnızca olanı göstermek değildir. Bazen toplumun görmek istemediği gerçeği de göstermek gerekir. Ben bir gazeteci ve yazar olarak depremi yalnızca yıldönümlerinde hatırlatmak istemiyorum. Çünkü deprem 17 Ağustos’ta başlayıp 18 Ağustos’ta biten bir mesele değildir. 6 Şubat’ta başlayıp birkaç gün sonra sona eren bir konu da değildir. Deprem, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili sürekli konuşmamız gereken bir gerçektir. Benim için bu gerçek, yıllardır süren bir yaşam deneyimine dönüştü. 1999’dan bu yana arama-kurtarma alanında eğitimlere katılmak, ekiplerle birlikte sahaya gitmek, afet bölgelerinde görev almak ve bugün gönüllülere eğitim verilmesine katkı sunmak bana deprem konusunda yazarken yalnızca duyduklarımı değil, gördüklerimi ve öğrendiklerimi de anlatma sorumluluğu veriyor. Bu nedenle bu yazının bir yerinde kendi hikâyemi anlatmayı gerekli gördüm. Çünkü bazen bir konuyu anlatmanın en doğru yolu, o konunun hayatınızda bıraktığı izi paylaşmaktır. Ben depremi sadece uzaktan izlemedim. Deprem alanlarına gittim. Arama-kurtarma eğitimlerinin içinde oldum. Ekiplerle birlikte çalıştım. Yıllar boyunca öğrendiklerimi geliştirdim. Ve bugün hâlâ bu mücadelenin içindeyim. Bu nedenle deprem konusunda söylediğim her cümlenin arkasında yılların deneyimi, eğitimi, sahası ve tanıklığı var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bütün bunlara rağmen kendimi hiçbir zaman “Artık hazırım” diyerek tamamlanmış görmüyorum. Çünkü afet eğitiminin sonu yok. Her yeni eğitim yeni bir bilgi öğretiyor. Her saha deneyimi başka bir şey gösteriyor. Her deprem bize eksiklerimizi yeniden düşündürüyor. İşte bu yüzden toplumun da aynı anlayışla hareket etmesi gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben biliyorum” demek yerine “Daha ne öğrenebilirim?” demeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bana bir şey olmaz” demek yerine “Kendimi ve ailemi nasıl daha güvenli hâle getirebilirim?” diye sormalıyız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü deprem karşısında en büyük yanılgımız, hazırlığı tamamladığımızı düşünmek olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hazırlık sürekli devam eden bir süreçtir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’nin deprem gerçeği artık ertelenebilecek bir mesele değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü biz bu ülkenin insanları olarak 17 Ağustos’u yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Van’ı yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elazığ’ı yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İzmir’i yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6 Şubat’ı yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her seferinde aynı acıyı gördük.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her seferinde aynı görüntülerle karşılaştık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her seferinde “Bir daha böyle olmamalı” dedik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi bu cümlenin gerçekten bir anlamı olup olmadığını gösterme zamanı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir daha böyle olmaması için ne yaptık?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç binanın güvenliğini kontrol ettirdik?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç aile deprem planı yaptı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç çocuk deprem eğitimi aldı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç mahalle afet planını biliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç insan yaşadığı binanın gerçek durumunu biliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaçımız toplanma alanımızı biliyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunların cevaplarını bilmek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü deprem olduğunda hiçbirimiz geçmişte ne kadar güzel konuştuğumuzla değil, ne kadar hazırlıklı olduğumuzla sınanacağız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de yıllardır yaptığımız en büyük hata, depremi bir “olursa” meselesi olarak görmemiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Olursa bakarız.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir şey olmaz.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizim bina sağlamdır.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Daha önce bir şey olmadı.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Allah korur.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu cümleler insanı rahatlatabilir ama bilimsel bir güvenlik sağlamaz. Deprem hazırlığı temenniyle değil, bilgiyle yapılır. Ben artık “İnşallah deprem olmaz” demek yerine “Deprem olursa ne yapacağız?” diye konuşmak istiyorum. Çünkü bu iki cümle arasındaki fark çok büyük.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birincisi beklentidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İkincisi hazırlıktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey hazırlıktır. 17 Ağustos 1999’da hayatını kaybedenleri düşündüğümde, onların bugün burada olmasını isterdim. Aradan geçen yıllar boyunca büyüyen çocuklarını görmelerini, aileleriyle birlikte yaşlanmalarını, hayatlarına devam etmelerini isterdim. 6 Şubat 2023’te kaybettiğimiz insanlar için de aynı şeyi düşünüyorum. Onların da yarınları vardı. Onların da sevdikleri vardı. Onların da yapmak istedikleri şeyler vardı. Bir insanın hayatını bir istatistiğe dönüştürmek çok kolaydır. “Şu kadar kişi hayatını kaybetti” deriz ve geçeriz. Fakat o rakamların arkasındaki hayatları düşündüğümüzde deprem gerçeğinin ne kadar ağır olduğunu daha iyi anlarız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle depremi konuşurken insanı merkeze koymalıyız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bina yapılırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şehir planlanırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Denetim yapılırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kentsel dönüşüm yapılırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik kararlar alınırken insanı düşünmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bütün sistemlerin amacı insan hayatını korumak olmalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim depremle ilgili en büyük dileğim, çocuklarımızın bizim yaşadığımız korkuları yaşamaması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onların deprem kelimesini duyduğunda yalnızca enkaz görüntülerini hatırlamaması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem konusunda bilinçli, hazırlıklı ve güvenli bir toplumda büyümesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun gece yatağında yatarken “Acaba bina yıkılır mı?” diye korkmaması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir annenin çocuğunu uyuturken “Bu ev güvenli mi?” diye düşünmemesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir babanın işe giderken ailesini evde bırakmaktan korkmaması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte gerçek hedefimiz bu olmalı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvenli şehirler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvenli binalar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilinçli toplum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hazırlıklı aileler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bilime dayanan bir afet yönetimi. Çünkü biz artık kaybetmek istemiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha fazla anne evladının ardından ağlamasın. Daha fazla çocuk anne ve babasını enkazda kaybetmesin. Daha fazla insan yıllarca “Keşke” kelimesinin ağırlığıyla yaşamasın. Bunun için bugün harekete geçmeliyiz. Deprem geldiğinde değil. Deprem olmadan önce. Çünkü depremden sonra yapılacak en büyük şey enkazı kaldırmaktır. Depremden önce yapılacak en büyük şey ise enkazın oluşmasını engellemektir. Ben bu yazıyı yalnızca korkutmak için yazmıyorum. Tam tersine, korkunun yerini bilinç alsın diye yazıyorum. Çünkü korkmak doğal, Ama korkunun içinde yaşamaya devam etmek zorunda değiliz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hazırlanabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğrenebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorgulayabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Binalarımızı kontrol ettirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailelerimizle konuşabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımızı bilinçlendirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahallemizi tanıyabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplanma alanımızı öğrenebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi, güvenli şehirler için sesimizi yükseltebiliriz. Çünkü deprem karşısında sessiz kalmak, tehlikeyi ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, tehlikeyi büyütebiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içinde olmam, eğitimlere katılmam, ekiplerle deprem alanlarına gitmem ve bugün AFAD gönüllülerine eğitim verilmesine katkı sunmamın temelinde de aynı düşünce var: İnsanların acısını yalnızca deprem olduktan sonra paylaşmak değil, o acının azaltılması için deprem olmadan önce çalışmak. Belki bir gün verdiğimiz bir eğitimde öğrettiğimiz küçük bir bilgi, bir insanın hayatını kurtaracak. Belki bir gönüllünün doğru müdahalesi bir aileye umut olacak. Belki bir ailenin önceden yaptığı hazırlık, deprem anında çocuklarının güvenliğini sağlayacak. Bütün bu ihtimaller bile eğitimin, gönüllülüğün ve hazırlığın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ben deprem konusunda umutsuz olmak istemiyorum.Tam tersine, bu kadar acının ardından daha bilinçli bir toplum oluşturabileceğimize inanıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki unutmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki “Bir şey olmaz” demeyelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki bilimin söylediklerini dinleyelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki binalarımızı sorgulayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki eğitimleri ciddiye alalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki çocuklarımızı bilinçlendirelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki afet olmadan önce hazırlanalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben deprem sonrasında gördüğüm dayanışmanın, yıllardır içinde bulunduğum arama-kurtarma çalışmalarının ve aldığım eğitimlerin bana öğrettiği bir başka gerçeği de hiç unutmuyorum: İnsan zor zamanda birbirine muhtaçtır. O nedenle bugün birbirimizi tanımalı, birbirimize güvenmeli ve birbirimiz için hazırlıklı olmalıyız. Çünkü deprem olduğunda zaman kaybetmeden hareket etmek gerekir.Ve zaman, deprem sonrasında satın alınabilecek bir şey değildir. İşte bu yüzden hazırlık bugün yapılmalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>17 Ağustos 1999’un üzerinden yıllar geçti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6 Şubat 2023’ün üzerinden de yıllar geçecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Takvimler değişecek. Çocuklar büyüyecek. Yeni binalar yapılacak. Yeni şehirler kurulacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bizim vereceğimiz karar, gelecek nesillerin kaderini belirleyecek. Eğer bugün gerekenleri yaparsak, gelecekte bir deprem olduğunda daha az insan kaybedebiliriz. Eğer bugün hiçbir şey yapmazsak, yarın yine aynı enkaz görüntülerinin karşısında “Neden?” diye sorabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben artık “Neden?” demek istemiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben “Hazırdık” demek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Binalarımız sağlamdı” demek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Çocuklarımız ne yapacağını biliyordu” demek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Şehirlerimiz hazırlıklıydı” demek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bilim insanlarını dinledik” demek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gerekeni zamanında yaptık” demek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bir gün deprem olduğunda, bütün ülkenin ekran başında korkuyla beklediği değil, bilinçli ve hazırlıklı bir toplum olarak hareket ettiği bir Türkiye görmek istiyorum. Çünkü deprem gerçeğini değiştiremeyiz. Ama deprem karşısındaki hikâyemizi değiştirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>17 Ağustos’un acısını değiştiremeyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6 Şubat’ın kayıplarını geri getiremeyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama onların hatırasını geleceğe bırakılmış güçlü bir ders hâline getirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunun yolu ise unutmamaktan geçiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak sadece isimleri anmak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak, aynı hataları tekrar etmemektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak, güvenli yapı istemektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak, bilime kulak vermektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak, denetim istemektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak, çocuklarımıza deprem bilinci kazandırmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak, “Bana bir şey olmaz” anlayışından vazgeçmektir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak, insan hayatını her şeyin önüne koymaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de en önemlisi, depremi yalnızca başımıza geldiğinde hatırlamamaktır. Çünkü deprem bize haber vermiyor. Takvimde tarih göstermiyor, Saat kurmuyor, Hazırlanmamız için izin istemiyor, Bir gün mutlaka yeniden yer sallanacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu biliyoruz. O günün ne zaman olacağını bilmiyoruz. Ama o güne ne kadar hazır olacağımızı bugün belirleyebiliriz.İşte benim bütün meselem de bu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben depremi konuşurken yalnızca geçmişin acısını anlatmak istemiyorum. Geleceğin acısını önlemek istiyorum. 1999’da kaybettiklerimizin hatırasına, 2023’te kaybettiklerimizin hatırasına ve gelecekte kaybetmemeyi umduğumuz insanların hayatına karşı bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Ben yıllardır bu sorumluluğun küçük de olsa bir parçasını taşımaya çalışıyorum. Arama-kurtarma eğitimlerinde, ekip çalışmalarında, deprem bölgelerinde ve bugün gönüllülere verilen eğitimlerde edindiğim her bilgi bana aynı şeyi söylüyor: Deprem karşısında en güçlü silahımız hazırlıktır. Artık deprem olduğunda şaşıran değil, hazırlıklı olan bir ülke olmalıyız. Artık enkazdan insan çıkarmayı başarı sayan değil, insanları enkazın altında bırakmayacak yapılar kurmayı başarı sayan bir anlayışa ihtiyacımız var. Artık deprem sonrasında konuşan değil, deprem olmadan önce harekete geçen bir toplum olmalıyız. Çünkü hiçbir insanın hayatı bir binanın maliyetinden daha ucuz değildir. Hiçbir çocuğun hayatı bir projenin bütçesinden daha değersiz değildir. Hiçbir ailenin geleceği ihmallerin bedeli olmamalıdır. Ve hiçbir anne, çocuğunu enkazın başında beklemek zorunda kalmamalıdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben 17 Ağustos’u unutmayacağım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6 Şubat’ı unutmayacağım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaybettiklerimizi unutmayacağım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Enkaz başında bekleyenleri unutmayacağım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kurtarmak için gece gündüz çalışanları unutmayacağım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’nin dört bir yanından yardıma koşan insanları unutmayacağım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllardır birlikte eğitim aldığım, sahada görev yaptığım ekip arkadaşlarımı ve afetlere hazırlık için emek veren gönüllüleri de unutmayacağım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bu acıların bize öğrettiği en önemli şeyi de unutmayacağım:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Depremi durduramayabiliriz ama hazırlıksızlığın sonuçlarını azaltabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün hâlâ yapabileceğimiz çok şey var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve yapılması gereken hiçbir şey için “Artık çok geç” dememeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü en doğru zaman, deprem olduktan sonra değil, deprem olmadan öncedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle bugün kendimize bir soru soralım:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşadığımız bina gerçekten güvenli mi? Cevabını bilmiyorsak öğrenelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailemiz hazır mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değilse hazırlayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklarımız ne yapacağını biliyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilmiyorsa öğretelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplanma alanımızı biliyor muyuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilmiyorsak öğrenelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahallemizde kimlerin yardıma ihtiyacı olabileceğini biliyor muyuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilmiyorsak birbirimizi tanımaya başlayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü deprem hazırlığı devletin, belediyenin, mühendislerin, uzmanların veya arama-kurtarma ekiplerinin tek başına sorumluluğu değildir. Hepimizin sorumluluğudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat aynı zamanda devletin ve kurumların da çok büyük sorumluluğu vardır. Çünkü vatandaşın tek başına bütün sistemi değiştirme gücü yoktur. İnsanların güvenli binalarda yaşayabilmesi, şehirlerin bilimsel verilerle planlanması, riskli yapıların tespit edilmesi ve gerekli dönüşümlerin yapılması konusunda güçlü, şeffaf ve kararlı politikalar gerekir. Bu yüzden deprem konusunda yalnızca vatandaşın “tedbir alması” yeterli değildir. Devletin, yerel yönetimlerin, yapı sektörünün ve denetim mekanizmalarının da sorumluluğunu eksiksiz yerine getirmesi gerekir. Çünkü bir deprem olduğunda hepimiz aynı ülkenin içinde olacağız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı yolları kullanacağız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı hastanelere ihtiyaç duyacağız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı iletişim sistemlerine güveneceğiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı kurtarma ekiplerine ihtiyaç duyacağız. Bu nedenle deprem hazırlığı bireysel değil, toplumsal bir güvenlik meselesidir. Ben artık Türkiye’nin deprem konuşmalarının yalnızca acı günlerde yapılmasını istemiyorum. Deprem gündemimizin sürekli bir parçası olmalı. Okullarda, belediyelerde, mahallelerde, iş yerlerinde, ailelerde konuşulmalı. Çünkü konuşulan, öğrenilen ve tekrar edilen bilgi zamanla davranışa dönüşür. Ve biz davranışlarımızı değiştirmek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir şey olmaz” demekten vazgeçmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Allah korur” diyerek sorumluluğu ertelememeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizim bina sağlamdır” demeden önce gerçekten kontrol ettirmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Daha sonra bakarız” dememeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü deprem söz konusu olduğunda “daha sonra” diye bir zaman olmayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden bugün, şimdi, hemen harekete geçmeliyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem geldiğinde çocuklarımızın geleceğe bakabilmesi için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailelerimizin bir arada kalabilmesi için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şehirlerimizin ayakta kalabilmesi için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bir daha televizyon ekranlarında aynı görüntüleri izlememek için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü biz bu acıyı yeterince yaşadık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık acıların ardından konuşan değil, acıları önceden önleyen bir ülke olmak zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem gerçeğini değiştiremeyiz ama ona vereceğimiz cevabı değiştirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bana göre bugün Türkiye’nin önündeki en büyük görev budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Depremi unutmayacağız. Ama yalnızca hatırlamakla da kalmayacağız. Öğreneceğiz, hazırlanacağız, sorgulayacağız ve gerekeni yapacağız. Çünkü kaybettiklerimize verebileceğimiz en büyük değer, onların ardından aynı acıların yeniden yaşanmasına izin vermemektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben 17 Ağustos’un sessizliğini de, 6 Şubat’ın karanlığını da unutmuyorum. Yıllardır arama-kurtarma çalışmalarının içinde olan biri olarak, deprem alanlarında gördüğüm her enkazın bana aynı şeyi hatırlattığını biliyorum: İnsan hayatı her şeyden önce gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bugün AFAD gönüllülerine eğitim verilmesine katkı sunarken de aynı inancı taşıyorum. Çünkü gelecekte yaşanabilecek bir depremde daha bilinçli, daha hazırlıklı ve daha doğru müdahale edebilen insanların sayısını artırmak, belki de bugün yapabileceğimiz en önemli çalışmalardan biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben bu ülkenin bir daha aynı acıları yaşamasını istemiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir daha bir çocuğun enkazın altında annesini aramasını istemiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir daha bir annenin enkaz başında evladının sesini beklemesini istemiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir daha insanların gece yarısı evlerinden korkuyla çıkmasını, günlerce sevdiklerinden haber alamamasını istemiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunun için yalnızca dua etmek değil, çalışmak zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilmek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğrenmek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğitilmek ve eğitmek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Denetlemek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sormak zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi, unutmamak zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazı tarihler sadece geçmiş değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı acılar sadece hatıra değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı kayıplar sadece sayı değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı dersler ise bir daha asla unutulmamalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Deprem de böyle bir derstir. Ve artık bu dersi öğrenmenin değil, gereğini yapmanın zamanı gelmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazimda bulusmak üzere sevgilerimle.</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 16:39:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MARY ANN BEVAN’IN YÜREK BURKAN HİKAYESİ.</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/mary-ann-bevanin-yurek-burkan-hikayesi-3297</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/mary-ann-bevanin-yurek-burkan-hikayesi-3297</guid>
                <description><![CDATA[MARY ANN BEVAN’IN YÜREK BURKAN HİKAYESİ.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güzel olmak, güzel görünmek kim istemez ki?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sabahları kalkıp uyku mahmurluğunu üzerimizden attıktan sonra aynanın karşısına geçer kendimize uzun uzun bakarız. Kusurlarımızı sayar, eksiklerimizi büyütür, sahip olmadıklarımızın gölgesinde kayboluruz. Abarttığımı düşünebilirsiniz, ya da önce kalp güzelliği dersiniz demesine de ama güzellik salonlarını mutlaka ziyaret eder, genç ve güzel görünmek için elinizden geleni yaparsınız değil mi ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence güzel görünmek, mutlu olduğunda gözlerinin içinin parlamasıdır. Sevdiğin insanlarla güzel bir yerde oturup kahve içmek mutluluğun ta kendisidir. O an farkında olmadan yüzümüzde oluşan tebessümdür. İçinde taşıdığın iyiliğin, merhametin ve sevginin dışa yansımasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim yazılarımı takip eden okurlarım hatırlarlar “SHREK” başlıklı yazımda çizgi filmlere ilham olmuş, gerçek hayatta yaşamış bir kişiden Fransız Maurice Tillet’in hayatından kesitler vermiştim sizlere ve o zavallı Maurice henüz 17 yaşındayken, Hipofiz bezinin aşırı büyüme hormonu salgılanması neticesinde oluşan dengesiz büyüme sonucu değişik bir kişiliğe bürünmüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yazımda da sizlere maalesef aynı hastalığın pençesine düşmüş birinin öyküsünü anlatacağım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mary Ann Bevan;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Atalarımız “Ne oldum deme, ne olacağım de” diye söylemişlerdir. Bazı insanlar vardır; hayat onları sessizce sınar, ne büyük savaşların kahramanı olurlar ne de tarihin parlak sayfalarına altın harflerle yazılırlar onlar yaşadıklarıyla insanlığa çok şey anlatırlar. Öyküsünü anlatacağım Mary Ann Bevan’da böyle bir kadındı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gözlerini yoksul bir ailede dünyaya açan Mary Ann 1874 yılında Londra'da doğdu. Çocukluğundan beri en büyük hayali kalabalık ve mutlu bir aileye sahip olmaktı. Genç yaşında hemşireliğe başlayan Mary Ann, kısa bir süre sonra 'hayatımın aşkı' dediği Thomas Bevan ile evlendi ve eşinin soyadını aldı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu evlilikten tam 4 çocuk dünyaya getiren Mary Ann Bevan henüz 30'lu yaşlarındayken bedeninde tuhaf ağrılar hissetmeye başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Akromegali” adı verilen bu hastalık SHREK başlıklı yazımda bahsettiğim Fransız Maurice Tillet’te olduğu gibi , Mary Ann'ın da bedenini yavaş yavaş değiştirmeye başlamıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mary aynaya her baktığında biraz daha yabancı bir yüz görüyordu, yüz hatları sertleşiyor, elleri ve ayakları büyüyor, tanıdığı o kadın gözlerinin önünde kayboluyordu. Bu değişim sırasında acı çekiyordu ama bana göre belki de en büyük acı, insanların ona bakışlarında saklıydı. Karşılaştığım çok olmuştur, bazen bir hastalığın verdiği acıdan daha ağır olan şey, insanların merhametsiz yargılarıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Talihsizlik kapısını çalmıştı bir kere Mary Ann bu hastalıkla mücadele ederken birgün aniden eşini kaybetti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dedim ya talihsizlik üst üste gelmişti diye kadıncağız yıllarca hemşirelik yapmış olmasına rağmen yeni görüntüsünden dolayı acımasızca işten çıkarılmıştı. Dört çocuğunu büyütebilmek için çözümler aradığı sırada tesadüfen bir ilana rastladı. İlanda dünyanın en çirkin kadınının seçileceği bir yarışma vardı. İlanı gören Mary Ann çoktan kararını vermişti. 'Dünyanın en çirkin kadını' yarışmasını kazanacak ve aldığı ödülle birlikte çocuklarına daha rahat bakacaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir empati yapın ve kendinizi onun yerine koyun, bir annenin çaresizliği kadar ağır bir yük var mıdır? Çocuklarının karnını doyurmak için her yolu düşünmek zorundaydı. İşte o noktada bugün düşündüğümümde de içimi burkan bir karar aldı bu yarışmaya katıldı ve "Dünyanın En Çirkin Kadını" olarak ilan edildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın belki de en onur kırıcı ve adı üstünde 'çirkin' yarışmasına katılan Mary Ann Bevan, podyuma çıktığında beklediğinden de kötü bir tabloyla karşı karşıyaydı. Etrafındaki herkes görüntüsünden ötürü ona gülüyor, kendilerince komik olan şakalar yapıyolardı. Salonda bulunanların davranışlarından rahatsız olsa da Mary Ann için bunların aslında hiçbir önemi yoktu. O sadece birinci olmak ve kazanacağı ödülle çocuklarının geleceğini kurtarmak istiyordu. Yarışmaya girerken de bütün amacı buydu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaklaşık 250 adayı geride bırakan Mary Ann, yarışmanın kazananı oldu artık başta Londra olmak üzere herkes onu 'Dünyanın en çirkin kadını' olarak tanıyordu. Bu unvanı sırf çocuklarına bakabilmek için elde eden Mary Ann, hakkında söylenen hiçbir sözle ilgilenmiyordu. İstediğini elde etmiş, büyük ödülü kazanmıştı.&nbsp;Üstelik bu ödülü kazanmasıyla birlikte sahip olduğu 'En çirkin' ünvanı sayesinde bir işe bile girmişti. Mary Ann’in 'çirkin' olma hikayesi aslında yeni başlıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yarışmayı kazanan Mary Ann’e kısa bir süre sonra onun ününü duyan biri tarafından 1920 yılında ABD'de faaliyet gösteren Coney Island Eğlence Merkezi'nde sirkte çalışması için iş teklifi gelmişti. Mary Ann bu teklifi hiç düşünmeden kabul etti. Fedakar anne bu kararla, dönemin güzellik algısına uymadığı düşünülen, kendilerince tuhaf görünümlü olduklarına inanılan bıyıklı ve sakallı kadınların, cücelerin, devlerin ve yapışık ikizlerin bulunduğu bir ucube gösterisinin yepyeni gülünecek malzemesi olmayı kendi elleriyle seçmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzun hem de çok uzun yıllar boyunca bu ucube gösterisinde yer alan Mary Ann Bevan, kazandığı paralarla çocuklarını büyüktü bu süre boyunca hiçbir zaman halinden şikâyetçi olmadı tam tersi kendi parasını kazanabildiği ve bu parayla çocuklarına bakabildiği için mutluydu.&nbsp;Hayatını bu şekilde devam ettiren Mary Ann öldüğünde 59 yaşındaydı. Ardında bıraktığı dört çocuğu ise her zaman onunla övündü çünkü o her şeyden önce güçlü bir kadındı ve gerçekleri görebilecek kadar güzel yürekli olan her çocuk böyle bir kadının evladı olmaktan gurur duyardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnanın ona verilmiş olan dünyanın en çirkin kadını ünvanını okurken bile yüreğim sızlıyor çünkü o kelimelerin arkasında bir insan, bir anne, bir hayat mücadelesi var. İnsanlar onu görmek için para ödedi kimi merakla baktı, kimi güldü, kimi alay etti fakat kimse sahnenin arkasındaki gerçeği görmek istemedi. O zavallı kadın, kendisiyle dalga geçilsin diye değil; çocukları aç kalmasın diye oradaydı. Bunu kim düşünmüştü ki…. Koskoca bir Hiç değil mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mary Ann öldükten sonra tek bir isteği vardı o da İngiltereye gömülmekti, bunu çocuklarına vasiyet etmişti. Öldüğü zaman çocuklarıda bu vasiyetini yerine getirdiler.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geride servetler bırakmadı ancak çocuklarına sevginin, görünüşten daha güçlü olduğu gerçeğini miras bırakmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de tarihin ona taktığı unvan baştan sona yanlıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dünyanın en çirkin kadını olarak anılan Mary Ann , annelik söz konusu olduğunda dünyanın en güzel kadınlarından biriydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün onun fotoğraflarına baktığımızda ilk gördüğümüz şey yüzü olmamalı, bir annenin fedakârlığını, kırılmış hayallerini ve dimdik ayakta kalma çabasını görmeliyiz onun hikayesi dış görünüşün değil, ruhununun hikayesiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen, en güzel insanlar; hayatın en ağır yüklerini taşıyanlar diye düşünürüm. Başka bir yazım da buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 19:12:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DÜNYANIN ÖMRÜ UZAR MI?</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dunyanin-omru-uzar-mi-3296</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dunyanin-omru-uzar-mi-3296</guid>
                <description><![CDATA[DÜNYANIN ÖMRÜ UZAR MI?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan ömrü uzuyor. Tıp gelişiyor, hastalıklarla mücadelede yeni yöntemler bulunuyor, yaşam kalitesi her geçen gün biraz daha artıyor. Peki ya üzerinde yaşadığımız dünya? Onun da bir ömrü var mı? Varsa bu ömrü uzatılabilir mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de asıl sormamız gereken soru budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Milyarlarca yıldır nice medeniyetlere ev sahipliği yapan, sayısız canlı türünü bağrında büyüten dünya, bugün hiç olmadığı kadar yorgun görünüyor. Bir zamanlar insanın doğaya karşı verdiği mücadele konuşulurken, bugün doğanın insana karşı verdiği mücadeleyi konuşuyoruz. Çünkü dengeler değişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir yanda ardı ardına yaşanan depremler, seller, orman yangınları ve kuraklıklar… Diğer yanda eriyen buzullar, yükselen deniz seviyeleri, kirlenen okyanuslar ve her geçen yıl biraz daha ısınan bir atmosfer... Bunların hiçbiri artık uzak ihtimaller değil; günlük hayatımızın bir parçası hâline geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık, yüzyıllardır doğanın sunduğu nimetlerden faydalandı. Ancak faydalanmak ile tüketmek arasındaki çizgi zamanla silindi. Petrol, kömür ve doğal gaz gibi enerji kaynakları sınırsızmış gibi kullanıldı. Ormanlar kesildi, dereler kurutuldu, verimli topraklar betonla kaplandı. Sanayi büyüdü, şehirler genişledi ama doğanın nefes alacağı alanlar giderek daraldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya bize sürekli küçük uyarılar gönderdi. Mevsimler değişti, yağmurlar azaldı, sıcaklık rekorları kırıldı. Fakat çoğu zaman bu işaretleri görmek istemedik. Oysa doğanın dili sessizdir; konuşmaz ama hissettirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İklim değişikliği artık yalnızca bilim insanlarının gündeminde olan teknik bir konu değil. Çiftçinin tarlasını, balıkçının denizini, üreticinin fabrikasını, çocuğun geleceğini etkileyen küresel bir mesele hâline geldi. Bir bölgede aylarca yağmur yağmazken, başka bir yerde birkaç saat içinde aylık yağış düşüyor. Doğa, alışılmış düzeninden uzaklaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bütün bunların yanında savaşlar da dünyanın yükünü ağırlaştırıyor. Sadece insanlar değil, şehirler, ormanlar, nehirler ve topraklar da savaşların sessiz mağduru oluyor. Patlayan bombalar yalnızca binaları yıkmıyor; yıllarca oluşmuş ekosistemleri de yok ediyor. Harcanan enerji, tüketilen kaynaklar ve geride bırakılan çevresel tahribat, dünyanın omuzlarına yeni yükler bindiriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki dünya gerçekten yaşlanıyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki fiziksel anlamda değil. Dünya, bizden sonra da varlığını sürdürecek. Ancak üzerinde yaşamı mümkün kılan hassas denge zarar görüyor. Asıl yaşlanan, belki de bu denge... Toprağın bereketi, suyun temizliği, havanın saflığı ve canlıların çeşitliliği yavaş yavaş azalıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın ömrünü uzatacak bir iksir yok. Ama onu daha sağlıklı tutacak milyonlarca küçük davranış var. Daha az tüketmek, daha çok üretmek... Bir ağacı kesmek yerine yenisini dikmek... Suyu israf etmemek... Geri dönüşümü hayatın doğal bir parçası hâline getirmek... Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek... Çocuklara doğa sevgisini sadece kitaplarda değil, yaşayarak öğretmek...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar küçük gibi görünen ama büyük sonuçlar doğurabilecek adımlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dünya bir miras değil, gelecek nesillerden ödünç aldığımız ortak yuvamızdır. Onu nasıl teslim alıyorsak, bizden sonrakilere de öyle bırakacağız. Eğer bugünkü anlayış değişmezse, yarının çocukları yeşil ormanları sadece eski fotoğraflarda görebilir. Berrak nehirleri kitaplardan okuyabilir. Dört mevsimi ise büyüklerinden dinledikleri bir hatıra olarak öğrenebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın ömrü uzar mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evet, uzayabilir. Bunu sihirli bir teknoloji değil, insanın vicdanı sağlayacaktır. Bilimin ışığında atılan adımlar, çevreye duyulan saygı ve ortak sorumluluk bilinci, dünyanın yarınlarını bugünden daha yaşanabilir kılabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki tek başımıza dünyayı değiştiremeyiz. Ama kendi dünyamızı değiştirebiliriz. Bir fidan dikerek, bir damla suyu koruyarak, gereksiz tüketimden vazgeçerek, çocuklarımıza temiz bir çevrenin değerini anlatarak...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dünya yorulduysa, onu dinlendirecek olan da yine insandır. Ve belki de dünyanın ömrünü uzatacak en güçlü enerji kaynağı; petrol değil, kömür değil, insanın doğaya duyduğu sevgi ve saygıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman söylediğim gibi sağlığınıza dikkat edin… Hoşça kalın…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 19:03:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TORUNLARLA GEÇEN ZAMANLAR</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/torunlarla-gecen-zamanlar-3295</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/torunlarla-gecen-zamanlar-3295</guid>
                <description><![CDATA[TORUNLARLA GEÇEN ZAMANLAR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaan ‘ la geçen günlerimizden öğreneceğim ne çok şey varmış meğer.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi ki var o benim küçük arkadaşım henüz dokuz yaşında bu yıl ilkokuldan mezun oldu artık ortaokullu.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fenerbahçe Kulübünde iki yıldır futbol oynuyor ben zannettim ki ileride futbolcu olacak ama o Bilgisayar Mühendisliğini seçmiş meslek olarak. Umarım zaman onun isteği doğrultusunda gelişir. Müzik kulağı gayet iyi gitar çalıyor, okul bitimi gösterisinde onu dinlemek nasıl gurur vericiydi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi ki çocuklar bir harika , yeter ki iyi bir eğitim ve öğretim almış olsun. Her ne kadar okulla bu aktivitelerini birlikte götürüyorlarsa da çoğu pestile dönmüş vaziyetteler öylesine yorgun, öylesine bitkinler hatta bıkkın…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşünüyorum da bu biraz anne babaların hırsı mı diye, çocuklar birbirinden üstün olmak zorunda mı? Her parmağından ayrı bir marifet mi fışkırmalı ?&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ya o hayvan sevgisi…?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- ⁠Babaanne neden insanlar kedi ve köpeklere zarar verince ayağa kalkıyorlarda, sinek, arı, sivrisinekleri özellikle öldürüyorlar onlarda hayvan değil mi?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•- ⁠⁠Doğru bir soru ama verecek cevabım yoktu , elimdeki sineklikle o sırada bir sineğin canına okuyordum, çocuğa göründüğüm manzara savunduklarımızla ne kadar tezattı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüm bunları bir kenara bırakıp Kaan’la sohbetimize döneceğim yeniden , o da benim gibi sokakların , caddelerin pisliğinden şikayetçi , haftada bir günü kendisine ayırmış eline eldiven takarak kendi sokağındaki çöpleri topluyormuş, bir poşet ve bir eldivenle.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Okul mu görevlendirdi seni ? dedim&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Ne alaka ben istediğim için yapıyorum dedi …</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bu işin gönüllüsü olmak ,o yaşta bir çocuğun bu duyarlılığı , gurur duydum torunumla .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küçüklükten beri çok titiz ve düzenliydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sigara izmaritleri en nefret ettiği çöplerdi, taşların arasına yapışmış gibi sıkışıp kalan onlarca izmarit, kabukları sağa sola fırlatılmış çekirdek kabukları küçük boylu çöpler, bunları toplamak imkansız ama plastik su şişeleri ya da meyve suyu kutuları, teneke içecek kutuları, çikolata şeker bisküvi kâğıtları, rüzgarla savrulan naylon poşetler hatta oyuncak kutuları, kâğıt, karton parçaları hiçbir şehire yakışmayan insan pislikleri…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ah Kaancığım tüm bu çöpleri toplamakla yükümlü kılmış kendini&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- ⁠Babaanne herkes benim gibi yapsa dünya tertemiz olur değil mi? dedi. haklı ama insanlara okullarda böyle bir eğitim mi vermek gerekir acaba?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ağaç yaş iken eğilir” demiş Atalarımız , şimdilerde kimsenin umursamadığı bir söz gibi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz alış veriş yapıp eve dönerken elimdeki paketleri aldı bana taşıtmadı, ben ona kıyamıyorum o da bana.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Babaanne senin çok bi ömrün kalmadı, yazık değil mi ? Sana iyi bakmam lazım hiç olmazsa kalan ömrünü iyi geçir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi buna gülmem mi lazım , yoksa durup düşünmem mi ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O dokuz, ben yetmiş onun göreceği ömrü çok olsun ama benimde kalan ömrüm daha uzundur inşallah.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;⁠⁠- Babaanne seni çok seviyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Babaanne sen neden bu kadar pozitifsin, hiç bir şeyime kızmıyorsun?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Babaanne aramızda sır olsun .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Babaanne yiyebilir miyim ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;- ⁠⁠Babaanne özür dilerim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- ⁠⁠Babaanne sakın ağlama, sen ağlarsan seni ağlattığım için ben çok üzülürüm.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- ⁠⁠Kaancığım sana teşekkür ediyorum , ömrüme ömür kattığın için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaan hassas bir çocuk ama bunu göstermeyi sevmiyor, insanları iyi gözlemliyor, arada bir sürtüşüyoruz , fikirlerini ispat etmek için sonuna kadar savaşıyor, vazgeçmek gibi bir huyu yok. Bu onun kararlılığını gösteriyor o etmeyeceğine göre pes eden ben olmalıyım.&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğrendiği şeyleri yeri geldiğinde sunabiliyor, bilmişlik taslamadan, ukalalık yapmadan izah ederek.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Matematik dersinde çok iyi olduğunu söyledi çünkü öğreten babasıymış. Aferin oğluma, resimde ki başarısı yine babasındanmış , ikisi de çok güzel resim yaptığı için , burada haklı olarak övünebilirim resim, müzik, edebiyat (ses, yorum, kulak şiirden şarkıya) tamamen benden çocuklarıma ve torunlarıma geçen sanat genlerim , bana da kendi ailemden geçmiş , ah garibim eşim sıfır yetenek, onun da beni takdir ederek övmek gibi güzel bir huyu var. Sanatın hiç bir dalına dair en ufak bir hevesi de yeteneği de yok, yalnızca iyi bir dinleyici ve destekçi.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaan “Şeker dedem, benim karizmatik dedem diyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bana da&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Hadi yine iyisin sen de kraliçemsin.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Kendine daha da iyi bak babaanne diyen güzel oğlum umarım bu güzel huyun hiç bozulmaz, güzelliklerle büyürsün inşallah.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda ikizlerimle birlikte olmayı dilerim&nbsp; &nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgiyle hoşçakalın .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 19:12:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İNSAN EN ÇOK YAŞADIĞI HAYATTAN DEĞİL, YAŞAYAMADIĞI HAYATTAN YORULUR</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/insan-en-cok-yasadigi-hayattan-degil-yasayamadigi-hayattan-yorulur-3294</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/insan-en-cok-yasadigi-hayattan-degil-yasayamadigi-hayattan-yorulur-3294</guid>
                <description><![CDATA[İNSAN EN ÇOK YAŞADIĞI HAYATTAN DEĞİL, YAŞAYAMADIĞI HAYATTAN YORULUR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Carl Jung’un çok tartışılan bir düşüncesi vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar bazen dünyanın onlara yaptıklarından değil, yaşayamadıkları hayatın ağırlığından dolayı katılaşırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk bakışta bu düşünce biraz sert gelebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dünya gerçekten zor bir yer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün milyonlarca insan hayallerini gerçekleştiremediği için değil, geçinebilmek için mücadele ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Milyonlarca insan kendini gerçekleştirmeye değil, ayakta kalmaya çalışıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de de dünyanın birçok yerinde de insanlar ekonomik belirsizliklerle, bakım yükleriyle, sağlık sorunlarıyla ve yoğun stresle yaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden her mutsuzluğu “potansiyelini yaşamadın” diye açıklamak gerçekçi olmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama Jung’un işaret ettiği başka bir şey var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de bugün her zamankinden daha görünür hale geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan yalnızca yaşadığı hayatın yükünü taşımaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşayamadığı hayatın hayaletini de taşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki gençliğinde yazmak istemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç yazamamıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki âşık olmak istemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendini hiç açamamıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki farklı bir şehirde yaşamak istemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç cesaret edememiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki sanatla uğraşmak istemiştir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama sürekli ertelemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar geçer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan işine gider.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk büyütür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorumluluklarını yerine getirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bazen ruhun içinde sessiz bir soru yaşamaya devam eder</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Acaba deneseydim ne olurdu?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojide bunun önemli bir karşılığı vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar çoğu zaman yaptıkları seçimlerden değil, hiç denemedikleri ihtimallerden dolayı daha fazla pişmanlık yaşayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü gerçekleşen şeylerle hesaplaşmak mümkündür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama yaşanmayan hayatın sonu bilinmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bilinmeyen şeyler zihinde yaşamaya devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden bazı insanlar yaşlandıkça daha eleştirel olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha alaycı, daha sert.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bazen.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan bazen başkalarının cesaretinde kendi kaçırdığı ihtimalleri görür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazmaya cesaret eden birini gördüğünde…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi susturduğu tarafını hatırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevmeye cesaret eden birini gördüğünde…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi korkularını hatırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatını değiştiren birini gördüğünde…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllarca ertelediği kararları hatırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bu yüzleşme her zaman kolay değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama burada önemli bir ayrım var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum şuursuzca yaşayan insanlarla aynı şey değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazı insanlar gerçekten düşünmeden yaşar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rutinlerin içinde akar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendilerine pek soru sormaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İç dünyalarıyla çok temas etmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bundan rahatsız da değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat insanın kendini gerçekleştirmesi yalnızca büyük başarılar elde etmek demek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojik olarak daha derin bir anlam taşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi hayatına sahip çıkabilmek demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi değerlerine göre yaşayabilmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi seçimlerinin sorumluluğunu alabilmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi sesini duyabilmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de günümüz dünyasının en büyük sorunlarından biri burada başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü artık insanlar hiç olmadığı kadar fazla seçenek görüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medya sayesinde binlerce farklı hayatla karşılaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Binlerce ihtimal görüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Binlerce alternatif yaşam biçimi izliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bu durum bazen özgürleştirmek yerine ağırlaştırıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan artık yalnızca yaşadığı hayatı değerlendirmiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşayabileceği bütün hayatlarla da kendini kıyaslıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden günümüz insanının yorgunluğu bazen başarısızlıktan değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli başka bir hayatın mümkün olduğunu görmekten geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bu da insanın içinde sessiz bir eksiklik duygusu yaratabiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de mesele herkesin sanatçı olması değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkesin dünyayı değiştirmesi de değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesele çok daha sade bir şey olabilir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatının sonunda dönüp baktığında, yaşadığın hayatın sana ait olduğunu hissedebilmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın ruhu kusursuz bir hayat istemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama sahici bir hayat ister.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve çoğu zaman en derin huzur, her şeyi başarmaktan değil…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendine ait olan hayatı yaşayabilmiş olmaktan gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de Jung’un anlatmaya çalıştığı şey tam olarak buydu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanın en büyük trajedisi her zaman başarısız olmak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen hiç denememektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 19:05:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MİLLİ TAKIM ELENDİ, KOLTUKLAR TUR ATLADI… FUTBOLDA TOP YUVARLAK, BİZDE KOLTUK KÖŞELİ!</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/milli-takim-elendi-koltuklar-tur-atladi-futbolda-top-yuvarlak-bizde-koltuk-koseli-3293</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/milli-takim-elendi-koltuklar-tur-atladi-futbolda-top-yuvarlak-bizde-koltuk-koseli-3293</guid>
                <description><![CDATA[MİLLİ TAKIM ELENDİ, KOLTUKLAR TUR ATLADI… FUTBOLDA TOP YUVARLAK, BİZDE KOLTUK KÖŞELİ!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bazen düşünüyorum…&nbsp;Acaba ben mi yanlış düşünüyorum?&nbsp;Ben mi futboldan anlamıyorum, yoksa bizim futbolu yönetenler başka bir gezegende mi yaşıyor?&nbsp;2026 Dünya Kupası’na giderken Milli Takım’ı öyle bir uğurladık ki, sanırsınız kupayı almaya değil, aldığımız kupayı <strong>Türkiye</strong>’ye getirmeye gidiyoruz!&nbsp;<strong>Primler konuşuldu…&nbsp;Villalar konuşuldu…&nbsp;Arabalar konuşuldu…&nbsp;Ödüller konuşuldu…&nbsp;</strong>Bir tek kupayı nereye koyacağımızı konuşmadık!&nbsp;Hava öyle bir havaydı ki, insan televizyonu açınca <strong>“Acaba finalde Brezilya mı gelsin, Arjantin mi?”</strong> diye düşünmeye başlayacaktı.&nbsp;&nbsp;Sonra ne oldu?&nbsp;Avustralya: 2&nbsp;Türkiye: 0.&nbsp;Ardından Paraguay: 1&nbsp;Türkiye: 0.&nbsp;Ve daha üçüncü maça çıkmadan…</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">BAVULLAR HAZIR!</span></span></strong></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Türkiye, 2026 Dünya Kupası’ndan elenen ikinci ülke oldu. Daha grubun üçüncü maçını oynamadan matematiksel olarak işimiz bitmişti. Son maçta ABD’yi 3-2 yendik ama o galibiyet ancak eve dönüş uçağındaki moral müziği oldu.&nbsp;Şimdi gelelim benim anlayamadığım yere…&nbsp;Bu Milli Takım’ın başında Vincenzo Montella var.&nbsp;Kötü adamdır demiyorum.&nbsp;Futbolu bilmiyor da demiyorum.&nbsp;Ama kardeşim, ortada bir başarısızlık varsa bunun bir sorumlusu olmayacak mı?&nbsp;Türkiye, belki de son yılların en yetenekli jenerasyonlarından biriyle Dünya Kupası’na gitti.&nbsp;Arda Güler var.&nbsp;Kenan Yıldız var.&nbsp;Hakan Çalhanoğlu var.&nbsp;Avrupa’nın önemli liglerinde oynayan futbolcularımız var.&nbsp;Bu çocukların yeteneğinden kimsenin şüphesi yok.&nbsp;Zaten Dünya Kupası kadrosu açıklandığında bile Arda Güler, Kenan Yıldız ve diğer önemli isimler Türkiye’nin en büyük kozları olarak gösteriliyordu.</span></span></strong></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama sonuç?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İki maç, iki mağlubiyet ve eve dönüş bileti!&nbsp;Peki Montella ne yaptı?&nbsp;İstifa etti mi?&nbsp;Hayır.&nbsp;Federasyon Başkanı ne yaptı?&nbsp;“Hocam, bu iş olmadı” dedi mi?&nbsp;Hayır.&nbsp;Tam tersine İbrahim Hacıosmanoğlu çıktı, Montella’ya sahip çıktı.&nbsp;Devam!&nbsp;Yola devam!&nbsp;Sanki Dünya Kupası’ndan elenen biz değiliz de Dünya Kupası bizden elenmiş!&nbsp;Hacıosmanoğlu, Montella’nın görevine devam edeceğini açıkça söyledi. Yani anlayacağınız, bizim futbolda başarısızlığın faturası yine başarısızlığa kesildi.&nbsp;Benim kafam tam burada karışıyor.&nbsp;Voleybola bakıyorsun; o sporun içinden yetişmiş insanlar yönetimde.&nbsp;Basketbola bakıyorsun; basketbolun içinden gelen isimleri görüyorsun.&nbsp;Başka federasyonlara bakıyorsun, yıllarını o branşa vermiş insanlar çıkıyor karşına.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Biz futbolda ne yapıyoruz?&nbsp;Futbolun milyarlarca liralık ekonomisini, milyonlarca insanın tutkusunu, Milli Takım’ın geleceğini yönetirken liyakati, futbol bilgisini ve uluslararası futbol vizyonunu ne kadar arıyoruz?&nbsp;Benim meselem bir insanın diplomasıyla değil.&nbsp;Benim meselem liyakatle.&nbsp;Müteahhit olabilirsiniz.&nbsp;Sanayici olabilirsiniz.&nbsp;Doktor olabilirsiniz.&nbsp;Gazeteci olabilirsiniz.&nbsp;Ama Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olduğunuzda, yanınızda futbolun mutfağını bilen, dünyadaki sistemi takip eden, altyapıyı bilen, oyuncuyu bilen, teknik adamı bilen çok güçlü bir futbol aklı olmak zorunda.&nbsp;Çünkü burası şantiye değil.&nbsp;Burası Türk futbolu!&nbsp;Beton dökmüyorsunuz.&nbsp;Kolon dikmiyorsunuz.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><em><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir ülkenin futbol geleceğini inşa ediyorsunuz.&nbsp;Ve inşaatın temeli yanlış atılırsa bina çöker.&nbsp;Futbolun temeli yanlış atılırsa da Milli Takım çöker.&nbsp;Sonra çıkar, “<strong>Aslında iyi oynadık”</strong> dersiniz.&nbsp;Direkten dönen topu anlatırsınız.&nbsp;Kaç şut attığımızı söylersiniz.&nbsp;İstatistikleri önümüze koyarsınız.&nbsp;Nitekim federasyon başkanı da eleştiriler karşısında takımın iki maçta 65 şut attığını söyleyerek oyunu savundu.&nbsp;İyi de sevgili başkan…&nbsp;Futbolun tabelasında şut sayısı yazmıyor.&nbsp;Gol yazıyor!&nbsp;Puan yazıyor!&nbsp;Galibiyet yazıyor!&nbsp;Ve en sonunda da:&nbsp;<strong>ELENDİ / DEVAM EDİYOR</strong>&nbsp;yazıyor.&nbsp;Bizim tabelada ne yazdı?&nbsp;ELENDİ!&nbsp;Hem de daha üçüncü maç oynanmadan.&nbsp;Şimdi önümüzde Milletler Ligi var.&nbsp;Yine çıkacağız.&nbsp;Yine büyük laflar edeceğiz.&nbsp;Yine “<strong>Bu jenerasyon çok başka</strong>” diyeceğiz.&nbsp;Yine Arda diyeceğiz, Kenan diyeceğiz, Hakan diyeceğiz.&nbsp;Ben de şimdiden söylüyorum:&nbsp;Kardeşim, bana kupa sözü vermeyin.&nbsp;Final sözü vermeyin.&nbsp;Şampiyonluk sözü hiç vermeyin.&nbsp;Önce bir maç kazanın, ben size <strong>“Helal olsun”</strong> diyeceğim!&nbsp;</span></em></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü Türkiye’nin futbolcu problemi olduğuna inanmıyorum.&nbsp;Türkiye’nin futbol aklı problemi var.&nbsp;İyi futbolcularımız var.&nbsp;Çok yetenekli gençlerimiz var.&nbsp;Avrupa’nın dev kulüplerinde oynayan çocuklarımız var.&nbsp;Ama direksiyona doğru insanları oturtamazsanız, Ferrari’yle de duvara girersiniz.&nbsp;Sonra arabadan iner:<strong>&nbsp;“Motor aslında çok iyiydi”</strong> dersiniz.&nbsp;İyi de kardeşim…</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">DUVAR ORADA DURUYOR!</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben hâlâ aynı soruyu soruyorum:&nbsp;Başarı varsa herkes fotoğrafta.&nbsp;Futbolcuya sarılan var.&nbsp;Kupayı kaldırmaya çalışan var.&nbsp;Uçağın merdiveninde poz veren var.&nbsp;Prim açıklayan var.&nbsp;Ödül vadeden var.&nbsp;Peki başarısızlık olduğunda?&nbsp;Bir dakika…&nbsp;Kimse yok!&nbsp;Teknik direktör yerinde.&nbsp;Federasyon başkanı yerinde.&nbsp;Yöneticiler yerinde.&nbsp;Koltuklar yerinde.&nbsp;Bir tek başarı yerinde değil!&nbsp;Demek ki Türk futbolunda yeni sistem bu:&nbsp;Galibiyet hepimizin, mağlubiyet sahipsiz!&nbsp;Vallahi güzel sistem.&nbsp;Böyle iş bulursanız bana da haber verin.&nbsp;Başarılı olursam alkışlanayım…&nbsp;Başarısız olursam da hiçbir şey olmamış gibi ertesi sabah işe gideyim.&nbsp;Üstelik maaşım da yatmaya devam etsin.&nbsp;Dünyada böyle rahat koltuk az bulunur!&nbsp;Futbol artık sadece 90 dakika değildir.&nbsp;Bilimdir.&nbsp;Planlamadır.&nbsp;Altyapıdır.&nbsp;Ekonomidir.&nbsp;Liyakattir.&nbsp;Ve en önemlisi hesap verebilmektir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü milyonlarca insanın sevincini, umudunu ve ay-yıldızlı formanın sorumluluğunu taşıyorsanız, başarısız olduğunuzda çıkıp bunun hesabını da vereceksiniz.&nbsp;Ama bizde hesap başka türlü işliyor galiba.&nbsp;Takım eleniyor…&nbsp;Hoca devam.&nbsp;Başkan devam.&nbsp;Yönetim devam.&nbsp;Sonra hep birlikte soruyoruz:<strong>&nbsp;“Türk futbolu neden ilerlemiyor?”</strong>&nbsp;Ben size söyleyeyim:&nbsp;Çünkü bizde futbol topu yuvarlak…&nbsp;Ama koltuk köşeli ve oturan bir türlü kalkmıyor!</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px">Burhan AKDAĞ</span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 15:55:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR ŞİZOFRENİN KORKUNÇ HİKAYESİ ANATOLY MOSKVİN</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-sizofrenin-korkunc-hikayesi-anatoly-moskvin-3292</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-sizofrenin-korkunc-hikayesi-anatoly-moskvin-3292</guid>
                <description><![CDATA[BİR ŞİZOFRENİN KORKUNÇ HİKAYESİ ANATOLY MOSKVİN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?" sorusunun tek ve kesin bir cevabı yoktur. Bence çok okumak derin ve geniş bir bilgi birikimi sağlarken çok gezen bizzat deneyimleyerek ve yaşayarak öğrenir. En ideal öğrenme biçimi, okuyarak teorik bilgi edinmek ve bunu gezerek pratikte pekiştirmektir. Bazen öyle hikayeler okurum ki, bunların gerçeklik araştırması bir yana, uzun süre unutamadığım aynı zamanda zihnimde cevaplanması zor sorular bırakmıştır. Bu yazımda sizlere anlatacağım Anatoly Moskvin’in hikayesi de bunlardan biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tatil için gittiğim Moskova’yı gezerken daha önce okuduğum Anatoly Moskvin’in içimi ürperten hikayesi aklıma gelmişti. Bugünkü yazımda sizlere bu hikayeyi anlatmak istedim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir anne ve baba için evladının yokluğuna alışmak diye bir şey yoktur. Zaman geçer, mevsimler değişir, hayat dışarıda devam eder ama insanın içinde bir yer hep aynı kalır. Bir ses, bir fotoğraf, bir eşya, bir şarkı ya da geçmişten kalan küçücük bir anı, yıllar önce yaşanmış bir günü yeniden bugüne getirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir fotoğrafına bakarken gülümser insan; ardından gözleri dolar. Çünkü o fotoğraftaki gülüş hâlâ sıcaktır, hâlâ tanıdıktır. Sanki birazdan kapı açılacak, sesi duyulacak ve “Ben geldim” diyecekmiş gibi gelir. Sonra gerçek yeniden hatırlanır… Ve özlem, sessizce yüreğin en derin yerine oturur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evladını kaybeden bir aile için anılar artık hayatın en kıymetli hazinesidir çünkü geriye dokunabilecekleri eller, sarılabilecekleri kollar, duyabilecekleri sesler değil; hatırlayabildikleri güzel günler kalmıştır. Bu yüzden her anı bir emanet gibi saklanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir doğum günü, bir bayram, bir aile sofrası… Eksik olan sandalye her zaman fark edilir. Kalabalığın içinde bile bir boşluk vardır. İnsanlar konuşur, güler, hayat devam eder ama bir anne ve babanın kalbinde hep tamamlanamayan bir cümle vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Keşke bugün burada, yanımızda olsaydı”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir anne için çocuğunun mezarı, yalnızca toprağın altında bulunan bir yer değildir. Orası hatıraların yaşadığı bir yerdir. Bir babanın, kardeşin veya arkadaşın mezarı da aynı şekilde geçmişle kurulan sessiz bir bağdır. İnsanlar sevdiklerini kaybettiklerinde onların mezarlarına gider, çiçek bırakır, dua eder ve bazen hiçbir şey söylemeden sadece başında dururlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siz değerli Habercaddesi okurlarıma korkunç hikayesini anlatacağım Anatoly Moskvin’in yaptıkları, bu en hassas aile bağlarını da kopartıyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ailenin yıllarca ziyaret ettiği mezarın aslında boş olduğunu düşünmek bile başlı başına ağır bir acıdır. Üstelik bunu, sevdikleri insanın ölümünden sonra güven içinde bırakıldığına inanırken öğrenmek, kaybın üzerine başka bir travma ekler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle bu hikâyeye yalnızca yazımın başlığında duran “Bir Şizofrenin korkunç hikayesi ” olarak bakmak eksik kalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü burada başka insanların acısı da vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hikayemizin kahramanı Anatoly Yuryevich Moskvin, 1 Eylül 1966'da Sovyetler Birliği döneminde Gorki adıyla bilinen, bugünkü adıyla Nijniy Novgorod olarak anılan Rusya’nın 5. büyük şehrinde doğdu. İlk bakışta onun hayatı, olağanüstü bir akademik meraka sahip bir entelektüelin hikâyesi gibi görünüyordu. Dilbilim, filoloji ve tarih alanlarında çalıştı; özellikle Kelt çalışmalarıyla ilgilendi ve akademik çevrelerde çok sayıda dil bilen bir araştırmacı olarak tanındı. Daha sonraki yıllarda Nijniy Novgorod Devlet Dilbilim Üniversitesi'nde dersler verdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anatoly Moskvin’in mezarlıklara ilgisi gençlik yıllarında başladı ve bu merak zaman içerisinde sıradan bir tarih araştırmasının çok ötesine geçti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anatoly Moskvin yalnızca mezar taşlarına veya eski mezarlıklara ilgi duyan bir araştırmacı değildi. Nijniy Novgorod bölgesindeki mezarlıkların tarihi, isimleri, defin kayıtları ve yerleşimleri üzerine kapsamlı çalışmalar yapmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anatoly Moskvin’in mezarlıklara yönelik akademik ilgisi zaman içerisinde çok daha rahatsız edici bir hâl aldı. 2011 yılında Nijniy Novgorod'daki bazı mezarlıklarda yaşanan mezar tahribatlarının araştırılması sonucunda polis onun evine ulaştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2 Kasım 2011'de yapılan aramada, evinde mumyalanmış sayıda ceset bulundu. İlk haberlerde sayı konusunda farklı rakamlar verilmiş olsa da, polis kayıtlarında yaşları 3 ile 12 arasında değişen 29 kız çocuğunun cesedinin bulunduğu yazmaktaydı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anatoly Moskvin gece geç saatlerde evinin yakınındaki mezarlığa gidiyor, önceden tesbit ettiği yeni ölmüş kız çocuklarının mezarlarını kazıp, sırtladığı cesetleri kendi evine taşıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üstelik bu kadarla da kalmıyor tüm bu kız çocuklarını birer oyuncak bebeğe benzetmeğe çalışıyordu. Azılı sapkın Anatoly Moskvin’in yöntemlerini duyunca inanamaz, yok artık bu kadarıda olmaz, kanımız dondu,böyle birşey gerçek olamaz diyebilirsiniz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anlatacaklarımın tümü gerçek, sapkın öylesine zeki ve planlı çalışıyordu ki, gerçekleştireceği tüm adımları en ince ayrıntısına kadar tek tek hesaplıyor ve korkunç bir eylem planını işleme koyuyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anatoly Moskvin eve taşıdığı kız çocuklarının önce cesetlerini mumyalıyordu, mumyalama işi için önceden eğitim almıştı ve elinde her türlü malzemesi vardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha sonra mumyaladığı cesetlere elbiseler giydirip , makyaj yapıyor ama sapkınlığı burada da bitmiyor, mumyalayıp, gerçek elbiseler giydirdiği cesetlerin göğüs kafesini açıp içine müzik kutusu koyarak onların oyuncak bebekler gibi sesler çıkarmalarını sağlıyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sapkın Anatoly Moskvin cesetlerini çıkardığı tüm kız çocukları hakkında önceden bilgiler topluyor, hepsi için her sene özel konseptlerde doğum günü partileri düzenliyordu. Bunun yanı sıra özel günlerde çocukların mezarlarına notlar bırakmayı da ihmal etmiyor, belirli günlerde çocukların mezarlarına bıraktığı kısa notlar olayı daha da ürkütücü hale getiriyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bugün yürümeye başladın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün okuldaki ilk günün.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tebrikler,&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni yaşın kutlu olsun”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mezardan çıkarılan kız çocuklarının ailelerinin polise verdikleri ifadeleri okuduğum zaman ise canım daha çok yanmıştı, ifadelerde şöyle diyorlardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir keresinde küçük kızımızın mezarında&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘Eğer kızınız için daha güzel bir mezar bulmazsanız onu oradan çıkaracağım’ yazılı bir not bulduk.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hemen polise gittik ancak yapabilecekleri pek bir şey olmadığını söylediler. Ardından notlar devam etti, yıllarca böyle esrarengiz notlar bulduk küçük kızımızın mezarında. Her seferinde kalbimiz daha fazla yara alıyor ve korkuyorduk. Şimdi öğreniyoruz ki, biri kızımızı mezarından çıkarmış ve evine götürüp oyuncak bebeğe dönüştürmüş. Küçük kızımız ölümünden sonra bile rahat bulamamış. 10 yaşında kaybetmiştik onu. 10 yıl geçirebilmiştim onunla birlikte. Bu korkunç sapkın adam ise 9 yıldır onunla aynı evde nefes alıp veriyormuş, aklıma geldikçe nefes alamıyorum ve ölecek gibi hissediyorum”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu ifadelerden sonra civar bölgelerdeki mezarlıklarda adeta karargah kurup tetikte bekleyen polis ekipleri, bir gece, sabaha yakın saatlerde Anatoly Moskvin’i bir mezarlıktan büyük bir çantayla çıkarken yakaladı. Hemen müdahale edilen çantadan bir ceset çıkarıldı. Daha sonra Moskvin’in evinde inceleme başladı ve beraberinde tüm olay açığa çıktı. Azılı suçlu polise verdiği ifadesinde geçmişte yaşadığı travmaları öne sürüyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onüç dil konuşan ve mahkemede oldukça zeki olduğu dile getirilen azılı sapkın Anatoly Moskvin, mahkeme kararı sonrasında akıl sağlığının yerinde olmadığı gerekçesiyle kliniğe sevk edildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten akıl sağlığı yerinde değil mi yoksa çok iyi bir avukatı mı vardı? bilinmiyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anatoly Mosvkin’in mahkemede verdiği ifade ise fazlasıyla kan donduran cinstendi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Asla kötü bir amacım yoktu, sadece bilimin bu güzel kız çocuklarını tekrar hayata döndürebileceği bir günün geleceğini umut ediyordum. Bu yüzden mumyalama konusunda güçlü bilgiler edindim böylece onları o güne dek kusursuzca koruyabileceğimi düşündüm. Onlara çok iyi davrandım, sadece iletişim kurmak istedim. Mezarlarına gittim ve kafamı toprağa koyup ne dediklerini duymaya çalıştım. Rastgele hiçbir kız çocuğunu mezarlarından çıkarmadım. İsteyip istemediklerini kendilerine sordum ve onlar söylediler. Çoğu bunu yapmamı istedi ve onları yürüyüşe çıkarıp çıkaramayacağımı sordular. Ben de gerekeni yaptım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve yıllar süren yargılamadan sonra mahkeme kararını verdi, Psikiyatri hastanesinin hasta üzerinde yaptığı incelemeler sonucu verdikleri Psikiyatrik değerlendirme raporunda, Anatoly Moskvin'in “ Paranoid Şizofrenin bir türüne sahip olduğu” belirlendi . Mayıs 2012'de mahkeme kararıyla Psikiyatrik değerlendirmeye mahkum edildi hatta hastanede yatarken kendisini ziyaret eden 25 yaşındaki bir kızın kendisi ile evlenmek istediği bu yüzden hastaneden çıkması için dilekçe verdiği fakat bu istek hastane tarafından reddedildiği ve Anatoly Mosvkin’in o zamandan beri bir psikiyatri hastanesinde tutulduğu bilinmektedir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve insan, merakının sınırlarını kaybettiğinde, araştırdığı dünyanın kendisine dönüşebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anatoly Moskvin'in hikâyesi bu yüzden yalnızca bir suç dosyası değil; bilgi, yalnızlık, takıntı, ölüm ve gerçeklik arasındaki sınırların ne kadar kırılgan olabileceğini gösteren karanlık bir insanın hikâyesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Aug 2026 19:00:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MUTLU KADIN, GÜÇLÜ AİLE</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/mutlu-kadin-guclu-aile-3291</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/mutlu-kadin-guclu-aile-3291</guid>
                <description><![CDATA[MUTLU KADIN, GÜÇLÜ AİLE]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir evin gerçek huzuru yalnızca büyük sofralarla, güzel eşyalarla ya da maddi imkanlarla kurulmaz. Bir aileyi ayakta tutan asıl şey; sevgi, anlayış, huzur ve duygusal dengedir. İşte bu dengenin merkezinde çoğu zaman kadın vardır. Çünkü kadın yalnızca bir evin içinde yaşayan birey değil; o evin ruhunu taşıyan, sevgisini hissettiren ve aile bağlarını güçlendiren en önemli yapı taşlarından biridir. Bu nedenle “Mutlu kadın, mutlu aile” sözü sadece duygusal bir ifade değil, toplumsal bir gerçeğin özetidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadın mutlu olduğunda evin atmosferi değişir. Çünkü kadın çoğu zaman duygularını ailesine yansıtan kişidir. İç huzuru olan bir kadın, çocuklarına sevgiyi daha güçlü hissettirir, eşine daha sağlıklı bir iletişim sunar ve evin içinde güven duygusunu büyütür. Ancak sürekli yorgun, değersiz hisseden, yalnız bırakılan ya da anlaşılmayan bir kadın zamanla tükenmeye başlar. Bu tükenmişlik yalnızca bireysel değil, aile içindeki ilişkilere de yansır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumda kadınlardan çoğu zaman çok fazla şey beklenir. İyi bir anne olması, iyi bir eş olması, çalışıyorsa kariyerini sürdürmesi, ev düzenini sağlaması, çocuklarla ilgilenmesi, güçlü görünmesi ve tüm bunları yaparken gülümsemeye devam etmesi istenir. Ancak çoğu zaman kimse dönüp kadına “Sen nasılsın?” diye sormaz. Oysa bir kadının da yorulmaya, anlaşılmaya, desteklenmeye ve değer görmeye ihtiyacı vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadınların duygusal yükü çoğu zaman görünmezdir. Bir anne yalnızca yemek yapan ya da çocuk büyüten kişi değildir. Aynı zamanda evdeki herkesin ruh halini düşünen, sorunları çözmeye çalışan, kimsenin üzülmemesi için kendini geri plana atan kişidir. Birçok kadın kendi ihtiyaçlarını yıllarca erteleyerek ailesinin mutluluğunu öncelik haline getirir. Ancak insan sürekli veren taraf olduğunda, bir süre sonra içsel olarak yorulmaya başlar. Mutlu bir aile ortamı yalnızca fedakârlıkla değil, karşılıklı anlayışla mümkündür. Kadının yalnızca sorumluluk taşıyan değil; sevilen, değer verilen ve desteklenen bir birey olarak görülmesi gerekir. Çünkü sevgi yalnızca sözle değil, davranışla da hissettirilmelidir. Bir kadının emeğinin fark edilmesi, fikirlerine saygı duyulması, yalnız bırakılmaması ve duygusal olarak desteklenmesi; aile içindeki huzuru doğrudan etkiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklar da aile içindeki bu duygusal dengeyi hisseder. Mutlu bir annenin yetiştirdiği çocuklar çoğu zaman kendilerini daha güvende hisseder. Çünkü anne, çocuğun ilk duygusal dünyasını şekillendiren kişidir. Eğer bir çocuk evde sevgi, saygı ve huzur görerek büyürse, ileride kuracağı ilişkilerde de bu değerleri taşır. Bu nedenle kadınların ruhsal ve duygusal iyi oluşu yalnızca kendileri için değil, gelecekte yetişecek nesiller için de büyük önem taşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern dünyada kadınların yükü daha da artmış durumda. Bir yandan iş hayatında başarılı olmaları bekleniyor, diğer yandan geleneksel aile sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmeleri isteniyor. Sürekli güçlü görünmek zorunda bırakılan kadınlar zamanla kendi duygularını bastırmaya başlıyor. Oysa güçlü olmak, insanın hiç yorulmaması demek değildir. Kadınların da dinlenmeye, anlaşılmaya ve desteklenmeye ihtiyacı vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mutlu kadın kavramı yalnızca ekonomik özgürlükle de sınırlı değildir. Elbette kadının kendi ayakları üzerinde durabilmesi çok değerlidir. Ancak gerçek mutluluk; insanın kendisini değerli hissetmesiyle mümkündür. Saygı görmek, sevildiğini hissetmek, düşüncelerinin önemsenmesi ve hayat içinde varlığının kabul edilmesi kadının ruhsal dünyasını güçlendirir. Toplum olarak bazen kadınların yaptığı fedakârlıkları sıradanlaştırıyoruz. Bir annenin uykusuz gecelerini, bir eşin sessizce taşıdığı yükleri ya da bir kadının kendi hayallerinden vazgeçişini çoğu zaman fark etmiyoruz. Oysa güçlü ailelerin arkasında çoğu zaman sessizce mücadele eden kadınlar vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadın mutlu olduğunda yalnızca kendi hayatı güzelleşmez; evin içindeki enerji değişir. Daha sağlıklı iletişim kurulur, çocuklar kendilerini daha güvende hisseder, aile bağları güçlenir. Çünkü huzurlu bir kadın, bulunduğu ortama sevgi ve güven duygusu yayar. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Kadının mutluluğu sadece onun sorumluluğu değildir. Aile içinde sevgi, anlayış ve destek ortak şekilde inşa edilmelidir. Çünkü mutlu aileler tesadüfen oluşmaz; emekle, saygıyla ve karşılıklı değer vermeyle kurulur. Kadınların yalnızca özel günlerde değil, hayatın her anında değer görmesi gerekir. Çünkü bir kadının yüzündeki gerçek bir gülümseme, bazen bir evin bütün huzurunu değiştirebilir. Küçük bir teşekkür, içten bir ilgi, anlaşılmak ve yalnız hissetmemek bile kadınların ruhunu güçlendiren şeylerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak mutlu kadın, yalnızca bireysel mutluluğun değil; sağlıklı aile yapısının ve güçlü toplumun temelidir. Çünkü aile toplumun en küçük yapı taşıdır. O yapının içinde huzur varsa toplum da güçlenir. Ve huzurun en önemli kaynaklarından biri, kendisini değerli hisseden kadınlardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden şu cümle hiç eskimiyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir kadının kalbine huzur değerse, o huzur bütün eve yayılır.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere Hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 19:11:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR ÜLKEYİ YIKAN SAVAŞ DEĞİL, SESSİZLİKTİR</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-ulkeyi-yikan-savas-degil-sessizliktir-3290</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-ulkeyi-yikan-savas-degil-sessizliktir-3290</guid>
                <description><![CDATA[BİR ÜLKEYİ YIKAN SAVAŞ DEĞİL, SESSİZLİKTİR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Bir ülke, önce binalarını değil; vicdanını kaybettiğinde yıkılmaya başlar….."</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ülkenin yıkılması denildiğinde çoğumuzun zihninde aynı görüntüler canlanır: Dumanlar altında kalmış şehirler, yıkılmış binalar, siren sesleri, gözyaşı, korku ve savaşın geride bıraktığı derin acılar… Oysa bir ülkenin çöküşü her zaman bombaların gölgesinde başlamaz. Bazen hiçbir silah patlamadan, hiçbir sınır ihlal edilmeden, tek bir kurşun sıkılmadan da bir toplum yavaş yavaş çözülmeye başlar. Çünkü ülkeleri ayakta tutan yalnızca betonarme binalar, köprüler, yollar ya da ekonomik göstergeler değildir. Bir ülkeyi asıl ayakta tutan; insanların birbirine duyduğu güven, adalet duygusu, vicdanı, merhameti ve gerektiğinde doğruyu söyleme cesaretidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden bir ülkeyi yıkan en büyük tehlike, çoğu zaman savaş değil, sessizliktir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sessizlik ilk bakışta huzuru çağrıştıran bir kavram gibi görünür. Dinlenmeyi, sakinliği ve dinginliği hatırlatır. Ancak toplumsal hayatta her sessizlik aynı anlamı taşımaz. Bazen sessizlik korkunun adıdır. Bazen umutsuzluğun, bazen de "Nasıl olsa bir şey değişmez." düşüncesinin sessiz kabulüdür. İnsanlar konuşmaktan, itiraz etmekten, soru sormaktan ve haksızlığın karşısında durmaktan vazgeçtiği anda görünmeyen bir çöküş başlar. O çöküşün sesi duyulmaz ama etkisi yıllar boyunca hissedilir. Çünkü sessizlik, zamanla sadece bireyleri değil, toplumların karakterini de değiştirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün birçok ülkeye dışarıdan baktığımızda hayat olağan akışıyla devam ediyor gibi görünür. Sabah işe giden insanlar, okul yolundaki çocuklar, açık mağazalar, çalışan fabrikalar, dolu caddeler ve ışıl ışıl alışveriş merkezleri... İlk bakışta her şey normaldir. Fakat bir toplumun gerçek fotoğrafı, kalabalık caddelerinde değil; insanların birbirine nasıl davrandığında saklıdır. Bir komşu günlerce görünmediğinde kapısını çalan var mı? Bir çocuk okulda zorbalığa uğradığında yanında duran biri çıkıyor mu? Bir yaşlı yalnızlığını paylaşacak bir dost bulabiliyor mu? Bir çalışan haksızlığa uğradığında arkadaşları onun yanında durabiliyor mu? Bir engelli bireyin sesi duyuluyor mu? Bir gencin hayalleri gerçekten dinleniyor mu? İşte bir ülkenin gerçek gücü, bu soruların cevaplarında gizlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumların çöküşü çoğu zaman büyük olaylarla başlamaz. Küçük görülen sessizlikler zamanla büyür, alışkanlığa dönüşür ve sonunda normal kabul edilir. Bir gün bir haksızlığa sessiz kalınır, ertesi gün başka bir yanlışa göz yumulur. Sonra insanlar, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." anlayışını hayatın doğal bir parçası gibi görmeye başlar. Oysa kötülük, yalnızca onu yapanların cesaretiyle değil; onu görenlerin sessizliğiyle büyür. Sessizlik arttıkça adaletsizlik güçlenir, vicdan geri çekilir ve toplum, farkına bile varmadan kendi değerlerinden uzaklaşır. En tehlikeli olan da budur; çünkü alışılan yanlışlar, bir süre sonra doğruymuş gibi kabul edilmeye başlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatın her alanında bunun örneklerini görmek mümkündür. Bir apartmanda yıllardır yalnız yaşayan yaşlı bir komşunun günlerce kapısını çalan olmaz. Bir çocuk okuldan her gün mutsuz döner ama kimse gözlerinin içine bakıp, "İyi misin?" diye sormaz. Bir kadın şiddete maruz kalır; sesini duyanlar perdeyi kapatıp televizyonun sesini açmayı tercih eder. İş yerinde emeği görmezden gelinen bir çalışanın hakkını herkes bilir ama kimse konuşmaz. Sokakta düşen bir insana yardım etmek yerine telefonuna sarılıp görüntü çekenlerin sayısı artar. Çünkü insanlar çoğu zaman sessiz kalmanın kendilerini koruyacağını düşünür. Oysa sessizlik kimseyi korumaz; sadece haksızlığın daha da büyümesine izin verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur. Büyük felaketler bir gecede ortaya çıkmamıştır. Önce küçük yanlışlar görmezden gelinmiş, sonra o yanlışlara alışılmış, ardından da sıradanlaşmıştır. En sonunda insanlar dönüp geriye baktığında yalnızca kaybettikleri haklarını değil; birbirlerine duydukları güveni, umutlarını ve ortak geleceğe olan inançlarını da yitirdiklerini fark etmişlerdir. Tarih bize defalarca aynı gerçeği göstermiştir: Adalet sustuğunda huzur da susar; vicdan sustuğunda insanlık yara alır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün teknolojinin hiç olmadığı kadar geliştiği bir çağda yaşıyoruz. Dünyanın öbür ucundaki bir olayı saniyeler içinde öğrenebiliyor, düşüncelerimizi milyonlarca insana ulaştırabiliyoruz. Buna rağmen insanlar, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yalnız hissediyor. Sosyal medyada binlerce takipçisi olan insanlar, gerçek hayatta dertlerini paylaşacak tek bir dost bulamayabiliyor. Kalabalıkların içinde yaşayan insanlar, sessizliğin en ağır yükünü omuzlarında taşıyabiliyor. Çünkü gerçek iletişim, yalnızca konuşmak değil; anlamak, dinlemek ve birbirinin acısını hissedebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak gerekir ki bir ülkenin geleceğini belirleyen yalnızca ekonomik veriler, teknolojik yatırımlar ya da büyük projeler değildir. Bir ülkenin geleceğini belirleyen; çocuklarına nasıl bir vicdan bıraktığı, gençlerine ne kadar umut verdiği, yaşlılarına ne kadar değer gösterdiği ve insanların birbirine ne kadar güven duyabildiğidir. Güvenin kaybolduğu yerde birlik zayıflar. Birlik zayıfladığında ise toplumun temelleri sessizce sarsılmaya başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken en önemli soru şudur: Ben sessizliğin bir parçası mıyım, yoksa çözümün bir parçası mı? Haksızlık karşısında başımı mı çeviriyorum, yoksa cesaretle doğruların yanında mı duruyorum? Çünkü değişim her zaman büyük kalabalıklarla başlamaz. Bazen tek bir insanın vicdanlı davranışı, tek bir cümlenin cesareti, tek bir elin uzanışı yüzlerce insana umut olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak unutulmamalıdır ki savaşlar şehirleri yıkabilir, ekonomileri sarsabilir ve nesiller boyunca iz bırakabilir. Ancak sessizlik, görünmeyen bir düşmandır. İnsanların umutlarını, cesaretini, dayanışmasını ve birbirine olan güvenini yavaş yavaş tüketir. İşte bu yüzden bir ülkeyi ayakta tutacak en büyük güç; susmayan vicdanlar, kayıtsız kalmayan insanlar ve doğruları söylemekten korkmayan yüreklerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ülkenin gerçek gücü; askerî teçhizatının büyüklüğünde, gökdelenlerinin yüksekliğinde ya da ekonomik rakamlarının büyüklüğünde değildir. Gerçek güç; adaletin herkese eşit uygulanabildiği, vicdanın susturulmadığı, insanların birbirine güven duyduğu ve haksızlık karşısında sessiz kalmadığı toplumlarda saklıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü sessizlik yalnızca kelimelerin yokluğu değildir; bazen adaletin geri çekilişi, bazen umudun tükenişi, bazen de geleceğin sessizce elden kayıp gitmesidir. İnsanlar konuşabildiği, itiraz edebildiği, birbirinin acısını hissedebildiği ve doğruların yanında durabildiği sürece hiçbir toplum gerçekten yıkılmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarih bize defalarca aynı gerçeği göstermiştir: Savaşlar şehirleri yıkabilir, ama onları yeniden inşa etmek mümkündür. Oysa sessizlik, bir toplumun vicdanını ve ortak geleceğe olan inancını yıktığında, bunun onarılması çok daha zordur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden geleceğe bırakabileceğimiz en büyük miras; sessiz kalmayan bir vicdan, adaletten vazgeçmeyen bir duruş, merhametini kaybetmeyen bir yürek ve birbirine sahip çıkan bir toplumdur. Çünkü tarih, yalnızca büyük zaferleri değil; her şeye rağmen doğruları söylemekten korkmayan insanların cesaretini de yazar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın sevgili okurlarım ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçil Eskioğlu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazeteci &amp; Yazar</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 19:04:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GAZOZ</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gazoz-3289</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gazoz-3289</guid>
                <description><![CDATA[GAZOZ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukluğumun vazgeçilmez içeceğidir…. Karagümrük’lü olduğumu her zaman söylemişimdir, Hiç unutmam semtimizde bir çok yazlık sinema vardı, her hafta film değiştiğini hesaplarsak hergün birine gitsek bitiremezdik. Yazlık sinemalarımızın olmazsa olmazlarından biri de gazozdu…. Özellikle Çamlıca Gazozu… Film arasında görevli kasayı omuzunda taşır, “Soğuk gazoz otuziki dişe keman çaldırır” diye bağırır, isteyene kapağını açıp gazozu satardı hani artık ağzımızda otuziki dişimiz kalmasa da o gazozun lezzeti hala damağımda kalmıştır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşündüm de bu haftaki yazımda eğrisiyle, doğrusuyla sizlere gazozu anlatayım dedim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de Osmanlı şerbetine alternatif olarak çıkartılmıştı. Gazoz, Fransızca bir sözcük olan Gazeuse den türetilmişti, Gazeuse’nin Türkçe anlamı gazlı yada karbonatlı demekti, bu terimin önüne “Eau” yani Su konulduğunda Soda, madensuyu anlamında kullanılırdı gazoz kelimesi buradan türedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazozun ilk Türkiye’ye girişini Niğde’li bir Rum olan Aleksandr Mısırlıoğlu’na borçluyuz, Mısırlıoğlu 1890’da Fransa’ya giderek gazoz yapımında kullanılan makinelerle birlikte gazoz üretim hakkını satın aldı. Sonra Aleksandr Mısırlıoğlu, Pandelli Mısırlıoğlu, Ligor Bazlamacıoğlu, Leon Şor adlı ortaklar Karaköy’de ilk gazoz imalathanesini kurdular. Böylece piyasaya çıkan ilk gazoz “Mısırlıoğlu” adını almıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ardından Çubuklu’da üretilen İstanbul’un meşhur “Hasanbey Gazozları” geldi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski bir yemek kitabında gazoz yapılışını şöyle yazıyordu :&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;“İki dirhem asid sitrik (limon tuzu), dört dirhem bikarbonat dö sud (karbonat) ile yarım kıyye suyu vaz edüp iki saat durduktan sonra sifon namındaki şişeyi alup beş altı saat mürurundan sonra istimal oluna. (… bekletildikten sonra içilir.)”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Afiyet olsun….&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tabiki o gazozların lezzeti kalmadı ama İstanbul’da Balat’a her gittiğimde “Sevda Gazozcusu”ndan tüm çeşitlerin arasında seçmekte zorlandığım, gazoz içmek benim için olmazsa olmazlarımdandır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sıcak havaların en büyük dostu, Osmanlı'nın son yıllarında Karaköy'de üretilen gazozların ilk zamanlar sokak esnafı tarafından bardaklara boşaltılarak satılıyordu, üretimi Osmanlı'da başlayıp günümüze ulaşmış, hepimizin çok sevdiği bir tat olan gazoza dair ilginç ayrıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazoz, ilk üretildiği yıllarda şişenin yanı sıra, sokak esnafının el arabasında taşıdığı sifonla bardağa doldurularak da satılırdı. İlk zamanlar ilkel yöntemlerle hazırlanan gazoz, şeker şurubu keçe bir torbaya maşrapa ile aktarılarak süzülüp cezvelere dolduruluyordu. İstanbul'da gazoz, evlerde de yapılırdı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Osmanlı'da serüveni başlayan gazoz, Cumhuriyet döneminde yerelleşerek üretilmeye başlandı. Cumhuriyet dönemindeki ilk gazoz, 1930 yılında Mehmet Hakkı Erbak tarafından Bursa’nın Nilüfer ilçesinde “Nilüfer Gazoz Fabrikası” kurularak "Nilüfer" markası ile üretildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1931'de Mehmet Hakkı Bey'in oğlu Nuri Erbak, Uludağ Gazoz'un orijinal formülünü bulmuş ve “Uludağ Gazozu”nu piyasaya sürmüştü. 1930'lu yıllarda Cincibir, Elvan, Ankara, Olimpos, Çamlıca gibi isimler adı altında değişik markalarda gazozlar üretilmeye ve satılmaya başlandı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anadolu'daki ilk gazozlar&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Niğde'de Fertek,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ankara'da Ankara Gazozu,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bursa’da Nilüfer,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;İstanbul'da Çubuklu suyundan yapılan ve Çubuklu Gazinosu'nun sahibinin adıyla anılan&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hasan Bey Gazozu” unutulmazlar arasına girmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarihler 1938 yılını gösterdiğinde gazoz üretimi hızla artmıştı bu kez İstanbul'da gazoz fabrikası olarak dört isim yer alıyordu:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nikoli Vaslamatzis (Bazlamacı)’nın Sirkeci'deki Olimpos,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Feriköy'deki Bomonti,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sularıyla ünlü Büyükdere'deki Kocataş ve Edirnekapı, Demirkapı'daki Halim Hurşit'in Yalova Gazoz fabrikaları.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye'de 60'lı yılların ortalarına dek birçok ilde yerel olarak üretim yapan, adları yerli olan gazoz imalathaneleri bulunuyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazoz cenneti olan Beyoğlu'nda başlayıp kısa süre sonra Anadolu'ya yayılan ve her şehrin kendine özgü tatlarıyla üretilen gazoz markaları, 1964 yılında iki yabancı kola markasının Türkiye’ye girmesiyle birlikte yavaş yavaş popülerliğini yitirmeye başladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özellikle bir dönem Türk filmlerinde Nuri Alço’nun&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Soğuk gazoz içer misin yavrum?” replikleri.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Annelerin, anneannelerin “Aman kızım dikkat et gazozuna ilaç atarlar”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>sözleriyle tehlikeli bir içecek haline gelse de, onu tahtından eden Cola’nın saltanatının başlaması olmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öyle yada böyle benim içecek tercihim hep gazoz olmuştur, içen varsa sizlere afiyet olsun dostlarım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu haftalıkta bu kadar, haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 19:13:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SESSİZLİĞİN İÇİNDE BİR DÜNYA SWARTZENTRUBER AMİSH TARİKATI</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sessizligin-icinde-bir-dunya-swartzentruber-amish-tarikati-3288</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sessizligin-icinde-bir-dunya-swartzentruber-amish-tarikati-3288</guid>
                <description><![CDATA[SESSİZLİĞİN İÇİNDE BİR DÜNYA SWARTZENTRUBER AMİSH TARİKATI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern dünya hızla ilerliyor, bizler bu hıza ayak uydurmaya çalışıyoruz, kimimiz koşuyor, kimimiz, yoruluyor, gölge bir ağacın altında dinleniyoruz ama zaman hiç durmuyor, akıp gidiyor…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni bir telefon çıkıyor, bir başka uygulama hayatımıza giriyor, ekranlar biraz daha büyüyor, şehirler biraz daha kalabalıklaşıyor. İnsanlık ilerlediğini söylüyor ama aynı anda yalnızlık da büyüyor. Belki de bu yüzden, dünyanın bir köşesinde zamanı neredeyse iki yüz yıl önce durdurmuş insanların hikâyesi bize bu kadar ilginç geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgili Habercaddesi okurlarım sizlere bu yazımda sessizlikler çağında bir topluluktan bahsedeceğim aslında buna tarikatta diyebiliriz “Swartzentruber Amishler”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazdıklarımı okuyunca onlar hakkında bilgileri ilk kez duyanların aklına genellikle aynı sorular gelir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Neden?"</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neden elektriği istemiyorlar?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neden otomobil kullanmıyorlar?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neden çocuklarını modern dünyanın içine bırakmıyorlar?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neden teknolojiye sırt çeviriyorlar?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu soruların cevabı aslında sandığımız kadar karmaşık değil çünkü onların derdi teknoloji olmadı hiçbir zaman.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onların derdi ruhlarını kaybetmemekti. O yüzden böyle bir yaşam kurdular kendilerine, sizleri daha fazla merakta bırakmak istemiyorum anlatayım kimdir bu Amishler?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün hala varlığını devam ettiren Amishlerin çoğu Amerika Birleşik Devletleri Pensilvanya Eyaletinin Lancaster kentinde Ortaçağ’dan kalma münzevi bir hayat sürüyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Amerika’ya vergi ödemiyorlar, askerlik yapmıyorlar, oy kullanmıyorlar, savaşa katılmıyorlar, siyasetle ilgilenmiyorlar, “Kimse bize dokunmasın yeter” arzusundalar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vergi ödemediklerinden herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı değiller. Biri hasta veya bakıma muhtaç olsa ya da bir çift evlense, imece usulü ile köyde para toplanıp bir fon oluşturuluyor ve ihtiyaç sahibi kimseler geçimini bu paradan sağlıyorlar. Cemaat anlayışı ve birbirine hep destek olmak, onlar için temel koşuldur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Amish köyüne gidecek olsanız göreceksiniz ki sabah güneş doğarken motor sesi yerine “Buggie” adını verdikleri at arabalarının tekerleklerin sesleri duyulur. Elektrik direkleri yerine gökyüzünü örten ağaçlar vardır. Akşam olduğunda ekranların mavi ışığı değil, gaz lambalarının sıcak aydınlığı evleri sarar. Çocuklar tablet ekranlarına değil, toprağa, ahşaba dokunarak ve aile büyüklerinin anlattığı hikâyeleri dinleyerek büyürler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü onlar inançları gereği teknolojiyi bütünüyle reddetmişlerdir. Elektrik, internet, bilgisayar, televizyon, sosyal medya yoktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes bulaşığını ve çamaşırını elinde yıkar. Telefon da yoktur, köyde sadece acil durumlar için kullanılan bir adet telefon vardır ayrıca dini müzik dışında bir müzik veya şarkı dinlemek, bir enstrüman çalmak ta yasaktır. Motorlu taşıtlara karşı oldukları için buna yerine “Buggie” adını verdikleri at arabalarını kullanırlar.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bütün bunların yanı sıra modaya da yer olmayan köyde, her şey el ile dokunmak zorunda. Fermuar, spor ayakkabı, kemer, eldiven kullanımı yasak. Kadınlar hala XVII.yüzyılın modasından kalma, eski model kıyafetler giyiyorlar. Makyaj yapmak, aksesuar kullanmak, alyans takmak bile yasak… Erkeklerin kıyafetleri ise renkli bir gömlek, yakasız bir pardösü ve bir şapkadan ibaret. Öyle evlerinde sıcak su, soğuk su vs. yok kısacası su hattı yok, ancak haftada bir gün yıkanıyorlar, ama o da aynı suda en az on kişinin yıkanması şartıyla.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oldukça sade bir giyim tarzı olan Amishler belki de Minimalizm felsefesini benimsemişlerdir. Hegel’in Minimalizm’i tanımlarken dediği gibi: ‘Sade ama basit olmayan, yalın ama yavan olmayan’.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes bu sade hayatı yaşamak için türlü fedakarlıklar yapsa da, Amishlerin hayatının amacı zaten budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüze baktığımızda ise yeryüzündeki bütün Amishlerin Amerika’da toplandığını biliyoruz. Pensilvanya ve Ortabatı eyaletlerinde yoğunlukta olduklarını söyleyebilirim. Nüfusları 1920’lerde 5 bin olan bu topluluk, çocuk sayısına verdikleri önem ve gösterdikleri saygı sebebiyle şu anki sayıları 300 bin kadardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşadıkları köylere gelen turistler Amishler ile fotoğraf ve video çektirmek istiyorlar ama Amishler buna asla izin vermezler çünkü onlar için fotoğraf çektirmenin gurur ve kibri arttıracağına inanırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erkekler tarla, hayvancılık ve bilhassa Hz. İsa’nın mesleği olduğu için önemsenen marangozluk ile uğraşırlar. Tarlalarını traktörlerle değil at arabaları ile sürerler. Toplanan mahsul tamamen organiktir, Amerika’da bu ürünlere ayrı bir kıymet verilir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Marangozlukta ise tutkalsız ve çivisiz ahşap ürünler ürettikleri için bu el emeği ürünler Amerika’da çok yüksek fiyatlara alıcı buluyor. Kadınlar ise, ev işleri ve çocuk bakımı ile ilgileniyorlar.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Amishler için çocuk çok önemlidir. Topluluklarının kalabalık olmasına son derece önem veren Amishlerde, aile başına düşen çocuk sayısı ortalama yedidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukların eğitimine son derece önem veren tarikat, eğitimi kendi kilise okullarında veriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğretmenleri ise yine bu okullardan mezun olmuş 17-18 yaşındaki kızlar. Amishlere göre devlet okulları dünyevi düşünceleri zerk ettiğinden, lise ve üniversite eğitimi de yasaklanmış durumda.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Amishler de 17-21 yaşlarındaki her genç “Rumspringa” denen bir döneme, yaşam stilinde yasak olan her şeyi yapmaya izinleri oluyor. İstedikleri yerlere yaşamaya giden gençler alkol, uyuşturucu ve seks de dahil olmak üzere istedikleri her şeyi sınırsızca deneyimleyebilirler. Rumspringa döneminin sonunda bu gençlerin ömürlerinin sonuna kadar Amish yaşam tarzına bağlı kalmayı kendi hür iradeleriyle seçmeleri beklenir. Gözlerini kamaştıran bu hayattan geri dönmek istemeyen gençlerse topluluktan dışlanırlar. Rumspringa sonrası topluluğa bağlılığına yemin edenlerin oranı ise %90 olduğu iddia edilmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern dünyanın bu eski halkı hakkında bilinen yanlışların başında evlilik meselesi geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir Amish'in evlilik konusunda hür iradesine ipotek konulmaz ve akrabalar arası evliliğe hoş bakılmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tek ölçü; bir Amish'in, Amish olarak kalabilmesi için yine bir Amish ile evlenmesidir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Kadın ve erkeğin kesin hatlarla ayrıldığı bir haremlik-selamlık söz konusu değildir. Birçok kadın ve erkek Amish; sayısız organizasyonda bir arada bulunur ve kendi aralarında konuşmalarını engelleyecek bir yasak da yoktur. Evlilik yaşı da yine hiç düşük değildir. Bugünün ortalaması dikkate alındığında bir yetişkin Amish'in evlilik yaşı yirminin üzerinde olmalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evlilik öncesi bekaret hem erkek hem de kadın için hayati konulardan birisidir, bu kuralın çiğnenmesi durumunda bu çift toplum tarafından kınanır ve düğünleri gösterişsiz yapılır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Amish kadınları iffetine son derece önem verir. Başlarını siyah bir kep ve beyaz bir bone ile kapatırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bacakları ve göğüsleri mahrem olarak kabul edilir, yabancı bir erkeğin görmesine müsaade etmezler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşündüm de, onların sessizliği, bizim gürültümüzü daha görünür hâle getiriyor.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden hikâyeleri hâlâ dünyanın dört bir yanında merak ediliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlar teknolojiye savaş açmış insanlar değiller.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlar yalnızca, inançlarının ve topluluklarının zarar göreceğine inandıkları değişimlere karşı duran insanlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kabul edelim ya da etmeyelim...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onların yaşamı bize tek bir gerçeği fısıldıyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan bazen ilerlemek için değil, kaybetmemek için de durabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de dünyanın en derin sessizliği, konuşmayı reddeden insanların değil; gürültünün içinde kendi sesini artık duyamayan insanların sessizliğidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne dersiniz? Bu denli dünyalık yaşamdan uzak bir tarikatta, hayat standartlarını hiç değiştirmeden sürdürmeleri ve bu ilkelliğe rağmen oldukça mutlu ve huzurlu olmalarını nasıl açıklamalıyız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın artık çok kötüye doğru gitmesinden kendilerini muhafaza etmeleri olması gereken mi? Ya da kısıtlı imkanların insan ilişkilerini daha fazla kamçılamasından mı böyle mutlular? Bilemedim… Karar sizin.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 19:06:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BU DÜNYADAN BİR CANSEVER GEÇTİ</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bu-dunyadan-bir-cansever-gecti-3287</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bu-dunyadan-bir-cansever-gecti-3287</guid>
                <description><![CDATA[BU DÜNYADAN BİR CANSEVER GEÇTİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Cansever’i ilk popüler olduğu dönemlerden tanırım… Daha yolun başındaydı. Yanık sesiyle, kendine özgü yorumuyla yavaş yavaş milyonların gönlünde yer edinmeye başlamıştı. O yıllarda defalarca haberlerini yaptım. Röportajlar yaptık, aynı ortamlarda bulunduk, hatta bazı festivallere birlikte gittik. Ben onu hiçbir zaman sadece bir sanatçı olarak görmedim. Onu bir kardeşim gibi sevdim…</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü <strong>Cansever</strong>’in şöhretinin altında bambaşka bir hayat vardı.<em><strong> Mütevazıydı, hayatın zorluklarını çok küçük yaşlarda öğrenmişti. Daha çocuk yaşta babasını kaybetmiş, yoklukla mücadele etmişti.</strong></em> Hayat ona erken yaşlarda ağır yükler vermişti. Ama o bütün bu acıların içinden geçip ayakta kalmayı başarmıştı. Sonra <strong>Türkiye</strong>’ye geldi… Yanık sesiyle, yüreğinden kopup gelen şarkılarıyla milyonlara ulaştı. Arabeskin güçlü seslerinden biri oldu. Söylediği her şarkıda biraz kendi hayatı, biraz kendi acıları, biraz da yaşadıkları vardı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de insanlar onu bu yüzden bu kadar sevdi. Çünkü Cansever şarkı söylerken sadece sesini değil, hayatını da anlatıyordu. Üstelik şöhret basamaklarını çıkarken değişmeyen insanlardandı. Onu popüler olduğu dönemlerde, mahalle arasında düzenlenen bir nişan törenine davet ettiğimde bile hiç düşünmeden gelmişti. Bugün geriye dönüp baktığımda, o günün benim için ne kadar kıymetli bir anı olduğunu daha iyi anlıyorum. Milyonların tanıdığı bir sanatçıydı ama gönlü hâlâ mütevazı bir mahalle insanı kadar samimiydi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Cansever hayat doluydu… Gülmeyi, konuşmayı, insanlarla bir arada olmayı severdi. Önünde yapacağı daha çok iş, söyleyeceği daha çok şarkı, buluşacağı daha çok seveni vardı. Ama hayatın hiç beklemediğimiz bir anında karşısına amansız bir hastalık çıktı. Ve Cansever’in hayatı bir anda başka bir mücadeleye dönüştü. İlik nakli oldu… O süreçte onun en büyük arzularından biri yine sahneye çıkmaktı. Hayranlarıyla yeniden buluşmak, mikrofonu eline almak, o yanık sesiyle şarkılarını söylemek istiyordu.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de en çok sahneyi özlemişti. Çünkü sahne onun için sadece bir iş değildi. Sahne, hayatla yeniden kucaklaşmaktı. Sevenlerinin karşısına çıkmak, onların alkışlarını duymak, göz göze gelmek ve ‘Ben hala buradayım’ diyebilmekti. Ama olmadı… Cansever, tedavi gördüğü Almanya’daki hastanede hayata veda etti.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Acı haberi basın danışmanı Erhan Arı’dan aldığımda bir an ne diyeceğimi bilemedim. Elim kolum boşaldı… İnsan bazı haberleri duyduğunda inanmak istemiyor. Telefonun diğer ucundan gelen birkaç kelime, yıllar boyunca biriktirdiğiniz onlarca anıyı bir anda gözünüzün önüne getiriyor. Cansever’in ilk popüler olduğu yıllar… <strong>Birlikte gittiğimiz festivaller… Yaptığımız haberler… Sohbetlerimiz… Gülüşleri… O mütevazı hali… Ve o mahalle arasındaki nişan törenine gelişini hatırladım</strong>.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şimdi düşünüyorum da…Hayat gerçekten çok garip. Bir zamanlar kalabalıkların alkışladığı, sahnelerde milyonlara seslenen bir sanatçı, bugün aramızdan sessizce ayrıldı. Geride şarkıları kaldı. Geride anıları kaldı. Geride onu seven insanların yüreğinde bıraktığı iz kaldı. Ve benim için geride bir kardeşimin hatırası kaldı. Cansever’in hayatında çok mücadele vardı. Yokluk vardı. Acı vardı. Kayıplar vardı. Ama bütün bunlara rağmen hayata tutunmayı, insanlara umut vermeyi ve müziğiyle milyonlara ulaşmayı başardı. Belki de onun en büyük başarısı buydu. Şöhret gelip geçer… Alkış diner, sahneler boşalır, ama insanın yüreğinde bıraktığı iz kolay kolay silinmez. Cansever de benim yüreğimde öyle bir iz bıraktı. Keşke son kez sahneye çıkabilseydi… Keşke hayranlarıyla yeniden kucaklaşabilseydi… Keşke o mikrofonu bir kez daha eline alıp şarkısını söyleyebilseydi.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Olmadı… Hayat izin vermedi. Şimdi bize düşen, onun güzel hatıralarını yaşatmak. Şarkılarını dinlerken onu hatırlamak… Ve yıllar önce tanıdığım o mütevazı, hayat dolu Cansever’i unutmamak. Cansever kardeşim… Sen bu dünyadan sessizce ayrıldın belki ama sesin hep bizimle kalacak. O yanık sesin, söylediğin şarkılar ve bıraktığın güzel anılar yaşamaya devam edecek. Ben seni bir sanatçıdan çok, kardeşim gibi sevdim. Şimdi ardından yazı yazarken kelimeler boğazımda düğümleniyor. İnsan bazen ne yazacağını bilemiyor. Sadece susuyor… Ve içinden tek bir cümle geçiyor…<strong> ‘Keşke biraz daha zamanımız olsaydı…’ Huzur içinde uyu Cansever…</strong> Mekanın cennet olsun kardeşim. Seni sevenlerin, sevenlerinin ve sanat camiasının başı sağ olsun. Elim kolum boşaldı… Bir kardeşimi daha kaybetmenin acısıyla seni uğurluyorum.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-family:Calibri, sans-serif"><span style="font-size:18px">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 16:07:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BEN O SETLERİ ÖZLEDİM</title>
                <category>ŞEHNAZ DİLAN</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/ben-o-setleri-ozledim-3286</link>
                <author>dilansehnaz34@gmail.com (ŞEHNAZ DİLAN)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/ben-o-setleri-ozledim-3286</guid>
                <description><![CDATA[BEN O SETLERİ ÖZLEDİM]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben oyunculuğa <strong>Yeşilçam</strong>’da başladım. İyi ki de o dönemde Yeşilçam çatısı altında olmuşum. Çünkü bizim dönemimizde<strong> Yeşilçam’</strong>a değer vardı. Zor koşulların içinde sanat uğruna verilen büyük bir savaş vardı. Emek vardı, alın teri vardı, dayanışma vardı… Bugün geçmişe dönüp baktığımda, o yılların ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Bizim Yeşilçam’ımızda herkes işinin ucundan tutardı. Öyle bugünkü gibi her şeyin hazır olduğu bir sistem yoktu. <em><strong>Herkes kendi kostümünü kendisi bulurdu, hatta makyözünü bile… Oyuncu sadece kamera karşısına geçip rolünü yapmazdı. Filmin ortaya çıkması için elinden geleni yapardı.&nbsp;</strong></em></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü hepimiz o filmin bir parçasıydık. O yıllarda dijital kameralar yoktu. Filmler makara filmlerle çekilirdi. O makaraların her karesi, her metresi çok değerliydi. <strong>Bir sahneyi bugün olduğu gibi defalarca çekmek, beğenmeyince yeniden yapmak kolay değildi.</strong> Herkes ne yaptığını bilmek, işine hazırlanmak ve o anı en iyi şekilde değerlendirmek zorundaydı. Kamera çalışmaya başladığında sette bambaşka bir hava oluşurdu. Herkes susar, herkes işine odaklanırdı. Oyuncu repliğini, yönetmen sahnesini, kameraman görüntüsünü, ışıkçı ışığını düşünürdü. Herkes kendi görevini en iyi şekilde yapmaya çalışırdı. Bütün bunların altında ise tek bir şey vardı, sanat sevgisi…</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Biz Yeşilçam’ı sadece bir iş olarak görmedik. Yeşilçam bizim hayatımızın bir parçasıydı. Setlerde saatler geçirirdik. Yorulduk, bekledik, zorlandık ama hiçbir zaman yaptığımız işten şikâyet etmedik. Çünkü sinemayı seviyorduk. Bugün o yılları düşündüğümde gözümün önüne setler geliyor. Oyuncu arkadaşlarım geliyor. Kamera arkasındaki emekçiler geliyor. Kostümler, makyajlar, dekorlar, ışıklar geliyor. Bir de o eski film makaralarının kokusu… İnsanın bazı anıları vardır, üzerinden yıllar geçse bile eskimez. Hatta yıllar geçtikçe daha da değerlenir. Benim Yeşilçam anılarım da öyle.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün teknoloji çok ilerledi. Dijital kameralar var, görüntüler anında izlenebiliyor, sahneler istenildiği kadar tekrar çekilebiliyor. Elbette teknoloji güzel ve sinemaya büyük katkılar sağlıyor. Ama ben bazen yine de eski günleri arıyorum. Çünkü bizim dönemimizde imkansızlıkların içinde büyük işler başarmanın ayrı bir heyecanı vardı. Bir sahneyi tamamladığımızda duyduğumuz mutluluk başkaydı. Bir filmin tamamlanıp beyazperdeye çıktığını görmek başkaydı. Seyircinin alkışını duymak, insanların filmlerimizi konuştuğunu görmek başkaydı. Bizler o filmlerde sadece rol yapmadık. O filmlere hayatımızdan bir parça bıraktık. Belki bu yüzden Yeşilçam filmlerini bugün izlediğimde, ekrandaki her oyuncunun, her sahnenin, her görüntünün arkasında büyük bir emek görüyorum.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve içimden hep aynı cümle geçiyor…<strong>’Hey gidi Yeşilçam hey…’</strong> Ben <em><strong>Yeşilçam’ı çok özledim. Setleri çok özledim. O eski dostlukları, dayanışmayı, birlikte üretmenin verdiği mutluluğu çok özledim. Birlikte yorulmayı, birlikte gülmeyi, birlikte heyecanlanmayı özledim. En çok da insanların yaptıkları işe duyduğu o büyük saygıyı özledim. </strong></em>Çünkü Yeşilçam bize sadece oyunculuk öğretmedi. Bize sabretmeyi, paylaşmayı, mücadele etmeyi ve yaptığımız işe sahip çıkmayı öğretti. Bugün geriye dönüp baktığımda iyi ki diyorum… İyi ki oyunculuğa Yeşilçam’da başlamışım. İyi ki o dönemin setlerini görmüşüm. İyi ki o büyük ustalarla aynı havayı solumuş, aynı setlerde bulunmuş, o filmlerin bir parçası olmuşum.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü<strong> Yeşilçam</strong> benim için yalnızca geçmişte kalan bir sinema dönemi değil. Yeşilçam benim hayatımın en güzel sayfalarından biri. Ve o sayfa benim kalbimde hiçbir zaman kapanmayacak.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şehnaz DİLAN</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 08 Aug 2026 12:25:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/06/sehnaz-dilan-1781102760.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DÜŞÜNEN İNSANLAR…</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dusunen-insanlar-3285</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dusunen-insanlar-3285</guid>
                <description><![CDATA[DÜŞÜNEN İNSANLAR…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşadığımız bir dünya var. Madem dünyaya geldik, hayatımızı sürdürmek zorundayız. Çocukken başkalarının kontrolündeyiz. Anne ve babalarımızın şefkatiyle büyürüz. Yememiz, içmemiz, sağlığımız, eğitimimiz onların sorumluluğundadır. Biz sadece oyun oynar, hayaller kurar, yarının ne getireceğini düşünmeden yaşarız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonra yıllar su gibi akıp gider. Çocukluk biter, gençlik başlar. Eğitim, meslek, iş telaşı derken bir gün aynaya bakarız; saçlarımıza düşen ilk beyazlar bize zamanın sessizce geçtiğini hatırlatır. Ardından evlilik, çocuklar, geçim derdi, gelecek kaygısı... İnsan farkına varmadan hayatın en ağır yüklerini omuzlarında taşımaya başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte tam da bu noktada düşünmek, bazen insanın en büyük dostu, bazen de en yorucu yol arkadaşı olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sabah işe giderken aklımızda ödenecek faturalar vardır. Çocuklarımızın geleceğini düşünürüz. Anne babamızın sağlığını düşünürüz. Ülkenin ekonomik şartlarını, dünyanın gidişatını, yarın başımıza ne geleceğini düşünürüz. Düşünürüz de düşünürüz...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne gariptir ki çözemeyeceğimiz meseleler bile zihnimizi meşgul eder. Gece yatağa yattığımızda bedenimiz dinlenmek ister ama zihnimiz çalışmaya devam eder. Bir konuşmayı yeniden yaşarız, yapılacak işleri sıralarız, henüz yaşanmamış olayların hesabını yaparız. İşte insanı yoran da çoğu zaman çalışmak değil, durmadan çalışan zihnidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden insanlar daha mı az düşünüyordu? Elbette hayır. Onların da kendilerine göre dertleri vardı. Yokluk vardı, geçim sıkıntısı vardı, zorlu çalışma şartları vardı. Ama paylaşmak vardı. Mahalle kültürü vardı. Akşam olunca kapı önünde edilen sohbetler, komşunun kapısını çalmaktan çekinmeyen insanlar, birlikte içilen bir bardak çay, birlikte edilen bir kahkaha vardı. İnsan derdini anlattığında yükü hafiflerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise teknoloji sayesinde dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde konuşabiliyoruz ama aynı apartmanda oturduğumuz komşumuzun adını bile bilmeyebiliyoruz. Sosyal medya hesaplarımız yüzlerce kişiyle dolu ama içimizi rahatça açabileceğimiz gerçek dost sayımız her geçen gün azalıyor. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insan, düşüncelerini de kendi içinde büyütmeye başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında düşünmek kötü değildir. Bilim, sanat, edebiyat ve medeniyet düşünmenin ürünüdür. Düşünmeyen insan gelişemez. Ancak sürekli kaygı üretmek, her olumsuzluğu zihnimizde büyütmek ve kontrol edemeyeceğimiz olayları dert edinmek, hayatın güzelliklerini görmemize engel olur. Güneş doğar ama biz fark etmeyiz. Çocuklarımız büyür ama o anların kıymetini yaşayamayız. Bir dostun samimi tebessümü bile zihnimizdeki karmaşanın arasında kaybolup gider.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat aslında çok kısa. Daha dün okul sıralarında oturduğunu sanan insan, bugün torununu okula götürüyor. Daha dün babasının elinden tutan çocuk, bugün kendi evladının elini tutuyor. Zaman kimseyi beklemiyor. Takvim yaprakları sessizce eksiliyor, ömür usul usul ilerliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden, hayatı sadece sorunlardan ibaret görmemek gerekiyor. Elbette çalışacağız, sorumluluklarımızı yerine getireceğiz, geleceğimizi planlayacağız. Ama bir ağacın gölgesinde oturmayı, denizin sesini dinlemeyi, sevdiklerimizle aynı sofrayı paylaşmayı da ihmal etmeyeceğiz. Çünkü insan sadece ekmekle değil, umutla da yaşar. Sadece nefes alarak değil, huzur bularak da ömrünü uzatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Düşünenler daha erken ölüyor" sözü belki bilimsel bir gerçek değildir ama bize önemli bir uyarı yapar. Hayatı gereğinden fazla yüklenmeyin. Her sorunu tek başınıza çözmeye çalışmayın. Her olumsuzluğu omuzlarınıza almayın. Çünkü taşıyabileceğimiz kadar yük bize güç verir; fazlası ise bizi yorar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığımız yılları anlamlı kılabilmektir. Geride bırakacağımız en değerli miras; bankadaki hesabımız değil, gönüllerde bıraktığımız güzel izlerdir. Bir tebessüm, bir iyilik, bir dostluk, bir vefa... Belki de insanın gerçek zenginliği bunlardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatı düşünelim, ama hayatı tüketecek kadar değil... Sevelim, paylaşalım, umut edelim. Çünkü ömür dediğimiz şey, yalnızca geçen yıllar değil; huzurla yaşanmış anların toplamıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sağlığınıza dikkat edin, hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 19:02:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANNE  DEMEK YÜREĞİMİN EN DERİN YARASI</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/anne-demek-yuregimin-en-derin-yarasi-3284</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/anne-demek-yuregimin-en-derin-yarasi-3284</guid>
                <description><![CDATA[ANNE  DEMEK YÜREĞİMİN EN DERİN YARASI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;"><strong>Anne..</strong>. İnsanın dilinden çıkan sadece beş harf. Ama o beş harfin içine bir ömür sığar. Sevgi sığar, şefkat sığar, merhamet sığar, fedakârlık sığar, güven sığar... Ve annesini kaybetmiş bir evlat için, dinmeyen tarifsiz bir hasret sığar. Ben <strong>‘anne’ </strong>kelimesini her duyduğumda içimde yıllardır susmayan bir sızı yeniden uyanıyor. Kalbimin en derin yerinde hiç kapanmayan bir yara yeniden kanıyor. Çünkü ben annemi daha çocuk sayılacak yaşta, henüz<strong> 15 yaşındayken kaybettim. Canım annem daha 37 yaşındaydı, hayatının baharındaydı.</strong> Belki yaşayacağı onlarca yıl, göreceği nice bayramlar, saracağı torunları, paylaşacağı umutları vardı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ama kader, bizi birbirimizden çok erken ayırdı.Hayatımın en karanlık günüydü... Öyle bir gündü ki, üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen gözlerimi kapattığımda her ayrıntısını hala dün gibi hatırlıyorum. Çünkü annem son nefesini benim kollarımda verdi... Bir evlat için bundan daha büyük bir imtihan olabilir mi? O an zaman durdu... Dünya sustu... Nefesim kesildi... Çaresizlik insanın yüreğine böyle işliyormuş meğer. Yüzüne bakıyordum. Belki birazdan gözlerini açar diye. Belki bana son kez ‘Oğlum...’ diye seslenir diye... Belki elimi tutar diye... Belki ‘Korkma, ben buradayım.’ der diye...</span></span></span></em></strong></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ama olmadı... Sessizlik vardı. Ve o sessizlik, hayatım boyunca duyduğum en ağır cümle oldu. O gün sadece annemi toprağa vermedim. Çocukluğumu da toprağa verdim. Bir insan annesini kaybettiğinde sadece bir insanı kaybetmez. Sırtını yasladığı dağı kaybeder. Başını koyduğu güvenli omzu kaybeder. En içten duasını eden insanı kaybeder. Her düştüğünde elinden tutacak meleğini kaybeder. Dünyada karşılıksız seven tek yüreği kaybeder. Ve ne acıdır ki, insan bunu ancak kaybedince anlayabiliyor.&nbsp;</span></span></span><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Aradan tam 38 yıl geçti... Takvim yaprakları değişti, mevsimler geçti, saçlarıma aklar düştü. Yüzümde yılların izleri oluştu. Ben büyüdüm... Gazeteci oldum. Binlerce insanın hayat hikâyesini yazdım. Sayısız cenazeye katıldım. Acılar gördüm... Gözyaşlarına şahit oldum... Nice annelerin, nice babaların ardından yazılar kaleme aldım. Ama ne yaparsam yapayım, annemin yokluğuna alışamadım. Çünkü insan annesinin yokluğuna alışamıyor. Sadece o büyük eksiklikle yaşamayı öğrenmeye çalışıyor.</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Geçtiğimiz günlerde çok kıymet verdiğim dostum Sayın <strong>Funda Akosman</strong>'ın melek kalpli annesi, <strong>Gönül Akosman</strong>'ın vefat haberini aldığımda yıllardır içimde duran acı yeniden ayağa kalktı. Sanki yıllar önce yaşadığım o kara gün yeniden karşıma çıktı. Çünkü anne acısının tarihi olmuyor. Üzerinden bir gün de geçse... Kırk yıl da geçse... Yürekte aynı yerden sızlıyor. Gönül Anne... Adı gibi gönlü de güzeldi. Yüzünden tebessümü eksik olmayan, sevgisini herkese hissettiren, karşısındaki insanı evladı gibi gören nadir insanlardan biriydi. Onu tanıyan herkesin kalbinde ayrı bir yeri vardı.&nbsp;</span></span></span><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bazı insanlar yaşarken iz bırakır... Gönül Anne de öyle insanlardandı. Cenaze günü Funda Hanım'ın gözlerine baktığımda yıllar önce aynaya bakıyormuş gibi hissettim. Orada kendi çaresizliğimi gördüm. Kendi gözyaşlarımı gördüm. Kendi sessiz çığlığımı gördüm. Bir evladın annesini sonsuzluğa uğurlarken yaşadığı o tarifsiz yıkımın tarifi yoktu. İnsan o an hala bir mucize bekliyor. Belki tabut açılır... Belki annesi gülümseyerek kalkar... Belki ‘Ben buradayım.’ der... Belki son kez sarılır... Ama biliyor... Bütün umutlar toprağın altında kalıyor. Sonra dualar okunuyor... Helallikler alınıyor... Omuzlarda taşınan o tabut ağır ağır mezara indiriliyor. Toprak atılıyor... İnsanlar birer birer dağılıyor. Ve işte gerçek acı tam da o zaman başlıyor. Kalabalık gidiyor... Sessizlik eve yerleşiyor. Kapıyı açıyorsun... Annenin oturduğu koltuk bomboş...</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Mutfaktan gelen ses yok... Demlenen çayın kokusu yok... ‘Yemek yedin mi?’ diye soran yok... ‘Üşüme oğlum...’ diyen yok... Kapı çaldığında ‘Kim geldi?’ diye seslenen yok... Ve en acısı... Bir daha hiçbir zaman ‘Oğlum...’diyecek bir ses olmayacak. İnsan annesini işte o sessizlikte ikinci kez kaybediyor. Son günlerde Funda Hanım'ın annesiyle ilgili yaptığı her paylaşımı okurken gözlerim doluyor. Çünkü o satırların arasında kendi çocukluğumu görüyorum. Her cümlede kendi hasretimi yaşıyorum. Her fotoğrafta kendi annemi arıyorum. Hele insanın dilinden dökülen o tek kelime var ya... ‘Anne...’&nbsp;</span></span></span><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bazen tek kelime, bin sayfalık bir kitaptan daha fazla şey anlatıyor. Bazen koskoca bir ömrün özetini içinde taşıyor. Bazen de insanın yüreğini sessizce paramparça ediyor. Bugün 53 yaşındayım... Ama inanır mısınız... Bazen gecenin sessizliğinde hala içimden ‘Anne...’ diye sesleniyorum. Sonra fark ediyorum ki, cevap vermeyecek. Yine de insan vazgeçemiyor. Çünkü annesini özlemek, ömrün son nefesine kadar süren bir duygudur. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin... Saçları bembeyaz olsa da... Torun sahibi olsa da... Başarıdan başarıya koşsa da... İçindeki o küçük çocuk, bir köşede hâlâ annesini bekliyor. Çünkü anne sevgisinin yerini hiçbir sevgi dolduramıyor. Anne, Allah'ın yeryüzüne indirdiği merhametin en güzel tecellisidir. Anne, insanın ilk duasıdır. İlk sığınağıdır. İlk öğretmenidir. İlk cennetidir.</span></span></span></strong></p>

<p style="text-align:justify"><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ve kaybedildiğinde, insanın içinde bir daha asla dolmayan kocaman bir boşluk bırakır. Bugün annesi hayatta olan herkese yürekten sesleniyorum... Ne olur annenize daha sık sarılın. Ellerini uzun uzun öpün. Sesini doya doya dinleyin. <strong>‘Anne seni çok seviyorum.’ </strong>demeyi hiçbir güne ertelemeyin. Çünkü bir gün geliyor... Aramak istiyorsunuz ama telefonu açan olmuyor. Koşup sarılmak istiyorsunuz ama sarılacak bir omuz kalmıyor. Başınızı dizine koymak istiyorsunuz ama dizleri artık toprağın altında oluyor. Ve <strong>geriye sadece fotoğraflar... Hatıralar... Dualar... Ve gözyaşları kalıyor. </strong>Rabbim hiçbir evladı anne acısıyla sınamasın... Hiç kimseyi babasız, kardeşsiz, evlatsız bırakmasın.&nbsp;</span></span></span></em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ahirete göç eden bütün annelerimizin mekânı cennet, makamları Ali olsun. Başta canım annem olmak üzere, melek kalpli Gönül Anne'ye ve ebediyete uğurladığımız tüm annelerimize Allah'tan rahmet diliyorum. Onlar artık bu dünyada değiller... Ama evlatlarının kalbinde atan her duada... Her gözyaşında... Her bayram sabahında... Her özlem dolu gecede... Ve her ‘Anne...’ diye başlayan cümlede yaşamaya devam edecekler. Çünkü anneler ölmez... Onlar evlatlarının yüreğinde, dualarında ve sevgisinde sonsuza kadar yaşamaya devam ederler.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Habib BABAR</span></span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 13:28:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BELKİ DE BU KUŞAK İLİŞKİ İSTEMİYOR DEĞİL. YARALANMAKTAN YORULDU.</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/belki-de-bu-kusak-iliski-istemiyor-degil-yaralanmaktan-yoruldu-3283</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/belki-de-bu-kusak-iliski-istemiyor-degil-yaralanmaktan-yoruldu-3283</guid>
                <description><![CDATA[BELKİ DE BU KUŞAK İLİŞKİ İSTEMİYOR DEĞİL. YARALANMAKTAN YORULDU.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son yıllarda ilişkiler hakkında söylenen en popüler cümlelerden biri şu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kimse artık ciddi ilişki istemiyor.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanki bir kuşak bir sabah uyanıp sevgiden vazgeçmeye karar vermiş gibi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanki insanlar artık bağ kurmak istemiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanki kimse sevilmek istemiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gerçekten öyle mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü biraz dikkatli baktığımızda ilginç bir çelişki görüyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar hâlâ mesaj bekliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hâlâ özel hissetmek istiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hâlâ birinin gününün nasıl geçtiğini merak etmesini istiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hâlâ birine sarılmak istiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hâlâ yanında eve dönebileceği bir insan arıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yani sorun sevgi istememek değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorun, sevgiyi isterken aynı zamanda incinmekten korkmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu kuşağın en büyük yorgunluğu tam burada başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü birçok insan aslında yalnızlıktan şikâyet ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama yakınlık teklif edildiğinde geri çekiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birini özlüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bağlanmaktan korkuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevilmek istiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama görülmekten çekiniyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü görülmek yalnızca güzel taraflarımızın fark edilmesi değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kırılgan taraflarımızın da ortaya çıkmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve insan bazen reddedilmekten çok, gerçekten görüldükten sonra reddedilmekten korkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojide buna dair önemli bir gerçek vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar çoğu zaman yakınlıktan kaçmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yakınlığın ortaya çıkaracağı duygulardan kaçar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Terk edilme korkusundan.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yetersizlik hissinden.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayal kırıklığından.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaybetme ihtimalinden.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden bazı insanlar ilişki istemediğini söyler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama geceleri telefonuna bakar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazıları özgürlüğünü çok sevdiğini söyler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama birinin onu gerçekten anlamasını hayal eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazıları kimseye ihtiyaç duymadığını söyler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama yorulduğunda içinden geçen ilk şey, güvenebileceği bir insanın eksikliğidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın doğasında bağ kurmak vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorun bağ istememek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bağın bedelinden korkmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern hayat da bu korkuyu sessizce büyütüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü artık her şey hızla tüketiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İçerikler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arkadaşlıklar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlişkiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir şey zorlaştığında yenisine geçmek kolaylaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beklemek zor geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onarmak zor geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalmak zor geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve zamanla birçok insan bir ilişkiyi yaşamak yerine değerlendirmeye başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha iyisi olabilir mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha uyumlusu var mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha az sorunlu biri çıkar mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama burada gözden kaçan bir şey var:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar seçenek fazlalığından dolayı mutlu olmuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çoğu zaman kararsızlaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü derin bağlar sonsuz seçeneklerle kurulmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir seçimin içinde kalabilme cesaretiyle kurulur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden günümüzün en büyük ilişki problemi sevgisizlik değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duygusal güven eksikliği.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanların birbirine güvenmekte zorlanması kadar, kendilerini bir başkasına gösterebilecek kadar güvende hissedememesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü gerçek yakınlık performans istemez</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maske istemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mükemmellik istemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek yakınlık insanın “iyi görünen” taraflarını değil, gerçek taraflarını taşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de bu yüzden birçok insanın kalbi yoruldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlişki yaşadığı için değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli güçlü görünmeye çalıştığı için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli incinmeyecekmiş gibi davrandığı için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli ihtiyaç duymuyormuş gibi yaşadığı için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa insanın en derin ihtiyacı bağımsız görünmek değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvende hissedebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü ruh, yalnızca sevgiyle değil, güvenle de büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu değildir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Neden kimse ilişki istemiyor?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki soru şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Neden hepimiz bu kadar sevilmek isterken, aynı anda bu kadar korkuyoruz?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bu kuşağın trajedisi sevgiyi kaybetmesi değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgiye duyduğu ihtiyacı saklamayı öğrenmesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve iyileşme belki de yeni birini bulmakla başlamayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir gün şunu kabul etmekle başlayacak:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yakınlık zayıflık değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birine ihtiyaç duymak eksiklik değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevilmek istemek çaresizlik değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan olmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın kalbi, ne kadar modernleşirse modernleşsin, değişmeyen bir şey arar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yanında rol yapmak zorunda olmadığı birini.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de gerçek aşk hâlâ tam burada başlıyordur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 19:14:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mussolini’yi bile dolandıran adam EYÜP’LÜ HALİT</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/mussoliniyi-bile-dolandiran-adam-eyuplu-halit-3282</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/mussoliniyi-bile-dolandiran-adam-eyuplu-halit-3282</guid>
                <description><![CDATA[Mussolini’yi bile dolandıran adam EYÜP’LÜ HALİT]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her şey televizyondaki kanalların birinde gördüğüm yarışma ile başlamıştı, o an dikkatimi çekmişti, zamanın gelmiş geçmiş en büyük dolandırıcısını soruluyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cevap elbette ki Eyüplü Halit’ti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zamanın en ünlü dolandırıcısı olarak bildiğimiz hatta benim köşeme misafir olan Sülün Osman’ın bile şapka çıkarttığı “Dolandırıcılar Kralı” ünvanıyla ünlü bir dolandırıcı daha vardı Eyüplü Halit…&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlginç bir hikayesi vardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir dolandırıcı düşünün adamın ünü sınırlarımızı aşmış öyle ki, 1922-1943 yılları arasında İtalya’yı yönetmiş Faşist Diktatör Benito Mussolini’yi bile kendisine inandırıp dolandırmıştı. Efsanelerle dolu hayat hikayesi 'Öz Hakiki Karakol' filmine hayat verdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkçe okuma yazması yoktu ama Fransızcası mükemmeldi ayrıca Rumcayı ana dili gibi bilmesi bazı kaynaklarda onun Rum olduğu iddia edilse de, aslında öyle olmadığı, dolandırmak amacıyla bir Rum kızı ile nişanlanlanınca, kızın babasına, annesinin Rum olduğunu söyleyerek adamı kandırdığı söylenir ve kendi şöyle demiştir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;“Bu sözleri de hakikat sanan ve benim bir Rum anadan dünyaya geldiğime inanan bu zavallı adam” diyerek dolandırdığı adamla alay bile ettiği olmuştur.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adama anlattığı hikâyeye göre, annesi Girit kökenli bir Rum’du, babasıyla evlenmeden önce Girit’ten İstanbul’a gelmiş, babasıyla tanışınca Müslüman olmuş ve onunla evlenmişti tabiki bu büyük bir yalandı, gerçekle alakası yoktu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eyüplü Halit’in hayat hikayesini merak etmiştim, Halit’in ailesi ve kimliği ile ilgili bilgiler kendi hatıralarında da net olarak yer almamaktaydı.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kesin bilgiler olmamakla birlikte 1890 yılında Eyüp’te doğduğu söylenir. Babası Eyüp Sultan Camii türbedarı ve imamıdır. Oturdukları semt ve babasının bir “Türbedar ve İmam” olması dışında ailesi hakkında bilgi bulunmamaktadır.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Annesiyle babasının adı, Halit dolandırıcılıklarıyla kamuoyunda ilk tanındığı zamanlarda da bilinmiyordu ve Halit hatıralarını anlatırken bunu kasıtlı olarak yaptığını, kimseye anne ve babasının gerçek kimliğini açıklamadığını ifade etmekteydi:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kirli şöhretimin babama bulaşmasına razı değilim. Annemin ruhunun bu yüzden azap duymasını istemem,” diyerek, ailesini koruma kaygısıyla bu şekilde davrandığını belirtmekteydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Soyadı Kanunu ile birlikte “Keskiner” soyadını alan Halit’in hayatındaki çeşitli ayrıntılar gibi ne zaman, nerede öldüğü de bilinmemekte olup kısaca hayatı gizemlerle doludur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmişte Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde mağazaları olan giyim sektörünün önde gelen isimlerinden Mayer mağazalarının kurucusunun torunu olan George Mayer, yıllar sonra Eyüplü Halit ile olan anısını şöyle anlatıyordu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Eyüplü Halit birara mağazamızın müdavimi olan en tuhaf simalardan biriydi. Giyimine çok önem veren en az altmış yaşında, alışılmadık küçük vücut yapısıyla zayıf bir adamcağızdı. Ütü çizgileri cetvel ile çizilmiş gibiydi. Kravatında inci ve pırlantalı iğne asla eksik olmazdı ve gümüş kabzalı küçük bastonu uyandırdığı züppe intibasını daha da belirgin kılıyordu. Halit bizden en zarif kazakları satın alırken ya da yeni kravatlar arasından çok titizlikle seçim yaparken gerçekte çok güzel kasiyerimizle ilgilendiğinden sıkça şüpheleniyordum. Kasiyerimiz birkaç kere onu sepetlemişti hatta seyahatlerinden ona küçük hediyeler getireceğine dair verdiği sözler bile etkisiz kalıp boşa çıkıyordu ama onun sayesinde küçük züppemizin ticaret filosu kaptanı olduğunu ve İzmir’de oturduğunu öğrendik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir keresinde bize bir bayan ile birlikte bir taksiyle geldi aceleyle doğrudan yazıhaneme yöneldi. O esnada kız kardeşinin birinci katta elbise ve manto seçtiğini söyleyerek kendisine bir Türk kahvesi ısmarlamamı rica etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ricasını yerine getirdim. Satış elemanları taşradan geldiği anlaşılan genç bayanla ilgileniyorlardı ve Halit sıcak, sade kahvesini keyifle höpürdetiyordu sonra en yeni moda ürünlerini önüne serdirtti ve sonunda otuz sekiz lira tutan ipek bir gömlek beğendi. Bir binlikle ödemeyi yaptı. Ona para üstü ile paketi verildiğinde, bir an durdu, bana döndü ve şöyle dedi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kız kardeşimin bir gömlek için bu kadar para harcadığımı görmesini istemiyorum. Bunu çabucak eve götürüp beş dakika sonra dönerim.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halit’in kız kardeşi seçimini yaptığında ve alışverişinde erkek kardeşinin olurunu istemek için geldiğinde bu beş dakika çoktan geçmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onun gitmiş olduğunu duyduğunda telaşla üzerime yürüdü ve gittiğini sordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eve dedim ama birkaç dakika sonra döneceğine söz verdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu birkaç dakika yarım saat oldu ve müşterimiz hâlâ dönmemişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Genç bayanın huzursuzluğu geçen her dakika ile artıyordu ve sonunda birlikte kahve içmiş olduğum adamın kim olduğunu sordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İsmini bana mı soruyorsunuz?” diye cevap verdim şaşırarak,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Onu sadece müşteri olarak tanıyorum, refakat ederek bize geldiğiniz adamın kim olduğunu sizin bilmeniz gerekir!”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hayır” diye karşılık vererek ağladı “bana sadece filo kaptanı olduğunu söyledi”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ondan sonra hıçkırarak, daha önceki gün Anadolu’dan gelmiş olduğunu ve bu ecnebi beyin daha tren istasyonunda ona yardımcı olduğunu anlattı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birlikte bir muhallebiciye gitmişler ve akşama kadar birlikte olduktan sonra kaptan ona evlilik teklif etmiş. Aşık olmuş, ondan hoşlanıyormuş ve uzun süredir yalnızlığını sona erdirecek güzel ve akıllı bir kadın arıyormuş. Hemen evlenebilmek için bütün teferruatları görüşmek üzere daha ertesi gün onu ablası ile tanıştıracağına söz vermiş.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sabah genç bayanı baştan aşağıya süzerek onu yeterince iyi giyimli bulmamış ve cömert bir tavırla ona derhal yeni elbiseler alacağını izah etmiş. Genç gelin adayı mutluluktan uçuyordu öyle aniden öyle umulmadan oluvermişti ki umut dolu yola koyuldu ancak mağazamıza uğramadan önce Merkez Bankası’na gitmişlerdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaptan buradan alışverişleri için biraz para çekmek istiyordu, banka sabah erkenden kapalı olduğundan hanımefendi kaptana cüzdanını takdim etti ve o da içinden bir binlik alarak banka açıldığında parayı geri vereceğine dair söz verdi. Sonra mağazamıza geldiler ve o birinci katta kıyafetlerini biraraya getirirken sözde kaptan ipek gömlekle ve binliğin geri kalanıyla kaçtı gitti. Zavallı kadın ümitsizdi sonunda çağrılan polis kendisine evlilik vaadiyle şimdiye kadar 68 gelin adayını benzer yöntemlerle dolandırmış olan meşhur Eyüplü Halit’in yeni bir macerasının söz konusu olduğu söylediğinde artık onu sakinleştirmek mümkün değildi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eyüplü Halit’in maceraları bitmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmiş zaman İstanbul’un işgal altındaki son günleri... Türk ordusunun şehre girmesine üç-dört gün kalmış. Eyüplü Halit, arkadaşı Arap Abdullah’la birlikte Feridiye semtinde bir ev kiralayıp kendine bir ‘karakol’ açıyor. Kentte o zaman tam bir otorite boşluğu olduğu için kimse de bunu garipsemiyor. Kendisi ‘Komiser’, Abdullah da ’Bekçi’ rolünü oynuyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eyüplü Halit, Arap Abdullah’ı bölgede oturan paralı Rumlara gönderip karakola çağırtıyor ve kızgın komiser rolünde onları sıkıştırıyor:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘Masum insanları ihbar edersin ha? Göstericem gününü!’ Arka odayı da nezarethane dekorunda düzenlemişler, adamları nezarete attırıp Bekçi Arap Abdullah’ı yanlarına gönderiyor Abdullah onlarla şöyle konuşuyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Aslında komiser göründüğü kadar hiddetli değildir, hani şöyle birkaç kuruş sıkıştırsan..”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;İki üç gün içinde zengin Rumları bu numarayla soyuyorlar. Türk Ordusu şehre girmeden bir gün önce de bu karakol kendiliğinden kapanıyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ömrünün çoğunu hapiste geçiren Eyüplü Halit yine cezaevinde olduğu zamanda, tahliyesine bir gün kala, kaldığı koğuşa yeni bir mahkûm geliyor, Eyüplü Halit yeni mahkumu merdivenlerin altındaki odunluğa götürüp,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘Bak kardeşim bu koğuşun sobası bana ait ama ben yarın çıkıyorum. Sobanın yanmasından ben sorumluyum ve her gün diğer mahkûmlardan 5’er kuruş alarak yolumu bulurum. Seni sevdim, 15 lira verirsen bu sobayı sana satarım’ diyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni mahkûm Eyüplü Halit’e 15 lira veriyor. Eyüplü Halit ertesi gün cezaevinden ayrılıyor. Yeni mahkûm işe koyulup sobayı yakıyor,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Diğer mahkûmlar şaşkın, şaşkın ‘Ne iyi adam, kendi kendine sobayı yakıyor’ diyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni mahkum soba yakma karşılığında para toplamayı beklerken, kısa sürede dolandırıldığını anlıyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eyüplü Halit’in tarihe geçen en büyük anısı bence Mussolini olayıdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İtalyan Diktatör Benito Mussolini o devirde İtalya’nın en büyük, Avrupa’nın ise ikinci büyük lideridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sultanahmet Cezaevi’nde iken, bir İtalyan kasa hırsızıyla aynı koğuşa düşmesi ona altın tepsiyle sunulmuş bir fırsat gibiydi. Hapishane çevresi İtalyanca bilmediği için çaresiz kalan bu İtalyan mahkumu, Eyüplü Halit kısa sürede etkisi altına aldı. Onunla Fransızca ve Rumca konuşarak güvenini kazandı. Halit, bu mahkumu Mussolini’ye duygu yüklü bir mektup yazmaya ikna etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mektupta Halit, Mussolini’ye büyük bir hayranlık duyduğunu şu satırlarla yazıyordu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Benim size olan sempatim, size olan sevgim, sizin düşüncelerinizi beğenmemden ötürü Sultanahmet Cezaevi’ndeyim. Evde çoluk çocuğum aç, bana yardım edin” diye yazdıktan sonra mektubu İtalya’ya Mussolini’ye gönderir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Olaylar kısa sürede büyür. İtalyan Başkonsolosu bizzat Sultanahmet Cezaevi’ne gelir ve Halit’e Mussolini’den gelen para dolu bir zarf teslim eder. Cezaevinde herkes şoktadır, Diplomasiden güvenlik makamlarına kadar herkes Eyüplü Halit’in çevirdiği bu işi anlamaya çalışır ama iş işten geçmiştir. Mussolini bile Eyüplü Halitin kurduğu bu oyunda dolandırılanlardan biri olmuştur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Su testisi su yolunda kırılır” misali, Eyüplü Halit’nde sonu o dolandırdığı kadınlardan oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadınlardan biri, Arnavut kökenli bir ailenin kızıydı. Kızın abisi ise bir polis memuruydu ve bu işi kişisel bir mesele haline getirmişti.. Halit, cezaevinde bir anda koğuşunun değiştirildiğini öğrendi ve yeni koğuşunda Arnavut mahkumlarla birlikte kaldı. Halit için bu son koğuş oldu, geceyi bile geçiremeden hayatını kaybetti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eyüplü Halit arkasında Mussolini’ye kadar uzanan dolandırıcılık efsaneleri bıraktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünlükle bu kadar, başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 05 Aug 2026 19:04:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KENDİNDEN KAÇAN İNSAN</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kendinden-kacan-insan-3281</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kendinden-kacan-insan-3281</guid>
                <description><![CDATA[KENDİNDEN KAÇAN İNSAN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık tarihi boyunca en büyük mücadelelerin yalnızca toplumlar, devletler ya da medeniyetler arasında yaşandığı düşünülmüştür. Oysa bireyin kendi iç dünyasında verdiği mücadele, çoğu zaman dış dünyadaki savaşlardan daha derin ve daha yıkıcıdır. İnsan, hayatı boyunca birçok engeli aşabilir; coğrafyaları değiştirebilir, meslek değiştirebilir, ilişkilerini sonlandırabilir ve hatta kimliğini yeniden inşa edebilir. Ancak bütün bu değişimlerin ötesinde değişmeyen tek gerçek vardır: İnsan, kendisinden kaçamaz. Çünkü kişinin en uzun yolculuğu, kendi benliğiyle arasındaki mesafeyi kat etme çabasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikoloji, felsefe ve sosyoloji disiplinleri, insanın kendinden kaçışını farklı kavramlarla açıklamaktadır. Psikolojide bu durum; bastırma, inkâr, kaçınma davranışı ve savunma mekanizmalarıyla ilişkilendirilirken, varoluşçu felsefe bunu bireyin özgün benliğinden uzaklaşması olarak değerlendirir. Sosyoloji ise bireyin toplumsal beklentiler karşısında kendi kimliğini geri plana itmesini, modern yaşamın kaçınılmaz sonuçlarından biri olarak ele alır. Farklı disiplinlerin ortaklaştığı nokta ise aynıdır: İnsan, çoğu zaman dış dünyadan değil, kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçmaktadır. Kendinden kaçışın temelinde çoğunlukla yüzleşme korkusu yer alır. Birey, geçmişte yaşadığı travmalarla, pişmanlıklarla, başarısızlıklarla ya da bastırılmış duygularla karşılaşmamak için zihinsel kaçış yolları üretir. Bu süreç başlangıçta kişiyi koruyan psikolojik bir savunma mekanizması gibi görünse de zamanla kronik bir davranış biçimine dönüşebilir. Çünkü bastırılan hiçbir duygu ortadan kaybolmaz; yalnızca biçim değiştirerek yaşamın farklı alanlarında kendini göstermeye devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern çağ ise bu kaçışı kolaylaştıran sayısız araç sunmaktadır. Dijital teknolojiler, sosyal medya platformları, sürekli tüketim kültürü ve kesintisiz bilgi akışı, bireyin kendi iç sesiyle baş başa kalmasını giderek zorlaştırmaktadır. İnsan, günün büyük bölümünü ekranlar karşısında geçirirken, aslında sessizliğin doğuracağı iç hesaplaşmadan uzaklaşmaktadır. Düşünmek yerine tüketmeyi, hissetmek yerine dikkatini dağıtmayı tercih etmektedir. Böylece yalnızlık korkusu olarak tanımlanan birçok durumun, gerçekte kişinin kendi benliğiyle karşılaşma kaygısından kaynaklandığı görülmektedir. Varoluşçu filozoflar, insanın en büyük sorumluluğunun kendi varoluşunu anlamlandırmak olduğunu ifade eder. Bu anlam arayışı ertelendiğinde birey, dış dünyanın beklentileri doğrultusunda yaşamaya başlar. Toplumun onayını kazanmak, sosyal statü elde etmek, ekonomik başarıya ulaşmak ya da görünürde kusursuz bir hayat sergilemek, zamanla bireyin gerçek kimliğinin önüne geçebilir. Böylece kişi, kendi değerlerini değil; başkalarının kendisinden beklediği rolleri yaşamaya başlar. Bu durum psikolojide “sahte benlik” kavramıyla açıklanırken, bireyin içsel doyumunun azalmasına ve yabancılaşma duygusunun artmasına neden olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erich Fromm’un ifade ettiği gibi modern insan, özgürlüğe ulaşmasına rağmen çoğu zaman kendi varlığının sorumluluğunu taşımaktan kaçınmaktadır. Viktor Frankl ise insanın temel motivasyonunun haz ya da güç değil, yaşamına anlam katma çabası olduğunu savunur. Anlamdan uzaklaşan birey ise boşluk duygusunu başarıyla, tüketimle veya sürekli meşguliyetle doldurmaya çalışır. Ancak bunların hiçbiri kalıcı bir iç huzur sağlayamaz. Çünkü anlam, dışarıdan edinilen bir nesne değil; bireyin kendi benliğiyle kurduğu ilişkinin ürünüdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Carl Gustav Jung’un “İnsan, bilinçaltını bilinçli hâle getirmedikçe, onun tarafından yönetilir ve buna kader der.” sözü, kendinden kaçışın sonuçlarını çarpıcı biçimde özetlemektedir. Yüzleşilmeyen korkular kararlarımızı yönlendirir, bastırılan öfke ilişkilerimizi zedeler, kabul edilmeyen eksiklikler ise sürekli başkalarının onayını aramamıza neden olur. Böylece birey, yaşamının öznesi olmak yerine kendi psikolojik süreçlerinin edilgen bir izleyicisine dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ruh sağlığı alanında yapılan birçok araştırma da bireyin psikolojik iyi oluşunun, yalnızca dış koşullara değil; öz farkındalık düzeyine bağlı olduğunu göstermektedir. Kendini tanıyan, duygularını isimlendirebilen, hatalarını kabul edebilen ve yaşamına anlam katabilen bireylerin stresle baş etme becerilerinin daha güçlü olduğu görülmektedir. Buna karşılık sürekli kaçınma davranışı sergileyen bireylerde kaygı bozuklukları, tükenmişlik sendromu ve yaşam doyumsuzluğu daha sık gözlenmektedir. Eğitim sistemleri, aile yapısı ve toplumsal kültür de bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi doğrudan etkilemektedir. Çocukluk döneminden itibaren yalnızca başarıya odaklanan, hata yapmayı zayıflık olarak gören ve duyguların ifade edilmesini teşvik etmeyen bir anlayış, bireyin zamanla kendi iç dünyasına yabancılaşmasına neden olabilir. Oysa psikolojik olgunluk, kusursuz olmak değil; eksiklerini inkâr etmeden onları geliştirebilme cesaretidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak insanın kendinden kaçışı, bireysel olduğu kadar toplumsal bir meseledir. Teknolojik gelişmelerin hızlandığı, dijital iletişimin hayatın merkezine yerleştiği ve başarı kavramının çoğu zaman yalnızca görünür sonuçlarla ölçüldüğü günümüzde, bireyin kendi iç dünyasıyla bağını koruması her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır. Belki de çağımızın en büyük problemi, insanların yalnız kalamaması değil; kendileriyle baş başa kaldıklarında huzur bulamamasıdır. Çünkü gerçek özgürlük, dünyanın gürültüsünden uzaklaşmakla değil; kendi vicdanı, değerleri ve benliğiyle barış içinde yaşayabilmekle mümkündür. İnsan, kendinden kaçmayı bıraktığı gün yalnızca kendi hakikatiyle değil, yaşamın gerçek anlamıyla da karşılaşacaktır. İşte bu yüzleşme, bireyin entelektüel olgunluğunun, psikolojik sağlamlığının ve insani gelişiminin en önemli göstergesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Aug 2026 19:06:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GENÇLİK NEREYE GİDİYOR.</title>
                <category>FATOŞ ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/genclik-nereye-gidiyor-3280</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (FATOŞ ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/genclik-nereye-gidiyor-3280</guid>
                <description><![CDATA[GENÇLİK NEREYE GİDİYOR.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilinmezlik ne kadar anlamsız ve kötü bir söz , gençliğin hepsi değilse de bir kısmının bilinmeze doğru gittiği bir gerçek. Bazılarının kulağına küpe olan nasihatlar, öğütler onların omuzlarının çırpınışında kaybolup gidiyor ne yazık ki.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden büyüklerin sözünü dinleme diye bir şey vardı, karşı çıkmama, karşılık vermeme…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu duyguların bastırılması değil saygının gerektirdiği bir şeydi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi gençler dinlemiyor ne yazık ki bildiklerini okuyorlar ve başları beladan kurtulmuyor olan anne ve babalara oluyor. Hele bir de ekonomik özgürlüklerine sahiplerse hiç dokunamıyor hiç bir şey söyleyemiyorsunuz o gençlere. Eski bir tabir vardır (Pabuç kadar dilleri var) denir ya o artık küçük kaldı şimdi daha da büyüdü o diller bununla beraber benzetmeler de büyüdü bir çuval dolusu ya da neredeyse araba kadar oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önlerine, arkalarına bakmadan ağızlarına geleni çatır çatır, kıra ede öyle şeyler söylüyorlarki afallayıp kalıyorsunuz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her dönemin asi gençliği elbetteki vardır, belki bizim dönemde bile bazı konularda asilik yapmışızdır ama ailelerimiz ne kadar dinledi acaba? Ben kendi adıma asilik yapmadım diyebilirim bu belki de yapımın gerektirdiği bir şeydi sessiz, sakin, sabırlı, itaatkar, hassas , kırılgan belki de bu yüzden fazlaca ağlak bir genç kızdım benim sesizce döktüğüm gözyaşlarım asiliğim olabilir miydi?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ağlayarak bir şeyleri ifade etmeye mi çalışıyordum, bu da konuşamamanın, ifade etme cesaretimin olmadığı bir başka şekli miydi ? Hatta bastırılmaya çalışılmış, yaşanamamış bir çocukluğun farklı bir isyanı mıydı? Ne hikmetse hala da ağlarım gözyaşlarım kirpiklerimin hemen ucunda.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benden sonra gelen iki kızkardeşim için örnek abla olma görevi verilmişti bana, hani şimdilerde örnek evler, örnek daireler var ya süslenip püslenmiş yeni sahibini bekleyen bu evlerden tek ben canlıydım, farkım da kardeşlerime düzgün bir hayat öğretmemden geçecekti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayata dair ben ne biliyordum ki onlar beni örnek alacaktı? Saygılı davranmak, iyi ahlaklı olmak, düzgün konuşmak, oturup kalkarken dikkat etmek, sofra adabı, misafir karşılamak ve uğurlamak , karşıdakine hitap etmek, hizmette kusur etmemek, temiz olmak, çalışkan olmak. Daha da neler neler ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kardeşlerim acaba beni örnek aldı mı?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gelelim şimdi ki gençlere; İstisnası elbette var iyi eğitim almış, saygılı, zarif, ölçülü, akıllı uslu, hal hatır bilen, konuştuğu dinlenen, işinde başarılı, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan, kadir kıymet bilen, çalışkan gençleri hepimiz takdir ederiz değil mi ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Etrafımızda da şükür ki böyle gençlerimiz çok hem kendi çocuklarım hem yeğenlerim hem arkadaşlarımızın, konu komşumuzun çocuklar, bizleri mutlu eden örnek gençler. Daha da tanımadığımız ama sosyal medyada ya da dergilerde gurur duyduğumuz pek çok genç. yolları açık, başarıları çok olsun.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki aykırı gençlere ne diyebiliriz? Özenilmiş hayatların içerisinde kaybolmayı seçmiş uçuk kaçık, başlarından boyunlarına kollarından tüm bedenlerine yayılmış dövmeli, kulaklarında bir değil neredeyse yirmi tane küpeli, kaşlarından dillerine, göbeklerine kadar heryerlerine zil gibi Piercing takan, konuşmaları yavan, kelimeleri saçma sapan, cümle kurmayı bile unutmuş, zıvanadan çıkmış kimi hırpani, saçı sakalı birbirine karışmış, çoğu yıkanmantan bile hoşlanmayan, aile bağlarını neredeyse tümüyle koparmış belki bir çok kötü alışkanlıkları olan asi gençler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu gençlerden bir kısmı ailelerinin mevkiine ya da imkanlarının zenginliğine sırtını dayamış, her dedikleri yapılan, işledikleri suçların üstü kapatılan, ilgisiz, şımarıklığın kurbanı olmuş gençler…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu aynanın ışıltılı parlak yüzü bir de aynanın arka , karanlık yüzündeki fakir, gariban gençler var. Çoğu çocukluğunu bile yaşayamamış, travmatik hayatlardan gelen, evsiz, yurtsuz, televizyonlarda izledikleri dizilerin, futbolcuların, şarkıcıların, sahne ışıklarının etkisinde kalmış o hayatlara özenen, İki arada bir deredeki gençler.. Yükselen ve alçalan değerler bu çocukları alıp götürüyor bunların ortası yok.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi halinde sessiz sedasız nice gençlerimiz var o kadar güzel başarılara imza atıyorlar ki seslerini duyuramıyorlar ne yazık ki , takdiri değil de tekdiri seven bir ülke olduk. İşte bu gençler elimizden kayıp gidiyor pek çok yabancı ülkelere dağılıyorlar adına “Beyin Göçü” diyoruz. O yabancı ülkeler acaba bu çocuklarımıza gereken değeri veriyor mu diye de sormak gerekir.&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şu da var kendileri gittiği yetmezmiş gibi arkadaşlarını da peşlerinden sürüklüyorlar, memnunlar demek ki. Biz neden bu gidişlere engel olamıyoruz? Bize kalan işsiz, yozlaşmış, ipsiz sapsız, uçuk kaçık grubu mu?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Söylenecek, yazılacak o kadar çok şey var ki…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dönüp Atamızın Gençliğe Hitabı’nı yeniden okumamız gerekiyor, okumak yetmiyor anlamak ve anlatmak da var işin içinde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ya da Yıldırım Gürses’in&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Elveda Gençliğim” şarkısı hangisi ilaç, hangisi derde deva olur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya bir başka konuda birlikte olmak dileğiye , Saygılar sevgiler&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 19:14:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NEDEN ARTIK KİMSE UZUN SÜRE AYNI İŞTE KALMAK İSTEMİYOR?</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/neden-artik-kimse-uzun-sure-ayni-iste-kalmak-istemiyor-3279</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/neden-artik-kimse-uzun-sure-ayni-iste-kalmak-istemiyor-3279</guid>
                <description><![CDATA[NEDEN ARTIK KİMSE UZUN SÜRE AYNI İŞTE KALMAK İSTEMİYOR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden bir insanın aynı iş yerinde yirmi, otuz hatta kırk yıl çalışması büyük bir gurur kaynağıydı. İnsanlar emekli olana kadar aynı kurumda kalır, çalıştıkları yere adeta ikinci evleri gibi bağlanırlardı. İş arkadaşları aileden biri olur, yöneticileriyle yıllar içinde güçlü bağlar kurarlar ve iş yerindeki anılar hayatlarının en değerli parçalarından biri hâline gelirdi. Bir iş yerinde uzun yıllar çalışmak; güvenin, sadakatin ve emeğin karşılığı olarak görülürdü. İnsanlar aynı masada yaşlanır, aynı koridorlarda yürür, aynı arkadaşlarıyla emekli olmanın hayalini kurardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Bir iş yerine yeni başlayan genç bir çalışanın birkaç ay sonra ayrıldığını duyduğumuzda artık kimse şaşırmıyor. Bir yıl çalışan "çok uzun kalmış" gibi görülüyor, iki ya da üç yılda iş değiştirmek ise neredeyse normal kabul ediliyor. Özellikle genç kuşaklar arasında aynı işte uzun yıllar çalışmak artık başarı değil, bazen cesaret edilemeyen bir tercih olarak değerlendiriliyor. Peki ne değişti? Gerçekten insanlar çalışmayı mı sevmiyor, yoksa iş hayatı mı eskisi gibi değil? Aslında cevap bu iki sorunun tam ortasında duruyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sabah erken saatlerde metroya ya da otobüse binin ve etrafınıza dikkatlice bakın. Kulaklığını takmış, telefon ekranına dalmış onlarca insan göreceksiniz. Kimisi yeni bir iş ilanına göz atıyor, kimisi özgeçmişini güncelliyor, kimisi ise birkaç gün sonra gireceği iş görüşmesine hazırlanıyor. Halen çalıştığı işten ayrılmadan başka bir iş arayan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Bunun nedeni insanların çalışmayı sevmemesi değil; artık yalnızca maaş almak için çalışmak istememeleri. İnsanlar çalıştıkları yerde değer görmek, fikirlerinin önemsendiğini hissetmek, emeklerinin karşılığını alabilmek ve en önemlisi mutlu olabilmek istiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmişte insanlar "iş bulmak zor" düşüncesiyle birçok olumsuzluğa katlanabiliyordu. Sert yöneticiler, uzun mesailer, düşük ücretler ya da yoğun iş temposu çoğu zaman sineye çekiliyordu. Çünkü güvence her şeyden daha önemliydi. Bugünün çalışanı ise farklı düşünüyor: "Kendimi mutsuz hissediyorsam neden burada kalayım?" diye soruyor. Belki de iş hayatındaki en büyük değişim tam burada başlıyor. İnsanlar artık sadece çalışmak değil, yaşamak da istiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden mesai bitince yorgunluk hayatın doğal bir parçası olarak kabul edilirdi. Bugün ise insanlar işten çıktıktan sonra ailesiyle vakit geçirmek, spor yapmak, kitap okumak, yeni hobiler edinmek, seyahat etmek ya da sadece dinlenebilmek istiyor. Ancak birçok iş yerinde mesai saati bitse bile telefonlar susmuyor. Akşam geç saatlerde gelen bir mesaj, hafta sonu gönderilen bir e-posta ya da tatilde yapılan bir telefon görüşmesi artık çalışanların özel hayatını doğrudan etkiliyor. İnsanlar bunun normal olmadığını fark etti. Çünkü iş, hayatın tamamı değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birçok anne ve baba sabah çocukları uyanmadan evden çıkıyor, akşam döndüğünde ise çocuklarını yeniden uyumuş buluyor. Günler haftaları, haftalar ayları kovalıyor. Kaçırılan doğum günleri, ertelenen tatiller, gidilemeyen okul gösterileri ve birlikte geçirilemeyen aile sofraları zamanla insanın içinde büyük bir boşlık bırakıyor. İşte bu yüzden insanlar artık daha dengeli bir yaşam kurmanın yollarını arıyor. Çünkü kaybedilen zamanın telafisi olmadığını biliyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette iş değiştirmenin en önemli nedenlerinden biri de ekonomik şartlar. Hayat pahalılığı arttıkça insanların beklentileri de değişiyor. Eskiden alınan küçük zamlar çalışanları mutlu etmeye yetebiliordu. Bugün ise kira, faturalar, ulaşım giderleri ve market alışverişi maaşın büyük bölümünü tüketiyor. Ay sonunda hesap yapan milyonlarca insan aynı soruyu soruyor: "Bu kadar çalışıyorum ama neden rahat yaşayamıyorum?" Üstelik birçok sektörde yeni işe başlayan bir çalışanın maaşı, yıllardır aynı kurumda çalışan deneyimli bir personelden daha yüksek olabiliyor. Böyle bir tablo karşısında insanlar doğal olarak daha iyi fırsatlar arıyor. Çünkü sadakatin ödüllendirilmediği bir yerde uzun yıllar kalmanın anlamını sorgulamaya başlıyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak mesele yalnızca para da değil. Belki de insanların en çok ihtiyaç duyduğu şey saygı görmek. Kimse sürekli eleştirildiği, emeğinin küçümsendiği ya da fikirlerinin yok sayıldığı bir ortamda uzun yıllar çalışmak istemez. Bir çalışan yaptığı işi ne kadar severse sevsin, her gün kendisini değersiz hissettiren bir yöneticinin yanında mutlu olamaz. Fiziksel yorgunluk bir gecede geçebilir ama ruhsal yorgunluk bazen aylarca, hatta yıllarca insanın üzerinde kalabilir. Bu yüzden sabah alarmı çaldığında işe gitmek istemeyen insanların sayısı her geçen gün artıyor. Eskiden sadece pazartesi sendromu konuşulurdu, bugün ise haftanın neredeyse her günü aynı duyguyu yaşayan insanlar var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni neslin iş hayatına bakışı da önceki kuşaklardan oldukça farklı. Onlar yalnızca verilen görevleri yerine getiren çalışanlar olmak istemiyor; öğrenmek, üretmek, gelişmek ve karar süreçlerinin bir parçası olmak istiyor. Esnek çalışma saatleri, uzaktan çalışma imkânı, kişisel gelişim fırsatları ve sağlıklı bir çalışma ortamı artık lüks değil, temel beklentiler arasında yer alıyor. Hatta birçok genç, maaşı biraz daha düşük olsa bile kendisini huzurlu hissedeceği bir iş ortamını tercih edebiliyor. Çünkü mutluluğun da maddi karşılığı olmayan büyük bir değer olduğunu biliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknolojinin gelişmesi de bu değişimi hızlandırdı. Artık dünyanın herhangi bir yerindeki iş ilanına birkaç dakika içinde başvuru yapılabiliyor. İnsanlar yalnızca yaşadıkları şehirle sınırlı değil; farklı ülkelerdeki şirketlerle bile çalışabiliyor. Seçeneklerin artması, çalışanların kendi değerlerini daha iyi fark etmelerini sağladı. Eskiden insanlar mecbur oldukları için kalıyordu, bugün ise gerçekten istedikleri yerde çalışmayı tercih ediyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat son yıllarda insanların iş değiştirme kararını etkiren çok önemli bir gerçek daha var: Mobbing. Belki de birçok çalışanın sessizce yaşadığı ama yüksek sesle dile getiremediği en büyük sorunlardan biri bu. Çünkü mobbing çoğu zaman bağırıp çağırmakla başlamıyor. Bazen küçük bir bakışla, bazen görmezden gelinmekle, bazen de insanın yaptığı işi sürekli değersiz hissettiren tavırlarla kendini gösteriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşünün... Sabah büyük bir heyecanla işinize gidiyorsunuz. Görevinizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorsunuz. Mesainiz bitse bile işinizi tamamlamak için kalıyor, kurumunuz zarar görmesin diye fedakârlık yapıyorsunuz. Ancak günün sonunda duyduğunuz tek cümle, "Bu zaten senin görevin" oluyor. Ne bir teşekkür, ne bir takdir, ne de küçük bir tebessüm... İnsan bir süre sonra yaptığı işin değil, kendi değerinin sorgulandığını hissetmeye başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı çalışanlar ise çok daha ağır şartlarla karşılaşıyor. Sürekli eleştirilen, yaptığı her işte hata aranan, arkadaşlarının yanında küçük düşürülen, fikirleri önemsenmeyen, hak ettiği görevlerden uzaklaştırılan ya da yıllarca emek verdiği hâlde hiçbir açıklama yapılmadan farklı bir birime gönderilen insanlar var. Dışarıdan bakıldığında sadece bir görev değişikliği gibi görünen bu kararlar, aslında birçok insanın içinde derin yaralar açabiliyor. Çünkü insan sadece yaptığı işi değil; yıllarını, emeğini ve hayallerini de o masaya bırakıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne yazık ki bazı iş yerlerinde çalışanlar birbirleriyle değil, adeta tükenmişlik duygusuyla mücadele ediyor. Sabah işe giderken midesine ağrılar giren, pazar akşamı olduğu için huzursuzlanan, gece yatağa yattığında ertesi gün yaşayacaklarını düşünmekten uyuyamayan insanlar var. Eve döndüğünde çocuklarının yüzüne gülümsemeye çalışırken aslında bütün gün yaşadığı kırgınlıkları içinde taşıyan anne ve babalar var. İş yerinde yaşanan bir haksızlık bazen sadece çalışanı değil; onun ailesini, eşini, çocuklarını ve tüm yaşamını etkiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üstelik ekonomik şartların her geçen gün ağırlaştığı bir dönemde insanlar istemedikleri işlerden hemen ayrılamıyor. Kira ödenmesi gerekiyor, çocukların okul masrafları var, mutfak giderleri her geçen gün artıyor. Elektrik, su, doğal gaz, ulaşım derken insanlar çoğu zaman "Dayanmak zorundayım" diyerek sessiz kalmayı tercih ediyor. İşte en büyük yorgunluk da burada başlıyor. İnsan bazen yaptığı işten değil, mecburiyetlerinden yoruluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün milyonlarca çalışan yalnızca daha yüksek maaş istemiyor. Öncelikle adalet istiyor, saygı görmek istiyor, emeğinin fark edilmesini istiyor. Çünkü insanı işine bağlayan şey yalnızca aldığı ücret değildir; gördüğü değer, hissettiği güven ve kendisini ait hissettiği çalışma ortamıdır. Bir kurum çalışanını dinlediğinde, fikirlerine önem verdiğinde ve başarısını takdir ettiğinde insanlar o kuruma sadece çalışmak için değil, birlikte üretmek için bağlanıyor. Ama tam tersi olduğunda, en başarılı çalışan bile bir gün sessizce masasını topluyor ve arkasına bakmadan gidiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette bütün iş yerlerini aynı kefeye koymak doğru olmaz. Çalışanına değer veren, emeği takdir eden, adil davranan, gelişimini destekleyen ve insana gerçekten yatırım yapan kurumlar hâlâ var. Dikkat edildiğinde bu kurumlarda çalışan insanların uzun yıllar aynı yerde kaldığı görülüyor. Çünkü insan yalnızca maaş aldığı yere değil, kendisini ait hissettiği yere bağlanır. Güven duyduğu, fikirlerinin dinlendiği ve başarısının görüldüğü bir ortamda daha istekli çalışır, daha üretken olur ve kurumunu sahiplenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de iş dünyasının bugün kendisine sorması gereken en önemli soru şudur: "İnsanlar neden gidiyor?" Bu sorunun cevabını yalnızca çalışanlarda aramak büyük bir hata olur. Bazen gitmenin nedeni yapılan iş değildir; yönetim anlayışıdır, iletişim eksikliğidir, adaletsizliktir ya da yıllarca verilen emeğin görmezden gelinmesidir. Bir kurumun gerçek başarısı sürekli yeni çalışan bulabilmesi değil, iyi çalışanlarını yıllarca yanında tutabilmesidir. Çünkü deneyim satın alınamaz, sadakat kolay kazanılmaz ve güven ancak zamanla inşa edilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak iş hayatında yaşanan bu büyük değişim, insanların artık kendilerine daha fazla değer vermeye başlamasının bir yansımasıdır. Bugün insanlar yalnızca geçinmek istemiyor; iyi yaşamak, mutlu olmak, ailelerine zaman ayırmak, kendilerini geliştirmek ve emeklerinin karşılığını görmek istiyor. Belki de bu yüzden artık kimse aynı işte yıllarca kalmayı bir zorunluluk olarak görmüyor. Çünkü hayat, her sabah istemeden gidilen bir işten çok daha değerli. İnsan ömrü ise sürekli ertelenecek kadar uzun değil. Çalışmak elbette hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır; ancak insanın huzuru, sağlığı ve mutluluğu da en az işi kadar önemlidir. Belki de geleceğin başarılı kurumları, çalışanlarını yalnızca iş gücü olarak görenler değil; onları gerçekten anlayan, dinleyen ve değer veren kurumlar olacaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazan: Seçil Eskioğlu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazeteci – Yazar</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 19:10:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NEREDE O ESKİ SİNEMALAR</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/nerede-o-eski-sinemalar-3278</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/nerede-o-eski-sinemalar-3278</guid>
                <description><![CDATA[NEREDE O ESKİ SİNEMALAR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kendimi sımsıcak, yıldızlı bir yaz gecesinde buluyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tahta sandalyelerin üzerinde, konu komşu cümbür cemaat.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir film olmuş akıyor kocaman perdede çocukluğum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yukarıdan aşağı çizgili, bir o kadar da hışırtılı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elimde kafama diktiğim buz gibi gazozum. “</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>diye yazmıştı Ayhan Durmuş bir şiirinde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiir beni geçmişe götürdü, çocukluk yıllarıma, o zamanlar televizyonu anlatsalar, ciddiye almaz güler geçerdik tek eğlencemiz vardı Sinema…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında çocukluk yıllarımızda sinemayı hayatımızın neresine koyduğumuzu, onu nasıl algıladığımızı kelimelere dökerek nasıl anlatabileceğimi ben de merak ediyorum. Günlük yaşantımız içinde, okul ve yapmakla yükümlü olduğumuz diğer görevlerimizin dışında kalan tüm zamanımızı kaplayan bir olguyu, sayılamayacak kadar çok alternatifin olduğu günümüz insanına izah etmek oldukça zor olacak gibi geliyor bana.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1960’lı ve daha önceki yıllarda doğanlar bilir. 1970’li yıllar sinemanın altın çağıydı salonlar tıklım tıklım, sinemaların önü karaborsa bilet satıcıları ile dolardı. O yılllarda sinemalar, her yaştan, her kesimden, elitin, varoşun, zenginin, fakirin neredeyse herkesin tek eğlencesiydi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar Beyoğlu, Şehzadebaşı, Karagümrük, Bakırköy, Kadıköy, Üsküdar ve daha birçok semt, sinema salonlarının ışıklarıyla akşamları bambaşka bir güzelliğe bürünürdü. Film başlamadan önce gişenin önünde oluşan kuyruklar, camekanlara asılan renkli afişler, elde çekirdek ya da gazozla salona giren insanlar.Bunların her biri, İstanbul'un gündelik hayatının doğal bir parçasıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yıllarda sinemaya gitmek yalnızca bir film izlemek değildi. Güzel giyinilir, ailece ya da dostlarla buluşulur, akşamın en özel saati sinemaya ayrılırdı. Karanlık salonda ışıklar söndüğünde herkes aynı hikâyenin içine girer, aynı sahnede güler, aynı sahnede sessizce gözyaşı dökerdi. Bir yabancı, yanındaki hiç tanımadığı insanla aynı duyguyu paylaşırdı. İşte sinemanın büyüsü de buydu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Salon içinde boynuna iple bağlanmış tahta bir tablada yiyecek satanlara, şişelere gazoz açacağı ile vurarak “gaz-zozzz” diye bağıran, daracık koltuk aralarından geçerek sıranın ortasındaki müşteriye pervasızca ulaşmaya çalışan satıcılara sinir olurdum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Film oynarken giriş-çıkışı önlemek için salon kapısının perdesi önünde görevliler beklerdi. Film koptuğunda ses-görüntü kalitesi bozulduğunda;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ma-ki-nis-sssst; ses” diye bağırırdık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Balkon arka sırada ve sıra ortalarında oturmayı sevmezdim. Makine dairesinin altındaki o küçük pencreden çıkıp, perdeye yayılan ışık huzmesi vardır ya... Ortada oturuyorsak film ilk başladığı anda ya ayağa kalkar ya da ellerimizi havaya kaldırır, perdeye siluetimiz yansıdığında gülüşürdük. Muzurluk işte...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazlık sinemalarda salon düzenini koruyabilmek için sandalyeler ya birbirine telle bağlanır ya da altlarından geçirilen takozla sabitlenirdi. Evden getirdiğimiz sandalye minderlerinin üstünde otururduk, tahta sandalyede uzun süre oturmak insanı zorlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazlık sinemada kabuklu yemiş yemek serbest olduğundan film boyunca çekirdek çıtlatırdık, sinema keyfimizi frigo tamamlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen ani başlayan yağmur yüzünden film yarıda kesilir, çıkışta müdüriyet ertesi gün için boş bilet dağıtırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Renkli ampullerle aydınlatılan yazlık sinemalar bazen de toplu sünnet şölenlerine veya düğünlere ev sahipliği yapar, kapısına seyyar satıcılar dizilirdi. Yazlık-kışlık sinemalarda izlediğim renkli,sinemaskop, siyah-beyaz ve bazı bölümleri renkli filmlerde kendimle özdeşleştirdiğim bir kahraman edinirdim. Unutamadığım birşeyde, film afişlerine kocaman harflerle RENKLi yazılır, içeride siyah beyaz film izlediğimizde kızgınlıkla dışarı çıkıp afişe bir daha baktığımızda, o büyük harflerle Renkli yazılan sözcüğün altında ufak puntolarla “Değildir” yazısını görür, aldatılmanın kızgınlığını yaşardık, şimdilerde düşünüyorum da sahtekarlık o zamanlarda da varmış demekki demekten kendimi alamıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilim kurgu ve fantastik filmlerden pek hoşlanmaz, "salon filmi" tabir edilen filmleri, müzikalleri, polisiye, kovboy ve macera filmlerini severdim. Türk filmlerini hiç kaçırmaz izlediğim filmlerin adını hafızamın bir kenarına yazardım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski sinemaların duvarları konuşabilseydi, kim bilir kaç kişi ilk aşkı, kaç çocuk kahkahasını ve gözyaşını anlatırdı. Belki de en çok, insanların birbirine daha yakın olduğu zamanları hatırlatırdı. O salonlarda sadece filmler gösterilmezdi; hayatın kendisi de perdeye yansırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazlık sinemalarda yıldızlar filmin üzerine serpilir, ay bazen perdenin hemen üstünde beklerdi. Kışlık sinemalarda ise dışarıdaki soğuk unutulur, iki saat boyunca herkes aynı hayalin içinde yaşardı. İşte bu yüzden eski sinemalar sadece bir bina değildi; anıların, dostlukların ve umutların sessiz tanıklarıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün pek çoğu ya yıkıldı ya da başka amaçlarla kullanılmaya başlandı. Yerlerinde alışveriş merkezleri, otoparklar ya da farklı yapılar yükseldi. Fakat onları gerçekten bilenlerin hafızasında hâlâ ışıkları yanıyor. Eski bir film afişi görmek, gazoz şişesinin sesini duymak ya da yaz akşamında boş bir meydana bakmak bile insanı yıllar öncesine götürmeye yetiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki zaman geri gelmez. Yazlık sinemaların beyaz perdesi yeniden aynı rüzgârda dalgalanmaz, kışlık sinemaların kırmızı koltuklarında aynı insanlar yan yana oturmaz ama anılar öyle kolay kolay silinmez. Çünkü bazı yerler kapansa da insanın yüreğinde yaşamaya hala devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski sinemalar bize şunu öğretti: Mutluluk bazen çok büyük şeylerde değil, açık havada bir sandalyeye oturup yıldızların altında film izlemekte, yağmurlu bir akşam sıcak bir salonda ışıkların sönmesini beklemekte saklıdır. O günler geride kaldı belki ama hatıraları hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ne zaman eski bir sinemanın adını duysak, içimizde sessizce bir perde daha açılıyor; çocukluğumuz, gençliğimiz ve kaybettiğimizi sandığımız o güzel zamanlar yeniden gözlerimizin önünde canlanıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oyuncular bizler için bir efsaneydi hatta yıllar sonra Sultanahmet Cankurtaran’daki kıraathanesinde ziyaret edip, tanıştığım, her zaman saygı ve dua ile andığım filmlerde ki kötü rolleriyle ünlenen, kötü biri olarak tanıdığınız, gerçekte dünya tatlısı, hoşsohbet usta sanatçı Erol Taş’ın ünlü bir anekdotu vardı, şöyleki…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birgün Erol Taş İstiklal Caddesinde film ajansına giderken, karşısına çıkan bir teyze, suratına okkalı bir tokat attıktan sonra “ Terbiyesiz herif utanmıyor musun körpe kızı kirletmeye “ diye çıkışınca… Erol Taş, o teyzeye kızacağı yerde, o tokat atan elini tutup öptükten sonra başına koymuş, teyzeye dönüp,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Senin attığın o tokat benim ekmeğimdir, işimi o kadar başarılı yapmışım ki, gerçek sanmışsın teyzeciğim” demiştir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün teknoloji sayesinde binlerce filme tek bir tuşla ulaşabiliyoruz. Evimizde, telefonumuzda, istediğimiz yerde izleyebiliyoruz ama o eski sinemaların verdiği hissi aynı şekilde yaşamak kolay değil çünkü eksik olan sadece büyük perde değil; birlikte beklemenin heyecanı, aynı sahnede yüzlerce kişinin aynı duyguyu paylaşması ve film bitince ağır ağır eve yürürken içimizde taşıdığımız o güzel sessizlik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazıma şiirle başlamıştım, şiirle bitirmek istedim ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Attila İlhan demiş ki:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Karanlığa dağılan o çocuk ben miyim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beni mi kovalıyor tabancalı adamlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Issız sarayların güngörmez prensiyim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalnızlığımı belki bir aşk tamamlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilmek zor hangi filmin neresindeyim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne yapsam içimde o eski sinemalar.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 19:29:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GAZETECİNİN SERVETİ KALEMİDİR</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gazetecinin-serveti-kalemidir-3277</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gazetecinin-serveti-kalemidir-3277</guid>
                <description><![CDATA[GAZETECİNİN SERVETİ KALEMİDİR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Tam 43 yıldır bu mesleğin içindeyim...</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Muhabir olarak başladım.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sokakarda sabahladım.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yağmur altında saatlece bekledim.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Deprem gördüm, savaş gördüm, yangın gördüm.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bazen aç kaldım, bazen uykusuz...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama hiçbir zaman gazeteciliğin özünü unutmadım.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü bana göre gazetecilik, zengin olma mesleği değildir.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecilik, vicdan sahibi olma mesleğidir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Son yıllarda Türkiye'de gazetecilerin tutuklanmasına hep birlikte tanıklık ettik.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Dikkat edin...</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Tutuklanan gazetecilerin önemli bir bölümü, iktidarı eleştiren yazıları, televizyon programları, YouTube yayınları ya da yaptıkları haberlerle gündeme gelen isimlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Her tutuklama toplumda aynı soruyu doğurdu:</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">"Gazeteci, yaptığı haberden veya söylediği sözden dolayı mı yargılanıyor?"</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu soru, sadece gazetecilerin değil, toplumun da vicdanını yaraladı.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama son dönemde bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kamuoyuna yansıyan gelişmelerde adı geçen Mehmet Akif Ersoy ile başlayan tartışmalar, Rasim Ozan Kütahyalı ile devam etti. Son olarak Cem Küçük hakkında gündeme gelen gelişmeleri de aynı şaşkınlıkla takip ediyorum.</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İsimlerden çok, ortaya çıkan tablo beni düşündürüyor.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü ben bu mesleği biliyorum...</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben gazeteciliğin ne kadar para kazandırdığını da biliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu kez kamuoyuna yansıyan soruşturmalarda medya dünyasından bazı isimler; uyuşturucu, kara para aklama, yasa dışı bahis gibi ağır suçlamalarla gündeme geliyor. Elbette herkes hakkında masumiyet karinesi esastır ve son sözü bağımsız mahkemeler söyleyecektir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ancak kamuoyuna yansıyan iddiaları...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Konuşulan para trafiğini...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ortaya çıkan yaşam biçimlerini...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Duydukça ve okudukça şaşkınlığımı gizleyemiyorum.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir dönem sadece muhalif gazetecilerin konuşulduğu gündem, şimdi bambaşka tartışmalarla dolu.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İsimler değişiyor...</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama mesleğin itibarı yara almaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben gazeteciliği bilirim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir zamanlar sarı basın kartı taşımak büyük bir sorumluluktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O kart sadece bir kimlik değildi...</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir meslek ahlakının simgesiydi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hatta öyleydi ki...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sarı basın kartınız varsa başka bir ticaret yapamazdınız.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Başka bir işte çalışamazdınız.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü gazetecinin bağımsızlığına gölge düşeceği düşünülürdü.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yaptığınız tespit edilirse, basın kartınız iptal edilirdi.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Devlet bile gazetecinin sadece gazetecilik yapmasını isterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün ise aynı basın kartını taşıyan insanların bir kısmına bakıyorum...</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecilik dışında onlarca iş...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şirketler...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İhaleler...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Danışmanlıklar...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Milyonların konuşulduğu ticari ilişkiler...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve banka hesaplarındaki sıfırlar...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Eskiden gazetecinin cebindeki not defteri konuşulurdu.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şimdi bazı gazetecilerin banka hesapları konuşuluyor.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşte beni üzen de tam olarak budur.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü gazetecilik, banka hesabındaki sıfırları çoğaltma mesleği değildir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecilik, toplumun güvenini çoğaltma mesleğidir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu meslek bana ne kazandırır, ne kazandırmaz çok iyi bilirim.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir gazeteci...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Eğer ailesinden kalan büyük bir serveti yoksa...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sadece gazetecilik yaparak köşklerde yaşayamaz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Plazalara sahip olamaz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Her yıl milyonluk otomobillere binemez.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Lüks tekneleriyle gövde gösterisi yapamaz.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü gazeteciliğin kazancı bellidir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Alın terinin de bir hesabı vardır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Elbette emeğiyle varlık sahibi olan insanlar olabilir. Kimsenin malı mülkü tek başına suçun göstergesi değildir. Ama bir gazetecinin görünen serveti ile mesleğinden elde ettiği gelir arasında toplumun cevap aradığı büyük sorular oluşuyorsa, bunları sormak gazeteciliğin ta kendisidir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben bunu söylerim.</span></span></em></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü ben gazeteciyim.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecinin ruhu muhaliftir.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Muhalefet etmek bir partiye düşman olmak değildir.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Muhalefet etmek...</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yanlışın karşısında durabilmektir.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Benim babam Cumhurbaşkanı olsa...</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yanlış yaptığında ilk soruyu yine ben sorarım.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü gazeteci makamın değil...</span></span></em></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Milletin sesidir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazeteci iktidarın da hoşuna gitmez.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Muhalefetin de...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Patronun da...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Holding sahibinin de...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü gazeteci gerçeğin peşinden gider.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün bazıları gazeteciliği, güce yakın olmanın anahtarı zannediyor.</span></span></em></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kalemini haber için değil...</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İlişkileri için kullanıyor.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sonra da gazeteciliğin arkasına saklanıyor.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Oysa gazetecinin en büyük zenginliği banka hesabı değildir.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Lüks otomobili değildir.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Koruma ordusu değildir.</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecinin en büyük zenginliği...</span></span></em></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Halkın ona duyduğu güvendir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Güven kaybolduğu gün...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazeteci sadece unvanını taşır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ruhunu kaybeder.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben kırk üç yıldır aynı masanın başında aynı inançla yazıyorum.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kalemimi satmadım.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Objektifimi karartmadım.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki çok para kazanmadım.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki köşklerim olmadı.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki milyonluk teknelerim de olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama geceleri başımı yastığa koyduğumda vicdanımla kavga etmedim.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü biliyorum ki...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecinin gerçek serveti banka hesabı değildir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecinin gerçek serveti...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Satılık olmayan kalemidir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve unutulmasın...</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kalem satıldığı gün, gazetecilik biter.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 15:47:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ahmet Esat Tomruk  Nam-ı diğer “İNGİLİZ KEMAL”.</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/ahmet-esat-tomruk-nam-i-diger-ingiliz-kemal-3276</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/ahmet-esat-tomruk-nam-i-diger-ingiliz-kemal-3276</guid>
                <description><![CDATA[Ahmet Esat Tomruk  Nam-ı diğer “İNGİLİZ KEMAL”.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat bu kimi insanlar yaşarken bir ömür sürer, kimileri ise yaşadıkları hayatla arkalarından gelecek nesillere yüzyıllar boyunca anlatılacak bir destan bırakır. Ahmet Esat Tomruk, halk arasında bilinen adıyla “İngiliz Kemal” böyle insanlardan biriydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onun hikayesini okuyunca anlayacaksınız ki, o yalnızca bir casusun, bir askerin ya da bir kahramanın hikayesi değil, cesaretin korkuya üstün geldiği, zekânın silahlardan daha güçlü olabileceğini gösteren ve en önemlisi, vatan sevgisinin insanı neleri göze alabilecek kadar değiştirebildiğinin canlı bir örneğidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayalinizde bir insan profili çizin, kendi kimliğini unutacak kadar farklı kimliklere bürünebilen, düşman saflarında aylarca yaşayabilen, en küçük bir hata yaptığında idam edileceğini bilmesine rağmen görevinden vazgeçmeyen biri.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence böyle bir hayat, romanlarda okunduğunda bile insana abartılı gelir ama İngiliz Kemal'in yaşamını okudukça “Yok artık bu kadarda olmaz, Esra abartmış” diyenleriniz olacağından eminim, gerçektende İngiliz Kemal’in hayatı çoğu romanlardan daha heyecanlı ve daha inanılmazdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değerli Habercaddesi okurlarım, sizleri bu yazımda bambaşka bir aleme götüreceğim o inanılmaz insanın film tadındaki hayat hikayesine…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiçbir yazım, hayal mahsulü değil, yapay zekaya yazdırılmış hiç değil, tamamen uzun saatler boyunca yaptığım araştırmalara dayanır. Sizleri daha merakta bırakmadan, Ahmet Esat Tomruk’un, ya da bilinen adıyla İngiliz Kemal’in hayat hikayesine başlayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ahmet Esat, 1893 yılında İstanbul’un Fatih ilçesinde, Cerrahpaşa’nın Altımermer semtinde Devlet Memuru bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Mehmet Reşit bey, Evkaf Nezareti Varidat Kalemi Müdürü yani şimdiki adıyla Vakıflar Gelirler Dairesi Müdürüydü. Annesi Sıdıka hanım ise ev hanımıydı, Ahmet Esat babasını henüz 5 yaşındayken, bir hastalıktan kaybetti, babası öldüğünde aile efradı onu ve annesini dayısı Sezai beyin himayesine verdiklerinden, Cerrahpaşa’dan dayısının semti Emingan’a taşınmışlardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zeki bir çocuktu, ilköğrenimini Emirgan'da tamamladıktan sonra dayısı tarafından 679 sıra numarası ile Galatasaray Lisesi’ne kaydedildi. Burada Fransızcasını geliştirmiş, yurt dışından edindiği arkadaşları ile yabancı dilini ilerletmek için mektuplaşmaya başlamıştı. Yabancı dile meraklıydı, Fransızcanın yanı sıra İngilizce, İtalyanca ve Rumca öğrendi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yurt dışından sık sık mektupların gelmesi iktidarın dikkatini çekmiş ve zamanın ajanları tarafından takibe alınmıştı. Hatta henüz 16 yaşındayken ajanlarca tutuklanıp Yıldız Sarayı'na götürülmüş; “Jön Türk “ örgütünden diye işkence edlip, birşey bulunamayınca da serbest bırakılmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum dayısını çok üzmüştü Esat’ı ülkeden kaçırtmak için bir Yahudiyle anlaştı, ona para verdi, küçük Esat’ı gizlice bir İngiliz gemisine bindirdi, ancak kaptan, Esat’ı yakaladı, Esat’ın parası yoktu, kaptan onu bir baba şefkatiyle korudu. Daha sonra Esatı evlat edindi onu İngiliz kültürüyle büyüttü . Navy College’de okudu ve 1914 de mezun oldu. İngiliz dilini aksansız konuşmak bir yana farklı bölgelerdeki İngilizceyi de mükemmel bir şekilde taklit edebilir hale geldi, okul yıllarında profesyonel olarak boks yaptı, birçok birincilikler kazandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Esat sarışın, mavi gözlü yakışıklı bir delikanlıydı yalnız dilinden değil hal ve tavrından da onu bir Avrupalı'dan ayırmak mümkün değildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1914 yılında I.Dünya Savaşı başlayınca İstanbul’a döndü, Topçu Teğmeni olarak vatani görevini tamamlamak üzere askere gitti, İttihatçıların istihbarat kuruluşu Teşkilat-ı Mahsusa’ya da girerek. İttihatçı Kara Kemal ile Dramalı Rıza’dan gizli teşkilat ve çetecilik öğrendi. Çanakkale cephesinde, ünlü İngiliz casusu Arabistanlı Lawrence’yi izledi, Kutül Amere’de esir edilen İngiliz General Towshend’in yanına hapsedildi, görevi ondan gerekli bilgileri almaktı..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ahmet Esat tutuklu İttihatçılar’ı kurtarmak için çabalamış ancak bu yüzden İngiliz istihbaratı tarafından tutuklanarak Beyoğlu’ndaki İngiliz Hapishanesi’ne atılmıştı. Burada pek çok işkenceye maruz kalan Ahmet Esat bir ara firar etti, yabancı bir gemiyle yurtdışına kaçarken Çanakkale Boğazı’nda yakalandı ve tekrar İstanbul’da hapse atıldı. Hapishanede Koçaki adlı bir rumla sıkı ahbaplık kurmuştu, Koçaki ünlü bir yankesiciydi. Koçaki’den yankesicilik sanatını en ince ayrıntılarına kadar öğrendi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha sonra Anadolu’ya kaçtı. Önceleri Kuvayi Milliye emrinde düşman arasında faaliyet gösterdi (İngiliz Kemal kod adının, Balıkesir Reddi İlhak ve Kuvayi Milliye Cemiyeti İdare Heyeti”tarafından verildiği söylenir). Büyük Millet Meclisi açılınca, Ankara’ya gitti burada Mustafa Kemal Atatürk Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü Paşalarla görüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kuran, bayrak ve tabancaya el basarak sadakat yemini etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Rumca bildiği için, Genelkurmaya bağlı olarak İstihbarat Şubesi’nde çalışmaya başladı, görevi gereği İzmir’e gönderildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yunan Kralı Kral Konstantin’in İzmir’e geleceği, Yunan cephelerini gezeceği haberi üzerine harekete geçen İngiliz Kemal, başkomutan sıfatıyla İzmir’e yeni gelen Papulas'ın ikametgahına gider, kendisini Chicago Tribun Gazetesi muhabiri Herri Villiy olarak tanıtır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Amerikan kamuoyunun, gazetesine verdiği önemi anlatır, yazacağı haberlerle Yunanlılara hizmet yapacağını söyler ve Yunan ordusunun muhterem bir konuğu sıfatıyla cepheleri dolaşır, topladığı bilgileri İsmet İnönü Paşa'nın karargâhına aktarır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beş ay düşman içinde görev yapan, Yunanlılar arasında kuvvetli bir istihbarat şebekesi kuran İngiliz Kemal, Kordon'da yemek yerken Çerkes Ethem ile karşılaşınca yakayı ele verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beş yıl hapis cezasına çarptırılır. Paleovastratos hapisanelerinde uzun bir hapis hayatı başlamıştı fakat o bu tutukluluk dönemi sırasında hiçbir şekilde Türkçe konuşmayarak kimliğinin meçhul kalmasını sağlamıştı hatta Yunanlı hakimler bile onun Amerikalı olduğuna kanaat getirmişlerdi. Atina’daki hapishaneden de kaçmayı başarmış geçmişte, İstanbul’da hapiste yatarken tanıştığı Koçaki’den öğrendiği dolandırıcılık türü el becerileri konusunda usta biri olduğundan caddede avare avare dolaşan birisinden çarptığı parayla bir Fransız şilebine kaçak olarak binip İzmir’e gelmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ankara onu bu kez de Batı Trakya’ya yolladı. O sırada Yunan ordusunun emrinde olan Ermeni General Antranik’in karargâhına girip buradan çok değerli bilgileri Ankara’ya ulaştırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sarışın ve renkli gözlü olmasının da avantajı ile 1924 yılına kadar Genelkurmaya bağlı olarak sürdürdüğü istihbarat görevinden ayrılarak İstanbul’a yerleşmiş, anılarını yazmış ve tercümanlık yapmış olan İngiliz Kemal gençliğinde kazandığı Türkiye Hafif Sıklet Boks Şampiyonu ünvanını 1932 yılına kadar korumuştu. Sert yumruklarından ötürü 'Tomruk' soyadını almıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ahmet Esat Tomruk, son yıllarında sahipsizdi, beş parasızdı, yoksulluk içindeydi. Yıllar sonra, 26 Haziran 1964’te, 487 sayılı kanunla TBMM rafından vatani hizmet tertibinden 500 Lira aylık bağlandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk eşi Mevhibe hanımdan Günseli adında bir kızı olan Ahmet Esat Tomruk, bu eşinden ayrıldıktan sonra 11 Şubat 1943 tarihinde Dorothy Minnic adlı bir İngiliz aktrisle evlenmiştir. Eşinden resmen ayrılmasa da ömrünün son yıllarına doğru ayrı yaşamaya başlamışlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatının son yıllarını Beyoğlu’nda bir dairede geçiren Ahmet Esat Tomruk, 1964 yılında kısmî felç geçirdi ve 14 Şubat 1966 tarihinde 74 yaşında iken vefat etti naaşı Emirgan’daki aile mezarlığına defnedildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İngiliz Kemal'in adı bugün hâlâ saygıyla anılıyorsa, bunun nedeni yalnızca cesur bir istihbarat görevlisi olması değil; aynı zamanda gelecek nesillere ilham veren bir karaktere sahip olmasıdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onun hikâyesi, vatan sevgisinin bilgi, akıl ve cesaretle birleştiğinde neler başarılabileceğini gösteren unutulmaz bir yaşam öyküsüdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İngiliz Kemal'in ömrü, bu sessiz kahramanlığın en anlamlı örneklerinden biri olarak daima hatırlanmaya devam edecektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 19:02:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NERDE O ESKİ FİLMLER</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/nerde-o-eski-filmler-3275</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/nerde-o-eski-filmler-3275</guid>
                <description><![CDATA[NERDE O ESKİ FİLMLER]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘Eskiden filmler daha güzeldi.’ Bu cümleyi bugün belli bir yaşın üzerindeki insanlardan sık sık duyarız. Kimi zaman bir televizyon kanalında eski bir Türk filmi başladığında, kimi zaman da yeni dizilerin arasında kanallar arasında dolaşırken... Aslında özlenen sadece filmler değildir. Özlenen; o filmleri izlediğimiz yıllar, o yılların insanları, komşulukları, samimiyeti ve hayatın kendisidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar sinema, insanların hayatında bambaşka bir yere sahipti. Özellikle yaz aylarında kurulan yazlık sinemalar, mahalle kültürünün en güzel buluşma noktalarından biriydi. Hava kararmaya başladığında aileler çocuklarıyla birlikte sinemanın yolunu tutar, ellerde gazozlar, kâğıt külahlarda çekirdekler, perdeye yansıyan ilk görüntüyle birlikte herkes aynı hikâyenin içine girerdi. O akşam orada sadece bir film izlenmezdi; insanlar aynı duyguları paylaşır, aynı sahnede güler, aynı sahnede gözyaşı dökerdi. Film bittiğinde ise herkes evine döner ama filmin etkisi günlerce sürerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski Türk filmlerinin en önemli özelliği, insanı hem güldürmesi hem de düşündürmesiydi. Bunu yapmak kolay değildir. İnsanları kahkahaya boğarken aynı zamanda vicdanına dokunabilmek büyük bir sanattır. İşte Yeşilçam bunu başarabilmişti. Bir yandan mahallede yaşanan komik olaylara gülerken, diğer yandan dürüstlüğün, emeğin, sevginin ve paylaşmanın ne kadar değerli olduğunu öğrenirdik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O filmlerde zengin ile fakir arasındaki fark anlatılırdı ama nefret değil, anlayış öğretilirdi. Kötülük gösterilirdi ama sonunda mutlaka iyilik kazanırdı. Anne sevgisi, baba şefkati, komşuluk, dostluk, mahalle dayanışması, fedakârlık ve merhamet, filmlerin görünmeyen başrol oyuncularıydı. Senaryolar yalnızca eğlendirmek için yazılmaz, topluma bir mesaj vermeyi de amaçlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kemal Sunal'ın saf görünen ama haksızlığa boyun eğmeyen karakterleri, Münir Özkul'un güven veren babacan duruşu, Adile Naşit'in sıcacık gülümsemesi, Tarık Akan'ın, Kadir İnanır'ın, Cüneyt Arkın'ın ve daha nice usta sanatçının canlandırdığı karakterler bugün hâlâ hafızalarımızda yaşıyor. Çünkü onlar rol yapmıyordu; sanki aramızdan birilerini canlandırıyorlardı. Mahallemizdeki bakkalı, öğretmeni, işçiyi, çiftçiyi, babayı ve anneyi perdeye taşıyorlardı. Bu yüzden kendimizi o hikâyelerin içinde bulabiliyorduk.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün teknik imkânlar çok daha gelişmiş durumda. Görüntüler daha net, ses sistemleri daha güçlü, özel efektler ise hayal sınırlarını zorluyor. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen birçok insan eski filmlerdeki sıcaklığı bulamadığını söylüyor. Çünkü teknoloji, samimiyetin yerini dolduramıyor. Eski filmlerde pahalı dekorlar yoktu ama sıcak yuvalar vardı. Büyük bütçeler yoktu ama büyük yürekler vardı. Gösteriş yerine insan vardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden eski Türk filmleri yıllar geçmesine rağmen hâlâ ilgiyle izleniyor. Televizyonda yüzüncü kez yayınlansa bile kumandaya uzanıp kanalı değiştirmiyoruz. Sonunu ezbere bildiğimiz hâlde yine seyrediyoruz. Çünkü o filmler bize yalnızca bir hikâye anlatmıyor; çocukluğumuzu, gençliğimizi, aile büyüklerimizi ve artık aramızda olmayan sevdiklerimizi de hatırlatıyor. Her sahnede geçmişten bir hatıra canlanıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünün sinema ve dizi dünyasında elbette başarılı yapımlar var. Ancak toplumun ortak değerlerini, insan ilişkilerini ve hayatın içinden sıcak hikâyeleri anlatan eserlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Oysa sanat, sadece vakit geçirmek için değil; insanı düşündürmek, iyiliğe yönlendirmek ve topluma umut vermek için de vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de eski filmlerin bize bıraktığı en büyük miras budur. İyi insan olmanın önemini, haksızlık karşısında susmamayı, komşunun derdiyle dertlenmeyi, büyüklerin elini öpmeyi, küçükleri sevmeyi, paylaşmanın mutluluğunu ve sevginin her zaman kazanacağını sessizce anlattılar. Bunu yaparken ne nutuk attılar ne de ders vermeye kalktılar. Bir tebessümün, bir bakışın ve samimi bir hikâyenin gücüyle gönüllere ulaştılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bugün "Nerde o eski filmler?" diye sorduğumuzda aslında aradığımız yalnızca Yeşilçam değildir. Aradığımız; o filmlerin yaşattığı mahalle kültürü, yazlık sinemaların yıldızlı geceleri, aynı perdeye bakan yüzlerce insanın ortak heyecanı ve en önemlisi, insanı insan yapan değerlerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de eski filmleri özlemek, geçmişe takılıp kalmak değildir. O filmlerin bize öğrettiği sevgiyi, saygıyı, dürüstlüğü ve dayanışmayı bugüne taşıyabilmektir. İşte o zaman sadece eski filmleri değil, onların ruhunu da yaşatmış oluruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman olduğu gibi kendimize iyi bakalım, sağlığımıza dikkat edelim. Hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 19:00:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GÜLE GÜLE GÖNÜL ANNE</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gule-gule-gonul-anne-3274</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gule-gule-gonul-anne-3274</guid>
                <description><![CDATA[GÜLE GÜLE GÖNÜL ANNE]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-size:14.0pt">Bazı insanlar vardır… Aramızdan ayrılsalar da bıraktıkları iz, yıllar geçse de silinmez. <strong>Gönül Akosman'</strong>da işte öyle insanlardan biriydi.&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-size:14.0pt"><strong>Akosman </strong>ailesini uzun yıllardır tanırım. Vatan Yayıncılık'ın sahibi, duayen gazeteci <strong>Abdullah Akosman</strong>'ı her zaman bir ağabey, bir baba gibi gördüm. Yıllarca aynı çatı altında çalıştık.<strong> Vatan TV</strong>'de programlar yaptım, <strong>Önce Vatan Gazetesi</strong>'nde <strong>‘Habib'in Kahvesi’</strong> magazin köşesini yazdım, tam sayfa röportajlara imza attım. O yıllarda bana sadece bir çalışma arkadaşı gibi değil, aileden biri gibi davrandılar. Bu sevgi ve vefayı hiçbir zaman unutmadım.</span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-size:14.0pt">Bu sabah, hanımefendiliği ve başarılı gazeteciliğiyle her zaman takdir ettiğim <strong>Funda Akosman</strong>'ın paylaşımını görünce adeta dona kaldım. Boğazım düğümlendi... Annesi, hepimizin <strong>‘Gönül Anne’ </strong>diye hitap ettiği Gönül Akosman'ın Hakk'a yürüdüğünü öğrendim. İnanın, <strong>Gönül Anne</strong> sadece <strong>Abdullah Akosman</strong>'ın eşi ya da <strong>Funda Akosman</strong>'ın annesi değildi. O, Vatan Yayıncılık çatısı altında çalışan herkesin annesiydi. Kapısından içeri giren herkesi aynı sıcaklıkla karşılayan, yüzünden tebessümü eksik etmeyen, mütevazılığıyla örnek olan çok özel bir insandı.&nbsp;</span></span></span></em><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-size:14.0pt">Benim programlarımı hiç kaçırmazdı. Her karşılaştığımızda mutlaka izlediğini söyler, samimiyetle fikirlerini paylaşırdı. O birkaç güzel cümlesi bile insana moral verir, çalışma şevkini artırırdı. <strong>Funda </strong>Hanım'ın düzenlediği organizasyonlarda da bir araya gelirdik. Gönül Anne'nin bulunduğu her ortam daha sıcak, daha huzurlu olurdu. Çünkü o, insanlara sevgisini hissettirmeyi bilen nadir insanlardandı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-size:14.0pt">O<strong>nun gözlerinde kibir değil tevazu, sözlerinde kırıcılık değil nezaket vardı. İnsanları dinler, dertleriyle ilgilenir, kimseyi geri çevirmezdi. Tam anlamıyla eski İstanbul hanımefendilerindendi. Zarafetiyle, asaletiyle ve güzel yüreğiyle herkesin gönlünde taht kurmuştu. Son yılları ise ne yazık ki hastanelerle geçti. Beynine pıhtı atmasının ardından defalarca tedavi gördü. Taburcu oldu, yeniden rahatsızlandı, tekrar hastaneye kaldırıldı. Hayata sımsıkı tutunmak için büyük bir mücadele verdi. Her seferinde ‘İnşallah iyileşecek.’diye umut ettik. Ama kaderin önüne geçilmiyor... Gönül Anne yıllarca verdiği yaşam savaşını ne yazık ki kaybetti.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-size:14.0pt">Bugün geriye dönüp baktığımda aklımda sadece gülen yüzü, içten sohbeti ve kocaman yüreği kalıyor. Onu tanımış olmak benim için her zaman bir onur olarak kalacak. Allah'tan rahmet diliyorum. Mekanı cennet, makamı Ali olsun. Başta değerli ağabeyim <strong>Abdullah Akosman</strong>'a, sevgili <strong>Funda Akosman'</strong>a ve tüm <strong>Akosman</strong> ailesine sabır ve başsağlığı diliyorum. <strong>Güle güle Gönül Anne</strong>… Seni tanıyan herkesin yüreğinde sevgin, nezaketin ve güzel hatıran yaşamaya devam edecek. Unutulmayacaksın.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-size:14.0pt">Habib BABAR</span></span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 10:54:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>YALNIZLIK ARTIK İNSAN EKSİKLİĞİ DEĞİL, GÜVEN EKSİKLİĞİ</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yalnizlik-artik-insan-eksikligi-degil-guven-eksikligi-3273</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yalnizlik-artik-insan-eksikligi-degil-guven-eksikligi-3273</guid>
                <description><![CDATA[YALNIZLIK ARTIK İNSAN EKSİKLİĞİ DEĞİL, GÜVEN EKSİKLİĞİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar yalnızlık daha kolay tarif edilen bir şeydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan yalnızdı çünkü yanında kimse yoktu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Telefon çalmazdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kapısı çalınmazdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Konuşacak biri olmazdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise bambaşka bir yalnızlık yaşıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Telefonlarımız susmuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesajlarımız geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medyada yüzlerce insan görüyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalabalıkların içinden geçiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama buna rağmen birçok insan geceleri kendini derin bir yalnızlığın içinde buluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın en büyük ihtiyacı yanında birilerinin olması değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yanında kendisi olabileceği birilerinin olmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte günümüzün görünmeyen yalnızlığı tam burada başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojide uzun zamandır bilinen bir gerçek vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar yalnızlıktan çok, duygusal kopukluktan etkilenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yani sorun çevremizde insan olup olmaması değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorun, o insanların yanında gerçekten var olup olamadığımızdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç kişi bizi gerçekten tanıyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç kişinin yanında rol yapmıyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç kişinin yanında güçlü görünmek zorunda değiliz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaç kişinin yanında yorulduğumuzu söyleyebiliyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan bazen onlarca kişiyle konuşur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama tek bir kişi tarafından anlaşılmadığını hisseder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ruhu tam da bu yüzden yorulur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü görülmek ile bakılmak aynı şey değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dinlenmek ile duyulmak aynı şey değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birlikte vakit geçirmek ile bağ kurmak aynı şey değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birçok insan bugün insan eksikliğinden değil, güvenli bağ eksikliğinden yoruluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden bazı sohbetler saatler sürse de içimizi doldurmuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı ilişkiler yıllarca sürse de bizi beslemiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı kalabalıklar yalnızlığımızı azaltmıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın ruhu sayıya değil, güvene ihtiyaç duyuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden birçok kişi son yıllarda kendini daha yorgun hissediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sadece ekonomik yüklerden değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sadece hayatın hızından değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli güçlü görünmek zorunda hissetmekten.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli iyi görünmekten.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli idare etmekten.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli “iyiyim” demekten.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın sinir sistemi de güven arar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvende hissettiğimiz ilişkilerde gevşeriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha çok güleriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha açık konuşuruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha az savunmada oluruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha çok kendimiz oluruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama güvende hissetmediğimiz ilişkilerde görünmez bir nöbet tutarız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne söyleyeceğimizi düşünürüz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nasıl algılanacağımızı hesaplarız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne kadarını göstermemiz gerektiğine karar veririz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve fark etmeden ilişki yaşamayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendimizi koruruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte birçok insanı tüketen şey tam da budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatın yükü kadar, sürekli nöbette olmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden bazı insanlar gün sonunda fiziksel olarak değil, duygusal olarak tükenmiş hissediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bütün gün anlaşılmaya değil, yanlış anlaşılmamaya çalışıyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bu sandığımızdan çok daha yorucu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan ruhu yalnızca sevgiyle beslenmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvenle de beslenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalnızca ilgiyle değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kabul görmekle de.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalnızca konuşmakla değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anlaşılmakla da.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün birçok insanın özlediği şey yeni arkadaşlar değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni bir ilişki de değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İçini saklamak zorunda kalmadığı bir yerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yargılanmadan konuşabildiği bir insandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güçlü görünmek zorunda olmadığı bir bağdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın gerçek yalnızlığı tek başına kalması değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek yalnızlık, kendisi olarak var olamadığı yerde yaşamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de iyileşme daha fazla insan bulmakla başlamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kişinin yanında maskeni çıkarabildiğini fark etmekle başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü ruhun en derin ihtiyacı kalabalıklar değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvende hissedilen bağlardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen tek bir güvenli ilişki, yüzlerce yüzeysel tanışıklıktan daha fazla yalnızlığı iyileştirebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın kalbi en çok insanların arasında değil…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendisi olabildiği yerde dinlenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Jul 2026 19:01:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR PARMAK İZİNİN BU KADAR ŞEY ANLATABİLECEĞİNE İNANIR MIYDINIZ?</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-parmak-izinin-bu-kadar-sey-anlatabilecegine-inanir-miydiniz-3272</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-parmak-izinin-bu-kadar-sey-anlatabilecegine-inanir-miydiniz-3272</guid>
                <description><![CDATA[BİR PARMAK İZİNİN BU KADAR ŞEY ANLATABİLECEĞİNE İNANIR MIYDINIZ?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hayatım boyunca binlerce insan tanıdım.&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kimi siyasetçiydi, kimi sanatçı, kimi bilim insanı... <em><strong>Kırk üç yılı aşkın gazetecilik hayatımda yüzlerce projeye tanıklık ettim. Kimisi büyük iddialarla çıktı yola, kısa sürede unutuldu. Kimisi ise sessiz sedasız başladı ama geleceğe damgasını vuracak kadar önemliydi.</strong></em>&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Geçtiğimiz günlerde tanıştığım bir proje, işte tam da ikinci gruba giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Adı PAPBİL...&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İlk duyduğumda açık söyleyeyim;<strong> "Parmak izinden insan mı analiz edilir?"</strong> diye düşündüm.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hatta içimden<strong> "Yok artık..."</strong> dediğim bile oldu.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü bugüne kadar kişilik testleri gördük, zekâ testleri gördük, kariyer analizleri gördük. Hepsinde onlarca soru vardı. Bazen insan kendisini bile kandırabiliyor. İnsan, olmak istediği kişiyi işaretliyor; olduğu kişiyi değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama burada tek bir soru bile sorulmuyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sadece parmak izinizi okutuyorsunuz...&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yaklaşık beş dakika sonra önünüze onlarca sayfalık bir rapor geliyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İnsan okudukça şaşırıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>"Bu gerçekten ben miyim?"</strong> diye kendi kendine soruyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşte beni en çok etkileyen de bu oldu.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu projenin arkasında yıllarını bilimsel araştırmalara adamış bir isim var.&nbsp;</span></span><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Öğretim Görevlisi Hacı İsmail Çıngı...&nbsp;</span></span></strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Emniyetin kriminal birimlerinde yıllarca parmak izi üzerine çalışmış.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sonra bilgi birikimini yapay zekâ ile buluşturmuş.&nbsp;</span></span><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kolay mı?&nbsp;</span></span></strong><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hiç değil.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir fikir üretmek zordur.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama o fikri yıllarca geliştirip inatla vazgeçmeden devam ettirmek çok daha zordur.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün PAPBİL'in geldiği noktaya bakınca bunun tesadüf olmadığını anlıyorsunuz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Her başarılı projenin arkasında sadece fikir olmaz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O fikre inanan insanlar da olur.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşte burada dikkatimi çeken bir başka isim var.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">SECUR firmasının sahibi<strong> Süleyman Durukan</strong>...&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çoğu insan yalnızca sonucu alkışlar.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama bazı insanlar daha yolun başında taşın altına elini koyar.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir bilim insanının hayaline maddi ve manevi destek vermek, aslında geleceğe yatırım yapmaktır.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Süleyman Durukan'</strong>ın yaptığı tam da bu.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki bugün birçok kişi bunun farkında değil.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama yıllar sonra bu teknoloji dünya çapında konuşulursa, o başarı hikâyesinin satır aralarında onun da adı mutlaka yazacaktır.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün birçok özel okul öğrencilerine PAPBİL analizlerini yaptırıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Velilerden gelen memnuniyet ise dikkat çekici.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Aslında düşündüğünüz zaman neden olmasın?&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir anne baba çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek ister.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama çoğu zaman çocuklarının gerçekten hangi alanda başarılı olabileceğini bilemez.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kimi mühendis olurken ressam ruhuyla yaşar.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kimi doktor olur ama aslında iyi bir sporcu olabilecek potansiyele sahiptir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de yıllarca yanlış kapıları çalıyoruz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de çocuklarımızı kendi hayallerimiz için değil, onların yetenekleri doğrultusunda yetiştirmeliyiz.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşte PAPBİL'in en güçlü tarafı bana göre burada başlıyor.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">&nbsp;Sonra aklıma başka bir şey geldi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Neden sadece öğrenciler?&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün yüzlerce, hatta binlerce personel çalıştıran şirketler var.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İnsan kaynakları departmanları günlerce mülakat yapıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">CV'ler inceleniyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kişilik envanterleri dolduruluyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Saatlerce süren değerlendirmeler yapılıyor.&nbsp;</span></span><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Peki ya yapay zekâ destekli biyometrik analizler, insan kaynaklarına yeni bir bakış açısı kazandırabilir mi?&nbsp;</span></span></strong></em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Doğru insanı doğru görevle buluşturabilir mi?&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Elbette bu soruların kesin cevabını bilim verecektir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ancak teknolojinin bu noktaya gelmiş olması bile üzerinde düşünmeye değer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">&nbsp;<em><strong>Daha da ilginç olanı şu...&nbsp;</strong></em></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu sistemin 7 yaşındaki bir çocuğa da uygulanabilmesi, 77 yaşındaki bir yetişkine de hitap edebilmesi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yani hayatın her döneminde insanın kendisini yeniden tanımasına katkı sunabilecek bir teknolojiyle karşı karşıyayız.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki geleceğin eğitim modeli burada saklı.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki geleceğin insan kaynakları sistemi...&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de geleceğin sporcu seçmeleri...&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kim bilir?&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">&nbsp;Ben gazeteciyim.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hayatım boyunca çok şey gördüm.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama itiraf ediyorum...&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir gün bana <strong>"Parmak izinden yapay zekâ senin öğrenme biçimini, iletişim tarzını, güçlü yönlerini ve eğilimlerini analiz edecek." </strong>deselerdi, muhtemelen gülümser geçerdim.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün ise aynı cümleyi hayretle dinliyorum.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü teknoloji bazen insanın hayal gücünü bile geride bırakıyor.</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de geleceği değiştiren devrimler, laboratuvarlarda değil...&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir insanın parmak ucunda başlıyordur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Calibri, sans-serif"><span style="font-size:18px">Burhan AKDAĞ</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Jul 2026 17:35:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KIRMIZI PAZARTESİ</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kirmizi-pazartesi-3271</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kirmizi-pazartesi-3271</guid>
                <description><![CDATA[KIRMIZI PAZARTESİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gabriel García Márquez</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahmetli babamdan kalan güzel bir alışkanlığım var… Kitap okumak…. Oralarda hayat bulurum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kütüphanem zengindir, bir oda dolusu kitabım vardır desem abartmış olmam, okumak benim için vazgeçilmez bir alışkanlıktır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimi kitaplar okunur, biter ve kütüphanemin raflarında kalır ama bazıları vardır ki, son sayfası kapandıktan sonra bile ruhumun derinliklerinde yaşamaya devam eder.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgili Habercaddesi okurlarım, sizlere bu yazımda bir kitaptan bahsedeceğim, yıllar öncesinde okumuştum ama geçtiğimiz haftalarda kütüphanemden alıp yeniden okuduğum ve okurken ilk günkü heyecanı yaşadığım Gabriel García Márquez'in Kırmızı Pazartesi adlı romanını sizlerle birlikte incelemek istedim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çoğunuzun bu romanı okuduğunu tahmin ediyorum, ilk cümlesinden itibaren okuyucuya cinayetin işleneceğini açıkça söyler, katilin kim olduğu da bellidir. Buna rağmen insan, kitabı büyük bir merakla okumaya devam eder çünkü asıl soru "Kim öldürdü?" değildir, asıl soru "Herkes biliyorken neden kimse engel olmadı?" sorusudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kırmızı Pazartesi ya da İspanyonca adı ile (Gronica de una muerte anunciada) Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in hafızalara kazınan, dünyaca ün yapmış yedinci romanıdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sizlere kısaca ünlü yazar Gabriel García Márquez den bahsetmek isterim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gabriel García Márquez veya tam adıyla Gabriel José de la Conciliación García Márquez tüm Latin Amerika'da “Gabo” lakabıyla bilinen Nobel Edebiyat Ödüllü Kolombiyalı yazar, romancı, hikâyeci ve oyun yazarıydı. 6 Mart 1927'de Kolombiya'nın kuzeyindeki Aracataca kasabasında dünyaya geldi. Babası telgrafçıydı, maddi imkansızlıklar nedeniyle ilk yıllarını kendisine masallar ve aile efsaneleri anlatarak hayal gücünü şekillendiren anneannesi ve siyasi hikayeler anlatan dedesinin yanında geçirdi. Onlarla geçirdiği günler daha sonra kaleme alacağı eserlerin ana ilham kaynağı oldu. Edebiyat aşığı olana Gabriel, genç yaşında yazdığı romanlar ile çok okunan yazarlar arasına girmeyi başarmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kırmızı Pazartesi’ye dönecek olursam, okuyanların da iyi hatırlayacağı gibi romanın merkezinde Santiago Nasar'ın öldürülmesi var fakat bu ölüm yalnızca bir insanın hayatını kaybetmesi değildi aynı zamanda vicdanın, adaletin, cesaretin ve insanlığın da yavaş yavaş ölmesiydi. Kasabada ki neredeyse herkes cinayetin işleneceğini bilir. Kimisi duyduğunu önemsemez, kimisi başkasının müdahale edeceğini düşünür, kimisi ise "Bana ne?" diyerek sessiz kalır sonunda ise herkes biraz suçludur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte tam da bu yüzden bence Kırmızı Pazartesi sadece bir roman değil toplumun aynasıdır. O aynaya baktığımızda yalnızca romandaki insanlarla beraber bazen kendimizi de görürüz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatta çoğu zaman yanlışları görürüz ama konuşmayız. Bir çocuğun haksızlığa uğradığını biliriz, sessiz kalırız. Bir kadının şiddet gördüğünü duyarız, "Aile meselesidir." der geçeriz. Bir insanın iftiraya uğradığını fark ederiz ama doğruları söylemeye cesaret edemeyiz. Sonra da olanlar karşısında üzülürüz. Oysa bazen sessizlik de bir tercihtir. Bence sessizlikte bir cevaptır, ve bazı sessizlikler, yapılan kötülük kadar ağır sonuçlar doğurabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Romanın en çarpıcı yönlerinden biri de "namus" kavramını sorgulamasıdır. İnsanların onurunu koruma adına işlenen cinayetler gerçekten onuru korur mu? Bir insanın canı, toplumun oluşturduğu geleneklerden daha mı değersizdir? Yıllarca insanlar "El âlem ne der?" korkusuyla nice yanlışlara göz yumdu oysa gerçek namus; dürüst olmak, vicdan sahibi olmak, adaletli davranmak ve insan hayatına değer vermektir. Bir insanı öldürmek hiçbir zaman onuru geri getirmez; yalnızca yeni acılar doğurur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kitap bize, insanların bazen düşünmeden kalabalığın peşinden gittiğini de gösteriyor. Bir kişi sustuğunda, diğerleri de susuyor. Bir kişi müdahale etmediğinde, başkaları da etmiyor. Böylece yanlışlar büyüyor oysa iyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Cesaret gösteren tek bir insan bazen birçok hayatı değiştirebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Romanı okurken en çok içimi acıtan şeylerden biri de pişmanlıktı. Cinayet işlendikten sonra herkes konuşmaya başlar. "Keşke söyleseydim", "Keşke uyarsaydım", "Keşke ciddiye alsaydım" derler ama artık çok geçtir. Günlük hayatımızda da bazı pişmanlıkların telafisi yoktur. Söylenmeyen bir söz, uzatılmayan bir el, yapılmayan bir iyilik bazen bir ömür vicdan yükü olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kırmızı Pazartesi, bize kader ile insanın seçimi arasındaki ince çizgiyi de düşündürür. Olay sanki kaçınılmazmış gibi anlatılır ancak roman boyunca fark ederiz ki aslında onlarca küçük fırsat vardır. Bir kişi daha cesur davransa, biri gerçekten görevini yapsa, biri sadece birkaç dakika önce harekete geçse belki de Santiago yaşayacaktı. Demek ki bazen kader dediğimiz şey, insanların aldığı ya da almadığı kararların sonucudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu eser günümüzde de güncelliğini koruyor çünkü teknoloji değişse de insanın korkuları, önyargıları, dedikoduları ve sessizliği çok değişmiyor. Sosyal medyada bir haksızlık gördüğümüzde, okulda bir arkadaşımız dışlandığında, iş yerinde birine adaletsizlik yapıldığında çoğu zaman seyirci kalıyoruz oysa seyirci olmak, bazen olayın dışında kalmak değildir; olayın bir parçası hâline gelmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gabriel García Márquez bu romanla bize yüksek sesle bağırmıyor, sessizce anlatıyor ama anlattıkları insanın yüreğinde derin bir iz bırakıyor çünkü romandaki asıl suçlu tek bir kişi değildir. Suç, korkunun, önyargının, geleneklerin yanlış yorumlanmasının ve en önemlisi sessiz kalmanın ortak sonucudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu kitabı bitirdiğimizde aklımızda bir tek cinayet kalmaz. Vicdanın sesi kalır. İnsan olmanın sorumluluğu kalır. Haksızlık karşısında susmamanın önemi kalır. Çünkü bazen tek bir cümle, tek bir uyarı, tek bir cesur adım bir hayat kurtarabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de Kırmızı Pazartesi bize şu gerçeği hatırlatmalıdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir toplumu ayakta tutan sadece yasalar değildir. Vicdan, merhamet, adalet ve cesaret de en az yasalar kadar gereklidir. İnsanlar birbirlerinin acılarına kayıtsız kaldığında, kaybeden yalnızca bir kişi olmaz; bütün bir toplum olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden bu roman yalnızca Santiago Nasar'ın hikâyesi değildir. Her dönemde, her toplumda yaşanabilecek bir insanlık sınavının hikâyesidir. Ve romanı bitirdiğimde kafamda şu soru kaldı: Eğer o kasabada ben yaşasaydım, gerçekten sessiz kalmayacak mıydım ? İşte bu soru, romanın en ağır ve en unutulmaz mirasıydı… Cevabım ne olacaktı derseniz, bırakın o da benim özelimde kalsın olur mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar, başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 19:03:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SOSYAL MEDYA FENOMENLİĞİ BOŞANMA NEDENİ Mİ?</title>
                <category>AV.ONUR YAĞIŞAN</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sosyal-medya-fenomenligi-bosanma-nedeni-mi-3270</link>
                <author>onuryagisan@gmail.com (AV.ONUR YAĞIŞAN)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sosyal-medya-fenomenligi-bosanma-nedeni-mi-3270</guid>
                <description><![CDATA[SOSYAL MEDYA FENOMENLİĞİ BOŞANMA NEDENİ Mİ?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Teknolojinin gelişmesiyle birlikte hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen sosyal medya, yalnızca iletişim şeklimizi değil, aile yapısını da derinden etkilemeye başladı. Bugün milyonlarca insan günlük yaşamını sosyal medya üzerinden paylaşırken, bazıları için bu platformlar gelir kapısına, bazıları için ise popülerlik yarışına dönüştü. Ancak işin görünmeyen tarafında aile huzurunu tehdit eden ciddi sorunlar da yaşanıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Son yıllarda boşanma davalarının önemli bir bölümünde sosyal medya paylaşımları delil olarak mahkemelere sunuluyor. <em><strong>Eşlerin birbirinden habersiz yürüttüğü yazışmalar, gizlenen arkadaşlıklar, aşırı paylaşımlar, özel hayatın herkesin gözü önüne serilmesi ve sosyal medyada kurulan ilişkiler evliliklerde güven duygusunu zedeleyen en önemli nedenler arasında gösteriliyor.</strong></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Peki sosyal medya fenomeni olmak tek başına boşanma sebebi midir? </strong>Elbette hayır. Bir kişinin sosyal medya fenomeni olması, çok takipçiye sahip olması ya da içerik üretmesi tek başına boşanma nedeni oluşturmaz. Ancak bu süreçte sergilenen davranışlar, evlilik birliğini temelinden sarsacak boyuta ulaşıyorsa durum tamamen değişiyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Türkiye'de bu konuda dikkat çeken kararlar bulunuyor. Özellikle eşini ve ailesini ihmal edecek derecede sosyal medya bağımlılığı geliştiren, sürekli canlı yayın yapan, karşı cinsle uygunsuz yakınlık kuran, özel aile hayatını izinsiz paylaşan ya da eşinin kişilik haklarını zedeleyen paylaşımlarda bulunan kişiler hakkında açılan davalarda mahkemeler bu davranışları kusur olarak değerlendirebiliyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu noktada en önemli gelişmelerden biri de Yargıtay'ın verdiği emsal kararlardır. Yargıtay, sosyal medya kullanımının evlilik birliğini olumsuz etkilemesi halinde bunun boşanmada kusur sayılabileceğine hükmetmiştir. <strong>Özellikle sosyal medya üzerinden karşı cinsle samimiyeti aşan yazışmalar yapılması, eşin güvenini sarsacak paylaşımlar gerçekleştirilmesi</strong>, aile hayatının ihmal edilmesi ve özel yaşamın sürekli teşhir edilmesi gibi davranışlar boşanma davalarında önemli deliller arasında yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burada dikkat edilmesi gereken nokta, fenomen olmanın değil, fenomenlik uğruna sergilenen davranışların evliliğe zarar verip vermediğidir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün birçok içerik üreticisi, daha fazla izlenme uğruna özel hayatını sürekli ekranlara taşıyor. Eşler arasında yaşanan tartışmalar bile canlı yayınlarda konuşuluyor, çocuklar sosyal medya malzemesi haline getiriliyor, aile mahremiyeti takipçi kazanma yarışında ikinci plana atılıyor. Oysa evlilik, güven ve saygı üzerine kuruludur. Beğeni sayıları, izlenme oranları ve takipçi artışları hiçbir zaman aile huzurunun önüne geçmemelidir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sosyal medyada geçirilen uzun saatler de eşler arasındaki iletişimi zayıflatabiliyor. Aynı evde yaşayan iki insanın birbirine ayıracağı zamanı telefon ekranına ayırması, zamanla duygusal kopukluklara neden olabiliyor. Birçok uzman da dijital bağımlılığın aile içi iletişimi olumsuz etkilediğini sık sık dile getiriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Öte yandan sosyal medya, doğru kullanıldığında meslek haline de gelebiliyor. Binlerce kişi sosyal medya üzerinden ticaret yapıyor, eğitim veriyor, sanatını tanıtıyor veya haber paylaşıyor. Burada sorun platformun kendisi değil, kullanım şeklidir. Eşlerin birbirine karşı dürüst olması, sınırlarını bilmesi ve karşılıklı güveni koruması halinde sosyal medya evlilik için bir tehdit olmaktan çıkabilir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yargıtay'ın emsal kararları da aslında bunu söylüyor. Sorun sosyal medya değil; sosyal medyanın aile bağlarını zedeleyecek şekilde kullanılmasıdır. Sonuç olarak fenomen olmak boşanma nedeni değildir. Ancak fenomenlik uğruna eşini ihmal etmek, sadakat yükümlülüğünü ihlal etmek, aile mahremiyetini ortadan kaldırmak ve güven ilişkisini sarsacak davranışlarda bulunmak, Türk hukukunda boşanma davalarında kusur olarak değerlendirilebilmektedir.&nbsp;</span></span></strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Unutulmamalıdır ki hiçbir sosyal medya hesabı, hiçbir takipçi sayısı ve hiçbir beğeni, huzurlu bir yuvanın yerini tutamaz. Gerçek mutluluk ekranlarda değil, birbirine güvenen ve saygı duyan aile bireylerinin kurduğu sağlam ilişkilerde gizlidir.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:18px">Av. Onur YAĞIŞAN</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 10:51:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/06/avonur-yagisan-1749225203.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİR KAP SU, BİR GÖLGE, BİR VİCDAN</title>
                <category>LEYLA SOMER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-kap-su-bir-golge-bir-vicdan-3269</link>
                <author>somerleyla@gmail.com (LEYLA SOMER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bir-kap-su-bir-golge-bir-vicdan-3269</guid>
                <description><![CDATA[BİR KAP SU, BİR GÖLGE, BİR VİCDAN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yaz mevsimi her yıl sıcak olurdu ama artık sıcak kelimesi yaşadıklarımızı anlatmaya yetmiyor. Meteoroloji uzmanları ve iklim bilimciler, önümüzdeki Ağustos ayının son yılların en bunaltıcı dönemlerinden biri olabileceğini söylüyor. Bizler klimalı evlerimize, iş yerlerimize ya da gölge alanlara sığınabiliyoruz. Peki ya sesi çıkmayan, derdini anlatamayan sokak hayvanları?&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir an olsun onları düşünelim… Saatlerce asfaltın üzerinde dolaşan bir kedi…<em><strong> Nefes nefese kalmış bir köpek… Gölgelik bulamayan kuşlar… Susuzluktan dili damağına yapışmış canlar… </strong></em>Onların da can taşıdığını, acı çektiğini ve yaşam mücadelesi verdiğini unutmamalıyız. Bugün yapacağımız küçücük bir iyilik, bir canın hayatta kalmasına vesile olabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Evimizin önüne koyacağımız bir kap temiz su, belki de kilometrelerce dolaşıp su bulamayan bir hayvanın hayatını kurtaracaktır. Vereceğimiz birkaç avuç mama, günlerdir aç dolaşan bir canın karnını doyuracaktır. Bahçemizin bir köşesine, apartmanımızın önüne ya da mahallemizde uygun bir noktaya yapacağımız basit bir gölgelik, kavurucu güneş altında yaşam mücadelesi veren hayvanlara nefes olacaktır. Bu sadece hayvan sevgisi değildir… Bu, insan olmanın gereğidir.Merhamet, sadece sözle ifade edilen bir duygu değildir. Merhamet, susayan bir cana su uzatmaktır. Aç olana lokma vermektir. Güçsüz olana sahip çıkmaktır. İşte gerçek vicdan da burada başlar.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ne yazık ki her yaz onlarca sokak hayvanı susuzluk, sıcak çarpması ve açlık nedeniyle yaşamını yitiriyor. Oysa bu ölümlerin büyük bölümü çok basit önlemlerle engellenebilir. Bir plastik kap, bir karton kutu, birkaç tahta parçası ya da eski bir şemsiye… Bunların hiçbiri büyük maliyetler gerektirmiyor. Gereken tek şey biraz duyarlılık ve biraz zaman.Belediyeler elbette görevlerini yerine getirmeli, su istasyonları kurmalı, gölgelik alanlar oluşturmalı ve sokak hayvanlarının yaşam koşullarını iyileştirmeli. Ancak bu sorumluluk yalnızca kurumların omzuna bırakılmamalı. Çünkü sokaklar hepimizin, bu şehir hepimizin ve bu şehirde yaşayan canlar da hepimizin ortak emaneti.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras, yüksek binalar, lüks arabalar ya da bankadaki para değil, vicdanlı bir toplumdur. Eğer bir çocuk annesini ya da babasını susamış bir kediye su verirken görüyorsa, o çocuk büyüdüğünde merhameti de yanında taşıyacaktır.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Unutmayalım…</strong> Onlar konuşamıyor diye acı çekmiyor değiller. Onlar kapımızı çalamıyor diye yardıma ihtiyaç duymuyor değiller. Onların da yaşam hakkı var. Onların da serinlemeye, suya, mamaya ve şefkate ihtiyacı var. Gelin bu yaz küçük bir iyilik hareketi başlatalım. K<strong>apımızın önüne bir kap su koyalım. Mümkünse bir kap mama bırakalım. Mahallemizde birkaç basit gölgelik ya da küçük barınak oluşturalım. Komşularımızı da bu iyiliğe ortak edelim. Belki dünyayı değiştiremeyiz…&nbsp;</strong></span></span><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama bir canın hayatını değiştirebiliriz. Bazen insanlığın en büyük sınavı, konuşamayan bir canın sessiz çığlığını duyabilmektir. İşte o sesi duyabildiğimiz gün, sadece sokak hayvanlarını değil, kendi vicdanımızı da yaşatmış oluruz.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Leyla SOMER</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 10:15:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2022/10/leyla-somer-1665943504.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
