<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Haber Caddesi</title>
        <link>https://www.habercaddesi.com/</link>
        <description>Haber Caddesi</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>YEŞİLÇAM HUZUR EVİ BİR HAYAL DEĞİL, BİR VEFA BORCUDUR</title>
                <category>ŞEHNAZ DİLAN</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yesilcam-huzur-evi-bir-hayal-degil-bir-vefa-borcudur-3201</link>
                <author>dilansehnaz34@gmail.com (ŞEHNAZ DİLAN)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yesilcam-huzur-evi-bir-hayal-degil-bir-vefa-borcudur-3201</guid>
                <description><![CDATA[YEŞİLÇAM HUZUR EVİ BİR HAYAL DEĞİL, BİR VEFA BORCUDUR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Avukat Onur Yağışan’ın başlattığı <strong>‘Yeşilçam Huzur Evi’</strong> projesini ilk duyduğumda büyük bir heyecan yaşadım. Çünkü yıllardır Yeşilçam emekçilerinin yaşadığı zorlukları yakından gören biri olarak, böylesine anlamlı ve vicdani bir projenin ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyorum.&nbsp;</span></span><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu nedenle daha ilk günden itibaren Sayın <strong>Onur Yağışan</strong>’ın yanında yer aldım ve bu projenin destekçisi oldum. Çünkü mesele sadece bir bina yapmak değil; mesele bir döneme damga vurmuş, milyonların gönlünde taht kurmuş sanatçılara hak ettikleri değeri verebilmektir.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve dijital platformlarda hala Yeşilçam filmleri izleniyor. Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen insanlar <strong>Adile Naşit’</strong>i, <strong>Münir Özkul</strong>’u, <strong>Kemal Sunal</strong>’ı, <strong>Tarık Akan</strong>’ı, <strong>Cüneyt Arkın</strong>’ı ve daha nice sanatçıyı sevgiyle anıyor. Peki ya onların yol arkadaşları? Aynı setlerde emek veren, aynı ışıkların altında çalışan, aynı filmlerin başarısında pay sahibi olan birçok oyuncu bugün nasıl şartlarda yaşıyor?&nbsp;</span></span><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ne yazık ki bazıları unutulmuş durumda. Bir zamanlar milyonları güldüren, ağlatan, heyecanlandıran birçok sanatçı bugün ekonomik sıkıntılarla mücadele ediyor. Kimi sağlık sorunlarıyla boğuşuyor, kimi yalnızlıkla mücadele ediyor, kimi ise hayatının son dönemini sessiz ve zor şartlar altında geçiriyor. İşte tam da bu noktada Yeşilçam Huzur Evi Projesi devreye giriyor.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Eğer bu proje hayata geçerse sadece bir huzur evi yapılmış olmayacak. Aynı zamanda Yeşilçam’ın ruhu yeniden canlanacak. Yıllar önce aynı filmlerde rol alan sanatçılar yeniden bir araya gelecek. Aynı sette kamera karşısına geçen dostlar bu kez aynı çatı altında yaşayacak. Düşünsenize... Bir zamanlar aynı film setinde sabahlayan oyuncular, yıllar sonra aynı masada çay içecek. Eski anılarını paylaşacak. Birbirlerine moral verecek. Yalnızlık yerine dostluk, umutsuzluk yerine dayanışma olacak. Belki de yıllardır görüşemeyen sanatçılar yeniden buluşacak. Belki de unutulmaya yüz tutmuş anılar yeniden gün yüzüne çıkacak. En önemlisi ise yıllarını Türk sinemasına vermiş insanlar kendilerini yalnız hissetmeyecek.&nbsp;</span></span></em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu projenin içinde yer alacak olmaktan da ayrıca gurur duyuyorum. Çünkü zor durumda olan birçok meslektaşımın yeniden huzura kavuşmasına katkı sunabilmek benim için büyük bir mutluluk olacaktır. Yeşilçam sadece eski filmlerden ibaret değildir.Yeşilçam bir kültürdür, Yeşilçam bir tarihtir, Yeşilçam milyonlarca insanın çocukluğu, gençliği ve hatıralarıdır.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O halde bu tarihe emek vermiş insanlara sahip çıkmak hepimizin görevidir. Bugün birçok ülkede sanatçılar için özel yaşam merkezleri, bakım evleri ve sosyal destek projeleri bulunuyor. Bizim de kendi değerlerimize sahip çıkmamız gerekiyor. Çünkü vefa sadece sözle olmaz, vefa, gerektiğinde el uzatabilmektir.&nbsp;</span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Avukat <strong>Onur Yağışan</strong>’ın genç yaşına rağmen ortaya koyduğu bu proje takdire şayandır. İnşallah gerekli destekler sağlanır, kamuoyu bu projeye sahip çıkar ve<strong> Yeşilçam </strong>Huzur Evi en kısa sürede hayata geçer. Çünkü bu proje sadece birkaç sanatçının değil,<strong> Türk</strong> sinema tarihinin geleceğine bırakılacak önemli bir mirastır. Ve unutmayalım... Bir toplum, geçmişine ve emek verenlerine ne kadar sahip çıkıyorsa o kadar büyüktür. Yeşilçam’ın emektarlarına sahip çıkmak ise hepimizin ortak vefa borcudur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şehnaz DİLAN</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:41:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/06/sehnaz-dilan-1781102760.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HİNDENBURG ZEPLİN FACİASI</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/hindenburg-zeplin-faciasi-3200</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/hindenburg-zeplin-faciasi-3200</guid>
                <description><![CDATA[HİNDENBURG ZEPLİN FACİASI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanoğlu, belki de yeryüzünde doğup kuşlara bakarak gökyüzüne en çok özenen canlıdır. Kuşların kanat çırpışını izleyen ilk insanın içinden geçen hayreti bugün tam olarak bilemesek de, o an başlayan “uçma sevdası” hâlâ devam ediyor. Çünkü uçmak, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir; sınırları aşma, özgürleşme ve imkânsızı mümkün kılma arzusudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesela Hezarfen Ahmet Çelebi, Leonardo da Vinci'nin kuşlar üzerinde yaptığı çalışmalarından ilham alarak tarihi uçuşuna İstanbul'daki Galata Kulesi'nden başlamış ve İstanbul Boğazı'nı uçarak Üsküdar’a inmeyi başarmıştır böylece kıtadan kıtaya uçarak bir ilke daha imza atmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte Hazerfan örneğinde olduğu gibi tarih boyunca insanlar göğe bakarak hayal kurdu. Kimi zaman efsanelerde kanatlar taktı kendine, kimi zaman yüksek tepelerden atlayarak gökyüzünü denedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nice başarısızlıklar yaşandı, nice cesur denemeler hüsranla sonuçlandı, ama insanın içinde bir kez filizlenen merak kolay kolay ölmedi. Çünkü insan yürümekle yetinen bir varlık olmadı hiçbir zaman. Hep daha yükseği, daha uzağı istedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Zeplin…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zeplin; içi gazla doldurulan ve motorlarla yönlendirilebilen büyük hava gemilerinin en bilinen türüydü. Adını Alman mucit ve asker Ferdinand Von Zeppelin’den aldı. 1900 yılının başında icat edilen Zeplin hava taşımacılığında adeta çığır açtı çünkü uçaklar henüz yeni icat olmuştu ve güvenilirlik bakımından Zeplinler hep ön sıralarda yer almıştı, kısa sürede büyük önem kazandılar çünkü yolcu taşımacılığı, posta taşımacılığı ve askeri keşif gibi hizmetlerde oldukça hızlı ve başarılıydılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;1920-1930 lu yıllarda taşımacılığın zirversinde yer aldılar öyleki bunlardan en meşhuru “LZ 127 Graf Zeppelin” di, dünya çevresinde uçuşlar yaptı…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama kader ağlarını örmüştü bir kere…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6 Mayıs günü New Jersey’de insanlığın umudu ve gururu gökyüzünde süzülüyordu. Lakehurst Donanma Hava Üssü’nde, yağmurun ardından gelen nemli ve gergin bir sükunet hâkimdi, gökyüzü gri ve ağırdı ama ufukta bir heyecanın soluk ışığı vardı. Kalabalık bir gazeteci ve fotoğrafçı ordusu o anın tanığı olmak için kulelerin loş ışığı altında toplandılar Herkesin gözü, bulutların arasından süzülüp gelmesi beklenen, insanlığın teknolojiye duyduğu sarsılmaz inancın görkemli icadındaydı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>LZ 129 Hindenburg dönemin mühendislik harikasıydı. Yaklaşık 245 metre uzunluğundaki bu dev Zeplin, Atlantik’i birkaç gün içinde geçebiliyor, lüks salonları, yemek alanları ve kabinleriyle adeta gökyüzündeki bir oteli andırıyordu. Almanya için yalnızca teknolojik bir başarı değil aynı zamanda ulusal gururun ve propaganda gücünün de sembolüydü. İnsanlar ona hayranlıkla bakıyor, geleceğin ulaşımının hava gemileri Zeplinler olacağına inanıyorlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak tarihin akışı bazen tek bir kıvılcımla değişebiliyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hindenburg, Amerika’nın New Jersey eyaletindeki Naval Air Station Lakehurst Havaalanı’na iniş yapmak üzereyken aniden alev aldı saniyeler içinde dev zeplin büyük bir ateş topuna dönüştü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Olayın canlı yayın sırasında kaydedilen görüntüleri ve özellikle spiker Herbert Morrison’ın dehşet dolu “Oh My God, the humanity!” “ Aman Tanrım, ne büyük bir felaket” çığlığı, insanlığın hafızasına kazındı, yaklaşık yarım dakika içinde dünyanın en görkemli hava aracı olarak kabul edilen dev Zeplin saniyeler içinde kül olmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Patlama sırasında otuz altı kişi hayatını kaybetmişti. Yolculardan bazıları büyük alevler arasında kalarak diri diri yanmış, bazıları ise çıkan zehirli gazı solumaktan dolayı hayatını kaybetmişti. Yaşanan bu büyük faciadan sağ olarak çıkan tek tanık o dönem on dört yaşında olan Werner Franz’dı. Zeplinde bulaşıkları tutmak için ayrılan odada suyla dolu yıkama hücresine düşen Franz, şans eseri hayatta kalmayı başarmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Altyapı yetersizliği, mürettebat maliyetleri, yolcu güvenliğinin tam sağlanamaması gibi soru işaretleri sebebiyle güven konusunda kafa karıştıran Zeplinler,&nbsp;“Hinderburg Felaketi”‘nin yaşanmasıyla beraber popülerliğini tamamen yitirmiştir. Tüm gösterişi ve romantizmiyle beraber dönemin en popüler hava araçlarından olan bu devasa icat, halkın gözünden düşmüştür. Böylelikle bu “Zeplin devri” tamamen kapanmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tabiki günümüzde Zeplinler nostaljik bir anı olarak kalsada her uçak ile bulutların üstüne çıktığımda aklıma hep Zeplinler de gelecektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu haftalıkta bu kadar, haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 19:00:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BURSALI DELİ AYTEN</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bursali-deli-ayten-3199</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bursali-deli-ayten-3199</guid>
                <description><![CDATA[BURSALI DELİ AYTEN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İngilizce ile karışık bir tekerleme vardır,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>’Eight, Nine ,Ten, Deli Ayyyten’&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu tekerlemenin merkezine inmek istedim…. Karşıma Bursa’nın nam-ı değer “Deli Ayten”i çıktı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bursa’da yaşayan 30 yaşın üstünde, kime sorarsanız sorun, hatta bir adım ileri gidelim, sokaktan geçen herhangi birine sorun Deli Ayten’i mutlaka tanır Nam-ı değer Deli Ayten’in ünü Bursa’da bir Zeki Müren kadar vardır desem abartmış olmam, öylesine ün salmıştı ki Bursa’da, doğup, yaşayıp öldüğü mahalleye heykeli bile dikilmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşk nelere kadirdi, Ferhat’da dağları deldiren, Mecnun’u, meczup yapıp diyar diyar gezdiren aşk Ayten’i de delirtmişti… Herkes ona “Deli Ayten” derdi, asıl adı “Ayten Şenaşık”tı ama kaderi soyadına benzememişti, zavallı Ayten’in.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaz gelip de Bursalılar deniz kenarlarına gittiklerinde, çarşılarda işler durur, baharın curcunasının yerini derin bir eski zaman sessizliği alırdı. İşlerin kesat olduğu bu ıssız zamanlarda Kapalıçarşı’nın girişinden bir davul sesi duyulurdu önce. Herkes Deli Ayten’in geldiğini anlardı böylece. Can sıkıntısı yerini neşeye bırakırdı ansızın. Ayten önce davulunu çala çala bir uçtan bir ucuna geçerdi çarşının sonra da geldiği yoldan cümbüşünü inleterek geri dönerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>80’li yılların kraliçesiydi Deli Ayten&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her sabah mesaisine sadık bir biçimde Bursa Kapalı Çarşı’ya iner esnaf ikramlarının kabulünün ardından tüm gün Bursa’yı gezer ve yine aynı saatte çarşıya gelip bahşişlerini toplayan Ayten hiç durmazdı, yıllarını böyle geçirdi normalde zararsızdı Ayten,&nbsp;kimseye sıkıntısı yoktur ancak anlayışsız lümpen davranışlarından yıllar içinde bezdiğinden tepesi atınca çantasındaki taşlardan birini kendini kızdıran işyeri sahibinin vitrinine mi indirir yoksa kafasına mı bilinmez. Korku , saygı ve sempatiyle karışık bir hayat sürerdi. Ramazanlarda davulculuktan da bahşiş toplar. Karşısına geçip hadi şunu yap Ayten diyenlerin alay malzemesi olup bahşişi kaptığı da olurdu. Her akşam rotası doğup büyüdüğü hasrete ve dehşete düştüğü mahallesindeki küçücük kulübesinde biterdi. Deliyi deli bilip te hiçbir şey yapmaz sanmayın. Topladığı bahşişleri mahallenin delikanlı ve çocuklarıyla paylaşırdı, gönlü büyük bir insandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kapıların önüne yığılan esnaf "Ayten Hanım buyurmaz mısınız?" diye önüne çıkar, Deli Ayten’i dükkanlarında ağırlamak ona ikramlarda bulunmak, ondan birkaç şarkı dinlemek, açıkça kendi menfaati için müşteri çekmek için birbirleriyle adeta yarışırlardı. Önünde bel kırıp reverans yapanlar da olurdu, amuda kalkanlar da.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ayten kibirle bakardı olup bitenlere. Bazen sinirlenir "Ne o ? Kız Yakup gibi kıvırıp duruyorsunuz, hoppalık yapıyorsunuz" diye azarlardı esnafı. Sonra da gönlü hangi kapıda durmak istiyorsa o dükkanın önünde mola verirdi. Deli Ayten’in konakladığı dükkanda bereketin kilidi açılmış olurdu. Çayını kahvesini içerken davulunu tımbırdatıp cümbüşünü çalar, ardından kalkıp başka bir dükkana uğur ve bereket getirmek için harekete geçerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bursalılar için Deli Ayten tam bir efsaneydi. Sokaklarda yürüdüğü zaman insanlar onu karşılamak için evlerinden çıkar, mahalleden ayrıldığında alkışlayarak uğurlarlar arkasında daima çocuklardan oluşan uzun bir kuyrukla dolaşırdı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her köyün bir delisi olduğu gibi her mahalleninde bir delisi vardı kuşkusuz ve bu deliler mahalleyi babalarının malı gibi görürlerdi. Ama Ayten’in deliler üstü bir kimliği vardı, o bütün delilerin tartışılmaz kraliçesiydi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türlü çeşit söylentiler dolaşırdı Bursa sokaklarında Deli Ayten hakkında.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimisi çok zengin bir İstanbullu ailenin kızı olduğunu, çok gençken kafayı sıyırıp Bursa’ya geldiğini söylerdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazıları onun Selanik’ten göç eden bir ailenin çocuğu olduğunu, annesini babasını bir yangında kaybettikten sonra yapayalnız kaldığını anlatırdı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzun uzun araştırdım, Deli Ayten’in hikayesi hakkında edindiğim bilgiler sonucu Deli Ayten’in hikayesi Bursa’nın Merkez İlçelerinden Osmangazi ilçesinin Roman mahallelerinden biri olan Kız yakup Mahallesi’nde başlıyor. Gerçek soyadı Ayten Şenaşık. Çocukluğunda ateşli hastalıklarla boğuşmuş, 16-17 yaşında genç bir adama aşık olmuş, kendisinden beş altı yaş büyük olan Cümbüş Hasan (Bayındıroğlu) da sevmiş Ayten’i. Ama ailesi çok içki içiyor, gece alemlerinde kendini kaybediyor diye kızın sevdiği adama kavuşmasına engel olunca, yanıp tutuşan Ayten, yemeden, içmeden, uykudan kesilmiş.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte Ayten’in kaderi de, bu dönemde başlıyor, kısaca kara sevda onun aklını yitirmesine sebep oluyor, hastaneler arasında gidip gelmeler başlayınca sonunda bir doktor “Sevdiği adama kavuşursa belki düzelir" diye tavsiyede bulunuyor ailesine. Altı yılın sonunda Ayten’in ailesi rıza gösteriyor evlenmelerine. Çok geç kalmışlar, Ayten melekelerini çoktan yitirmişti, tabi bu zaman içinde de alkolizmin derinliklerinde kaybolan Cümbüş Hasan da bir gün evi terk edip başka bir şehre gitmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O günden sonra Ayten de Hasan’dan kalan cümbüşü eline alıp, davulu boynuna takıyor, sokak sokak dolaşıp Hasan’ı arıyor. Birkaç yıl sonra Hasan hastalanıp ölünce defter tamamen kapanıyor. Ayten de kalan ömrünü sokaklarda tamamlıyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1992 yılında günlük mesaisinden bir süre ayrı kalınca merak edilen Ayten araştırılınca evinde ölü bulunmuş. Yapılan otopsi sonucu kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiği tesbit edilmiştir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cenazesi yine Kapalı Çarşı esnafı tarafından kaldırılmış katılımcıların anlatımına göre cenazesine beşbin civarı kişi katılmıştır. Bursa’nın merkezi bir konumda bulunan Pınarbaşı Mezarlığı’na defnedilmiştir. Halk tarafından halen sevgi ve tebessümle yad edilmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bursa’da bir döneme damgasını vuran Deli Ayten’i sevgi ile anıyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, hoş kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Jun 2026 19:04:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DÜNYA NEREYE GİDİYOR?</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dunya-nereye-gidiyor-3198</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dunya-nereye-gidiyor-3198</guid>
                <description><![CDATA[DÜNYA NEREYE GİDİYOR?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık tarihi incelendiğinde, mağaralarda yaşayan, avcılık ve toplayıcılıkla hayatını sürdüren insanlardan bugün uzaya araç gönderen, yapay zekâ geliştiren ve saniyeler içinde dünyanın öbür ucuyla iletişim kurabilen bir medeniyete ulaşıldığını görüyoruz. Bilim, teknoloji ve iletişim alanındaki gelişmeler insanlığın hayal bile edemeyeceği bir seviyeye gelmesini sağladı. Ancak tüm bu ilerlemelere rağmen dünya hâlâ savaşlarla, yoksullukla, adaletsizliklerle ve ekonomik krizlerle mücadele ediyor. Bu durum insanın aklına şu soruyu getiriyor: Dünya gerçekten nereye gidiyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknolojik açıdan bakıldığında insanlık altın çağlarından birini yaşıyor. Yapay zekâ, robotik sistemler, genetik mühendisliği ve uzay teknolojileri her geçen gün yeni kapılar açıyor. Hastalıkların teşhisinde büyük ilerlemeler sağlanıyor, üretim süreçleri hızlanıyor ve bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolay hale geliyor. Bir zamanlar yıllar süren bilimsel çalışmalar bugün bilgisayarların yardımıyla haftalar hatta günler içinde sonuç verebiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat insanlığın teknolojik gelişimi ile ahlaki ve sosyal gelişimi aynı hızda ilerlemiyor. İşte dünyanın en büyük çelişkisi de burada ortaya çıkıyor. Bir yandan Mars'a gitmenin planlarını yapan insanlar, diğer yandan birbirlerini öldürmek için daha güçlü silahlar üretiyor. Dünya tarihinde yüzlerce savaş yaşandı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Buna rağmen savaşlar sona ermedi. Çünkü savaşların temelinde sadece toprak veya sınır anlaşmazlıkları değil; güç hırsı, ekonomik çıkarlar, kaynak paylaşımı ve siyasi rekabet bulunuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün dünyanın birçok bölgesinde insanlar barış içinde yaşamak isterken, bazı güç merkezleri ekonomik ve siyasi üstünlüklerini koruma mücadelesi veriyor. Silah sanayisi dünyanın en büyük sektörlerinden biri haline gelmiş durumda. Barışın konuşulduğu masalarda bile savaş ihtimalleri hesaplanıyor. Teknoloji gelişiyor ama insanın içindeki hırs, korku ve çıkar duygusu aynı hızla değişmiyor. Bu nedenle savaşlar yalnızca teknolojik gelişmeyle ortadan kalkmıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik açıdan bakıldığında da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Dünya tarihinde üretilen toplam zenginlik hiç olmadığı kadar yüksek seviyede. Ancak bu zenginlik eşit şekilde paylaşılmıyor. Bir tarafta serveti milyarlarca doları bulan insanlar bulunurken, diğer tarafta temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan milyonlarca insan yaşıyor. Küresel ekonominin büyümesine rağmen gelir dağılımındaki adaletsizlik giderek artıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunun yanında ekonomik sistemler de ciddi sınavlardan geçiyor. Enflasyon, işsizlik, enerji maliyetleri ve küresel krizler insanların yaşam standartlarını etkiliyor. Teknoloji sayesinde üretim artıyor ancak bu artışın getirdiği kazanç toplumun tüm kesimlerine aynı ölçüde yansımıyor. İnsanlar daha gelişmiş bir dünyada yaşarken aynı zamanda daha fazla ekonomik kaygı duyabiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki dünya kötüye mi gidiyor? Belki de soruyu farklı sormak gerekiyor. Dünya bir yandan ilerliyor, diğer yandan eski sorunlarını da yanında taşıyor. Bilim ve teknoloji insanlığa büyük fırsatlar sunuyor ancak bu fırsatların nasıl kullanılacağına insanlar karar veriyor. Eğer teknoloji barış, eğitim, sağlık ve refah için kullanılırsa insanlık daha aydınlık bir geleceğe ulaşabilir. Ancak güç mücadeleleri, adaletsizlikler ve çıkar çatışmaları devam ederse gelişmiş teknoloji sadece sorunların boyutunu büyütebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak dünya bir yol ayrımında bulunuyor. İnsanlık bilgi açısından tarihin en güçlü dönemlerinden birini yaşıyor fakat aynı zamanda vicdan, adalet ve paylaşım konusunda önemli sınavlar veriyor. Geleceğin nasıl şekilleneceği teknolojiye değil, onu kullanan insanların tercihine bağlı olacak. Belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur: Daha güçlü teknolojiler mi istiyoruz, yoksa daha bilinçli ve daha adil bir dünya mı? Çünkü dünyanın nereye gideceğini belirleyecek olan şey, sahip olduğumuz bilgi değil; o bilgiyi hangi amaçla kullandığımızdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sağlığınıza dikkat edin, hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ -YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 19:05:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ZAZ İLE ZAZA HARBİYE\&#039;DE BULUŞUYOR</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/zaz-ile-zaza-harbiyede-bulusuyor-3197</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/zaz-ile-zaza-harbiyede-bulusuyor-3197</guid>
                <description><![CDATA[ZAZ İLE ZAZA HARBİYE\'DE BULUŞUYOR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Müzik bazen notaların ötesine geçer. Dilleri, ülkeleri, sınırları ve hatta kültürleri bir araya getirir. İşte 16 Haziran akşamı İstanbul'un en özel sahnelerinden biri olan <em><strong>Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'</strong></em>nda tam da böyle bir gece yaşanacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Dünyanın hayranlıkla dinlediği Fransız sanatçı Zaz ile Türkiye'nin sevilen Türk Halk Müziği sanatçılarından <strong>Taylan Özgür Ölmez</strong> aynı sahnede buluşacak. Üstelik sıradan bir düet için değil...</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir tarafta milyonlarca insanın sesiyle tanıdığı, şarkılarındaki samimiyet ve özgürlüğüyle gönüllerde taht kuran Zaz...</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Diğer tarafta Anadolu'nun ezgilerini, halk müziğinin ruhunu ve yüreğini sesiyle taşıyan <strong>Taylan Özgür Ölmez.</strong>..</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve ortaya çıkacak olan şey sadece bir düet değil; iki kültürün, iki farklı coğrafyanın, iki ayrı müzik anlayışının aynı yürekte buluşması olacak.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu gecenin en ilginç yanı ise ismindeki güzel tesadüf...</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir tarafta "Zaz"...</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Diğer tarafta kökleri Zaza kültürüne uzanan bir sanatçı...</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yani adeta<strong> "Zaz ile Zaza'nın buluşması..."</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşin sembolik tarafı bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Konserde birlikte seslendirecekleri eser ise Anadolu'nun unutulmaz türkülerinden biri olan "Bu Dağlar Kömürdendir."</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Düşünsenize...</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yıllardır<strong> Fransızca</strong> şarkılarıyla dünyayı dolaşan Zaz'ın o kendine özgü sesiyle bir Türk halk türküsünü Türkçe söyleyecek olması başlı başına tarihi bir olay.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de o gece Harbiye'de bulunan binlerce kişi ilk kez bir Fransız sanatçının Anadolu'nun hüzünlü ve derin duygularını bu kadar içten yorumladığına şahit olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben de en az herkes kadar merak ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Türküyü nasıl yorumlayacaklar?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Zaz'ın sesi Anadolu ezgileriyle nasıl buluşacak?</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Taylan'ın güçlü yorumu bu düete nasıl bir renk katacak?</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bunların cevabını ancak 16 Haziran gecesi alacağız.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama şundan eminim...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O gece Harbiye'de sadece bir konser izlemeyeceğiz.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Müziğin sınır tanımadığını, sanatın milliyetinin olmadığını ve iyi müziğin dünyanın her yerinde aynı kalbe dokunduğunu bir kez daha göreceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de yıllar sonra dönüp baktığımızda, "Ben o gece Harbiye'deydim" diye anlatacağımız özel anlardan biri olacak.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">16 Haziran akşamı İstanbul'da...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir Fransız, bir Türk...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir Zaz, bir Zaza...</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve aynı türkünün içinde buluşan iki yürek...</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Müziğin en güzel hali de zaten budur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burhan AKDAĞ</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 16:38:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BELKİ DE SORUN SİZ DEĞİLSİNİZ</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/belki-de-sorun-siz-degilsiniz-3196</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/belki-de-sorun-siz-degilsiniz-3196</guid>
                <description><![CDATA[BELKİ DE SORUN SİZ DEĞİLSİNİZ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı insanlar hayatları boyunca görünmez bir mahkemede yaşar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimsenin görmediği bir mahkeme.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>senin davet edilmediği bir duruşma.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama her gün yeniden kurulan bir yargılama.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanık da kendileridir. hakim de. savcı da.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve verilen karar neredeyse hep aynıdır:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yeterince iyi değilim.” Daha fazlasını yapmalıyım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha başarılı olursam…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha güzel olursam…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha güçlü olursam…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki sonunda kendimi hak ederim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Trajik olan şu ki, bu davanın ne zaman başladığını çoğu insan hatırlamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü karar yetişkinlikte verilmemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karar çok daha önce verilmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki ağladığında duyulmadığın bir gün.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki korktuğunda küçümsendiğin bir an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de sadece olduğun halinle kabul edilmediğini hissettiğin yüzlerce küçük deneyim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklar kendileri hakkında gerçekleri öğrenmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklar kendileri hakkında sonuçlar çıkarır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve o sonuçlar büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bugün annem çok yorgundu.” diye düşünmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Demek ki ihtiyaçlarım yük oluyor.” sonucuna varabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Babamın öfkesi bana ait değil.” diyemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Demek ki yanlış olan benim.”hissine kapılabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar sonra o çocuk yetişkin olur. Ama vardığı sonuçlar onunla birlikte büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden bazı insanlar bir odaya girdiklerinde fark edilmekten korkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazıları sevilmelerine rağmen terk edileceklerinden emindir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazıları ne kadar başarılı olursa olsun kendini sahtekâr gibi hisseder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan bugün yaşadığı hayatla değil, çoğu zaman yıllar önce hakkında verdiği kararla mücadele eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de iyileşme sandığımız şey, yeni biri olmak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki iyileşme, yıllardır suçsuz olduğun halde savunduğun davadan çekilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de özgürlük, kendini düzeltmekle başlamaz. Kendini yargılamayı bırakmakla başlar. Çünkü kafanızdaki her ses size ait değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazıları geçmişten kalan yankılardır. Bazıları korkunun dilidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazıları hayatta kalmak için öğrenilmiş eski cümlelerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bir gün insan çok basit ama hayat değiştiren bir şeyi fark eder:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendim hakkında inandığım her şey gerçek olmak zorunda değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte o gün, yıllardır içeriden kilitli sandığı kapının aslında hiç kilitli olmadığını görür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen bir insanın hayatını değiştiren şey yeni bir cevap bulması değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendisine yıllardır yanlış soruyu sorduğunu fark etmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİŞBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 19:06:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SUNA KIRAÇ (KOÇ)</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/suna-kirac-koc-3195</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/suna-kirac-koc-3195</guid>
                <description><![CDATA[SUNA KIRAÇ (KOÇ)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onu anlatmak öylesine zordu ki, bazı isimler vardır; gazete manşetlerinde tanıdığınız kadar bilirsiniz, oysaki onların hikâyeleri bir haberin sınırlarını aşar, bir ülkenin hafızasına siner yalnızca başarılarıyla değil, duruşlarıyla, incelikleriyle ve ardında bıraktıkları sessiz izlerle yer ederler.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç da o isimlerden biri, onu sadece bir iş insanı olarak tanımlamak eksik kalır. Türkiye’nin modernleşme hikâyesinde görünmeyen ama derin etkiler bırakan bir figürdü, gücünü gösterişten değil, zarafetten alan bir karakter, sessiz ama kararlı bir yürüyüş belki de en çok bu yüzden onu tanıyanlar için “Figür” değil bir “Değer”di. Bugün anlatmak istediğim Suna Kıraç’ı en kısa haliyle böyle tanımlayabilirim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yaşamaya Dair” adlı şiirinde :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yaşamak dediğin şakaya gelmez</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın…”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demişti Nazım.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç ile bu dizeleri özleştirebiliriz zira Suna Kıraç’ta hayatı ciddiye aldı ve ilkelerinden ömrünün sonuna kadar hiç ödün vermeden aramızdan ayrıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç, Vehbi Koç’un dört çocuğundan en küçük olanıydı. Koç ailesinin zenginliği dışarıdan bakıldığında göz kamaştırırdı oysa aile içinde paranın hükmü olmazdı rahmetli Vehbi Koç evlatlarını bu terbiye ile yetiştirmişti, bu gerçeği Sına Kıraç henüz altı yaşında iken, kendisine satın alınan ayakkabının fiyatını arkadaşlarına söylediği için babasından yediği azar sonucu anlamıştı. Babasının ona vermek istediği ders “Para kazanılır ama onunla caka yapılmaz”dı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı çocuklar için söylenen “Büyümüş de küçülmüş” türünden bir çocuktu. Yaşıtları gibi paranın verdiği rahatlıkla şımarmadığı ve kapris yapmadığı için ona büyük gibi davranılırdı. Hayatını derinden irdeledim belki de büyüklerin arasında çocukluğunu mu yaşayamamıştı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç ailenin diğer fertlerinden farklıydı. Dört kardeşi gibi o da Amerikan Koleji’ne gitmiş ama o yılların delişmenliği içinde kendi deyimiyle “hafif sol ve bohem” bir yaşamı tercih etmişti diyebilirim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Edebiyat ve sanat dünyasından dostlarıyla hep birlikteydi. İnan Kıraç ile evlendiği günlerde Yaşar Kemal ile bir sabah kahvaltısında buluşmuşlar, Yaşar Kemal, İnan Kıraç’a dönüp gülerek&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Damat kızımızı tam komünist yapıyorduk ki elimizden aldın” diye takılmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç o günleri “Solculuğa heves eden ama servetin tüm imkânlarından yararlanan bir gruptuk” diye anlatıyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç’ın lise yıllarında öğretmen olma ideali vardı ama bu hayalini kenara bırakıp üniversite yıllarında İş idaresi ve Ekonomi branşını tercih etmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hatta “Amerikan kolej”ndeki başarılı bir eğitiminin ardından, sınavlarını kazandığı Amerika’nın ünlü üniversitelerinden Wharton College’a kabul edilmişti. Bu Üniversite olayı belki de ilk ve son kez onu babası ile karşı karşıya getirmişti. Durumunu babasına anlatıp, Üniversite eğitimini Amerika’da devam etmek isteğini söyleyince Babası kızını karşısına aldı,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bak kızım ben 59 yaşındayım, sana hasret gitmek istemiyorum” diyerek ABD’ye Wharton College’e gitmesine itiraz etti. Babasını çok seven Suna onu kıramamış ama empati yapıyorum da, eminim çinde bir şeyler kırılmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de kalarak tahsiline Boğaziçi Üniversitesi'nde Bankacılık ve Finansman bölümünden mezun oldu. Vehbi Koç mezun olduktan sonra kızına.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Benim tezgâhım en iyi üniversitedir seni ben yetiştireceğim” sözünü verdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Babasının iş yapma tarzı, titizliği, ayrıntıya nüfuz etmesi vb. niteliklerini içselleştirdi. Öyle ki profesyonellerinin en çekindiği isim olmuştu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplantılara hazırlıklı giriyor, zor sorularla muhatabını sıkıştırıyor, babasının kazandırdığı bir duruş ile israfa dair hassasiyeti kimi zaman can yakabiliyordu. Suna Kıraç bu donanımı ile Koç Topluluğu’nda kendisine ayrıcalıklı bir yer edinirken aslında Türkiye’nin modern anlamda ilk iş kadını ünvanı ile öne çıkıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç 1961 yılında Ankara'da Koç Grubu'na bağlı Fiat şirketine teftişe gittiğinde burada pazarlama müdürü olarak çalışan İnan Kıraç ile tanıştı. İki genç birbirlerini gördükleri anda yıldırım aşkına tutulmuşlardı. Gönül ferman dinlemiyordu. Türkiye’nin en ünlü ailesinin kızı, elit bir yaşamı varken, kendi şirketinde çalışan sıradan bir gençle evlenmesi garipsenmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü geçmişte sermaye birleştirme, işbirliklerini akrabalığa taşıma gibi amaçlarla yapılan iş dünyasındaki evlilik geleneğinin aksine aşk evliliğini tercih etmiş ve evlilik kararını Divan Oteli’ndeki bir iş toplantısı sırasında annesinin kulağına fısıldamıştı. Sonraki yıllarda o aşk hiç sönmedi. Suna Kıraç’ın suskun yıllarında ise gözleri ve İnan Kıraç’ın insanüstü mücadelesi ile adeta hiç tükenmeyecek bir “aşk hikâyesi”ne dönüşecekti. Ve yıllar süren, hiç bitmeyen aşkı noktalamak üzere, 1967 yılında aldığı sürpriz bir kararla İnan Kıraç ile evlendiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evliliklerini bir evlat ile taçlandırmak için çok uğraştılar ama çocukları olmuyordu birlikte radikal bir karar ile evlatlık almak üzere Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yolunu tuttular.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öyle ya mademki çocukları olmuyordu onlar da bir çocuğu evlat edineceklerdi kararları buydu. Kuruma geldiklerinde bahçede oynayan kızı gördükleri anda kararlarını verdiler. O kız İpek’ti, ona duyduları sevgi ile anne baba olmak istekleri tamamlanmış oldu İsmini narin görünüşünden dolayı İpek koydukları kızlarını öylesine sevdiler ki, sonraki yıllarda İnan Kıraç’ın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İstersen aileni bulalım” önerisine İpek&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Benim zaten ailem var başkasını istemiyorum” yanıtını vermişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İpek Koç ailesinin geleneklerine uygun olarak yetiştirildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç en başta da yazdığım gibi yaptığı her işi ciddiye alırdı. Bu bir Koç toplantısı da olabilirdi, kızının okul toplantısı da… Koç geleneği içinde yazışma kültürü doğrultusunda kimi zaman Koç profesyonelleri ve aile üyelerine, kimi zaman ise kızının öğretmenlerine mektuplar yazarak gördüğü yanlışları ya da doğruları vurgulama alışkanlığını hiç yitirmedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1997 yılı bugünün habercisiydi. Henüz 56 yaşındayken herşey parmaklarının uyuşması ile başladı, hastalığının tam teşhisi ABD’de kondu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hastalığının adı ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz) . Doktor, beyin sapı bölgesindeki hücrelerin ölmesi ile kaslarını kullanamayacağını ve üç ile beş yıl içinde solunum cihazına bağlanacağını söylüyordu. ALS hastalığı karşısında Tıp dünyası çaresiz kalmıştı, henüz 13 yaşındaki kızını istediği gibi yetiştiremeyeceği kaygısıyla günlerce ağladı, kaderine isyan etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doktorun dedikleri yavaş yavaş gerçekleşmeye başladı, konuşmakta zorlanıyordu, bir Arçelik toplantısında hastalığını bilmeyenler yaptığı konuşmada yaşadığı zorluğu hayretle izlediler o güne kadar Suna Kıraç’ı sarhoş gören olmadığına göre bir sorun vardı. Yürüme, tutma, konuşma derken nihayetinde solunumunu kendi başına yapamadığı o meşum gece hastaneye kaldırıldığında eşi İnan Kıraç’a verdirdiği sözü hatırlattı. Hastalığının ortaya çıkmasından itibaren tuttuğu günlükte şöyle yazmıştı:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bu yıl 1 Şubat’ta fevkalade ağır ve ciddi bir teşhis kondu. Adı ne olursa olsun ciddi ve beyinle adaleler arasında bir nevi kontak olduğu için yavaş yavaş veya hızla kasların motor hareketi yok oluyor. New York’taki doktorun 700 dolara söylediği güzel havadis (!..) 9 ay gibi kısa bir sürede konuşamayacağım, nefes alamayacağım, yutamayacağım, yemek yiyemeyeceğim, yazamayacağım. Bu hallere gelince nasıl besleneceğim?...Tabii tamamen yıkıldım. Tanrıya dua ettim ki o hallere düşmeden bitmesi için…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşamak değil ölmek istiyordu Suna Kıraç hastane odasında eşi İnan Kıraç’a dönüp vasiyet eder gibi şunları söyledi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İnan makineye bağlayacaklarında sana soracaklar, bağlayalım mı bağlamayalım mı? Sen ‘hayır’ diyeceksin. Makineye bağlanmama müsaade etmeyeceksin” demişti. Tabiki bu bir intihardı, makineye bağlanmamak, yani ölmek…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnan Kıraç öyle bir ikilem arasında kalmıştı ki, uykuları kaçıyordu ancak hastanede tedaviyi reddeden Suna Kıraç’ın yeniden yaşama dönmesini sağlayan kızı İpek oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durumu haber alan İpek hastanede odaya tek başına girmiş ve ve annesinin elini tutup,&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Beni evlat olarak aldığında, anne olmaya karar verdin, kararının arkasında dur… Beni yalnız bırakma, anneme çok ihtiyacım var” dediğinde artık konuşamayan Suna Kıraç sadece gözlerini kırparak kızına “Tamam” demişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç hayata yeniden başlıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnan Kıraç eşine olan sadakatini, umudunu hiç yitirmedi. ALS ile ilgili dünyadaki bütün önemli araştırmaları takip etti, önde gelen bilim insanlarının İstanbul’da her yıl buluşup ALS odaklı bilgi alışverişi yapabilecekleri bir sempozyumla umudu yaşattı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Boğaziçi Üniversitesi içinde açılan NDAL (Nörodejenerasyon Araştırma Laboratuvarı) nörodejenaratif hastalıklar konusunda dünyanın önde gelen 16 laboratuvarından biri oldu. Bu laboratuvarda yetişen bilim insanları dünyanın önemli araştırma merkezlerinde doktora ve post doktora imkânları elde etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suna Kıraç konuşamıyor, yazamıyor du ama ona da çare bulunmuştu, hemşireler koyu renklerle yazılmış 29 harften oluşan kartları ona tek tek gösteriyor, göz kırpmalarını not alarak cümleler oluşturuyordu, işte bu yöntemle oluşturalan mesajı kızı İpek Antalya’da Suna İnan Kıraç Eğitim Parkı’nın açılış töreninde gözyaşları arasında okunmuştu,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şöyle diyordu Suna Kıraç :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ömrümden uzun ideallerim var…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sizi huzur ve dinginlikle izliyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İdeallerimi paylaşanlar sizler…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Size sesleniyorum…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ülkemiz, evlatlarımız ve yarınlarımız için elini taşın altına koyan, zamanını, parasını ve yaşamını bu uğurda geçiren sizler…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yol arkadaşlarım…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mutlulukla başarınızı izliyorum. Attığınız her adımda, çizdiğiniz her hedefte ben de varım. Ördüğünüz her tuğlanın harcında, yarattığınız her eserde, yaptığınız her araştırmada ben de varım…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukların mutluluğu için…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmayın, hep yanınızda olacağım”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve tarihler 15 Eylül 2020 yılını gösterdiğinde Suna Kıraç hastalığına bağlı olarak 79 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi, onu seven binler tarafından Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seni saygı ve rahmetle anıyorum Suna Kıraç, yattığın yer nur, mekanın cennet olsun…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 19:00:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>YEŞİLÇAM’IN ADINI KULLANMAK YETMEZ</title>
                <category>ŞEHNAZ DİLAN</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yesilcamin-adini-kullanmak-yetmez-3194</link>
                <author>dilansehnaz34@gmail.com (ŞEHNAZ DİLAN)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yesilcamin-adini-kullanmak-yetmez-3194</guid>
                <description><![CDATA[YEŞİLÇAM’IN ADINI KULLANMAK YETMEZ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Türk sinemasının hafızası olan Yeşilçam, yalnızca eski filmlerden, unutulmaz repliklerden ve nostaljik şarkılardan ibaret değildir. Yeşilçam; yıllarını sanatına adamış oyuncuların, yönetmenlerin, senaristlerin ve set emekçilerinin alın teriyle oluşturduğu büyük bir kültürel mirastır.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><em><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Son yıllarda birçok projede Yeşilçam’ın adı sıkça kullanılıyor. <strong>‘Yeşilçam ruhu’, ‘Yeşilçam filmi’ </strong>ya da<strong> ‘Yeşilçam’a saygı duruşu’ </strong>gibi ifadelerle geçmişe gönderme yapılıyor. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor… <strong>Yeşilçam’</strong>ın adından söz edilirken, onu var eden emektarlar ne kadar hatırlanıyor? Bugün sinema sektöründe Yeşilçam’ın mirasından yararlanmak isteyen çok sayıda kişi ve kurum bulunuyor. Bu son derece doğal. Çünkü <strong>Yeşilçam,</strong> Türk sinemasının en değerli markalarından biri. Ancak Yeşilçam’ın adını kullanmak ile Yeşilçam’a sahip çıkmak aynı şey değildir.</span></em></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ne yazık ki zaman zaman çekilen filmlerde ve yapılan projelerde, yıllarını Türk sinemasına vermiş emektar oyuncuların yeterince yer bulamadığını görüyoruz. Oysa Yeşilçam’ın gerçek sahipleri, o dönemin sanatçılarıdır. Onlar olmadan Yeşilçam’dan söz etmek mümkün değildir. Birçok emektar sanatçı bugün hâlâ yaşam mücadelesi veriyor. Kimi setlerden uzak kalmış, kimi yılların yorgunluğunu taşırken hâlâ sanat üretmeye çalışıyor. O insanların bilgi birikimi, tecrübesi ve sinemaya kattıkları değer göz ardı edilmemeli. Çünkü Yeşilçam sadece geçmişte kalmış bir dönem değil, yaşayan bir kültürdür.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Yeşilçam</strong>’ın adını taşıyan her proje, mümkün olduğunca bu kültürün temsilcilerine de kapısını açmalıdır. Bu yalnızca bir vefa borcu değil, aynı zamanda kültürel bir sorumluluktur. Çünkü genç kuşakların Yeşilçam’ı tanıması, ancak o dönemin sanatçılarının deneyimlerini ve hikâyelerini yeni nesillere aktarabilmesiyle mümkündür. Bugün bazı çevrelerde <strong>Yeşilçam’</strong>ın ismi üzerinden projeler geliştirilirken, Yeşilçam’ın yaşayan tanıkları çoğu zaman unutuluyor. Oysa Yeşilçam denildiğinde akla ilk gelmesi gerekenler, yıllarca milyonları ekran başına kilitleyen sanatçılardır. Onların emeği olmadan ne Yeşilçam efsanesi doğardı ne de bugün bu kadar güçlü bir mirastan söz edebilirdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><em><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yeşilçam bir tabela değildir. Bir film afişi ya da nostaljik bir dekor da değildir. Yeşilçam, sanatçıların gözyaşıdır, emeğidir, fedakârlığıdır. Bu yüzden Yeşilçam’ın adını yaşatmanın yolu, onun emektarlarını yaşatmaktan geçer. Temennimiz odur ki bundan sonra yapılacak her projede, Yeşilçam’ın sadece adı değil, ruhu da yaşatılsın. Çünkü Yeşilçam’ın gerçek mirasçıları, yıllarını Türk sinemasına vermiş emektar sanatçılardır. Onlara sahip çıkmak ise geçmişe duyulan saygının en anlamlı göstergesidir.</span></em></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şehnaz DİLAN</span></strong></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 17:46:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/06/sehnaz-dilan-1781102760.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BAŞARI BASKISI ALTINDA BÜYÜYEN GENÇLER</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/basari-baskisi-altinda-buyuyen-gencler-3193</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/basari-baskisi-altinda-buyuyen-gencler-3193</guid>
                <description><![CDATA[BAŞARI BASKISI ALTINDA BÜYÜYEN GENÇLER]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar gençlik; hayal kurmanın, kendini keşfetmenin, hata yaparak öğrenmenin ve geleceğe umutla bakmanın adıydı. Bugün ise gençlik, çoğu zaman görünmeyen bir savaşın içinde büyüyor. Bu savaşın adı ne ekonomik kriz ne teknoloji ne de zamanın hızla değişmesi… Bugünün gençlerini en çok yoran şeylerden biri, hiç durmadan üzerlerine yüklenen başarı baskısıdır. Artık çocuklar çok küçük yaşlardan itibaren bir yarışın içine doğuyor. Daha ilkokul sıralarında başlayan “başarılı olmalısın” cümlesi, yıllar geçtikçe büyüyor ve gençlerin ruhuna ağır bir yük gibi yerleşiyor. İyi notlar almak, iyi bir lise kazanmak, iyi bir üniversiteye gitmek, yabancı dil öğrenmek, sosyal olmak, yetenek geliştirmek, kariyer planı yapmak… Gençlerden beklenenler her geçen gün artıyor. Ancak kimse onların ruhsal yorgunluklarını, korkularını ve kaygılarını yeterince konuşmuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern dünya gençlere yalnızca başarılı olmayı değil, kusursuz görünmeyi de dayatıyor. Özellikle sosyal medya çağında gençler artık sadece kendi hayatlarını yaşamıyor; aynı zamanda hayatlarını sergilemek zorunda hissediyor. Bir genç telefon ekranını açtığında, karşısına sürekli başarı hikâyeleri çıkıyor. Yurt dışında eğitim alanlar, genç yaşta şirket kuranlar, kusursuz görünen hayatlar, milyonlarca takipçisi olan insanlar… Her paylaşım, görünmez bir karşılaştırmayı beraberinde getiriyor. Ve bu kıyaslama zamanla gençlerin zihninde derin bir yetersizlik hissine dönüşüyor. Bugünün gençliği belki de tarihin en kalabalık ama en yalnız nesli… Çünkü herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyor. Bir genç artık yalnızca ders çalışmıyor; aynı anda hem başarılı öğrenci, hem sosyal birey, hem üretken insan, hem de mutlu biri olmaya çalışıyor. Oysa insan ruhunun da yorulmaya hakkı vardır. Sürekli güçlü görünmek zorunda olmak, zamanla insanı içten içe tüketir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden insanlar başarısızlıktan korkardı. Şimdi gençler yetersiz görünmekten korkuyor. Çünkü çağımızda insanlar karakterlerinden çok başarılarıyla değerlendiriliyor. Kaç dil bildiğin, hangi okuldan mezun olduğun, ne kadar kazandığın, sosyal medyada ne kadar görünür olduğun; insanın değer ölçüsü haline getiriliyor. Böyle bir düzende gençler, kendilerini sürekli eksik hissetmeye başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üstelik başarı baskısı yalnızca okul ya da kariyer alanında değil; hayatın her alanında hissediliyor. Güzel görünmek zorundasın, dikkat çekmek zorundasın, aktif olmak zorundasın, üretmek zorundasın… Ve tüm bunları yaparken bir yandan da mutlu görünmek zorundasın. Çünkü modern dünya artık insanlara üzülme hakkını bile çok görmeye başladı. Gençler ağlarken bile güçlü görünmeye çalışıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durumun en ağır sonuçlarından biri de ruhsal tükenmişlik… Son yıllarda gençler arasında kaygı bozuklukları, depresyon, yalnızlık hissi ve gelecek korkusu hızla artıyor. Çünkü insan zihni sürekli baskı altında kaldığında, bir noktadan sonra yorulmaya başlıyor. Dinlenemeyen ruhlar, zamanla sessizleşiyor. Ve ne yazık ki birçok genç bunu ailesine, arkadaşlarına ya da çevresine anlatamıyor. Çünkü yardım istemeyi bile “güçsüzlük” olarak görüyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ailelerin beklentileri de çoğu zaman bu baskıyı artırabiliyor. Elbette her anne baba çocuğunun iyi bir hayat yaşamasını ister. Ancak bazen sevgiyle söylenen sözler bile farkında olmadan ağır bir yük haline gelebiliyor. “Biz senin için çok emek verdik”, “Sen en iyisini yaparsın”, “Başarısız olamazsın” gibi cümleler gençlerin omuzlarında görünmez bir sorumluluğa dönüşüyor. Bazı gençler için başarısız olmak yalnızca bir sonuç değil; ailesini hayal kırıklığına uğratma korkusu anlamına geliyor. Eğitim sistemi de bu yarışın önemli bir parçası haline gelmiş durumda. Gençler yıllarca birkaç saat sürecek sınavlar için hazırlanıyor. Bir sınav sonucunun, bir insanın zekâsını, emeğini ve geleceğini belirlemesi büyük bir psikolojik baskı yaratıyor. Oysa hayat yalnızca sınavlardan ibaret değildir. Başarı da tek bir puanla ölçülemez. Merhametli olmak, vicdanlı olmak, iyi bir insan olmak da hayattaki en büyük başarılardan biridir. Ancak ne yazık ki günümüz dünyası bunu gençlere yeterince hissettirmiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün birçok genç ne istediğini bile tam olarak bilmiyor. Çünkü kendi hayallerini değil, toplumun beklentilerini gerçekleştirmeye çalışıyor. Oysa insan başkalarının çizdiği yolda yürüdüğünde değil, kendi ruhuna uygun bir hayat kurduğunda mutlu olabilir. Her insanın yeteneği, hayali ve yaşam temposu farklıdır. Kimi hızlı ilerler, kimi geç keşfeder kendini… Ama modern çağ, herkesi aynı hızda koşmaya zorluyor. Belki de artık gençlere sürekli “Daha fazlasını yapmalısın” demek yerine, biraz durup onları anlamaya çalışmalıyız. Çünkü bazen bir gencin en çok ihtiyaç duyduğu şey nasihat değil; anlaşılmaktır. Biraz dinlenmeye, biraz nefes almaya, hata yapabilmeye ihtiyaçları var. Çünkü hata yapmak başarısızlık değil, insan olmanın bir parçasıdır. Unutmamalıyız ki baskıyla büyüyen gençlik zamanla yorulur. Ama sevgiyle büyüyen gençlik; özgüvenli, üretken ve mutlu bireylere dönüşür. Gençlerin omuzlarına yalnızca beklenti yüklemek yerine, onlara umut vermeliyiz. Çünkü geleceği değiştirecek olan şey yalnızca başarı değil; sağlıklı ruhlar, güçlü karakterler ve mutlu bireylerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de artık gençlere şunu söylemenin zamanı geldi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hayat bir yarış değil. Herkes aynı hızda yürümek zorunda değil. Yorulabilirsin, düşebilirsin, bazen başarısız olabilirsin. Ama bunların hiçbiri senin değerini azaltmaz. Çünkü sen sadece kazandıklarınla değil, kalbinle, hayallerinle ve varlığınla değerlisin.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Jun 2026 18:56:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GECENiN KARANLIĞINDAN GÜNDÜZÜN AYDINLIĞINA</title>
                <category>Fatoş ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gecenin-karanligindan-gunduzun-aydinligina-3192</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (Fatoş ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gecenin-karanligindan-gunduzun-aydinligina-3192</guid>
                <description><![CDATA[GECENiN KARANLIĞINDAN GÜNDÜZÜN AYDINLIĞINA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında geceyi hiç sevmem karanlıklar korkutur beni gölgemden bile huzursuzluk duyarım günün karanlığa dönen kısmında eve dönerken ürperirim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Akşam saatlerinde yapılan işten bile hayır gelmez derdi annem, bir sürü batıl inançları kulağımda küpe oldu, ünlü Atasözü de hep dilimin ucunda döndü durdu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Akşamın hayrından sabahın şerri iyidir” derdi anacığım, evin ışıkları ister beyaz ister sarı olsun , örgü ya da dantel dışında hiç iş yapmak istemezdi eğer o da babamın iyi saattelerine denk gelip örmesine izin verirse yoksa o yumağı da dantel ipini de fırlatır atardı, annem de söylenerek dolaşan ipini açmaya çalışır kaldırıp bir kenara koyardı. Sohbet, muhabbet varken örgüye dikkatini vermek de ne demekti ki&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Beni görünce mi aklına geliyor bunu örmek” diye söylenirdi rahmetli …&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üç kızın çeyizi anca mı biterdi ki acaba ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Akşam olunca komşu kapıyı çalsa kahve, turşu, tuz ya da biber istemeye gelse asla vermezdi. Yoktan yere kavga çıkar , evin huzuru bozulur diye.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski komşuluklarda tüm bunlar istenirmiş demek ki şimdi ki komşular değil bir şey istemek için kapıyı çalacak!&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vallahi selam bile almayı istemiyorlar herkes kendi dört duvarının içinde sessiz sedasız yaşayıp gidiyor,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Akşam tırnak kesmek mi aman Allahım hiç olacak şey mi ? ⁠Günah olur … Niye diye hiç sorguladım mı acaba? Vallahi ipin ucunu kaçırdım artık nerde sevap, nerde günah, ben takipten çıktım . Şu makasın ağzını açık bırakmak da olmasa kimse kavga etmeyecek herşey güllük gülistanlık devam edip gidecekti ne güzel.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Tembih anahtardır” derdi annem ben söyleyim de siz isterseniz uygulamayın sıkı mı uygulamamak bir çimdikle kolumuz mosmor olurdu vallahi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karanlık bütün pislikleri , bütün çirkinlikleri örtüyor muydu acaba?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günün ışığı akşama doğru solarak girerken akıl muhasebe yoluna giriyor gün boyu geçen saatlerin hesabını karanlıkta mı veriyordu, herkes için mi ? Hiç sanmıyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yastığa başımızı koyduğumuzda bir günlük zaman film şeridi gibi geriye sarıyor sabahın ilk saatlerinden gecenin uykudan öncesine kadar neler yaptığımızla başlayıp kimlerin yüreklerine dokunarak mutlu ettiğimiz bilerek yada bilmeyerek kimlerin kalbini kırdığımızın listesini çıkarabiliyorduk.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tebessüm herkese miydi , ya da asık suratla yol almak mı tercihimizdi? Gittikçe mutsuz, kavgacı bir ülke mi olmaya başlamıştık? Herkes bir vesileyle birbirine kızıyor, hır çıkarıyordu. Oysa çocukluğumda insanlar birbirine emanet gibiydi. İhtiyacı olan komşunun evine giden yardımın reklama ihtiyacı yoktu sessiz sedasız el verilirdi, çocuklara yan gözle bakmayan komşu teyzeleri, komşu amcaları vardı. Tüm bu çirkinlikler günün ışıklarında ortaya çıkıyordu bu masal çoktan bitti .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karanlıkta yalnızlığımızı yaşarken gündüz güneşin ışıklarında ise çoklu yaşamak bu kadar zor muydu, hangisi daha kolay olmalıydı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gündüzün aydınlığı ne kadar çok şeyi sığdırıyor içine, günün ilk ışıklarıyla akıp giden bir hayatı mesela sabah uykudan uyanmayı, yemeyi içmeyi varsa okula gitmeyi, herkesin farklı iş kollarındaki çalışma hayatını, ev, iş, sokak temizliğini her türlü alışverişi, koşuşturmayı, taşıtların gürültüsünü, birbirine karışan insan seslerini, çocuk parklarındaki çocukların sevincini , ağlamayı , gülmeyi , şen kahkahaları, küçücük köpeklerin büyük havlamalarını, çiçeklerin kokusunu, kuşların cıvıltısını, rüzgarın uğultusunu ve yağmurun sesini, acı - tatlı sürprizleri.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her şeyden önce hayatın ne getireceğini sorgulayarak düşünmeyi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi sorsam size gece mi insan hayatı için önemli yoksa gündüz mü?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ay’ ın iki yüzü var yarısı karanlık, yarısı aydınlık insanların da iki yüzü var onların da kimi aydınlık, kimi karanlık ama dilin iki tadı var hem acı hem tatlı acıları dün de bırakıp bugünü ve yarını tatlılıkla geçirmeye ne dersiniz?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hep tatlı yiyip , tatlı konuşalım karanlıkları dün gecede bırakıp aydınlık gündüzlere uyanmak dileğiyle hepinize sevgiler, saygılar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 19:02:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çalışanlar Neden Daha Fazla Para Değil, Daha Fazla Özgürlük İstiyor?</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/calisanlar-neden-daha-fazla-para-degil-daha-fazla-ozgurluk-istiyor-3191</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/calisanlar-neden-daha-fazla-para-degil-daha-fazla-ozgurluk-istiyor-3191</guid>
                <description><![CDATA[Çalışanlar Neden Daha Fazla Para Değil, Daha Fazla Özgürlük İstiyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar çalışma hayatının temel kuralı çok basitti. İnsanlar daha fazla kazanmak için daha fazla çalışır, daha fazla çalıştıkça daha fazla yükselir ve yükseldikçe daha mutlu olacaklarına inanırlardı. Uzun yıllar boyunca başarı; maaş bordrolarındaki rakamlarla, makam odalarının büyüklüğüyle ve kartvizitlerin üzerindeki unvanlarla ölçüldü. Toplumun büyük çoğunluğu için iyi bir iş sahibi olmak, yüksek maaş almak ve kariyer basamaklarını hızla çıkmak hayatın en önemli hedeflerinden biri haline geldi. İnsanlar yıllarını bu hedeflere ulaşmak için harcadılar. Kimi sabah gün doğmadan evden çıktı, kimi çocuklarının büyüdüğünü kaçırdı, kimi sevdiklerine ayırması gereken zamanı işine verdi. Çünkü onlara göre bütün bu fedakârlıkların sonunda ulaşılacak olan şey mutluluktu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat hayat her zaman teorilerle aynı yönde ilerlemiyor. Son yıllarda çalışma dünyasında yaşanan büyük değişim, aslında insanların para ile mutluluk arasındaki ilişkiyi yeniden sorgulamalarına neden oldu. Birçok çalışan yıllarca peşinden koştuğu yüksek maaşlara ulaştığında beklediği huzuru bulamadığını fark etti. Daha çok kazanıyordu ama daha az yaşıyordu. Daha iyi şartlara sahipti ama kendisine ait zamanı giderek azalıyordu. Daha büyük sorumluluklar üstleniyor ancak hayatındaki küçük mutlulukları birer birer kaybediyordu. İşte tam da bu noktada çalışma hayatının en önemli sorularından biri ortaya çıktı: İnsanlar gerçekten daha fazla para mı istiyor, yoksa daha fazla yaşam hakkı mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünün çalışanları bu soruya çok net bir cevap veriyor. İnsanlar artık yalnızca geçimlerini sağlamak istemiyor, aynı zamanda hayatlarını da yaşamak istiyor. Çünkü modern çağın en büyük problemi sanıldığı gibi para eksikliği değil, zaman eksikliğidir. Bir insanın cebindeki para azalınca bunu telafi etmesi mümkündür. Daha çok çalışabilir, yeni fırsatlar yaratabilir veya yeniden kazanabilir. Ancak kaybedilen zamanın geri dönüşü yoktur. Kaçırılan bir çocukluk geri gelmez. Ertelenen bir hayal yıllar sonra aynı heyecanı vermez. Sürekli sonraya bırakılan mutluluklar bir gün insanın karşısına pişmanlık olarak çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık tarihinde belki de ilk kez çalışanlar maaşlarından çok hayat kalitelerini konuşuyorlar. Çünkü insanlar artık şunu görüyor: Yüksek maaş almak, yüksek yaşam kalitesi anlamına gelmiyor. Bir insan çok iyi kazanıyor olabilir ama ailesiyle vakit geçiremiyorsa, sevdiği şeylere zaman ayıramıyorsa, her sabah yorgun uyanıyor ve her akşam tükenmiş hissediyorsa, kazandığı para ne kadar yüksek olursa olsun içindeki eksiklik hissi kaybolmuyor. Çünkü insan yalnızca para kazanmak için yaratılmış bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda hissetmek, paylaşmak, üretmek, dinlenmek, sevmek ve yaşamak ister.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün çalışanların özgürlük talebinin altında yatan temel sebep de budur. İnsanlar artık çalışma saatlerinin dışında da bir hayatlarının olduğunu hatırlatmaya çalışıyorlar. Onlar için mesele sadece evden çalışabilmek ya da birkaç saat daha az mesai yapmak değildir. Asıl mesele kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilmektir. Çünkü özgürlük talebinin özünde güven vardır. İnsanlar yaptıkları işin her dakikasının kontrol edilmesini değil, ortaya koydukları sonucun değerlendirilmesini istiyor. Sürekli izlenmek değil, değer görmek istiyor. Dakikalarla değil katkılarıyla ölçülmek istiyor. Bu nedenle günümüzde birçok çalışan için esnek çalışma saatleri bazen maaş artışından daha kıymetli hale geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünün çalışma kültürü sadakati para ile satın alabileceğini düşünüyordu. Oysa bugünün çalışanı için sadakatin tanımı değişti. Artık insanlar kendilerine saygı gösteren, fikirlerini önemseyen, özel hayatlarına değer veren kurumlarda çalışmak istiyor. Çünkü insan yalnızca iş yerindeki performansından ibaret değildir. Her çalışanın iş dışında da sorumlulukları, hayalleri, mücadeleleri ve hikâyeleri vardır. Çocuğunu okula götürmek isteyen bir baba, yaşlanan annesine destek olmaya çalışan bir evlat, eğitimine devam etmek isteyen bir genç ya da kendisine biraz olsun zaman ayırmaya çalışan bir çalışan... Hepsi aynı gerçeği hatırlatıyor: İnsanların hayatı sadece mesai saatlerinden oluşmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son yıllarda birçok araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlar da bunu destekliyor. Çalışanların önemli bir bölümü daha yüksek maaşlı ancak katı kurallarla yönetilen işlerden ziyade, biraz daha az kazandıkları ama kendilerine zaman bırakabilen işleri tercih ediyor. Çünkü insanlar artık paranın satın alamayacağı şeylerin değerini daha iyi anlıyor. Bir çocuğun doğum gününde yanında olabilmek, aileyle geçirilen bir akşam yemeği, dostlarla yapılan bir sohbet, dinlenerek geçirilen bir hafta sonu veya sadece kendinle baş başa kalabildiğin birkaç saat... Bunlar maaş bordrolarında görünmez ama hayatın gerçek zenginliğini oluşturur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de çalışma hayatının geleceğini değiştirecek olan en önemli kavram özgürlük olacak. Çünkü yeni nesil çalışanlar kariyerlerini hayatlarının merkezine koymak yerine hayatlarını merkeze koyarak kariyer planı yapıyorlar. Artık insanlar iş ve yaşam arasında seçim yapmak istemiyor. İkisini de dengeli bir şekilde sürdürebilecekleri bir düzen arıyorlar. Çünkü başarı yalnızca ne kadar kazandığınla değil, kazandıkların uğruna neleri kaybetmediğinle de ilgilidir. Yıllarca yüksek maaşlar uğruna ertelenen hayatlar, bugün çalışanlara çok önemli bir ders verdi: İnsanın en değerli sermayesi banka hesabındaki para değil, yaşayabildiği zamandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden günümüz çalışanları daha fazla maaş istemekten önce daha fazla özgürlük istiyor. Çünkü onlar artık yalnızca geçinmek istemiyorlar. Yaşamak istiyorlar. Daha fazla para kazanmak elbette önemlidir ancak insanın kendi zamanını yönetebilmesi, sevdiklerine vakit ayırabilmesi, hayallerini ertelememesi ve hayatını gerçekten hissederek yaşayabilmesi çok daha değerlidir. Geleceğin en güçlü şirketleri de muhtemelen bunu anlayanlar olacak. Çünkü çalışanlarına sadece maaş veren kurumlar onları bir süre ellerinde tutabilirler. Ama çalışanlarına değer veren, güven veren ve nefes alabilecekleri bir yaşam alanı sunan kurumlar gerçek bağlılığı kazanacaklardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak bugün çalışma hayatında yaşanan değişim bir maaş meselesi değil, bir yaşam meselesidir. İnsanlar artık hayatlarının en güzel yıllarını yalnızca çalışarak geçirmek istemiyor. Emeklerinin karşılığını almak isterken yaşamaktan vazgeçmek de istemiyor. Çünkü para yeniden kazanılabilir, kariyer yeniden inşa edilebilir, fırsatlar yeniden bulunabilir. Ancak yaşanmamış bir gün, kaçırılmış bir an ve ertelenmiş bir hayat asla geri getirilemez. Belki de bu yüzden günümüz çalışanlarının verdiği en güçlü mesaj şudur: "Bize sadece daha fazla para değil, yaşayabileceğimiz bir hayat verin."</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 18:59:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HABERCADDESİTV GÜCÜNE GÜÇ KATIYOR</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/habercaddesitv-gucune-guc-katiyor-3190</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/habercaddesitv-gucune-guc-katiyor-3190</guid>
                <description><![CDATA[HABERCADDESİTV GÜCÜNE GÜÇ KATIYOR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bazı insanlar vardır, başkalarının başarısını alkışlamak yerine, ne zaman düşeceğini hesaplar. Birileri yol alırken onlar yol kesmeye çalışır. Birileri üretirken onlar dedikodu üretir. Son üç yıldır HabercaddesiTV hakkında yapılan yorumlara baktığımda tam da bunu görüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kurulduğumuz ilk günlerde <strong>‘Birkaç ay sürmez’ </strong>diyenler oldu. Sonra <strong>‘Bir yılı göremez’ </strong>dediler. Bir yıl geçti, iki yıl geçti, şimdi üçüncü yılı da geride bıraktık. Bu kez de ‘Acaba ne zaman bitecek?’ diye beklemeye başladılar. Beklediler, bekliyorlar ve belli ki daha çok bekleyecekler.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü <strong>HabercaddesiTV</strong> tesadüflerle kurulmuş bir mecra değil. Bu kanal yıllarını gazeteciliğe vermiş insanların emeğiyle, tecrübesiyle ve alın teriyle ayakta duruyor. Dijital medyada kalıcı olmanın ne kadar zor olduğunu bilenler, üç yılı aşkın süredir aralıksız yayın yapmanın ne kadar büyük bir başarı olduğunu da çok iyi bilir.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Elbette yol boyunca engellerle karşılaştık. Kimi zaman ekonomik zorluklar oldu, kimi zaman çeşitli oyunlarla önümüzü kesmeye çalışanlar çıktı. Ama her defasında daha güçlü döndük. Çünkü bizim enerjimizi dedikodular değil, üretmek besliyor. Bizim motivasyonumuz başkalarının ne söylediği değil, izleyicilerimizin bize duyduğu güven.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şimdi yaz sezonuna giriyoruz. Kimi insanlar tatil planları yaparken biz yeni programların hazırlıklarını yapıyoruz. Yeni projeler, yeni yüzler, özel röportajlar ve ses getirecek yayınlarla izleyicilerimizin karşısına çıkmaya hazırlanıyoruz. Yaz boyunca <strong>HabercaddesiTV</strong> ekranlarında birbirinden farklı ve dikkat çekici içerikler yer alacak.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşin ilginç yanı şu, kanalın büyümesini istemeyenlerin sayısı arttıkça bizim çalışma azmimiz de artıyor. Çünkü biliyoruz ki insanlar başarısız olacağınızı düşünüyorsa bu normaldir. Ama başarınız bazılarını rahatsız etmeye başladıysa doğru yoldasınız demektir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün geriye dönüp baktığımızda, üç yıl önce kurulan küçük bir dijital platformun artık geniş kitlelere ulaşan bir medya markasına dönüştüğünü görüyoruz. Bu başarı ne bir kişinin ne de birkaç kişinin başarısıdır. Bu başarı, gecesini gündüzüne katan ekip arkadaşlarımızın ve bizi yalnız bırakmayan izleyicilerimizin ortak başarısıdır.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yaz sezonuna bomba gibi girmeye hazırlanırken yeni yayın dönemi için de çalışmalarımız sürüyor. Yani anlayacağınız, bazıları gün saymaya devam ederken biz yeni projelerin günlerini sayıyoruz. Kısacası,<strong>HabercaddesiTV</strong> yoluna devam ediyor. Hem de durmadan, yorulmadan ve her geçen gün daha da büyüyerek... Rahatsız olanlara kötü bir haberim var, daha yolun başındayız.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 15:15:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SAYILAR NİYE BU KADAR ÖNEMLİ !</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sayilar-niye-bu-kadar-onemli-3189</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sayilar-niye-bu-kadar-onemli-3189</guid>
                <description><![CDATA[SAYILAR NİYE BU KADAR ÖNEMLİ !]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sayılar öylesine hayatımıza girmiş ki, onsuz bir şey olmuyor, düşünebilirmisiniz eğer sayılar olmasaydı, hayat dururdu…&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sayıların insan hayatındaki önemini biliyoruz. Bu yüzden de takdir ettiğimiz kimselere “Hesap adamı" diyerek, takdirimizi belirtirken, savruk, insanlar içinde "Hesap, kitap bilmez" diyerek tenkit ettiklerimiz de olur.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kısacası insanlar sayılarla iç içe yaşarlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne bileyim, evladımız dünyaya geldiği anda ilk kaydı bir sayıyla tutulur: doğum tarihi, kilosu, boyu… Okul yıllarında başarı notlarla ölçülür. Mesela deriz ki, “Parasız birşey olmaz”, çokları evet doğru diyebilir, iyi de peki sayı olmasaydı para olur muydu sizce ! Ne bileyim markette herhangi bir yer de alacağınız herşeyini parası sayı ile yazılır, Asansörle kaçıncı kata çıkacağınız sayı ile yazılır… kısaca aklınızın alabileceği herşey sayı ile ifade edilir,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence sayılar, insanlığın evreni anlamlandırma çabasının en güçlü araçlarından biridir. Günlük hayatımızda fark etmeden kullandığımız bu semboller, aslında medeniyetlerin gelişiminde büyük bir rol oynamıştır. Alışveriş yaparken fiyat hesaplamak, zamanı ölçmek, bilimsel araştırmalar yapmak ve teknolojiyi geliştirmek tamamen sayıların sağladığı düzen sayesinde mümkün olduğu bilinen gerçektir, işte durum böyle iken, acaba insanoğlu sayılarla nasıl tanıştı, bu semboller nasıl bulundu, nasıl hayatımıza girdi dersiniz !</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar sayıları icat etmeden önce, günlük yaşamlarında basit sayma ihtiyaçlarını karşılamak için taşlar, çentikler ve diğer semboller kullanmışlardı. İlk sayı sistemleri avcı-toplayıcı toplumlarda ortaya çıktı. Bu toplumlar genellikle sayılar yerine, sadece saymayı gerektiren nesneler arasında bir eşleştirme yaparak, basit sayma yöntemleri geliştirdiler. İlk sayıların bir grup nesneyi saymak ve organize etmek için kullanıldığı düşünmekteyim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarihteki ilk insanlar, ellerini kullanarak sayma yapardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Parmak sayımı, belki de ilk matematiksel işlem olarak kabul edilebilir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaman içinde taşlar, düğümler veya çentikler de sayma aracı olarak kullanıldı. Hatta yapılan arkeolojik kazılarda MÖ 20.000 yıllarında Afrika’da bulunan Ishango kemikleri, insanların çentikleme yöntemiyle sayma yaptıklarını gösteren erken dönem matematiksel deliller olarak tarihe geçti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzun uzadıya yazıpta kimseyi sıkmak istemiyorum, Sümerler Çivi yazısıyla kayıt altına aldığı tabletler günümüze kadar gelmiştir, öyle ki Sümerlerin kullandığı 60 tabanlı bir sayı sistemi günümüzde de kullanılmaktadır, halen açılar (360 derece), zaman (60 saniye, 60 dakika) vb. Saymakla bitmez …&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sümerlileri Eski Mısırlılar takip etmişler, onlarda onluk sistemi kullanmaktaydı, Biyografik yazılardan anladığımızda Piramitlerin yapımında bu onluk sistemin kullanıldığı ortaya çıktı…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak biz daha yakınlara gelelim, işte günümüzde kullandığımız 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 ve 0 olarak tanımladığımız Onluk sistemde, herne kadar “Batı Arap” sistemi olarak bilinse de, gerçekte Hint matematikçi Brahmagupta,(MS 598–668) sıfırın aritmetik kurallarını formüle eden ilk kişiydi. O zamana kadar sıfır bir sayı olarak kabul edilmemekte sadece (.) ile tanımlanmaktayken, Brahmagupta başı ve sonu belgeleyen bir çember (0) olarak tanımlayıp sıfırı bir sayı olarak tanımladı. Sıfır, sayıların yazılışı ve hesaplama yöntemlerinde devrim yarattı. Boşluğu temsil etmenin yanı sıra matematiksel işlemleri basitleştirdi. Bugün kullandığımız 0-9 arasındaki rakamları içeren ondalık sayı sistemi, Hindistan’da ortaya çıktı ve Arap matematikçiler tarafından Batı’ya tanıtıldı. Onun içindir ki, günümüzde kullandığımız rakamlar yazılışı bakımından Batı Arap sistemi olarak tanımlanmaktadır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tabiki bazı Avrupa ülkeleri Romen rakamlarını kullansada kullanış bakımından basitlik gözönüne aldıklarından Batı Arap Alfabesindeki rakamlara döndüler, Kısa bir örnek verecek olursam (97) rakamını Romen rakamları ile yazacak olsaydık (XCVII ) olarak karmaşık bir sistemle yazılacaktı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte sayıların önemi daha da artı . Mesela günümüzde tüm hayatımızı kolaylaştıran bilgisayarlar sadece 0 ve 1 rakamlarından oluşan ikili sistemle çalışır. İnternet, yapay zeka ve modern iletişim teknolojileri tamamen sayıların oluşturduğu karmaşık sistemler üzerine kuruludur. Bu nedenle benim görüşüme göre sayılar, yalnızca matematik derslerinin konusu değil; modern dünyanın temel yapı taşlarından biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şuna inanırım ki, sayılar insanlığın ortak dilidir hayatımızın her alanında bizi yönlendirir, düzen kurar ve geleceği şekillendirirler belki de bu nedenle, sayıların olmadığı bir dünya düşünmek; pusulasız bir gemiyle okyanusa açılmak gibidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu haftalıkta bu kadar, haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Jun 2026 18:58:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>EYÜP SABRİ TUNCER</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/eyup-sabri-tuncer-3188</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/eyup-sabri-tuncer-3188</guid>
                <description><![CDATA[EYÜP SABRİ TUNCER]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Bizim ne güzel adetlerimiz vardı eskiden, misafirliğe gittiğimizde çaydan önce kolonya ikram edilirdi mis gibi kokar içimiz ferahlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Hele ki Limon kolonyasının keskin kokusu her yeri sarardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Kolonya sevenlerin iyi bildiği bir marka vardır, Eyüp Sabri Tuncer.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Kolonyayı Türkiye’ye getiren, bizlerle tanıştıran markadır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Kolonyanın icadı ise oldukça ilginçtir, XVII yüzyılda Almanya'nın Köln şehrinde yaşayan İtalyan mucit Giovanni Paolo Feminis, Floransa’lı keşişlerden öğrendiği özel bir karışımı uygulamıştı. Etil alkollü formülün içine bergamot, limon ve portakal esansı katarak yeni bir ürün geliştirmişti, bu karışıma önce “Eau Admirable" (Hayranlık verici su), daha sonra da "Eau de Cologne" (Köln suyu, Almanca “Kölnisch Wasser”) adını verdi ve hepimiz böylece kolonya ile tanışmış olduk.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Bizleri bu muhteşem icat ile tanıştıran efsane isim Eyüp Sabri Tuncer’i sanıyorum merak etmeye başladınız o zaman hep beraber tanıyalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Eyüp Sabri Tuncer 1860'larda Bosna'dan önce Bursa'ya, sonra İnegöl'e göç eden bir ailenin çocuğudu. 1898'de dünyaya gelmişti, babası Süleyman Ağa, 1908'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Bosna'yı ilhak etmesi üzerine ailesiyle birlikte önce İstanbul'a sonra da İnegöl'e geldi. Süleyman Ağa 1913'te kısa bir süre tarımla uğraşmayı denediyse de arzu ettiği sonuçları alamayarak evinin altında bir bakkal dükkânı açmaya karar verdi fakat bu kez de sağlığı elvermedi ve hayatını kaybetti. Ailenin bütün yükü ergen yaşlardaki Eyüp Sabri'nin omuzlarındaydı. Eyüp Sabri, komşuları Hilmi Bey'in yönlendirmesiyle devrin zincir mağazaları manifaturacı “Abranosyanlar”ın yanına çırak olarak girdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Ailesi de işleri de büyüyordu artık yeni bir başlangıcın tam zamanıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Baba evini satıp Ankara’nın yolunu tuttu. 1923 yılında ilk perakende satış mağazasını burada açtı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Bu dönemde kolonya yoktu, ısmarlama gömlekçilikle birlikte şapka, atkı, mendil, çorap, kösele ve deri valiz, el çantası, şemsiye gibi tuhafiye ürünlerinin satış faaliyetlerini yürütüyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Bir İstanbul seyahati sırasında esans satıcısından öğrendiği kolonya imalatı kendisinin ve ailesinin yaşamını kökten değiştirdi. 1930’lu yıllara ait zorlu pazar koşullarında ürün kataloğu olarak da kullanılan broşürler hazırladı ve bunları posta kutularına, kapılara bırakarak firmasının reklamını yaptı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Oğlu Sabahattin Tuncer, 1950’li yıllarda ikinci kuşak olarak aile şirketinde babasının yanında çalışmaya başlar.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Esanslara, kokulara olan merakıyla bilinen Sabahattin Bey’in babasının kurduğu şirketin başına geçerek koku ve esans araştırmaları konusunda önemli çalışmalar yaptı. İstanbul’da iş seyahati sırasında Cağaloğlu’nda bir dükkânda gördüğü ‘Le Livre du Parfumeur’ kitabı özellikle kendisine ilham olmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Bu kitaba olan merakı ve ilgisi sayesinde, edindiği bilgiler ışığında yurt dışındaki esans firmalarına Türkçe mektuplar yazdı, bir mektubuna yanıt gelmesiyle İsviçre’ye gitti, işini ve ürünlerini geliştirmek için büyük çaba harcadı. 1967’de tüm bu yoğun çalışmaları sayesinde limon kolonyasının formülünü geliştirerek bir ilki gerçekleştirdi ve günümüzde bile öncelikle kullandığımız Türkiye’nin ilk yerli limon kolonyasını üretmeye başladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>1970’lerde ise artık işi tümüyle devraldığında Eyüp Sabri Tuncer markasının temelini oluşturan kolonya ile özdeşleşmesini sağlamıştır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Kendi formülünü üretmesi, kaliteli ürünleri uygun fiyata satması sonucu bu da doğal olarak talebi artırmıştı. Artık kolonya üretimi için daha büyük bir tesise ihtiyaç duyulmuştu. 1970’te Ankara’daki gıda toptancılarının merkezi olan Işıklar Caddesindeki binanın öncelikle giriş ve bodrum katını kiraladı. Zaman içinde beş katlı binanın tamamını kiralayarak tüm üretimini bu tesiste yapmaya başladı. Talepler öylesine büyüdü ki bu imalathane artık markaya yetmez hale gelmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>1933 te yurt dışından gelen esanslarla kolonya imalatı ve satışı, 1970'lerde yerini yerli kokulu ürünlerden narenciye kabuk yağları, lavanta çiçeği, kekik vs. esanslarına bıraktı. Kolonya artık Türkiye'de üretilmeye başlamıştı, 1972 yılında işi tamamen devralan oğlu Sabahattin Tuncer ile birlikte çok ortaklı, halka açık bir şirket oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Doğruluk derecesini bilemem ama şöyle bir anekdot çok söylenir, yazılanlara göre biraz gerilere gidecek olursak, bir zamanlar iflasın eşiğine gelen Eyüp Sabri Tuncer bir gün elinde bir şişe kolonya ile, Vehbi Koç'u ziyarete gider.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>"Ağam çok sıkıştım, paraya ihtiyacım var bana borç ver” der:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Vehbi Koç, misafirine çay söyler, ona itibar eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Sonra da şöyle der:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>“Kusura bakma Eyüp Sabri Bey borç veremem, borç vermek çok kolay ama en iyisi vermemek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Borç verirsem, seninle dostluğumuz bozulur, vermezsem yine dost kalmaya devam ederiz, bana hediye getirdiğin şu kolonyaya iyi bak, şişenin deliği çok küçük kolonya çok zor akıyor sen şişenin deliğini büyüt, delik büyürse kolonya çabuk tükenir, sürüm artar altı ayda toparlanırsın”.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Aradan altı ay geçer</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Eyüp Sabri Tuncer, Vehbi Koç’u tekrar ziyaret eder,&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>- Sağol ağam, dediğini yaptım, satış birden arttı, toparlandım aklınla bin yaşa diyerek teşekkür eder.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>1980 yılında Eyüp Sabri Tuncer Ankara'da&nbsp;tedavi gördüğü hastanede 93 yaşında iken hayatını kaybeder.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Rahmetle anıyorum, mekanı cennet olsun.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Lucida Sans Unicode,Lucida Grande,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 19:00:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>YEŞİLÇAM EMEKÇİLERİNE VEFA BORCUMUZ VAR</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yesilcam-emekcilerine-vefa-borcumuz-var-3187</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yesilcam-emekcilerine-vefa-borcumuz-var-3187</guid>
                <description><![CDATA[YEŞİLÇAM EMEKÇİLERİNE VEFA BORCUMUZ VAR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Türk sinemasının temelini atan, milyonların gönlünde taht kuran Yeşilçam emekçileri bugün ne yazık ki hak ettikleri değeri göremiyor. Bir zamanlar setten sete koşan, kimi zaman zor şartlar altında sanatını icra eden, yıllarca sinema ve televizyon dünyasına hizmet eden birçok usta oyuncu, günümüzde yeni projelerde kendisine yer bulmakta zorlanıyor. Oysa bugün izlediğimiz yerli sinemanın ve televizyon sektörünün geldiği noktada onların alın teri, emeği ve fedakârlıkları büyük bir paya sahip.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yeşilçam yalnızca bir film endüstrisi değildi. Aynı zamanda Türkiye'nin sosyal hayatını, kültürünü ve duygularını beyaz perdeye taşıyan büyük bir sanat hareketiydi. O yıllarda çekilen filmler, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ ilgiyle izleniyor. Çünkü o filmlerde samimiyet, doğallık ve insan hikâyeleri vardı. Bu hikâyeleri unutulmaz kılan ise hiç kuşkusuz dönemin oyuncularıydı.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Birçok Yeşilçam sanatçısı, bugün sahip olunan teknik imkanların çok uzağında çalıştı. Uzun çalışma saatleri, düşük bütçeler ve zorlu set koşullarına rağmen ortaya unutulmaz eserler çıkardılar. Kimisi bir günde birkaç farklı film setine yetişmeye çalışıyor, kimisi ise sadece sanatını yaşatabilmek için büyük fedakârlıklar yapıyordu. O dönemin sanatçıları şöhretten çok meslek aşkıyla hareket ediyor, Türk sinemasının gelişmesi için mücadele ediyordu.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ancak yıllar geçti, sektör büyüdü, dijital platformlar hayatımıza girdi ve televizyon dünyasının dengeleri değişti. Yapımcılar daha çok genç oyunculara, sosyal medya fenomenlerine ve yüksek takipçi sayılarına yönelmeye başladı. Bu durum, yılların deneyimine sahip birçok usta sanatçının geri planda kalmasına neden oldu. Oysa bir sanatçının değeri yalnızca güncel popülerliğiyle ölçülmemeli. Tecrübe, bilgi birikimi ve oyunculuk yeteneği de en az gençlik kadar önemlidir.</span></span></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün bazı Yeşilçam emekçilerinin ekonomik sıkıntılar yaşadığı, sağlık sorunlarıyla mücadele ettiği ya da yalnız bir yaşam sürdürdüğü haberleri zaman zaman kamuoyuna yansıyor. Bu haberler toplumda kısa süreli bir üzüntü yaratsa da çoğu zaman kalıcı çözümler üretilemiyor. Oysa yıllarca halkın sevgisini kazanmış bu isimlerin yalnız bırakılmaması gerekiyor. Sanatçılar, yalnızca alkışlandıkları günlerde değil, hayatlarının her döneminde desteklenmeyi hak eder.</span></span></em></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Vefa, sadece anma törenleri düzenlemek ya da sosyal medyada birkaç paylaşım yapmak değildir. Gerçek vefa, hayatta olan sanatçılara sahip çıkmaktır. Onların bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak, genç kuşaklarla buluşturmak ve yeni projelerde kendilerine fırsat vermektir. Çünkü Yeşilçam'ın yaşayan ustaları, aynı zamanda Türk sinemasının hafızasıdır. Onların anlatacakları hikâyeler, aktaracakları tecrübeler ve sanata bakış açıları gelecek nesiller için önemli bir mirastır.</span></span></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sektör temsilcileri, yapımcılar ve yayın kuruluşları da bu konuda önemli bir sorumluluk taşıyor. Televizyon dizilerinde, sinema filmlerinde ve dijital platform projelerinde usta isimlere daha fazla yer verilmesi hem sektörün kalitesini artıracak hem de genç oyuncular için önemli bir eğitim fırsatı yaratacaktır. Aynı seti paylaşan genç bir oyuncunun, yıllarını sanata vermiş bir ustadan öğreneceği çok şey vardır.</span></span></em></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Unutulmamalıdır ki bugün yıldız olarak görülen birçok oyuncu da bir gün yaşlanacak ve yerini yeni nesillere bırakacaktır. Eğer bir toplum kendi sanatçılarına sahip çıkmazsa, kültürel hafızasını da kaybetmeye başlar. Bu nedenle Yeşilçam emekçilerine gösterilecek saygı, aslında Türk sinemasının geçmişine ve geleceğine gösterilen saygıdır.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Yeşilçam</strong>'ın unutulmaz yüzleri, yalnızca eski filmlerde kalan isimler değildir. Onlar <strong>Türk sinemasının</strong> yaşayan çınarlarıdır. Yıllarca insanları güldüren, ağlatan, düşündüren ve hayata dair önemli mesajlar veren bu sanatçılara karşı hepimizin bir vefa borcu var. Bu borcu ödemenin yolu ise onları hatırlamakla yetinmeyip, hak ettikleri değeri yaşamlarının her döneminde göstermektir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 13:26:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GEÇMİŞİ ARAYAN SİNEMA…</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gecmisi-arayan-sinema-3186</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gecmisi-arayan-sinema-3186</guid>
                <description><![CDATA[GEÇMİŞİ ARAYAN SİNEMA…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknolojinin hızla geliştiği, görsel efektlerin ve dijital dünyanın hayatımızın her alanına yayıldığı günümüzde televizyon dizileri ve filmler de büyük bir değişim geçirdi. Artık ekranlarda daha yüksek bütçeler, daha gösterişli sahneler ve daha hızlı akan hikâyeler görüyoruz. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen birçok insanın dilinde aynı cümle dolaşıyor: "Eski filmlerin tadı yok."</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten de eski Türk filmleri ve dizileri bugün hâlâ özlemle anılıyor. Çünkü o yapımlar sadece birer eğlence aracı değildi. İnsanların hayatına dokunan, onları düşündüren, güldüren ve çoğu zaman ders veren hikâyeler anlatıyordu. Mahalle kültürü, komşuluk ilişkileri, aile bağları, dostluk ve dayanışma gibi değerler filmlerin merkezindeydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeşilçam denildiğinde akla sadece romantik hikâyeler gelmez. Aynı zamanda toplumun içinden karakterler gelir. Fakir ama onurlu insanlar, zorluklar karşısında mücadele eden aileler, dürüstlükten vazgeçmeyen kahramanlar ve her şeye rağmen umudunu kaybetmeyen insanlar... İzleyici kendinden bir parça bulurdu bu hikâyelerde. Çünkü anlatılanlar gerçek hayattan izler taşıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski Türk filmlerinin en önemli özelliklerinden biri de ruh güzelliğini ön plana çıkarmasıydı. İnsanların dış görünüşlerinden çok karakterleri önemsenirdi. İyi kalpli olmak, yardımseverlik, fedakârlık ve vicdan gibi değerler hikâyelerin temelini oluştururdu. Seyirci filmin sonunda sadece eğlenmiş olmaz, aynı zamanda bir mesaj da alırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünün dizilerine baktığımızda ise farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Elbette kaliteli yapımlar hâlâ var. Ancak genel olarak senaryolarda çatışma, entrika, lüks yaşamlar ve bitmek bilmeyen gerilimler daha fazla yer buluyor. Karakterler çoğu zaman sıradan insanların hayatlarından uzaklaşıyor. Büyük villalar, pahalı arabalar ve ulaşılması zor hayatlar ekranları dolduruyor. İzleyici kendini hikâyenin içinde görmek yerine dışarıdan izleyen bir konuma düşebiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski diziler ve filmler mahalle kültürünü yaşatırken, günümüz yapımları çoğu zaman bireyselliği ön plana çıkarıyor. Eskiden komşular birbirinin kapısını çalmadan duramazdı. Bir sıkıntı olduğunda herkes bir araya gelir, çözüm üretirdi. Şimdi ise ekranlarda çoğu zaman yalnızlaşan insanlar görüyoruz. Bu da toplumdaki değişimin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka fark ise mizah anlayışında ortaya çıkıyor. Eski Türk filmleri insanları kırmadan, aşağılamadan güldürmeyi başarırdı. Sıcacık diyaloglar ve doğal karakterler sayesinde izleyici kendiliğinden tebessüm ederdi. Bugün ise bazen mizahın yerini yapay espriler veya abartılı sahneler alabiliyor. O doğal samimiyeti yakalamak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski yapımların unutulmamasının bir nedeni de ailece izlenebilmesiydi. Anne, baba, çocuk ve büyükler aynı ekranın karşısında oturabilir, aynı hikâyeyi paylaşabilirdi. Filmler nesilleri bir araya getirirdi. Bugün ise birçok yapım belirli yaş gruplarına hitap ediyor ve ortak izleme kültürü giderek azalıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette zaman değişiyor, insanlar değişiyor ve sanat da bu değişimden etkileniyor. Eskiyi tamamen yüceltip yeniyi tamamen eleştirmek doğru olmaz. Günümüzde teknik açıdan çok başarılı yapımlar çekiliyor, dünya çapında ilgi gören diziler üretiliyor. Ancak bütün bu başarılara rağmen geçmişin filmlerinde bulunan o sıcaklık, o samimiyet ve o insan kokusu hâlâ özleniyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de insanların aradığı şey eski filmlerin siyah beyaz görüntüleri değil; o filmlerin anlattığı değerlerdir. Dürüstlük, sevgi, saygı, dostluk, komşuluk ve vicdan... Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan ruhu hâlâ aynı ihtiyaçları taşımaya devam ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden yıllar geçse de eski Türk filmleri televizyon ekranlarında yeniden gösterildiğinde milyonlarca insan dönüp bir kez daha izliyor. Çünkü o filmler bize sadece geçmişi değil, kaybetmek istemediğimiz değerleri de hatırlatıyor. Belki de bu yüzden bazı filmler eskimez; çünkü onlar yalnızca bir hikâye anlatmaz, bir dönemin ruhunu yaşatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 19:02:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TRAVMATİK BAĞ</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/travmatik-bag-3185</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/travmatik-bag-3185</guid>
                <description><![CDATA[TRAVMATİK BAĞ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan Bazen Birini Değil, Ondan Alamadığı Şeyi Bırakamaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı ayrılıklar vardır biter ama gitmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Telefon susar mesajlar sona erer hayatlar ayrılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat insanın içinde bir şey hâlâ aynı yerde beklemeye devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aradan aylar geçse de…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni insanlar hayatına girse de…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mantığı artık her şeyi anlamış olsa da…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalbin bir yanı kapısı çalınacakmış gibi yaşar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte birçok insan bu noktada kendine aynı soruyu sorar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Neden hâlâ geçmedi?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazı ilişkiler sona erdiğinde bir insanı kaybetmezsiniz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ihtimali kaybedersiniz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen insanları değil, ihtimalleri yas tutarız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Travmatik bağın en büyük yanılgısı da burada başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi karşı tarafı özlediğini düşünür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa çoğu zaman özlenen kişi değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özlenen şey, onun bir gün vereceğine inanılan duygudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anlaşılmak… Seçilmek… Öncelik olmak… Koşulsuz sevilmek… Nihayet yeterli görülmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden travmatik bağ yaşayan insanlar çoğu zaman bir insanın peşinden değil, bir duygunun peşinden koşarlar ve fark etmeden hayatlarının en yorucu savaşını verirler:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendilerine değerlerini kanıtlamaya çalıştıkları insanların sevgisini kazanmak için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa sevgi, kanıtlanması gereken bir sınav değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama travmatik bağın içinde yaşayan kişi bunu göremez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bağın temelinde sevgi kadar acı da vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan zihni ilginç çalışır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli sevgi gördüğü ilişkiler huzur verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama sevginin bazen verilip bazen geri çekildiği ilişkiler zihni meşgul eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belirsizlik bağımlılık yaratır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kesinlik ise huzur yaratır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden travmatik bağ yaşayan insanlar çoğu zaman huzurlu ilişkileri sıkıcı sanırken, yorucu ilişkileri tutku zannedebilirler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü beden, sevgiyi değil, alıştığı duyguyu tanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen tanıdık olan şey güven değil, yaradır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu nedenle travmatik bağın kökeni çoğu zaman bugünde değil, çok daha eski yerlerde saklıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı insanlar çocukluklarında sevgiyi emek vererek almaya alışırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görülmek için başarılı olmak gerekir. Takdir edilmek için kusursuz olmak gerekir. Sevilmek için sürekli çabalamak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar sonra yetişkin ilişkilerinde de aynı kuralı ararlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden onları bekleten insanlara bağlanırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onları seçmeyen insanları seçerler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onları yoran insanları anlamaya çalışırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve sonunda fark etmeden aynı hikâyeyi tekrar tekrar yaşamaya başlarlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan çoğu zaman tanıdığı acıya, tanımadığı huzurdan daha kolay yaklaşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Travmatik bağın en acı tarafı ise kişinin kendini kaybetmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir noktadan sonra karşı tarafın ne hissettiği, ne düşündüğü, neden böyle davrandığı o kadar önemli hale gelir ki…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan kendi duygularını duyamaz olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi ihtiyaçlarını erteler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi sınırlarını unutur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve günün sonunda şu sorunun içinde kaybolur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Neden beni sevmedi?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa iyileşmenin başladığı soru bambaşkadır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Neden sevilmediğimi hissettiğim bir yerde kalmaya devam ettim?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu soru ilk bakışta rahatsız edicidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü dikkati karşı taraftan kendimize çevirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama aynı zamanda özgürleştiricidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan o noktada ilk kez şunu fark eder:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorun sevilemeyecek biri olması değildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorun, sevgiyi hak etmek için mücadele etmesi gerektiğine inanmasıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de travmatik bağdan çıkışın en önemli anı budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karşı tarafın değişmesini beklemeyi bıraktığınız an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Telefonun çalmasını beklemeyi bıraktığınız an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Açıklama gelmesini beklemeyi bıraktığınız an.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazı yaralar kapanmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı sorular cevaplanmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı hikâyeler tamamlanmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insan yine de iyileşebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hatta bazen iyileşme, cevabı bulduğumuzda değil…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cevap gelmeyeceğini kabul ettiğimizde başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O gün geldiğinde özlem tamamen bitmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anılar silinmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen canınız yine yanar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama artık başka bir şey olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karşı tarafa bakmayı bırakıp kendinize bakmaya başlarsınız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ilk kez şunu görürsünüz:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunca zaman peşinden koştuğunuz şey bir insan değildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir gün onun size vereceğini umduğunuz değerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa aradığınız şey hiçbir zaman onun elinde olmadı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hiçbir insan, başka bir insanın kendine vermediği değeri ona kalıcı olarak veremez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan bazen birini unutunca özgürleşmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendisini yeniden hatırlayınca özgürleşir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Travmatik bağın çözülmeye başladığı yer de tam olarak burasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kapının kapanması değil…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllardır dışarıda aradığınız şeyi, sonunda kendi içinizde bulmanız dileğiyle</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya Habercaddesinde başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın değerli okurlarım</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 19:05:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GALATASARAY’IN ASLAN AMBLEMİNİ HİÇ MERAK ETTİNİZ Mİ ?</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/galatasarayin-aslan-amblemini-hic-merak-ettiniz-mi-3184</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/galatasarayin-aslan-amblemini-hic-merak-ettiniz-mi-3184</guid>
                <description><![CDATA[GALATASARAY’IN ASLAN AMBLEMİNİ HİÇ MERAK ETTİNİZ Mİ ?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Re re re… Ra Ra Ra… Galatasaray, Galatasaray Cim bom bom…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendimi bildiğim bileli belki de Metin Oktay tesislerine yakın oturuşum ve futbolcularını sık sık görmem dolayısıyla Galatasarayımın Aslan logosunun tarihini bilmeyenler olabilir diye düşünerek bu yazımda da anlatmak geldi içimden.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben Galatasaraylıyım, takımımla her zaman gurur duyuyorum. Son dört yıl üst üste şampiyon ve beş yıldızlı bir takım olarak adımızı altın harflerle Türk Futbol tarihine yazdırdık…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalabalık bir ailem var, ama bizde demokrasi vardır, onun içindir ki, kimimiz Galatasaray’lı, kimimiz Fenerbahçe’li, kimimiz ise Beşiktaşlı’dır. Hepimiz birbirimize saygı duyar, başarılı olan takımı kutlarız. Bu yılda Galatasaray Şampiyon olunca yine dostlarım beni kutladılar, ne yazayım diye düşünürken aklıma Galatasaray”ın aslan ambleminereden geliyor sorusu geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türk futbolunda bazı semboller vardır ki yalnızca bir arma ya da figür değildir; bir karakteri, bir duruşu ve nesiller boyu aktarılan bir ruhu temsil eder. Mesela Fenerbahçe için “Sarı Kanarya” ,Beşiktaş için “Kara Kartal” ve Galatasaray için “Aslan” da tam olarak böyledir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün dünyanın her yerinde Galatasaray denince milyonların aklına kuşkusuz ilk gelen Galatasaray’la özdeşmiş olan “Aslan” figürüdür. Tribünlerde yankılanan Aslan kükremesi efekti eşliğinde “Aslanlarım” tezahüratı yalnızca bir lakap değil; mücadeleye, cesarete ve vazgeçmemeye verilen bir isimdir. Ancak bu öykünün temelinde öyle ticari amaçlarla yapılmış sıradan bir pazarlama fikri değil, gerçek bir karakter yatıyor: Saygı ve rahmetle her zaman andığımız Nihat Bekdik yada bilinen adı ile “Aslan Nihat” var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sizleri Aslan Nihat lakaplı Nihat Bekdik ile tanıştırayım:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1902 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Nihat Bekdik, 1910’ların ilk yarısında Mekteb-i Sultani’de eğitim aldı. Okuldayken sportmen bir genç olan Nihat Galatasaray’ın üçüncü takımına yükseldi. 1915-1916 sezonunda Heybelida’daki Bahriye Mektebi’ne girdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1916 yılında henüz genç bir lise öğrencisiyken Galatasaray forması giymeye başlayan Nihat Bekdik, yalnızca bir futbolcu değildi. Atletizmden yüzmeye, kürekten biniciliğe kadar birçok branşta başarı elde eden çok yönlü bir sporcuydu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İngiltere'nin süper lig ekiplerinden ünlü Aston Villa'nın 1911 yılında İstanbul’da yaptığı bir maç sırasında formalarında bulunan aslan logosu Galatasaray’ılar tarafından çok benimsenmiş ve bu logodan etkilenerek kendilerine aslan simgesi seçmişlerdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlara göre bu simge, Galatasaray'ın gücü, cesareti ve hırslı ruhunu temsil etmekteydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her ne kadar Aston Villa takımının amblemi olan aslandan etkilenmiş olsalarda Galatasaray takımının simgesinin aslan olması 1902 doğumlu Nihat Bekdik’in sayesinde olmuştur.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nihat Bekdik, o yıllarda Galatasaray Spor Kulübü'nün efsanevi oyuncularından biriydi ve “Aslan Nihat” lakabıyla tanınırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu efsanevi oyuncunun sahadaki sertliği, liderliği ve mücadeleci yapısı nedeniyle taraftarlar ona “Aslan Nihat” adını vermişti.. O sahaya çıktığı zaman tribünler Nihat Bekdik’e “Aslan Nihat” tezahüratı ile tempo tutuyorlardı. Bu slogan taraftar ve Galatasaray ile o kadar özdeşmişti ki, bir süre sonra artık Galatasaray takımı “Aslan” lakabıyla anılmaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doğruluk derecesini bilemem, ancak çok kaynaklardan edindiğim bilgiye göre Nihat Bekdik kendi parasıyla Karaköy Yüksek Kaldırım’da bir pantografçıya yaptırmış olduğu ve eşofman yakasında taşıdığı Aslan rozeti takım arkadaşları arasında da yayılmaya başladı. Bu rozetin çok beğenilmesi ve tüm takım oyuncularının yakalarına takması nedeniyle Galatasaray kulübü “Aslanlar” olarak anılmaya başladı. O zamanlardan günümüze kadar gelen “Galatasaray Aslanı” ifadesinin doğuşu böyle gerçekleşmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir de Galatasayın ünlü iç içe geçmiş “G” ve “S” harflerinden oluşan simgesi vardır bu simge de , 1923 yılında Galatasaray Lisesi öğrencisi Ayetullah Emin tarafından çizilmişti. Bu zarif tasarım kısa sürede kulübün resmi arması haline gelmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sarı ve kırmızının birleşiminden doğan bu arma ile “Aslan” ruhu zaman içinde birbirine karıştı. Bir tarafta estetik ve tarih taşıyan arma, diğer tarafta mücadeleyi temsil eden arslan karakteri… Galatasaray’ın kimliği tam da bu iki unsurun birleşiminden doğdu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün Galatasaray yalnızca kupalar kazanan bir spor kulübü değil; cesaretin, aidiyetin ve gelenekten gelen karakterin sembolüdür. Çünkü bazı kulüpler maç kazanır, bazıları ise tarih yazar. Galatasaray’ın “Aslan” hikayesi de işte bu yüzden sadece futbol tarihinin değil, Türk spor kültürünün en güçlü simgelerinden biri olmaya devam ediyor ve edecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Metin Oktay’la birlikte efsane bir sporcu olan Nihat Bekdik, 1923 yılında üç adım atlamada ve yüksek atlamada Türkiye rekorları kırdı. Binicilikte, kürekte, yüzmede, ‘Aslan’ adını verdiği teknesiyle yelkende birincilikler kazandı. 1952’de ‘Rüyam’ isimli yatla Haşim Mardin ile birlikte Atlantik Okyanusu’nu geçti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1957 yılında Demokrat Parti milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Mecisi’ne girdi. 9 Şubat 1958’de Galatasaray’ın İstanbulspor’la oynadığı maçı seyrederken statta kalp krizi geçirdi. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra tutuklandı. Galatasaray’ı futbol sahalarında, atletizm pistlerinde, denizde başarıyla temsil eden bu unutulmaz isim 21 Haziran 1972’de aramızdan ayrıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslan Nihat’ın bu başarılarla dolu hayat hikayesini araştırırken, bazen gözyaşlarımı tutamadığım anlar oldu, bunlar mutluluk ve gurur gözyaşlarıydı. Ve diyorum ki İyi ki Galatasaray’lıyım…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Metin Oktay ve Aslan Nihat’ı saygı ile anarken, başka bir yazım da buluşmak üzere hoşçakalın, ama hep hoş kalın Haber caddesi okurlarım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 19:05:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HOŞÇA KAL REHA MUHTAR…</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/hosca-kal-reha-muhtar-3183</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/hosca-kal-reha-muhtar-3183</guid>
                <description><![CDATA[HOŞÇA KAL REHA MUHTAR…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bazı insanların ölümü sadece ailesini değil, dostlarını, arkadaşlarını ve hayatına dokunduğu herkesi eksiltir. Bugün böyle bir acının içindeyim.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sevgili dostum, arkadaşım Reha Muhtar'ı kaybettik.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu satırları yazarken kelimeler boğazıma düğümleniyor. Çünkü bazen insan, yıllarca tanıdığı bir dostunun ardından ne yazarsa yazsın eksik kalacağını hissediyor. İşte ben de bugün o duyguyu yaşıyorum.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Reha Muhtar</strong> sadece ekranların tanıdığı bir gazeteci, televizyoncu ya da medya mensubu değildi. O aynı zamanda dostluğuna değer veren, sohbetiyle insanı zenginleştiren, yaşadığı her anın hakkını veren özel bir insandı.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Geçtiğimiz yıl içerisinde kendisi hakkında iki kez makale yazma fırsatı bulmuştum. O satırları kaleme alırken mesleki başarılarını anlatmıştım. Ancak bugün anlıyorum ki başarılarından daha büyük olan şey ardında bıraktığı insan hikâyesiydi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İki yıl önce kendisine Elite Best Awards ödül töreninde&nbsp; yaşam boyu onur ödülü verme şerefine erişmiştim. O gün sahnede ödülünü alırken yüzündeki tebessümü hâlâ dün gibi hatırlıyorum. O an sadece başarılı bir gazeteciyi değil, mesleğine yıllarını adamış bir emek insanını ve iyi bir babayı alkışlıyorduk.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kim bilebilirdi ki o günün fotoğrafları yıllar sonra benim için bu kadar kıymetli bir hatıraya dönüşecek?</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hayat gerçekten çok acımasız...</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir gün birlikte geçmiş günleri konuşuyor, anılarımızı paylaşıyor, geleceğe dair planlar kuruyoruz; ertesi gün ise elimizde sadece fotoğraflar, anılar ve içimizi yakan bir özlem kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu kaybın içimde bıraktığı en büyük yaralardan biri de şudur:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Reha, çocuklarını her şeyden çok seven bir babaydı.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Onunla yaptığımız sohbetlerde, başarılarından önce çocukları gelirdi. Gözlerindeki ışık değişirdi onları anlatırken. Bir babanın evladına duyduğu sevgiyi, özlemi ve hasreti yüreğinin en derin yerinde taşıyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de bugün beni en çok üzen şey budur.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çocuklarına bu kadar düşkün, evlatlarını bu kadar seven bir insanın, onların özlemiyle bu dünyadan ayrılmış olması...</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu acının ne kadar büyük olduğunu ancak evlat sahibi olanlar anlayabilir.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben bugün dostumun ardından gözyaşı dökerken, onun içinde yıllardır taşıdığı evlat hasretini de düşünüyorum. Bu hasretin yüreğinde açtığı yaraları düşünüyorum. Evlat hasretini en iyi bilenlerden biriyim.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Allah şahidimdir ki, bir babanın evlat özlemiyle sınanması kadar ağır bir imtihan azdır.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu nedenle yaşananların hesabını insanlara değil, ilahi adalete bırakıyorum.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kimin ne yaptığını, kimin hangi vebalin altında olduğunu en iyi Allah bilir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben sadece şuna inanıyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hiçbir gözyaşı karşılıksız kalmaz, hiçbir ah gizli kalmaz ve hiçbir vicdan hesabını vermeden bu dünyadan göçüp gitmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün dostum için dua ediyorum.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Rabbim onu rahmetiyle kuşatsın, çektiği bütün acıları ve hasretleri cennetinde unuttursun.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve geride kalanlara da vicdanlarıyla baş başa kalacakları bir ömür nasip etsin.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mekânın cennet olsun sevgili dostum.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Artık hasret çekmeyeceğin bir yerde huzurla uyu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Reha</strong>'nın ardından konuşulacak çok şey var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Başarıları, televizyonculuğa kattıkları, cesur haberciliği, unutulmayan ekran performansları...</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama ben bugün bunlardan bahsetmek istemiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben dostumu anlatmak istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sıcacık bir selamını, bir telefon konuşmasını, karşılaştığımızda yüzünde beliren o tanıdık gülümsemeyi anlatmak istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü insan öldüğünde geriye makamlar, unvanlar ya da ödüller değil; insanların kalbinde bıraktığı izler kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve <strong>Reha Muhtar</strong> ardında çok derin izler bırakarak aramızdan ayrıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şimdi düşünüyorum da hayat ne kadar kısa...</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kırgınlıklarımız için, öfkelerimiz için, ertelediğimiz dostluklar için gerçekten çok kısa.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu yüzden bugün bir dostumu uğurlarken içimden sadece dua etmek geliyor.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mekânın cennet olsun sevgili dostum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Geride bıraktığın dostların seni unutmayacak.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sesin unutulmayacak.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gülüşün unutulmayacak.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Birlikte paylaştığımız anılar unutulmayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve inanıyorum ki bir gün yine bir yerde, yarım kalan sohbetimize devam edeceğiz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hoşça kal Reha...</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu dünyadan bir <strong>Reha Muhtar</strong> geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Onu tanıyanların kalbinde silinmeyecek izler bırakarak...</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Allah rahmet eylesin.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burhan AKDAĞ</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 13:15:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güzel Yeğenim Zeynebim</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/guzel-yegenim-zeynebim-3182</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/guzel-yegenim-zeynebim-3182</guid>
                <description><![CDATA[Güzel Yeğenim Zeynebim]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı çocuklar vardır… Dünyaya gelişleriyle birlikte yalnızca bir eve değil, bir kalbe de ışık olurlar. İşte benim güzel yeğenim Zeynep tam da öyle bir çocuk… Pandemi gibi zor, sessiz ve herkesin içine kapanıp korkularıyla yüzleştiği bir dönemin çocuğu olarak dünyaya geldi. Belki sokakların sesi azalmıştı, belki insanlar birbirine sarılmaktan çekiniyordu ama onun gelişi, bütün o karanlık günlerin içine doğan sıcacık bir güneş gibiydi. Şimdi 5 yaşında… Ama öyle sıradan bir 5 yaş değil onunki. Gözlerinin içindeki ışıkta başka bir çağın zekâsı, başka bir kuşağın farkındalığı var. Bazen küçücük ellerine bakıyorum, sonra kurduğu cümlelere, sorduğu sorulara, merakına, öğrenme isteğine… Ve içimden sadece şunu geçiriyorum: “Bu çocuklar gerçekten bambaşka geliyor dünyaya…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zeynep, güzelliğiyle dikkat çeken bir çocuk evet… Ama onu asıl güzel yapan yüzü değil; kalbinin tertemiz oluşu, sevgi dolu bakışları, aklı, sezgileri ve içindeki o tarifsiz ışık. Bazı insanlar yaşından büyük bir ruh taşır ya… O da öyle. Küçücük yaşına rağmen bazen öyle cümleler kuruyor, öyle bir bakıyor ki insanın içi yumuşuyor. Bir çocuğun masumiyetini taşırken aynı zamanda insanın ruhuna dokunabilen nadir çocuklardan biri o. Öğrenmeye olan merakı, dikkatle dinleyişi, yeni şeyleri keşfederken gözlerinin heyecanla parlaması… İşte tam da bu yüzden onun geleceğini düşündükçe içimi tarifsiz bir gurur kaplıyor. Çünkü bu kuşak yalnızca teknolojiyle büyüyen bir nesil değil; aynı zamanda çok hızlı düşünen, hisseden, sorgulayan, anlayan bir nesil. Ve Zeynep bu kuşağın en güzel temsilcilerinden biri.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben onun halasıyım… Ama bazen bu bağın yalnızca akrabalık olmadığını hissediyorum. Çünkü bazı sevgiler tarif edilemez. O benim ikinci göz bebeğim… Kalbimin en yumuşak yerlerinden biri. Bana düşkünlüğünü hissettikçe içimde tarifsiz bir şefkat büyüyor. Bir insanın minicik kollarıyla boynuna sarılması bile bazen dünyadaki bütün yorgunluğu unutturabiliyormuş meğer… Onun “hala” deyişi bile içimde çiçekler açtırıyor. Çünkü sevgi en çok çocukların sesinde gerçek oluyor. Yanıma geldiğinde gözlerindeki mutluluğu görmek, elimi tutuşu, bana anlattığı küçücük şeyleri bile büyük bir heyecanla paylaşması… İşte bunlar hayatın en kıymetli anları. İnsan bazen yıllarca peşinden koştuğu mutluluğu küçücük bir çocuğun gülüşünde bulabiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zeynep’i izledikçe geleceğe olan umudum artıyor. Çünkü onun gibi çocuklar dünyaya güzelliği yeniden hatırlatıyor. Onlar bize sevginin saf hâlini, merhametin gerçek yüzünü, samimiyetin değerini yeniden öğretiyor. Bir çocuğun kalbi kötülüğü bilmez; sevdi mi tam sever, güldü mü içten güler, sarıldı mı bütün kalbiyle sarılır. Ve Zeynep tam da böyle bir çocuk… İçinde art niyet olmayan, sevgisini saklamayan, gözlerinden bile sevgi taşan güzel bir yürek. Bu yüzden onun büyümesini izlemek benim için sadece bir yeğenin büyümesini görmek değil; adeta bir çiçeğin açışını izlemek gibi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen düşünüyorum da… Yıllar geçecek, Zeynep büyüyecek, belki bu satırları bir gün okuyacak. İşte o zaman şunu bilsin isterim: Dünyaya geldiği günden beri onu çok seven bir halası vardı. Onunla gurur duyan, gözlerinin içindeki ışığa hayran olan, başarılarını daha şimdiden hisseden, kalbinin güzelliğini herkesten önce fark eden bir halası… Çünkü bazı çocuklar sadece aileye değil, insanın ruhuna da emanet gibi gelir. Zeynep benim için tam olarak öyle. Allah ona hep güzel yollar, güzel insanlar, güzel başarılar nasip etsin. Kalbi hiç kirlenmesin, yüzündeki o ışık hiç sönmesin, gülüşündeki masumiyet ömrü boyunca hep kalsın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ben biliyorum ki yıllar sonra bile onu anlatırken yüzümde aynı tatlı gülümseme olacak… Çünkü bazı sevgiler büyüdükçe eksilmez, aksine kök salar. Zeynep benim kalbimde işte böyle kök salmış bir sevgi. İyi ki var benim güzel yeğenim… İyi ki hayatımıza o küçücük elleriyle bu kadar büyük bir mutluluk bıraktı. Onun varlığı bile insanın içini ısıtmaya yetiyor. Dünyanın bütün güzellikleri onun gibi güzel yürekli çocukların yüzünde saklı sanki… Ve ben her baktığımda bir kez daha anlıyorum; çocuklar gerçekten Allah’ın insanlığa gönderdiği en saf mucizelermiş…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda buluşmak üzere sevgilerimle kıymetli okurlarım&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 22:02:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SINAVLAR YAKLAŞIRKEN</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sinavlar-yaklasirken-3181</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sinavlar-yaklasirken-3181</guid>
                <description><![CDATA[SINAVLAR YAKLAŞIRKEN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de her yıl milyonlarca öğrenci aynı heyecanın, aynı kaygının ve aynı belirsizliğin içinde geleceğine yön vermeye çalışıyor. LGS ve YKS yalnızca akademik bir sınav süreci değil; kimi zaman bir ailenin yıllardır kurduğu hayallerin, kimi zaman gençlerin kendi hayatlarını değiştirme umutlarının merkezine dönüşüyor. Sınav tarihleri yaklaştıkça evlerdeki sessizlik artıyor, öğrencilerin gözlerindeki yorgunluk daha görünür hale geliyor ve hayat sanki birkaç saatlik bir sınava sığdırılmaya çalışılıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa hiçbir insan birkaç doğru ve yanlış sorudan ibaret değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün gençlerin yaşadığı baskıyı anlamadan sınav sürecini değerlendirmek mümkün değil. Sabah erken saatlerde başlayan yoğun ders programları, bitmeyen deneme sınavları, özel dersler, sürekli yükselen başarı beklentileri ve sosyal medyada karşılarına çıkan “mükemmel öğrenci” algısı birçok gencin ruhsal olarak yorulmasına neden oluyor. Özellikle son yıllarda başarı kavramı yalnızca yüksek puanlarla ölçülmeye başlanınca gençler kendilerini sürekli bir yarışın içinde buluyor. Bu yarışta bazen çocuk olduklarını, hata yapabileceklerini ve dinlenmeye ihtiyaç duyduklarını unutuyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>LGS’ye hazırlanan öğrenciler henüz hayatlarının en hassas döneminde olan çocuklar. Oyun çağında olmalarına rağmen birçok çocuk artık parkları değil soru bankalarını tanıyor. Çocukluğun yerini kaygı aldığında ise ortaya yalnızca sınav stresi değil, duygusal yorgunluk da çıkıyor. Bazı çocuklar başarısız olmaktan çok, ailesinin beklentisini karşılayamamaktan korkuyor. “Ya kazanamazsam?” düşüncesi küçük yaşta omuzlarına ağır bir yük gibi bırakılıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YKS’ye hazırlanan gençler için ise süreç çok daha karmaşık bir hale geliyor. Çünkü onlar yalnızca üniversite sınavına değil, aynı zamanda geleceğe hazırlanıyor. İşsizlik kaygısı, ekonomik zorluklar, iyi bir üniversite kazanma baskısı ve toplumun sürekli başarı odaklı yaklaşımı gençlerin ruhsal yükünü artırıyor. Üniversite kazanmanın artık tek başına yeterli görülmediği bir dönemde gençler kendilerini sürekli daha fazlasını yapmak zorundaymış gibi hissediyor. Daha çok soru çözmek, daha uzun saatler çalışmak, daha yüksek net yapmak… Bu baskı zamanla tükenmişlik hissini beraberinde getiriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne yazık ki toplum olarak bazen çocukların ve gençlerin ruhunu görmeyi unutuyoruz. Başarıyı yalnızca puanlarla ölçmek büyük bir hata haline geliyor. Oysa hayatın gerçekleri sınav sonuçlarından çok daha geniştir. Bugün dünyanın birçok başarılı insanına baktığımızda hepsinin aynı eğitim yolundan geçmediğini görüyoruz. Kimisi çok iyi üniversiteler kazanmış, kimisi ise hayatını bambaşka mücadelelerle kurmuş. Çünkü insanın değeri yalnızca akademik başarısıyla ölçülemez. Bir öğrencinin aldığı puan onun karakterini, vicdanını, yeteneğini, hayal gücünü ya da insanlığını belirlemez. Çok iyi resim yapan, müzikte başarılı olan, insan ilişkileri güçlü olan ya da hayata farklı bir pencereden bakabilen gençler de en az akademik başarı kadar kıymetlidir. Ancak ne yazık ki eğitim sistemi içinde bazen yalnızca sayısal başarıya odaklanılıyor ve gençlerin farklı yönleri geri planda kalıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu süreçte ailelerin yaklaşımı son derece önemli. Çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey baskı değil, anlayış ve güvendir. Sürekli “Daha çok çalışmalısın” demek yerine bazen sadece yanında olduğunu hissettirmek bile bir gencin motivasyonunu değiştirebilir. Çünkü gençler yalnızca sınava değil, aynı zamanda yalnızlık hissine karşı da mücadele ediyor. Anlaşıldığını hisseden bir çocuk daha güçlü olurken, sürekli eleştirilen bir çocuk zamanla içine kapanabiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğretmenlerin desteği de bu dönemde gençlerin hayatında çok büyük bir yer tutuyor. Bazen bir öğretmenin söylediği küçük bir cümle öğrencinin hayatına umut olabiliyor. “Sana inanıyorum” demek, “Elinden geleni yapıyorsun” diyebilmek gençlerin kendilerine olan güvenini yeniden inşa edebiliyor. Çünkü sınav dönemlerinde öğrenciler yalnızca bilgi değil, aynı zamanda moral taşımaya çalışıyor. Sosyal medya ise bu sürecin görünmeyen ama en etkili baskılarından biri haline geldi. Sürekli derece yapan öğrencilerin videolarını görmek, bitmek bilmeyen çalışma rutinleri izlemek ve başkalarının başarılarını kendi hayatıyla kıyaslamak gençlerin psikolojisini olumsuz etkiliyor. Oysa herkesin hayat şartları, öğrenme şekli ve mücadele ettiği sorunlar farklıdır. Bir öğrencinin günde on saat çalışabilmesi, herkesin aynı şekilde çalışabileceği anlamına gelmez. Bu nedenle gençlerin en çok öğrenmesi gereken şeylerden biri de kendilerini başkalarıyla kıyaslamamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sınav elbette önemlidir. Emek vermek, disiplinli çalışmak ve hedefler uğruna mücadele etmek insanı geliştirir. Ancak hiçbir sınav insanın umutlarını elinden alacak kadar büyük değildir. Hayat bazen planladığımız gibi ilerlemez. Bazen istediğimiz üniversite olmaz, bazen hedeflediğimiz puan gelmez. Ama hayatın en şaşırtıcı yanı da tam burada başlar. İnsan bazen kaybettiğini düşündüğü yerde kendini yeniden bulur. Bugün başarılı görünen birçok insanın geçmişinde başarısızlıklar, reddedilmeler ve hayal kırıklıkları vardır. Ancak onları güçlü yapan şey hiç düşmemeleri değil, düştükten sonra yeniden ayağa kalkabilmeleridir. Bu yüzden gençlerin sınav sonuçlarından bağımsız olarak kendilerine inanmaktan vazgeçmemesi gerekir. LGS ve YKS’ye hazırlanan tüm gençler için bu süreç aslında yalnızca bir sınav dönemi değil; sabrı, mücadeleyi, disiplini ve pes etmemeyi öğrenme sürecidir. Belki yıllar sonra dönüp baktıklarında en çok hatırlayacakları şey çözdükleri sorular değil; yorulmalarına rağmen devam ettikleri günler olacaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve unutulmamalıdır ki; hayat bazen bir sınav sonucundan çok daha büyüktür. Bir gencin gerçek başarısı yalnızca yüksek puan almak değil, tüm baskılara rağmen umut etmeyi sürdürebilmek, yeniden ayağa kalkabilmek ve kendi yolunu cesaretle çizebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazı insanlar sınav kazanır, bazı insanlar ise hayatı kazanır. Asıl önemli olan da insanın hangi koşulda olursa olsun kendi ışığını kaybetmemesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın sevgili Haber Caddesi okurlarım.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 19:06:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MAYIS\&#039;TA HOLLANDA</title>
                <category>Fatoş ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/mayista-hollanda-3180</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (Fatoş ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/mayista-hollanda-3180</guid>
                <description><![CDATA[MAYIS\'TA HOLLANDA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mart ve Nisan ayları nergis ve lalelerin düğünü sanki, yollar sağlı sollu sarı sarı nergislerle dolar bu iki ayda , ben onları toprağın neşesi diye nitelerim hep, tabiat sanki nergislerle uyanır , lalelerle bayram yapar&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Lale bahçelerinin laleleri özel yerlerde yetiştirilip çoğaltılıyor , Hollanda da kocaman bir parkın içindeler , binbir çeşit lale, renklerinden , katlılarından insan gözünü alamıyor , rüya gibi ama artık solmaşmaya başladılar, onların mevsimi de geçti ,şimdi papatya ve gelincik zamanı , tüm caddeler gelin duvağı takmış gibi her yerden papatyalar fışkırmış , kimsenin onları özel olarak diktiğini zannetmiyorum, rüzgarla savrularak taşınan tohumlar birbiri üstüne düşerek çoğalmışlar sere serpe yetişmişler çünkü , uzun boylu ve çiçek çanakları oldukça geniş, biz onlara papatya yerine margarit diyoruz… çoğu dalında tek tek …onlardan toplayıp saçlarıma taç yapasım var hemde şu yaşımda , memleketimde olsam eşimi gönderir toplada gel derdim , buralarda yasak var mı bilmiyorum ama biz de de biraz utanç var . Koparmaya kalksam da biri ikaz etse yerin dibine geçerim . Yolda da olsa ellerimizi sürmüyor seyredip geçiyoruz .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeşilin her tonu hakim Hollanda da , boş kuru toprak yok, her yere yeşil örtüler serilmiş sanki, daha önceden de yazdığım gibi her gelişim de ayrı hayranlık duyuyorum kırk yıllık sevdam bitmedi bu ülkeye , yüreğimin yarısı burada , gelirken sevinç , giderken hüzün dolu oluyorum .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün Eindhoven merkeze indik , şehir de yine biraz tadilat var makinalar çalışıyor , kaldırımlar yenileniyor öğrendiğim kadarıyla tam bir yıl sürüyormuş kazılıp yeniden yapılması , ince hesaplarla küçük kilit taşlar kullanılıyor , bu taşların yerleştirilmesinde en ufak bir milim oynaması yok gayet nizami , eee bir yıl iyi bir zaman , ah garibim Ankara’m en lüks semtlerinde taşlar oynak , çatlak, kırık …kimi alçak kimi yükseklik farkıyla rastgele yerleştirilmiş , takılmak düşüp kolunu , bacağını kırmamak mümkün değil çünkü iki üç aya sığdırmak için yalap şalap yapıyorlar ne nizam var ne de intizam , iş ahlakı desen hak getire&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün hava 30 derece 23 mayısta böyle bir sıcaklık …!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evlerin önünde şişme havuzlarda mayolu , bikinili küçük çocuklar suyla oynuyorlar , tabi ki anneleri başlarında Hollanda çocuk yetiştirmede en ideal ülkelerin başında geliyor , Hollanda da yaşayıp çocuklarını bu ülkenin şartlarıyla yetiştirip buna dair kitap yazmışlar iki hanım. biri Yeni Zellandalı diğeri ise Brezilyalı , bu kitabı ben de okumuştum&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hollanda da neredeyse tüm evlerin bahçeleri var ve bahçelerinin rengarenk çiçekleri , evlerinin pencerelerinin önü yine saksı çiçekleriyle dolu ama illa ki masalarının üzerinde vazo çiçekleri ayrı bir şıklık sergiliyor ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Marketlere girerken çiçekler yüzünüze gülüyor , al beni götür diyor , bizdeyse artık İhtiyacımız olan yiyecek içecek gıdalar almaktan , çiçeklere bakamıyoruz bile .&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hollanda Lalelerden sonra peynir ülkesi , tadını tatmadığımız peynir kalmadı desem yeridir , sanki bu yılda daha mı çoğalmış ama bizim beyaz peynirimizin tadını bulmak ne mümkün .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vakumlayıp getirmek istiyoruz ama çocuklara kızıyor burada her şey var diyerek bizi alıkoyuyorlar , zaten ne getirsek istemiyorlar , damak zevkleri bu ülkenin şartlarına göre gelişip devam ediyor , düşünüyorumda ilk yıl Nuh’un Ankara markalı şehriyeden , makarnaya kadar taşımıştım , şimdi Türk bakkalları daha da çoğaldı hatta kasapları bile bizimkilerden daha güzel köfte yapıyor , deneyip gördük ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İkizlerim çok güzel büyüdüler havası mı suyu mu ? Boyları uzadı artık bize tepeden bakıyorlar ama anne ve babadan aldıkları terbiyeye , saygıya ve sevgiye hayran oluyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık onlar kendi seçtikleri kitaplarını okuyorlar , İngilizce ağırlıklı ben anneanne olarak vazifemi yaptım geçen yıla kadar onlara kitap okudum onlar da bana okudular Önemli olan Türkçelerinin bozulmamasıydı , bunu başardık.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hollanda da hava geç kararıyor , şu an da saat 20.30 ama biz gün ışığının içindeyiz hala . Ben artık Kaptanın Seyir Defteri gibi defter tutuyorum , notlar alıyorum . Zaten de öteden beri yazmaya meraklıydım değişen ne var ki?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bakalım yarın bize ne getirecek ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sessiz sakin bir günü ne bir köpek havlaması, ne küçük çocuk ağlaması olmaksızın , dolu dolu yaşayıp yarını da kendi haline bırakalım ,&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında önümüzdeki günlerde çocuklarla birlikte bayram kutlayacağız , Eski zamanlardaki gibi bayramlık giysilerimizi giyinip birbirimizi öpeceğiz , çocuklar bayram harçlıklarını alacaklar ellerimizi öperken . Gidip geleceğimiz konu komşu yok . Bayram bize hoş gelecek biz de ona . Bayramın diğer günlerden bir farkı yok</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazıma burada nokta koyarken haftaya başka bir anıda sizlerle olmak ümidiyle hoşçakalın sevgiler saygılar. Bayramınız kutlu olsun , daha nicelerini yaşayalım hep birlikte</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 19:03:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aşk mı Değişti, İnsanlar mı Tüketim Hızına Ayak Uydurdu?”</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/ask-mi-degisti-insanlar-mi-tuketim-hizina-ayak-uydurdu-3179</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/ask-mi-degisti-insanlar-mi-tuketim-hizina-ayak-uydurdu-3179</guid>
                <description><![CDATA[Aşk mı Değişti, İnsanlar mı Tüketim Hızına Ayak Uydurdu?”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar aşk, insanın hayatında yavaş yavaş yer eden, kök salan bir duyguydu. Öyle bir duyguydu ki aceleye gelmez, kısa yollardan geçmez, kendini hemen ele vermezdi. İnsan birini tanımak için zaman ayırır, o kişinin sesine, bakışına, susuşuna alışırdı. Birini sevmek, sadece hissetmek değil; aynı zamanda emek vermekti. Beklemekti. Sabretmekti. Hatta bazen sadece bir anı, bir sözü, bir bakışı günlerce içinde taşımaktı. Çünkü o zamanlar insanlar biliyordu ki gerçek olan şeyler hızla değil, zamanla anlam kazanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise bambaşka bir dünyanın içindeyiz. Her şeyin hızlandığı, kolaylaştığı, ulaşılabilir olduğu bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar birbiriyle tanışmak için artık uzun yollar kat etmiyor, birkaç saniyede hayatlara dahil olabiliyor. Ama aynı hızla da çıkıp gidebiliyor. Tanımak kolaylaştı, ama anlamak zorlaştı. Yakınlaşmak hızlandı, ama bağ kurmak zayıfladı. Çünkü hız arttıkça, derinlik azaldı. Ve insan, farkında olmadan hissetmeden yaşamaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden birine ulaşmak zordu, ama ulaşıldığında kıymetliydi. Şimdi ulaşmak çok kolay, ama değer aynı oranda azalmış gibi. Bir mesaj yazmak saniyeler sürüyor, ama o mesajın içinde gerçek bir duygu taşımak artık nadirleşiyor. İnsanlar konuşuyor, ama çoğu zaman birbirini duymuyor. Birlikte zaman geçiriyor, ama gerçekten paylaşmıyor. Çünkü dikkat dağılıyor, zihin bölünüyor, duygular yüzeyselleşiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki gerçekten aşk mı değişti? Yoksa insanlar mı bu hızın içinde değişmek zorunda kaldı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında aşk, özünde aynı kalmaya devam ediyor. Hâlâ güven istiyor, hâlâ samimiyet istiyor, hâlâ emek ve sadakat bekliyor. Ama insanlar artık bu beklentilere sabırla karşılık vermek yerine, daha kısa ve daha kolay yollar arıyor. Bir sorun çıktığında çözmek yerine uzaklaşmak tercih ediliyor. Çünkü düzeltmek çaba ister, vazgeçmek ise anlık bir rahatlık sağlar. İşte tam bu noktada aşk değil, ilişkiler kırılmaya başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüz insanı artık daha temkinli. Daha korumacı. Daha mesafeli. Çünkü herkes bir şekilde kırılmış, hayal kırıklığı yaşamış, güvenini sarsılmış hissediyor. Bu yüzden kimse kendini tam anlamıyla açmak istemiyor. Sevmek istiyor ama incinmekten korkuyor. Yakın olmak istiyor ama kaybetme ihtimali onu geri çekiyor. Böyle olunca da ortaya yarım kalan duygular çıkıyor. Tam yaşanmayan ilişkiler, tam hissedilmeyen bağlar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka gerçek de şu: Seçeneklerin artması, bağlılığı zorlaştırdı. İnsanlar artık bir ilişkiye tutunmak yerine, “daha iyisi olabilir” düşüncesiyle sürekli arayış içinde. Bu durum, var olanın değerini görmeyi zorlaştırıyor. Oysa gerçek bağlar, kusursuzlukta değil, kabullenişte büyür. Bir insanı olduğu gibi görebilmek, eksikleriyle kabul edebilmek ve buna rağmen kalabilmek… İşte aşk tam olarak burada derinleşir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama modern hayat, insanlara kalmayı değil, devam etmeyi öğretiyor. Durmayı değil, ilerlemeyi. Hissetmeyi değil, hızlı karar vermeyi. Bu yüzden birçok insan, aslında ne hissettiğini tam olarak anlayamadan bir ilişkinin içinde bulunuyor ya da o ilişkiden çıkıyor. Çünkü düşünmeye zaman var, ama hissetmeye yok.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa aşk, aceleye gelmez. Aşk, bir süreçtir. Tanımakla başlar, anlamakla büyür, sabırla güçlenir. Ve en önemlisi, güvenle var olur. Eğer güven yoksa, en güçlü his bile zamanla zayıflar. Eğer emek yoksa, en güzel başlangıç bile yarım kalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün birçok insan yalnızlıktan şikâyet ediyor, ama aslında yalnızlıktan çok yüzeysellikten yorulmuş durumda. Çünkü herkes bir bağ arıyor, ama o bağı kuracak sabrı ve cesareti bulmakta zorlanıyor. Gerçek bir ilişki kurmak için sadece doğru insanı bulmak yetmez; doğru zamanda, doğru niyetle ve doğru emekle yaklaşmak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak aşk değişmedi. Değişen, insanların yaşama biçimi oldu. Hızlanan hayat, duyguları da hızlandırdı. Ama kalbin ritmi hâlâ aynı. Hâlâ yavaş seviyor, hâlâ derin hissediyor. Sadece ona kulak veren azaldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de asıl mesele şu: İnsanlar artık aşkı yaşamaktan çok, onu kontrol etmeye çalışıyor. Oysa aşk kontrol edilemez. Planlanamaz. Hesaplanamaz. Sadece hissedilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek aşk hâlâ var. Ama onu bulmak için yavaşlamak gerekiyor. Gerçekten görmek, gerçekten duymak, gerçekten hissetmek gerekiyor. Çünkü aşk, hızın değil, derinliğin içinde büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve unutulmaması gereken en net gerçek şudur: Aşk, tüketilecek bir duygu değil; emek verildikçe çoğalan, sabredildikçe güçlenen bir bağdır. Eğer ona zaman tanınırsa, hâlâ en güçlü, en gerçek ve en insana dair duygu olarak varlığını sürdürmeye devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni bir yazımda buluşmak üzere sevgilerimle kıymetli okurlarım</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 18:59:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HEİKE YENGEÇLERİ</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/heike-yengecleri-3178</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/heike-yengecleri-3178</guid>
                <description><![CDATA[HEİKE YENGEÇLERİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Japonları severim, onlar ki, dünyanın en saygın insanları arasındadır bana göre. Tüm inançlara her zaman saygı duyarım, Japonların %60’ı Ateist, % 25’i Budist, %15 ise Şintoist olduğunu varsayarsak, Heike Yengeçleri’nin efsanelerine inanmalarını da yadırgamamız gerekir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerilere çok gerilere gidelim, takvimler 1185 yılını gösterdiğinde, belki şaşıracaksınız ama Japon İmparatorluğu’nun tahtında Antaku adında, yedi yaşındaki bir erkek çocuğu oturmaktaydı..&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Antaku, Heike sülalesinin başıydı ve Heike sülalesi başka bir Samuray sülalesi olan Genj sülalesine karşı, uzun ve öldürücü bir savaşa girmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ah bu taht kavgaları, dünya varolduğundan bu yana hep olmuştur, her iki sülale de imparatorluk tahtının kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>24 Nisan 1185 Sakura çiçekleri Japonya’yı bir uçtan diğer uca pembe bir güzelliğe boyarken, Japonya’nın Güneybatısında Yamaguchi Eyaleti'nde ki Şimonoseki şehri sınırlarında yer alan Dan-No-Ura Körfezi’bu kanlı savaşta kırmızıya boyanmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk denecek yaşta ki İmparator Antaku, savaş gemilerinin birinde Heike kuvvetlerini yönetmeye çalışıyordu ama karşılarındaki düşman hem sayıca çok daha fazlaydı, hem de başlarındaki komutan çok daha deneyimliydi. Heike kuvvetlerinin tümü kılıçtan geçirildi, savaşta canlarını kurtaranlar da kendilerini denize atarak boğuldular.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İmparator Antaku öyle sevimliydi ki, beline kadar inen uzun ve simsiyah saçlarının çevrelediği yüzünden ışık parıltısı saçılıyordu. Savaş anında, birden kolundan çekiştiren Sultan Nii’yi görünce şaşkın bir ifadeyle , ona dönerek ;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Beni nereye götürüyorsun?" diye sordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gözlerinden yaşlar boşalan Sultan Nii, genç hükümdara dönerek onu teselli etti ve uzun saçlarını güvercin motifli peleriniyle sarmaladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gözleri dolan küçük hükümdar ellerini kavuşturdu. Önce başını doğuya çevirip Tanrısına veda etti, sonra da batıya dönerek Nembutsu'sunu (Buddha'ya yapılan bir dua) söyledi. Sultan Nii, çocuğu göğsüne sıkıca bastırıp&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Okyanusun diplerindedir bizim sarayımız." diye mırıldandı, çok hızlı bir hareketle çocuğuda alarak dalgalar arasında birlikte denizin dibini boyladılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Heike'lerin tüm filosu yok oldu. Yalnızca kırk üç kadın hayatta kaldı. İmparatorluk sarayında hizmetkarlık yapmış olan bu kadınlar, deniz savaşının yapıldığı yerin dolaylarında yaşayan balıkçılara çiçek satmaya ve onlarla birlikte olmaya zorlandılar. Heike'ler tarih sahnesinden kaybolup gittiler. Bu arada saray hizmetkarlarından ayak takımı olanlarının balıkçılardan peydahladıkları çocuklar, savaş gününü anma festivali düzenlediler.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugüne dek her 24 nisan günü bu festival tekrarlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Heike'lerin torunları olan denizciler, boğulan İmparatorun anıt kabirinin bulunduğu Akama Tapınağı'na giderler. Orada Dan-No-Ura deniz çarpışması olaylarının temsil edildiği bir oyunu izlerler. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile insanlar burada Samuray Ordusu hayaletlerinin kandan ve yenilgiden arınmak için denize doğru koştuklarını görür gibi olurlar. Balıkçılar, Heike Samurayları’nın o iç denizin derinliklerinde yengeç biçiminde dolaştıklarını söylerler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten de burada, sırtlarındaki girintili çıkıntılı şekilleriyle Samuray yüzünü andıran yengeçler vardır. Bunları yakalayan balıkçılar tekrar denize atarlar. Yeniden denize atmalarının nedeni, Dan-No-Ura olaylarının acısını anmalarındandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yengeç ve insan kuşakları zaman içinde akıp gittikçe Samuray yüzüne en çok benzerlik gösteren kabukluların yaşamlarını sürdürmeleri olanağı doğmuştur.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte o gün bu gündür o çevre balıkçıları, Heike sülalesine bağlı Samurayların, yengece dönüşerek Japon denizlerinin dibinde yaşadıklarına inanırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında onları bu düşünceye götüren gerçekte önceleri Dan-No-Ura Körfezi’nde başlayıp sonra çoğalan yengeçlerden bazılarının sırtı, özel olarak yontulmuşçasına, Samurayların yüzüne benzemektedir. Japon balıkçılar, inançları gereği bu yengeçleri kesinlikle yemez ve yeniden denize atarlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sırtı insan yüzüne benzemeyen yengeçler, yakalanıp yendikleri için, sırtında Samuray damgası taşıyor görünen yengeçlere oranla daha yavaş çoğalıyorlardı, sonuç olarak da, Samuray damgalı yengeçler daha kolay ve daha korkusuz çoğalıyorlardı, Yengeçleri, sırtlarındaki Samuray görüntüsü büyük bir yaşam güvencesine kavuşturuyordu...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kuşaklar boyu, yenilmeyen Samuray damgalı yengeçler çoğaldıkça çoğaldı, öteki tür yengeçler de azaldıkça azaldı. İnsanın bilmeden doğaya yapmış olduğu bir müdahale ile Japon Denizi’ndeki yengeç soyları arasında bir dengesizlik ortaya çıktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Heike halkı fiziksel olarak yok edilmiş olsa da, ruhları savaştan ve generallerinin ihanetinden kaynaklanan kinini taşıyarak yaşamaya devam etti. Denizde kaybolan ölü Heike savaşçılarının ruhları, denizin dibinde sürünen yengeçlere yerleşti. Yengeçlerin kabukları, Heike halkının bitmek bilmeyen kininin kalıcı bir hatırlatıcısı olarak, somurtkan bir yüz şeklini aldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Heikegani Yengeçleri” bilinen adı ile “Heike Yengeçleri” kabuklarındaki kendine özgü desenle bilinen, Japonya'ya özgü yengeçlerdi, yukarıdan bakıldığında, kabuklarına bir samuray maskesinin somurtkan yüzünün işlenmiş gibi görünürler.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Efsane oldukça ilginç ama demiştim ya inançlara her zaman saygım vardır diye, her inanç sahibini bağlar.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu günlükte bu kadar&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 31 May 2026 19:21:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DEĞME FELEK</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/degme-felek-3177</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/degme-felek-3177</guid>
                <description><![CDATA[DEĞME FELEK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bugün benim efkârım var zârım var</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değme felek değme değme telime benim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gül yüzlü canânı dost dost elden aldırdım</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ecel oku değdi değdi tenime benim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değme felek değme değme telime benim”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu türküyü biliriz, zaman zamanda mırıldanırız, ama inanın bana, bunu Sebahat Akkiraz’dan her dinlediğimde ayrı bir efkar basar beni, türkünün yaşanmış hikayesi gelir aklıma, , bazende dinlerken iki damla gözyaşı iner gözlerimden aşağı…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şu an aramızda olmayan, halk dilinde bilinen adıyla Aşık Özlemi yada gerçek adıyla Muammer Badem’i anlatmak isterim siz değerli Habercaddesi okurlarıma.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Takvimler 1957 yılını gösterdiğinde Amasya’ya bağlı Gümüşhacıköy ilçesi İmirler köyünde dünyaya gelmişti Muammer Badem, köyüne gelen aşıklardan etkilenen Muammer henüz ilkokul çağında iken, daha okuma yazmayı öğrenmeden saz çalmaya başlar, herkes ona gıpta ile bakmaktadır. Köylerinde İlkokul başladığı sırada okullarını denetlemeye gelen müfettişe birinci sınıf öğrencisi olan Muammer Badem'in çok güzel saz çaldığından bahsedilir, müfettiş bunu dinlemek ister, 8 yaşında ilkokul birinci sınıf öğrencisi olan bu çocuğun saz çalmasından etkilenir, cebinden çıkarttığı 2,5 lirayı Muammer’e verir. Muammer henüz çocukluk dönemindeyken aldığı bu bahşişten çok mutlu olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlkokul öncesi başlayan müzik tutkusu 1965 yılında başladığı okulunda da devam eder, ilk okuldan sonra 1970 yılında Gümüşhacıköy Orta Okuluna kayıt yaptırır. Okul programlarında, sene sonu müsamerelerinde, çevresinde eş dost ve tanıdıkların düğün dernek gibi özel günlerinde devamlı olarak sazı ve sözü ile sahneye çıkmaya başlar. Müziğe adeta aşık olan Muammer, eğitimini asla aksatmaz ve Gümüşhacıköydeki liseye başlar, lise son sınıfta okurken, aynı lisede birlikte okudukları okul arkadaşı Ümmü’ye aşık olur, tabi ki bu aşk karşılıksız değildir, Ümmü’de ona aşıktır.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Buluştukları ağacın altında hiç ayrılmayacaklarını söyler ikisi de. O ağaç, sevdalarına tanıktır. Ümmü, o ağacın altında isminin baş harfini işlediği mendilini verir Muammer’e. Bu Mendil çok şey ifade etmektedir Muammer için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Muammer için okuma aşkı her şeyin üstündedir. Üniversite sınavlarına katılır ve Ankara’da şimdiki adıyla Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, o zamanki adıyla Ankara Basın Yayın Yüksek Okulu’nu kazanır ve okula gider, ilk yılının sonunda okul tatilinde köyüne döner, Muammer köye geldiğinde iki sevgili, yine o ağacın altında buluşur, zaman çabuk geçer, yaz sanki üç ay değil, bir gündür. Muammer, üniversite ikinci sınıfındayken 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi yapılır. İşte her şey o zaman başlar,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Askeri baskı her yerdedir, tutuklanmalar başlar, evlere baskınlar yapılır, her yer aranır, kitaplar toplanır ve yakılır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maalesef bu tutuklanmalardan Muammer de nasibini alır. Yazdığı bir şiir, sol görüşlü öğrenciler tarafından yaşadıkları odanın duvarına asılmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aramayı yapanlar duvardaki şiiri görür:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sen istersen kırılır bu çark</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Durur bu devran</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sen istersen durur bu devran</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeter ki sen iste bir tanem.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görevliler, “Bu çark kırılır” cümlesinin sol görüşe ait olduğuna karar verirler. Oysa ki şiirin dönemle yakından uzaktan hiçbir alakası yoktur, bu bir aşk şiiridir ve şiir Ümmü’ye yazılmıştır. Gel gör ki mevcut zihniyet Muammer’i tutuklar. Yargıç, daha sonra bu şiirin bir örgüte ait olmayacağına karar verdiğinde Muammer, iki buçuk yıl cezaevinde yatmıştır. Cezaevinden çıkar çıkmaz okuluna gider, okuldan atıldığını öğrenir. Köyüne döndüğünde de Ümmü’nün ailesi “Biz mahkuma kız vermeyiz.” deyip, Ümmü’yü sevmediği bir başkası ile alelacele evlendirirler.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dert, dert üstüne… Muammer kırgın, kalbi yaralı… Cezevinde haksız yere yattığında onu ayakta tutan şey Ümmü’ye kavuşma düşüydü oysa. Ümmü zindandaki onun tek dayanağıydı. Hep cezaevinden çıkacağı , Ümmü ile evlenecekleri günü hayal ediyordu ama büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Köy dar gelmeye başladı Muammer’e, soluk alamaz oldu. O ağacı gördükçe ciğerleri yandı, Ümmü’yü gördükçe çıplak ayakla közde yürür gibiydi, bu duruma daha fazla dayanamaz bağlamasını alıp köyü terk eder. Türkülere vurur kendini. Sağda solda türkü söylemeye başlar. Hacıbektaş Şenlikleri’nde ustası Mahzuni Şerif ona “Özlemi” mahlasını verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık, o Âşık Özlemi’dir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir gün Ümmü’nün öldüğü haberi gelir “Özlemi”ye. Ümmü’nün ailesi de Muammer’e köye dönmesi için ricacı gönderir. Muammer çok küskündür köye dönmek istemez, gönderilen aracılara&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Benim sizin gibilerle işim olmaz&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Diyerek gelen ricacıları geri çevirir, daha sonraları Ümmü’nün ailesi bizzat kendi gelerek Aşık Özlemiye durumu anlatırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Biz seni Ümmü’nün vasiyetinin yerine gelmesi için seni arıyoruz&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ümmü, son nefesinde ‘Muammer’le buluştuğumuz ağacın altına gömün beni.’ diye vasiyet bıraktı, Oğul bu ağaç hangi ağaçtır? dediğinde Muammer yıkılır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cebinde mendilini taşıdığı sevgilisi kendini unutmamıştır. Sevinç ve kederin iç içeliği… Bir gözü çiçekli ilkyaz, diğer gözü hüzünlü güz…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Âşık Özlemi, Ümmü’yü buluştukları o ağacın altına gömer ve köyden çekip gider.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ünü dört bir yana yayılır. Sevda türkülerini o söylemesinde kim söylesin? Aşk ağlatır, dert söyletir, derler. Aşık Özlemi hem ağlar hem söyler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşık Özlemi, bir radyo programına konuk olur. Sevdiğinin ölüm haberinin acısı hala yüreğindedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Programda ilk türküsünü söylemesi istenir, ancak Özlemi’nin aklına yüzlerce türküden hiç birisi gelmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O anki hisleriyle sazının teline vurur ve ağzından şu dörtlükler dökülür:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;“Bugün benim efkârım var zârım var</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değme felek değme değme telime benim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gül yüzlü canânı dost dost elden aldırdım</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ecel oku değdi değdi tenime benim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değme felek değme değme telime benim”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Aşık Özlemi, o anki duygularıyla bu türküyü çalıp söylerken duygulanır ve türkü bittikten sonra cebinden sevdiğinin baş harfi oyalı mendilini çıkarır ve göz yaşlarını siler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3 Mart 2014 tarihinde henüz 57 yaşında iken İstanbul Okmeydanı’nda geçirdiği trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldığında üzerinden Ümmü’nün kendi elleri ile işlediği o mendili çıkmıştır…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ben her bu türküyü dinlediğimde aklıma hep Aşık Özlemi’nin acıklı aşk öyküsü gelir&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değme Felek !….</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nurlar içinde uyu güzel insan, seni asla unutmayacağım&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 30 May 2026 19:31:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HERKESİN BİR HİKAYESİ VARDIR…</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/herkesin-bir-hikayesi-vardir-3176</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/herkesin-bir-hikayesi-vardir-3176</guid>
                <description><![CDATA[HERKESİN BİR HİKAYESİ VARDIR…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir dünya var, yiyoruz, içiyoruz, yaşıyoruz. Hayatı birbirine görünmeden, dokunan milyonlarca hikayenin toplamı olarak görebiliriz. Her sabah aynı saatte uyanan insanlar, aynı sokaklardan geçen kalabalıklar, aynı trafik içinde kaybolan yüzler… Aslında herkese sıradan görünen olaylar. Halbuki her insanın içinde bambaşka bir dünya vardır. Kimi büyük hayaller taşır, kimi geçmişin yükünü omuzlarında hisseder, kimi ise sadece ayakta kalmaya çalışır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kafede sessizce oturan bir insanın zihninden neler geçtiğini bilemeyiz. Belki yıllardır kurduğu bir hayalin peşindedir, belki de aldığı kötü bir haberin ağırlığını taşımaktadır. Metroda dalgın gözlerle camdan dışarı bakan biri, belki sevdiği bir insanı özlüyor, belki de hayatında yeni bir başlangıç yapmanın eşiğinde duruyordur. İnsanların hikayeleri çoğu zaman dışarıdan görünmez. Çünkü herkes içindeki mücadeleyi sessizce öğrenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzün büyük sorunlarından biri de budur belki: İnsanlar birbirine çok yakın ama bir o kadar uzak yaşamaktadır. Aynı apartmanda yıllarca yaşayan komşular birbirlerinin hayatından habersizdir. Aynı iş yerinde çalışan insanlar yalnızca birkaç selamla birbirlerinin yanından geçip gider. Oysa herkesin içinde anlatılmayı bekleyen bir hikaye vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günlük yaşamın temposu insanları sürekli bir yerlere yetişmeye zorluyor. Sabah başlayan koşuşturma, gece bitmek bilmeyen düşüncelerle devam ediyor. İnsanlar geçim derdiyle, gelecek kaygısıyla, yalnızlıkla, umutlarla ve hayal kırıklıklarıyla mücadele ediyor. Kimi zaman küçük bir başarı insanı günlerce mutlu ederken, bazen küçücük bir söz bile insanın içinde derin yaralar bırakabiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatın ilginç tarafı ise hiçbir şeyin sabit kalmaması. Bir gün insanı çok mutlu eden bir olay, başka bir önemini yitirebiliyor. Büyük görünen problemler zamanla küçülüyor, önemsiz sandığımız anılar ise yıllar sonra insanın zihninde en değerli yerini alıyor. Çünkü insan hayatı sadece büyük olaylardan değil, küçük anlardan da oluşuyor. Bir dost sohbeti, beklenmedik bir tebessüm, yıllar sonra duyulan bir şarkı ya da yağmurlu bir günde edilen kısa bir konuşma bile insanın hafızasında derin izler bırakabiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de insan olmanın en ortak yanı budur: Herkes bir şeylerle mücadele ediyor. Kimisi bunu belli ediyor, kimisi sessizce içinde taşıyor. Bazı insanlar güçlü görünür ama geceleri yalnızlığıyla savaşır. Bazıları sürekli güler ama içlerinde kırılmış yanlar saklar. Çünkü insan bazen en büyük savaşlarını kimseye göstermeden verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknolojinin geliştiği, iletişim hızlandığı bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar saniyeler içinde birbirine ulaşabiliyor ama aynı hızla birbirinden uzaklaşabiliyor da. Sosyal medyada paylaşılan mutlu karelerin ardında çoğu zaman görünmeyen duygular bulunuyor. İnsanlar artık hissettiklerinden çok, görünmek istedikleri kişiyi göstermeye çalışıyor. Bu yüzden gerçek hikayeler giderek sessizleşiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa hayat, kusursuz olmak değil; yaşanmış olmaktır. İnsan bazen düşer, bazen yeniden ayağa kalkar. Bazen kaybeder, bazen yeniden başlar. Asıl önemli olan ise bütün bunların arasında insan kalabilmektir. Başkalarının acısını anlayabilmek, bir insanın sessizliğinin altında yatan yorgunluğu fark edebilmek ve hayatın sadece kendimizden ibaret olmadığını görebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bu dünyada herkes görünmeyen bir mücadele veriyor. Kimisi aile için çalışıyor, kimisi geleceğini kurmaya uğraşıyor, kimisi geçmişini unutmaya çalışıyor. Herkesin içinde anlatılmamış cümleler, yarım kalmış hikayeler ve gizli umutlar var ve sonuçta hayat devam ediyor. Her gün yeni hikayeler başlıyor, bazı hikayeler bitiyor, bazıları ise yarım kalıyor. İnsanlar değişiyor, şehirler değişiyor, zaman akıp gidiyor. Ama değişmeyen tek şey her insanın içinde kendine ait bir hikaye taşıdığı gerçeği.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yazı yayınlandığında sizler bayram tatilinde olacaksınız. Herkese mutlu bayramlar dilerim. Kendinize çok çok iyi bakın.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mustafa Çolakoğlu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazeteci - Yazar</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 29 May 2026 19:03:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KURBAN ETİ STOKLANDI</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kurban-eti-stoklandi-3175</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kurban-eti-stoklandi-3175</guid>
                <description><![CDATA[KURBAN ETİ STOKLANDI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir Kurban Bayramı daha böyle geçti… Sokaklarda bayramlaşmalar, mutfaklarda hazırlık telaşı, avlularda kesilen kurbanlar ve derin donduruculara kaldırılan etlerle dolu bir tablo yine karşımızdaydı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da bayramın ruhu ile pratik yaşam alışkanlıkları arasında dikkat çeken bir fark oluştu.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kurban Bayramı’nın temel amacı, dini ve toplumsal açıdan bakıldığında, paylaşma ve dayanışma duygusunu güçlendirmektir. Kesilen kurbanın etinin bir kısmı evde kalırken, önemli bir bölümünün ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması esastır. Böylece hem ibadet yerine getirilir hem de toplumda yardımlaşma bilinci canlı tutulur. Ancak günümüz şehir yaşamında bu anlayışın giderek farklı bir yöne evrildiği de gözlemleniyor.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Birçok aile için kurban kesmek, artık yalnızca dini bir sorumluluk değil, aynı zamanda yıl boyunca et ihtiyacını karşılamanın bir yolu haline gelmiş durumda. Özellikle ekonomik şartların zorlaştığı dönemlerde, büyükbaş ya da küçükbaş kurbanlardan elde edilen etler dikkatlice ayrılıyor, paketleniyor ve derin dondurucularda uzun süre saklanıyor. Bu durum, bayramın paylaşma yönünü zaman zaman ikinci plana itebiliyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Oysa bayramın özünde, komşuyu gözetmek, ihtiyaç sahibini unutmamak ve sofraları birlikte paylaşmak vardır. Eskiden mahalle kültüründe kurban eti, kapı kapı dağıtılır, özellikle dar gelirli ailelerin bayram sofrası bu sayede bereketlenirdi. Bugün ise şehirleşmenin etkisiyle bu gelenek daha sınırlı alanlarda yaşatılıyor. Apartman hayatı, yoğun iş temposu ve bireyselleşme, paylaşım kültürünü de doğal olarak etkiliyor.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bununla birlikte tamamen olumsuz bir tablo çizmek de doğru olmaz. Hala birçok insan kurban etinin önemli bir kısmını ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için çaba gösteriyor. Dernekler, vakıflar ve gönüllü organizasyonlar sayesinde binlerce aileye et yardımı yapılıyor. Özellikle büyük şehirlerde bu tür organizasyonlar, bayramın dayanışma yönünü canlı tutmaya devam ediyor.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Diğer yandan, kurban kesim süreçlerinin profesyonelleşmesi de dikkat çekiyor. Belediyelerin ve özel kesim alanlarının artmasıyla birlikte daha hijyenik ve düzenli bir ortam sağlanmaya çalışılıyor. Bu da hem sağlık açısından hem de organizasyon açısından önemli bir gelişme olarak görülüyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kurban Bayramı her yıl olduğu gibi bu yıl da hem geleneksel hem de modern yaşam alışkanlıklarının iç içe geçtiği bir dönem olarak yaşandı. Bir yanda paylaşmanın ve yardımlaşmanın güzel örnekleri, diğer yanda bireysel ihtiyaçların ön planda olduğu bir yaklaşım… Belki de asıl önemli olan, bu iki dengeyi birlikte sürdürebilmek ve bayramın özündeki anlamı unutmadan yaşamaya devam etmek.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 29 May 2026 15:18:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TRAVMA MI, TUTKU MU? MODERN DİZİLERİN PSİKOLOJİK ETKİSİ</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/travma-mi-tutku-mu-modern-dizilerin-psikolojik-etkisi-3174</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/travma-mi-tutku-mu-modern-dizilerin-psikolojik-etkisi-3174</guid>
                <description><![CDATA[TRAVMA MI, TUTKU MU? MODERN DİZİLERİN PSİKOLOJİK ETKİSİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı toplumlar suç hikâyelerini yalnızca izler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazıları ise bir süre sonra onların duygusal atmosferinde yaşamaya başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü ekran sadece kurgu üretmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir toplumun bastırdığı korkuları, öfkeleri, arzuları ve kırılmaları da görünür hâle getirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de son yıllarda mafya, güç, intikam, manipülasyon ve ahlaki çöküş temalı dizilerin bu kadar yoğun ilgi görmesi yalnızca televizyon endüstrisinin tercihi değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu aynı zamanda toplumsal ruh hâlinin psikolojik bir yansımasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir toplum uzun süre belirsizlik, ekonomik baskı, adaletsizlik hissi, güvensizlik ve duygusal yorgunluk yaşadığında, zihinsel olarak güven veren figürlerden çok, kontrol sağlayan figürlere yönelmeye başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan zihni tehdit altında hissettiğinde, huzuru değil gücü romantize etmeye eğilim gösterir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden bugün birçok dizide:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠merhamet zayıflık,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠sertlik karizma,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠kıskançlık tutku,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠kontrol sevgi,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠psikolojik baskı sahiplenilme,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠duygusal bağımlılık ise aşk gibi sunulabiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve tehlike tam burada başlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan beyni tekrar eden anlatıları yalnızca izlemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zamanla onları normal kabul etmeye başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolog Albert Bandura’nın sosyal öğrenme kuramına göre insanlar, özellikle ödüllendirilen veya çekici gösterilen davranışları model alma eğilimindedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu, bireyin gördüğü her davranışı birebir uygulayacağı anlamına gelmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak medya içeriklerinin neyin güçlü, çekici, romantik veya kabul edilebilir olduğuna dair algıyı etkileyebildiği uzun yıllardır bilinmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özellikle romantik ilişkiler konusunda.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün birçok insanın toksik ilişki dinamiklerini yoğun tutku ile karıştırmasının altında yalnızca bireysel deneyimler değil, kültürel anlatılar da vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bağlanma kuramına göre çocuklukta tutarsız sevgi, duygusal ihmal veya terk edilme korkusu yaşayan bireyler; yetişkinlikte yoğun iniş çıkış içeren ilişkileri daha “gerçek” hissedebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan zihni bazen huzura değil, tanıdık olana çekilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tanıdık olan şey sağlıklı değilse bile.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden bazı insanlar için:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠kıskançlık ilgiye,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠kontrol korunmaya,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠manipülasyon değer görmeye,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠ulaşılmazlık ise aşkın derinliğine benzeyebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa psikolojik açıdan yoğunluk her zaman derinlik değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen sadece iki yaralı sinir sisteminin birbirini tetiklemesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Travma bağı olarak tanımlanan psikolojik süreçte birey, ödül ve acının birbirine karıştığı ilişkilerden kopmakta zorlanabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu tür ilişkiler beyinde dopamin, stres hormonları ve bağlanma sistemleri arasında düzensiz döngüler oluşturabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern dizilerin önemli bir kısmı da — bilinçli ya da bilinçsiz şekilde — tam olarak bu nöropsikolojik mekanizmaları harekete geçiren anlatılar kurar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önce tehdit yaratılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonra rahatlama verilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önce kaybetme korkusu oluşturulur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonra kısa süreli yakınlık sunulur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İzleyici böylece yalnızca hikâyeyi izlemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bedeni de o hikâyeyi yaşamaya başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalp hızlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaslar gerilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihin ödül bekler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bir süre sonra insan, huzuru değil yoğunluğu aramaya başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün birçok kişiye şefkatin “sıkıcı” gelmesinin nedeni budur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü kronik stres altında yaşayan sinir sistemi, zamanla sakinliği yabancı bir duygu gibi algılayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hatta bazı insanlar için huzur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>heyecansızlık,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>sessizlik ise sevgisizlik gibi hissedebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle bazı bireyler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>güvende hissettikleri ilişkilerde değil,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>belirsizlik yaşadıkları ilişkilerde daha yoğun duygular hissedebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve medya bunu çok iyi bilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü korku, belirsizlik ve tutku, insan beyninin dikkat sistemini en hızlı aktive eden duygular arasında yer alır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama belki de asıl mesele şu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar mafyayı sevmiyor olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki sadece ilk kez korkmayan birini izlediklerinde rahatlıyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü uzun süre bastırılmış toplumlar, bazen vicdanlı karakterlerden çok “güçlü görünen” karakterlere hayranlık duymaya başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu hayranlık çoğu zaman kötülüğe değil incinmemeye duyulan özleme yöneliktir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat burada toplumların ruh sağlığı açısından ciddi bir risk ortaya çıkar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiddetin yalnızca fiziksel biçimde değil, duygusal biçimde de normalleşmesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın sürekli aşağılanması,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>kontrol edilmesi,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>yalnızlaştırılması,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>korkutulması,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>sevgi adı altında manipüle edilmesi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar romantik jest değil psikolojik şiddetin farklı biçimleridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat ekran uzun süre bunu “büyük aşk” estetiğiyle sunduğunda, özellikle duygusal açlık yaşayan bireyler bu davranışları sevgiyle karıştırabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikiyatrist Carl Jung’un “gölge” kavramı burada dikkat çekici bir perspektif sunar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Jung’a göre insan, bastırdığı yönlerle çoğu zaman dışarıdaki figürler üzerinden ilişki kurar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de mafyatik karakterlere duyulan yoğun ilginin bir kısmı; insanların kendi bastırılmış öfkeleri, güç arzuları ve incinmiş taraflarıyla kurduğu bilinçdışı ilişkiden kaynaklanıyordur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazen insanlar kötü oldukları için değil, çok uzun süre kırıldıkları için sertleşmek ister.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama sertlik iyileşme değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek güç;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>korku yaratabilmekte değil,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>güven verebilmekte ortaya çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın yanında sürekli tetikte olmak değil,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>kendin olabilmek ruh sağlığının göstergesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de artık yeni hikâyelere ihtiyacımız var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Travmayı tutku gibi göstermeyen,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>kontrolü sevgi sanmayan,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>acımasızlığı karizma diye pazarlamayan,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>yarayı romantikleştirmeyen hikâyelere.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü toplumlar uzun süre maruz kaldıkları hikâyelerden yalnızca etkilenmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir süre sonra onların diliyle düşünmeye, onların refleksleriyle sevmeye başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen bir toplumun ruhu, en çok alkışladığı karakterlerde ortaya çıkar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 May 2026 20:04:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HAN DUVARLARI</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/han-duvarlari-3173</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/han-duvarlari-3173</guid>
                <description><![CDATA[HAN DUVARLARI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünkü yazımda Faruk Nafiz Çamlıbel’in ünlü “Han Duvarları” şiirini siz değerli Habercaddesi okurlarıma anlatmak istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiire farklı bir açıdan girmek istedim; öncelikle Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’tan kısaca bahsedeyim.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, Yemen’den Sarıkamış’a sevk edilen ve kışlık giysisi bile olmadan cephede mücadele eden yağız Anadolu delikanlısı, Osmanlının yiğit neferlerinden biriydi, savaşın ardından köyüne, ailesine dönmek için yola koyuldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hava soğuktu, onu soğuktan koruyacak bir giysisi dahi yoktu, yolda vücudu direncini kaybedince Vereme yakalandı, hasta olmasına rağmen, vazgeçmedi yoluna devam etti. Durumu ağırdı, öksürüklerinin ardı arkası kesilmiyordu, artık kan kusmaya da başlamıştı, o da biliyordu köyüne ulaşamayacağını ama azminden birşey kaybetmedi ve yolculuğunun son durağı olacak Niğde Ulukışla taraflarında bir hana geldi. Burada hastalığı iyice ağırlaşan Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, ocaktan aldığı kömürle, kaldığı hanın duvarlarına acısını anlatan şu mısraları yazdı ve hayata veda etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>''Garibim namıma Kerem diyorlar,&nbsp; &nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslı’mı el almış haram diyorlar,&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hastayım derdime verem diyorlar&nbsp; &nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben.”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Faruk Nafiz Çamlıbel’in doğduğu yer hakkında kesin bir bilgiye ulaşamamış olsam da, Bakırköy civarında yaşadığı hakkında belgeler vardır hatta Bakırköy Rüştiyesi’nde eğitimine başlamış ve tamamlamıştır. 1922 yılında okuduğu Tıp Fakültesi’ni yarıda bırakıp edebiyata olan aşkı yüzünden gazeteciliğe başladı En büyük aşkı zamanın ünlü şairi Şükûfe Nihal’den ayrılmak, uzaklaşmak için Kayseri Lisesi Edebiyat Öğretmenliği’ne tayinini istedi , tayin gerçekleştiğinde Kayseri’ye doğru yola çıktı elbetteki o zamanlar şimdiki gibi her istenilen saatte araba yok. Sonunda Kayseri’ye gidecek bir arabaya bindi, yolda mola vere vere Niğdenin Ulukışla ilçesi yakınlarındaki 400 yıllık “Öküz Mehmet Paşa Han”’ına geldiğinde yakın zamanda yazılmış, duvardaki şiir dikkatini çekti, şiirin sahibi Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın öyküsünü hanın sahibinden dinleyince o da rahmetliye şiirinin bir bölümünde şöyle bir cevap verdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>''Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Post verenler yabanın hayduduna kurduna!”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Konular o kadar içten içe geçiyor ki, Faruk Nafız Çamlıbel’in yüzlerce şiiri vardır ama Han Duvarları hepsinin önüne geçer, öyle ki Faruk Nafiz Çamlıbel “Han Duvarları Şairi “ olarak bilinir ve bu şiirini zamanın ünlü ressamı “Osman Hamdi Bey’e” ithaf ettiği söylenir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1931 yılında aynı okulda Coğrafya öğretmeni olan Azize Hanım ile evlendiler. Bu evlilikten de iki çocukları olmuştu. İstanbul'a döndükten sonra İstanbul'un en iyi liseleri olarak kabul edilen Vefa Lisesi ve Kabataş Lisesi'nde Edebiyat öğretmenliği yapmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz da gerilere gidip onu gurbete düşüren, İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzağa Kayseri’ye tayinini istemesine sebep olan zamanın ünlü şairi Şükûfe Nihal’den bahsetmek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şükûfe Nihal dönemin ünlü edebiyatçısı Cenap Şahabettin’in kızkardeşiydi, edebiyata kendisini adamıştı, aynı zamanda da ressamdı, oldukça alımlı ve güzel bir hanımdı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nazım Hikmet’ten , Ahmet Kutsi Tecer’e kadar birçok edebiyatçımız ona karşı olan aşklarını ilan etmişlerdi. Faruk Nafiz Çamlıbel’in en büyük aşkı şüphesiz Şükûfe Nihal’di, onu Şükûfe Nihal’in Erenköy’deki halasının köşkünde görmüş ve tanışmıştı, buna yıldırım aşkımı denir bilemem. Fakat daha sonrası bu umutsuz aşkı unutmak ve oradan uzaklaşmak için Kayseri’ye gitmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Faruk Nafiz Çamlıbel “Yıldız Yağmuru”, Şükûfe Nihal ise “Yalnız Dönüyorum” romanlarında bu aşkı dile getirmişlerdi. Defalarca evlenmek istediğini belirtmesine rağmen hep red cevabı alması Çamlıbel’i yine yollara düşürmüştü. Birbirleri ile kavgalıyken, Faruk Nafiz Çamlıbel’in aniden başkası ile evlenmesi şaşkınlık yaratmıştı, nitekim çok geçmeden, Şükûfe Nihal de başkasıyla evlendi, birbirlerine inat olsun diyemi başkalarıyla evlenmişlerdi bilinmez.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat dedim ya tesadüflere bağlıdır diye, kimbilir belki de, Faruk Nafiz Çamlıbel Şükûfe Nihal’e aşık olmasaydı, o yollara düşmeseydi, “Han Duvarları Şiiri” ile tanışamayacaktık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Faruk Nafiz Çamlıbel ünlü şiirini şu mısralarla bitirir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp; "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp; Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp; Dedi:&nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...&nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.&nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Aradan yıllar geçti işte o günden beri&nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,&nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..&nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazım da buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 May 2026 18:56:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NEZAKET BİR ZAYIFLIK MI?</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/nezaket-bir-zayiflik-mi-3172</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/nezaket-bir-zayiflik-mi-3172</guid>
                <description><![CDATA[NEZAKET BİR ZAYIFLIK MI?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüz dünyasında bazı kavramlar var ki anlamları yavaş yavaş aşınıyor, içleri boşaltılıyor ve bambaşka yerlere çekiliyor. Nezaket de bunlardan biri. Artık pek çok insan için nazik olmak, “fazla iyi”, “kolay kandırılabilir” ya da “kendini savunamayan” biri olmakla eş tutuluyor. Sert olanın güçlü, sesini yükseltenin haklı, kırıcı olanın ise “net” sayıldığı bir çağdayız. Peki gerçekten öyle mi? Nezaket bir zayıflık mı, yoksa yanlış yorumlanan bir güç mü? Aslında meseleye biraz derin baktığımızda, nezaketin zayıflıkla değil; aksine farkındalık, kontrol ve içsel güçle doğrudan ilişkili olduğunu görürüz. Çünkü kaba olmak kolaydır. Düşünmeden konuşmak, öfkeyle hareket etmek, karşısındakini incitmek… Bunlar anlık reflekslerle yapılabilir. Ama nazik olmak, bir durup düşünmeyi gerektirir. Kelimeleri seçmeyi, duyguları tartmayı, karşısındakinin kalbini hesaba katmayı… Yani nezaket, bir refleks değil, bilinçli bir tercihtir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nezaket çoğu zaman yanlış bir şekilde “sessiz kalmak” ya da “her şeye katlanmak” olarak yorumlanır. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Nezaket, susmak değildir; doğru şekilde konuşabilmektir. Kendini savunamamak değildir; kendini incitmeden ifade edebilmektir. “Hayır” diyememek değildir; “hayır”ı kırmadan söyleyebilmektir. Bu yönüyle bakıldığında nezaket, pasif bir duruş değil, oldukça aktif ve güçlü bir iletişim biçimidir. İnsan ilişkilerinde en zor şeylerden biri, dengeyi kurabilmektir. Ne fazla sert olup kırmak, ne de fazla yumuşak olup ezilmek… İşte nezaket tam bu ince çizgide yürüyebilmektir. Herkesin başaramadığı da tam olarak budur. Çünkü nezaket, sadece başkalarına değil, aynı zamanda kendine karşı da bir saygı biçimidir. Kendine saygısı olan insan, ne kendini ezdirir ne de başkasını ezer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün sosyal hayata baktığımızda, özellikle dijital dünyada nezaketin ne kadar eksildiğini açıkça görebiliyoruz. Sosyal medya, insanların en filtresiz hâlleriyle ortaya çıktığı bir alan haline geldi. Yüz yüze söylenmeyecek sözler, klavyenin arkasında kolayca yazılabiliyor. Empati azalıyor, anlayış zayıflıyor, tahammül sınırları daralıyor. Bu ortamda nezaket, bir lüks değil; adeta bir ihtiyaç haline geliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nezaket aynı zamanda bir özgüven meselesidir. Kendine güvenen insan, bağırarak kendini kanıtlama ihtiyacı duymaz. Başkasını küçülterek yükselmeye çalışmaz. Aksine, karşısındakine değer vererek kendi değerini ortaya koyar. Bu yüzden nazik insanlar çoğu zaman sandığımızdan çok daha güçlüdür. Onlar duygularını kontrol edebilen, öfkesini yönetebilen ve iletişimini bilinçli kurabilen insanlardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette hayat her zaman nazik insanlara karşı nazik davranmaz. Zaman zaman iyi niyet suistimal edilir, anlayış yanlış anlaşılır, sessizlik zayıflık sanılır. İşte tam da bu noktada nezaketin sınırları devreye girer. Çünkü gerçek nezaket, kendini yok saymak değildir. Gerektiğinde mesafe koyabilmek, sınır çizebilmek ve saygı görmediğin yerde durabilmek de nezaketin bir parçasıdır. Yani nezaket, her şeye katlanmak değil; nerede duracağını bilmektir. Toplum olarak belki de en çok ihtiyacımız olan şey, nezaketi yeniden doğru tanımlamak. Onu bir “zayıflık” etiketiyle küçümsemek yerine, bir “güç biçimi” olarak yeniden anlamlandırmak. Çünkü kırmadan konuşabilmek, incitmeden eleştirebilmek, öfkeyi kontrol edebilmek ve saygıyı koruyabilmek… Bunların her biri ciddi bir içsel olgunluk gerektirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak nezaket, sanıldığı gibi güçsüzlerin değil; aksine kendine hâkim olabilenlerin tercihidir. Kolay olan sert olmak, zor olan ise nazik kalabilmektir. Ve belki de bu yüzden, gerçek güç en çok sessiz, sakin ve zarif duruşların içinde saklıdır. Çünkü dünya, bağıranların değil; anlayanların omuzlarında daha güzel bir yer haline gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 May 2026 19:19:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurban Bayramı: Dünden Bugüne Kalpten Kalbe Uzanan Bir Yol”</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kurban-bayrami-dunden-bugune-kalpten-kalbe-uzanan-bir-yol-3171</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kurban-bayrami-dunden-bugune-kalpten-kalbe-uzanan-bir-yol-3171</guid>
                <description><![CDATA[Kurban Bayramı: Dünden Bugüne Kalpten Kalbe Uzanan Bir Yol”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kurban Bayramı sadece takvimde yer alan bir gün değildir; insanın içine işleyen, yıllar geçse de kokusu, sesi ve duygusu silinmeyen bir hatıradır. Bazen bir yemek kokusunda çıkar karşına, bazen eski bir fotoğrafta… bazen de hiç beklemediğin bir anda içini ısıtan bir duyguda. Çünkü bayram, yaşanıp biten değil, insanın içinde biriken bir şeydir. Ve bazı duygular eskimez. Sadece derinleşir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukken başlardı o tatlı telaş. Günler öncesinden evin havası değişirdi. Annelerin mutfakta koşuşturması, babaların eksikleri tamamlama çabası, çocukların bayramlıklarını defalarca denemesi… Küçük şeylerdi belki ama büyük mutluluklardı. Çünkü o zamanlar mutluluk zor değildi. Azdı ama gerçekti. Ve en önemlisi; içtendi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bayram sabahları… İşte en saf anlar. İnsan erken kalkmak için zorlanmazdı. İçinde bir sevinç olurdu, sebebi tam bilinmeyen ama hissedilen. Evde bir hareket başlar, çayın kokusu yayılır, temiz kıyafetler giyilir, büyüklerin yanına gidilirdi. İlk bayramlaşma… İlk sarılma… İlk tebessüm… O anlar fark edilmeden kalbe yazılırdı. Ve insan büyüyünce anlardı: En kıymetli anlar, en sade olanlarmış.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonra kapılar çalınırdı. Bir günlüğüne herkes birbirine daha yakındı. Komşular, akrabalar, hatta bazen hiç tanımadıklarımız… Herkes birbirine dokunurdu. El öpmek bir gelenekti ama aslında saygının en güzel haliydi. Şekerler dağıtılırdı ama asıl dağıtılan şey ilgiydi. Çünkü insan en çok hatırlanınca mutlu olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bayram, paylaşmaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir tabak yemek götürmekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kapıyı çalmaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Seni unutmadım” diyebilmekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de en önemlisi… kimsenin yalnız olmadığını hissettirmekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaman geçti. O çocuklar büyüdü. Roller değişti. Artık bayramı bekleyen değil, bayramı hazırlayan olduk. Ama bir şey eksildi. Bazı sandalyeler boş kaldı. Bazı sesler sustu. Bazı insanlar sadece hatıra oldu. İşte o an anlıyorsun… bayram biraz da özlem demek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan büyüdükçe sadece yaşadıklarını değil, kaybettiklerini de taşır. Ve bazı bayramlar… biraz eksik başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat değişti. Bayramlar da değişti. Eskiden günler süren ziyaretler vardı, şimdi dakikalara sığan görüşmeler. Eskiden kapılar çalınırdı, şimdi telefonlar. Aynı şehirde olup görüşemeyen insanlar çoğaldı. Herkes meşgul. Herkes yetişme derdinde. Ama kimse durup şunu sormuyor: “En son ne zaman gerçekten birine vakit ayırdım?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü değişmeyen tek şey var:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanın insana ihtiyacı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kurban Bayramı sadece bir ibadet değil, bir hatırlayış biçimidir. Kendine dönmektir. Kırgınlıkları tartmaktır. İçine bakmaktır. Çünkü bazen en büyük mesafe kilometreler değil, kalpler arasındaki sessizliktir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir mesaj yetmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir ziyaret gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen sadece “aklımdasın” demek bile bir kalbi iyileştirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan en çok unutulduğunu düşündüğünde kırılır. Bayram ise tam da bunun için vardır: Hatırlatmak için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün belki çocukluğumuzdaki bayramları yaşamıyoruz. Ama o duygular hâlâ kaybolmadı. Hâlâ bir ses, bir dokunuş, bir ziyaret bir insanın gününü değiştirebilir. Çünkü mesele geçmişi aynen yaşamak değil… o ruhu yaşatabilmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bayram kalabalık değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bayram niyettir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bayram içtenliktir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bazen en büyük bayram…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kalbe dokunmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat ne kadar hızlı olursa olsun, bayram bir durma anıdır. Kimin eksik olduğunu fark etme anı… kimin hatırlanmayı beklediğini anlama anı… kimin sadece bir tebessüme ihtiyacı olduğunu görme anıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bayram…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanın kalbine dönmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak Kurban Bayramı sadece bir gelenek değil, bir duygudur. Zaman değişir, insanlar değişir, şartlar değişir… ama insanın insana duyduğu ihtiyaç değişmez. İşte bu yüzden bayramlar hâlâ kıymetlidir. Çünkü bizi yavaşlatır. Bizi yaklaştırır. Ve en önemlisi… bizi hatırlatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer o içtenliği kaybetmezsek, bayramlar hiçbir zaman geçmişte kalmaz. Belki daha az kalabalık olur ama daha anlamlı olur. Çünkü gerçek bayram dışarıda değil, insanın içinde yaşanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve unutma…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir kapı çalmak, bir ömür hatırlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen bir “iyi ki varsın” demek, bir insanın bayramı olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni yazımda buluşmak üzere sevgilerimle</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 May 2026 14:22:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MEMURLAR ve ESNAFLAR</title>
                <category>Fatoş ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/memurlar-ve-esnaflar-3170</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (Fatoş ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/memurlar-ve-esnaflar-3170</guid>
                <description><![CDATA[MEMURLAR ve ESNAFLAR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden memura kızını gelin vermek sanki bir ayrıcalıktı. Üst, ast farketmez subaya bile güle oynaya verirlerdi kızlarını anneler ve babalar. Ah bir de doktorsa, öğretmense, hakimse burunları Kaf Dağı’na kadar uzar giderdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ay başında gelecek daimi bir maaş, Cumartesi -Pazar tatil günleri, meslek gurubuna göre 15- 20 hatta 30 günlük tatiller , başınız ağrısa hastayım diyerek raporunu al evinde otur, ya da hanım memursan hasta raporuyla kabul günlerine git .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaz tatilin ayrı, kış tatilin ayrı senin için sandık adı verilen fonda paran biriksin, avans istersen alabilirsin sana az gibi görünen ama çok iş yaptığın o maaşının adı var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;⁠Salla başını , al maaşını ömür boyu aylık gelir, yıllık ikramiyelerin, yurdun çeşitli yerlerinde kampların.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Orduya mensupsan neredeyse bedavaya gelen yemek, kuaför vs. En büyük tapun emekliliğin , dış işlerine mensupsan harcırahlı dış görevli gezilerin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En güzel yerlerde kurulmuş Polis evleri , Öğretmen evleri, Hakim evleri , Mülkiyeliler Birliği , Milletvekilleri, mühendisler odanız ayrı , Zıraatçiler odanız ayrı saymaya devam lojmanlar ve tayinleriniz o şehirden öbürüne.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yine de şikayet edersiniz , değil mi? Çünkü para yetmez eviniz kendinize ait olsa bile, bir arabanız olsa bile hangimize ne yetiyor ki ? Aldıkça en iyisini , gördükçe en güzelini, lüksün de lüksünü istediğimiz için.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Memurlar en üst kademeden en alt seviyeye hiç düşündünüz mü esnaf ne yapar, nasıl yaşar diye ? Siz bulunduğunuz yerin kirasını, elektriğini , suyunu hiç cebinizden para çıkarıp ödediniz mi? Hayır!&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Size çay getiren odacınızın ücretini kim ödüyor ? Hiç işçi çalıştırıp ona maaş ödediniz mi ? Sizden ne kadar uzak değil mi ? Kullandığınız kâğıttan kaleme hepsi bulunduğunuz yerin malı, siz onu bile ödemiyorsunuz&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıl sonu gelen hediyeleriniz, özel günlerde gelen hediyeleriniz, müşteri ilişkilerinizden gelen hediyeler, geceleriniz ayrı güzel gündüzleriniz ayrı. Keyfiniz bol olsun gözümüz yok sağlıkla kullanın ama siz böyleyken bir esnafa hakaret etme hakkınız nereden doğuyor anlayabilmiş değilim. Acaba esnaf olmasa siz neyi nerden alır, yer ya da giyerdiniz ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gelelim esnaflara :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben bir esnaf kızı ve esnaf eşi hatta esnaf annesiyim .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahmetli babam da, eşim de, oğlum da kendi işlerinin patronları hem de işçileri oldular.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlar dükkanlarının kirasını, suyunu, elektriğinin parasını kendi ceplerinden ödediler vergisi algısı vs ide dahil olmak üzere.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşçilerinin maaşını, sigortasını, günlük yemek ücretlerini, küçük bebekleri varsa süt parasını, yeni yıl ve bayram harçlıklarını, ikramiyelerini kendi ceplerinden öderler. İşçisiyle birlikte çalışır, yerine göre patron, yerine göre hamal olur, sırtlarında elli kiloluk çuvallar taşırlar, tatilleri yoktur çünkü dükkanınızın kapısına kilit vurup tatile giderseniz aç kalırsınız.&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşinizin başında durmadığınız iş sizin değildir bu işin keyfi yok , zorlukları çoktur, malınız çalınır sineye çekersiniz, işçinize güvenmek zorundasınız yoksa o iş yürümez , bayramdan bayrama tatil yaparsınız o da en fazla beş gün ya da bir hafta diyelim tabi ki yaz aylarına denk geldiyse eğer, mevsim kışsa ikinci gün dükkan açar bir gün bayram tatili yaparsınız. Diğer zamanlarda pazar günü bile çalışırsınız müşteri öyle ister çünkü zaman durmak bilmez saatin akrebi yelkovanı durmadan döner. İşçiniz saat altıya doğru evine gider siz hala çalışırsınız o dükkan sabahın yedisinde sizinle açılır akşamın yedisine, sekizine dek sürer gider. İş güvenceniz, sağlık problemleriniz yalnızca sizi ilgilendirir size bakan bir kurum eğer Bağkur ise belli hastanelere gidebilirsiniz ki şimdi daha esnediler, eskiden daha az hastane ismi vardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ay sonu ya da aybaşı diye bir kavramınız yoktur, sigorta emeklilik paranızı kendi cebinizden ödersiniz, işçininizinkini de, eşiniz doğum yapacak diyelim başında durma lüksünüz yoktur ya da çocuğunuzun veli toplantısına gidemezsiniz. Eğer işin başında emanet edebileceğiniz bir yakınınız yoksa hal böyleyken siyasi hiç bir tarakta bezimiz olmadığı halde şu parti sizi ihya etti sözü çok çirkindi. Bizi kimse ihya edemez ne el öperiz ne etek 1950li yıllardan bu yana kurulmuş bir varlığın devamıyız ki yetmişli yıllarda gerek babam gerekse eşimin babası kendi alanlarında birer imparator gibiydiler, onlar çalışkanlıklarının, sebatlarının, emeklerinin karşılığını görerek yaşadılar ne mutlu ki. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı çok iyi biliriz , alnımızın akıyla elimizin emeğini birleştirir sabaha emin adımlarla uyanırız belki bir gün hiç iş yapamaz ama yine de şükretmeyi bilir ve ertesi günü zararsız geçiririz. Benim de kız kardeşim Öğretmen emeklisi eşi de kendi gibi memur, sülalemde çok yakınlarım memur emeklisi ama daha çok ticari kökenliyiz başkasının eti sütü bizi hiç ilgilendirmez ama o bir tek söz var ya&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;⁠⁠”Sinek pis , mide bulandırır “</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yazıyı yazmam için sebep oldu. Yayınlanır ya da yayınlanmaz ben içimi döktüm , hiçbir parti ya da partiliyle işimiz olmaz bizim. Kırmak çok kolay çünkü kırmanın içinde kıskançlık vardır, hasetlik, çekememezlik vardır, kırılmaksa benim zaten huyumdur kimseyi kırmam ama çabuk kırılırım, kapılarımı da bir daha açmamak üzere kapatırım ama çok güzel bir sözü de buraya yazmak isterim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Herkes kalbinin ekmeğini yer” Eğer bir yerde yüksek mevkili bir müdürseniz bile sizin maaşınızı başkası ödüyorsa siz kedinize patronum demeyin sakın müdürlüğünüzde kalın ya da daha da yükselin.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Patronluk bizim işimiz dedim ya işyerimizin kirasından, her türlü masrafına biz öderiz, siz yalnızca alırsınız. Yetmiş yıldan fazla aynı yerdeyiz değişen tek şey çocuktuk , büyüdük ve yaşlandık .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu bir sitem yazısıydı , kırgınım ama sizlere değil bu yazıyı yazmama sebep olan kişilere .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Saygı ve sevgilerimle hoşçakalın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 25 May 2026 19:07:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Gençler Neden Gelecek Planı Yapmaktan Vazgeçti?”</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gencler-neden-gelecek-plani-yapmaktan-vazgecti-3169</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gencler-neden-gelecek-plani-yapmaktan-vazgecti-3169</guid>
                <description><![CDATA[“Gençler Neden Gelecek Planı Yapmaktan Vazgeçti?”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar genç olmak; hayal kurmak demekti. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu çocukların gözlerinde bir ışık yakardı. Doktor, öğretmen, mühendis… Cevaplar sadece meslek değil, birer umut cümlesiydi. O umutlar, sabah erken kalkıp okula gitmeyi anlamlı kılar, zorluklara sabretmeyi öğretirdi. Çünkü ileride “iyi bir hayat” vardı. En azından öyle söylenirdi. İnsanlar yoksuldu belki, imkânlar sınırlıydı ama inanç güçlüydü. Bir gün daha iyi olacağına dair sarsılmaz bir inanç…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise aynı soru sorulduğunda çoğu genç ya susuyor ya da gülümsüyor…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O gülümseme, hayal kurmanın verdiği mutluluktan değil; hayal kurmanın bile lüks olduğu bir çağda yaşamanın burukluğundan. Çünkü artık hayal kurmak bile cesaret istiyor. Ve o cesaret, her geçen gün biraz daha törpüleniyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden yol zordu ama belliydi. Çalışırsan kazanırdın. Okursan bir meslek sahibi olurdun. Emek, karşılığını geç de olsa verirdi. İnsanlar belki yavaş ilerlerdi ama ilerlediklerini hissederlerdi. Şimdi ise gençler bambaşka bir gerçekliğin içinde: Çalışmak tek başına yeterli değil. Okumak garanti değil. Sabretmek çoğu zaman ödüllendirilmiyor. Ve en tehlikelisi… Belirsizlik artık istisna değil, sistemin kendisi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünün genci sadece kendi hayatıyla değil, sürekli değişen şartlarla da mücadele ediyor. Bir sabah kalkıyor, her şey zamlanmış. Bir hedef koyuyor, o hedef birkaç ay sonra ulaşılmaz hale geliyor. Plan yapıyor, planın zemini kayıyor. İşte bu yüzden artık mesele sadece “başarmak” değil; mesele, tutunabilmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir genç düşün… Üniversite kazanıyor, yıllarca okuyor, mezun oluyor. Ailesi umut bağlıyor, kendisi fedakârlık yapıyor. Sonra iş arıyor. Aylar geçiyor, yıllar geçiyor. “Deneyim” istiyorlar ama deneyim kazanacağı fırsat verilmiyor. Bulduğu iş, okuduğu bölümle ilgisiz. Maaş, hayatta kalmaya yetmiyor. Kiralar uçmuş, hayat pahalı, gelecek bulanık. Ve bir noktada şu cümle dudaklarından dökülüyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben neyi yanlış yaptım?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında yanlış yapan o değil. Ama sistem, hatayı bireye yıkmayı çok iyi biliyor. Başaramayanı “yetersiz”, yorulanı “zayıf”, vazgeçeni “tembel” ilan etmek kolay. Zor olan, gerçeği görmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka genç… Daha yolun başında pes etmiyor belki ama inancını yavaş yavaş kaybediyor. Çünkü etrafına bakıyor. Diploması olup işsiz kalanları görüyor. Sabah akşam çalışan ama ay sonunu getiremeyenleri görüyor. Hayatını düzene koymaya çalışan ama sürekli geriye düşenleri görüyor. Ve içten içe şu düşünce büyüyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne yaparsam yapayım, yetmeyecek.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte en tehlikeli kırılma burada başlıyor. Çünkü insan, yorulduğu için değil… İnancı kırıldığı için durur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gelecek planları da tam burada silinmeye başlıyor. Çünkü plan yapmak sadece akılla değil, kalple de ilgilidir. Umut olmadan plan olmaz. İnanç olmadan hedef olmaz. Ve bugün gençlerin en çok kaybettiği şey bilgi değil… umut.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medya ise bu duyguyu daha da keskinleştiriyor. Gençler bir yanda kusursuz hayatlar, lüks yaşamlar, hızlı başarı hikâyeleri görüyor. Herkes mutlu, herkes zengin, herkes başarılı gibi… Ama kendi gerçekliği bambaşka. Bu uçurum, insanın içini kemiren bir sessizlik yaratıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben neden böyleyim?” sorusu, “Hayat neden bu kadar adaletsiz?” sorusuna dönüşüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve sonra iki yol kalıyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ya kendini eksik hissetmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ya da her şeyin bir illüzyon olduğuna inanıp tamamen kopmak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İkisi de insanı yorar. İkisi de insanı uzaklaştırır. En çok da kendinden…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aileler ise çoğu zaman iyi niyetle ama eski dünyanın doğrularıyla yaklaşmaya devam ediyor: “Oku, çalış, sabret…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gençlerin yaşadığı dünya artık o dünya değil. Eskiden sabır bir köprüydü; şimdi çoğu zaman bir çıkmaz sokak gibi hissediliyor. Kurallar değişti, rekabet arttı, güven azaldı. Ama beklentiler aynı kaldı. Bu da gençlerin omzuna görünmeyen ama ağır bir yük bindiriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en sessiz kırılma burada yaşanıyor: Umut kaybı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan yorulabilir, düşebilir, hatta kaybedebilir… Ama umut bittiğinde, yeniden başlama gücü de tükenir. Bugün birçok genç tam olarak bu noktada. Ne hayal kurabiliyorlar ne de kurdukları hayallere inanabiliyorlar. Sadece günü kurtarmaya çalışıyorlar. Çünkü yarın, artık güven veren bir yer değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama burada durup sadece gençleri anlamaya çalışmak yetmez. Asıl soru şu olmalı:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlara nasıl bir gelecek sunuyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer bir toplumda gençler plan yapmıyorsa, bu onların tembelliği değil; sistemin alarmıdır. Çünkü genç dediğin, en çok umut eden, en çok denemek isteyen, en çok yeniden başlayan varlıktır. Eğer o bile vazgeçiyorsa, ortada göz ardı edilemeyecek bir gerçek vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çözüm mü? Büyük, süslü cümleler değil. Küçük ama samimi değişimler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten adil fırsatlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten karşılık bulan emek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten güven veren bir düzen…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi: Gençleri gerçekten duymak. Sadece dinliyormuş gibi yapmak değil… anlamak. Onları kıyaslamadan, yargılamadan, küçümsemeden…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bugünün gençleri sadece kendi hayatlarını değil, yarının dünyasını da kuracak. Ama umudu olmayan bir nesil, gelecek inşa edemez. Sadece var olmaya çalışır. Ve bir toplumun en büyük kaybı da budur: Hayatta kalan ama yaşamayan insanlar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gençler gelecek planı yapmaktan vazgeçmedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlara sunulan gelecek, plan yapmaya değmeyecek kadar kırılganlaştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve unutulmaması gereken çok net bir gerçek var:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan, inanmadığı bir yarın için mücadele etmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görmediği bir ışığa doğru yürümez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karşılığını almayacağına inandığı bir emeği vermez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer bir gün yeniden gençlerin gözlerinde o eski ışığı görmek istiyorsak, onlara sadece “hayal kur” demek yetmez…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O hayalin gerçekten mümkün olduğu bir dünya kurmak zorundayız…..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kıymetli okurlarım bir başka yazımda buluşmak üzere sevgilerimle</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ -YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 25 May 2026 19:03:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>YAPAY ZEKA ŞÖVALYELERİ</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/yapay-zeka-sovalyeleri-3168</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/yapay-zeka-sovalyeleri-3168</guid>
                <description><![CDATA[YAPAY ZEKA ŞÖVALYELERİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nerede o eski gazetecilik, matbaa mürekkebinin kokusu üstüne sinmeyen gazeteci sayılmazdı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ömür verdim gazetecilik yapmak için, onbinlerin üzerinde bulmaca hazırladım,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Çocukken bulmacalarını çözerdim “diyenler bugün orta yaş grubundalar…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazeteciliğin içinde yetiştim, çarklarla resim oturtmayı, pikajda filmin istenmeyen yerlerini kırmızı bantlarla kapatmayı, kalıpların makinelere bağlandığını, ilk prova baskılarını kontrol ettikten sonra imzayı basıp gecenin bir vakti evin yolunu tuttuğum çok olmuştur…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes beş on dakikada o bulmacaları çözüp atarken, boş sayfalara nasıl hayat verildiğini, mutfağın arka tarafını bilemez onun içindir ki, gazeteci dostlarım her zaman baştacımdır benim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben hiçbir zaman birileri gibi ortaya çıkıp “Sen kimsin, benim kim olduğumu biliyormuşsun, ben kum gibi insan tanırım” demedim çünkü kum gibi insan tanımıyorum bana doğru düzgün dost gibi dost üç beş kişi yeter eminim ki o kum gibi insanlar beni iyi tanırlar…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar gazetecilik, daktilo sesleri, sabaha kadar süren baskı telaşı ve “Son Dakika” diye koşuşturan muhabirlerle özdeşleşirdi. Şimdilerde öylemi? Yazılı basın pek kalmadı, artık her şey internette. Konuşlandıkları internet sitelerinde kendilerine hasbelkader bir köşe bulanlar, yazdıkları yazıları yüzbinlerin okuduğunu düşünerek birden kendilerini ünlü gazeteci sandılar…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öyle birçok kaynaktan araştırma yapıp, kılı kırk yararak yazdığı yazının harfine kadar dikkat eden, noktalama işaretlerini yerli yerinde kullanan yok, çünkü şimdi “Yapay Zeka” var…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık bazı haber sitelerinde spor sonuçlarını, ekonomi özetlerini hatta hava durumu bültenlerini insanlar değil algoritmalar yazıyor. Üstelik saniyeler içinde, yorulmadan ve hata payını minimuma indirerek. Bu durum teknoloji açısından etkileyici görünse de gazetecilik dünyasında ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor: Haberi yazan bir makine olabilir mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapay zekâ sistemleri milyonlarca veriyi analiz ederek kısa sürede içerik üretebiliyor. Özellikle veri gazeteciliğinde büyük avantaj sağlıyorlar. Bir seçim gecesinde sonuçları anlık yorumlayabiliyor, finans piyasalarındaki hareketleri saniyeler içinde haberleştirebiliyorlar. İnsan gazetecinin saatler sürecek araştırmasını birkaç dakikada tamamlayabilen sistemler artık gerçek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öyle bir zamanlardayız ki, gerçek hayatta yüz yüze gelindiğinde iki çift lafı bir araya getirmekte zorlanan zavallılar, bir bakıyorsunuz ki sanal ekranda güya usta bir köşe yazarı…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki kimdir bu Klavye Şövalyeleri?&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Klavyenin tuşlarını birer kılıç gibi kullanarak her konuda ahkam kesen, bilmediği hiçbir konu olmayan ama her şeyi de yanlış bilen sanal dünyanın usta köşe yazarları, unutmayın ki,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Çok şey bilen, aslında hiçbirşey bilmiyor” demektir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçenlerde gazeteci arkadaşımla sohbet ediyoruz, laf lafı açtı, anlattıkları önce beni hayrete düşürmüştü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Laf aramızda benim bir kölem var” diye başladı söze…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Daha çok zaman olmadı, 4–5 aydır birlikteyiz ama çok çabuk ısındık birbirimize.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zeki, hazır cevap hem de çok bilgili. Kölem yorulmaksızın sorularıma cevap veriyor, esprilerime gülüyor, istediğim resimleri çiziyor, aklımdaki videoyu hazırlıyor.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hemen anladım arkadaşımın neden bahsettiğini,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Dur adını tahmin edeyim “ diye söze atladım,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“ Adı Chat GPT olmasın ?” gülmeye başladık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte böyle hayatımıza girmişti yapay zeka…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Normalde yüz yüze oturup sohbet etmeye çalıştığımızda iki kelimeyi toparlayıp, bir cümleyi kuramayan, ahkam kestiği konular hakkında hiçbir bilgisi olmayan sadece kendisini Chat CPT ile vareden insanlar yıllarını bu mesleğe adamış değerli gazeteci büyüklerimizi dahi yarı yolda bırakacak kadar profesyonelce yazılar yazması artık beni şaşırtmıyordu, bunların yazdığı yazıları okumak beni son derece sıkıyor ve midemi bulandırıyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üstad Abdürrahim Karakoç bu tiplere ne yapmamız gerektiğini “Vasiyet” adlı şiirinde sanki bu sanal medya şövalyelerini anlatırcasına sesleniyordu…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Millet parasından verdirme parsa;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Edirne’den Van’a, Muğla’dan Kars’a</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nerede sahte bir kahraman varsa</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir resmine bir de şanına tükür.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz de şairin bu sözlerine uyarak sahte kahramanlara yani Yapay Zeka Şövalyelerine öyle yapıyoruz zaten. Bizler saatlerce uğraşıp araştma yapıp hatasız bir yazı yazmaya uğraşırken , üç-beş dakikada yapay zekaya yazısını yazdırıp yayınlayan sözde gazetecilere diyecek çok sözüm var ama onlar kendilerini biliyorlar, benim de onların kimler olduğunu bildiğimi bilmelerini istiyorum!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu haftalıkta bu kadar, haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 24 May 2026 19:00:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>WEMBLEY’DE DALGALANAN TÜRK BAYRAĞI: ACUN ILICALI’NIN HİKÂYESİ</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/wembleyde-dalgalanan-turk-bayragi-acun-ilicalinin-hikayesi-3167</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/wembleyde-dalgalanan-turk-bayragi-acun-ilicalinin-hikayesi-3167</guid>
                <description><![CDATA[WEMBLEY’DE DALGALANAN TÜRK BAYRAĞI: ACUN ILICALI’NIN HİKÂYESİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kim ne derse desin… Bazı başarılar sadece kupa kaldırmak değildir. Bazı başarılar, yıllarca <strong>“olmaz”</strong> denilen bir hayalin, milyonların gözü önünde gerçeğe dönüşmesidir. İşte bugün yaşanan tam olarak buydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün<strong> İngiltere</strong>’de, futbolun kalbinin attığı <strong>Wembley</strong>’de<strong> Türk </strong><em>bayrakları dalgalandıysa, bunun arkasında sadece bir futbol başarısı değil; inanç, cesaret, emek ve vazgeçmeyen bir <strong>Türk</strong> insanının hikâyesi vardır.</em></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Acun Ilıcalı</strong>… Türkiye’de televizyon dünyasında zirveye çıkmış bir isimdi. Herkes onun ekran başarısını konuşuyordu. Ama o, konfor alanında kalmayı seçmedi. Risk aldı. Hayal kurdu. Dünyanın en zor futbol kültürlerinden birinin içine girdi. İngiltere’de bir kulübün sorumluluğunu almak, hele ki yabancı biri olarak bunu yapmak, dışarıdan göründüğü kadar kolay değildi.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Eleştirildi. Küçümsendi. “<strong>Yapamaz”</strong> diyenler oldu. <strong>“Bu iş başka” </strong>diyenler oldu. Ama o vazgeçmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü bazı insanlar sadece para kazanmak için değil, iz bırakmak için yaşar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün gelinen noktada ise sadece bir takımın başarısını değil, bir Türk girişimcisinin dünyaya verdiği mesajı izledik: <em><strong>“Türkler isterse dünyanın her yerinde başarı hikâyesi yazabilir.”</strong></em></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Wembley’de dalgalanan bayrak sadece kumaş değildi. O bayrak; memleket hasretiydi. O bayrak; “Biz de varız” demekti. O bayrak; yıllarca Avrupa futbolunu uzaktan izleyen milyonlarca Türk’ün gururuydu.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki bazıları bunun sadece futbol olduğunu söyleyecek. Ama mesele hiçbir zaman sadece futbol olmadı. Mesele, imkânsız görünen bir yolda yürüyebilmekti. Mesele, dünyanın en büyük spor sahnelerinden birinde Türkiye’nin adını gururla duyurabilmekti.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Acun Ilıcalı</strong> bugün sadece bir kulüp sahibi gibi değil, hayallerinin peşinden gitmekten korkmayan bir <strong>Türk </strong>insanı gibi kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve unutulmasın… Başarı hiçbir zaman tesadüf değildir. Arkasında uykusuz geceler vardır. Risk vardır. Yorgunluk vardır. İnat vardır. İnanmak vardır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu yüzden bugün sadece Acun Ilıcalı’yı değil, bu başarıda emeği geçen herkesi gönülden kutluyorum. Futbolcuları… Teknik ekibi… Kulüp çalışanlarını… Tribündeki taraftarı… Ve o bayrağı Wembley’de gururla taşıyan herkesi…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü bugün sadece bir maç kazanılmadı. Bugün bir hayal kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve bazen bir insanın hayali, koskoca bir millete umut olur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burhan AKDAĞ</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 24 May 2026 13:21:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ATIN ATIN, ESKİMİŞ ÇORAPLARINIZI ATIN TÜRKİYE’YE JİLL GELİYOR…</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/atin-atin-eskimis-coraplarinizi-atin-turkiyeye-jill-geliyor-3166</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/atin-atin-eskimis-coraplarinizi-atin-turkiyeye-jill-geliyor-3166</guid>
                <description><![CDATA[ATIN ATIN, ESKİMİŞ ÇORAPLARINIZI ATIN TÜRKİYE’YE JİLL GELİYOR…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çorap deyip geçmeyin … Küçük bir ayrıntı gibi görebilirsiniz ama kadınların kırmızı çizgisidir. Adolf Hitler’in sağ kolu Dr. Albert Speer bile, II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru ipek çorap üretimini durdurup, fabrikaları silah üretimine yönlendirmek istemiş ama kadınların sessiz baskısı sonucu bunu başaramamıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çorap…..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hemcinslerim için vazgeçilmez aksesuar….&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beyler, sorun eşlerinize, bayan arkadaşlarınıza, inanın hepsinden aynı cevabı alırsınız, çoğu kadın çorapsız kendini çıplak gibi hisseder, çünkü çorap şıklığı tamamlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çorabın tarihçesine bakacak olursak, eskilere çok eskilere gitmemiz gerekecek, taaa Milattan önceki dönemlere. Eski Yunanlıların kullandığı ‘Skyhos' bir post ile yapılan hafif ayakkabılardı Romalılar zamanında bu ayakkabıların çizmenin içine giyilerek ayağı koruyacağı fikri benimsendi. İlk çoraplar hayvan kılından örülüp post halinde giyilirdi. Ve üzerinden yüzyıllar geçti, rengarenk, ipekli, ten rengi çoraplar vazgeçilmezlerimiz arasına girdi, lüksüne düşkün bayanlar çorapsız sokağa çıkmazlardı. Kadınlarımız tarafından oldukça yaygın kullanılan bir çorap şekli de Jartiyere tutturularak giyilen çoraplardı, bu kadınlara ayrı bir zariflik sağlıyordu…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadın çoraplarında o zamanlar her ne kadar pahalı olsada İpek çoraplar revaçtaydı, şık görünümü ve parlaklığı ile göz alıyordu dünyada İpek çorap karteli Japonya’nın elindeydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İkinci Dünya Savaşı sürecinde ABD-Japonya ilişkileri kötüleştiği için artık Amerika Japonya'dan ipek ithal edemiyordu, bu nedenle Amerikalı araştırmacılar Japon ipeğine bir alternatif aramaya başladılar...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Naylonun icadından önce çoraplar pamuk, suni ipek veya ipekten yapılıyordu ve 1930'larda Japonya bu konuda dünyanın en büyük ihracatçısıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak ipek kullanımında bazı sorunlar yaşanıyordu öncelikle narin bir üründü ve bu nedenle yırtılmaya eğilimliydi, ikincisi ve belki de en önemlisi, Japonya ipek ihracatında tekeldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O zamanlar ABD dünyanın en büyük ipek tüketicisiydi ve ithalatının kabaca dörtte üçü çorap imalatına gidiyordu. Japon yayılmacılığının ardından Japonya ile ABD arasında ki gerilim artınca işte o zaman Amerika bu malzeme için alternatifler aramaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Naylon’un bulunuşu büyük bir devrimdi, öyleki artık İpek çoraplara gerek yoktu, Naylon, çorapta esnekliği, dayanıklılığı arttırdı ve fiyatları ucuzlattı. Naylonun icadı, ipeği ve dayanıksız yapay ipeği gölgede bıraktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Wallace Carothers, başarının getirdiklerinden mi yoksa bilim adamı olmanın kaderi mi bilinmez 1937 yılında potasyum siyanür içerek intihar etti. Öldüğünde kendi keşfi olan naylon, henüz seri üretime geçmemiş ve özellikle kadın giyiminde bir devrim yaşanmamıştı. Naylon çorap tarihi böylece bir dramı da yazmak durumunda kalıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Naylon çoraplar ilk kez 1939 New York Dünya Fuarı'nda Amerikan halkının beğenisine sunuldu ve burada büyük ilgiyle karşılaştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekim 1939'da ise naylon çoraplar ilk kez Delaware, Wilmington'daki bir dizi mağazada satışa çıkarıldı dört bin çiftin tamamı birkaç saat içinde tükenmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu ilk yerel pazar testinden sonra, naylon çoraplar 15 Mayıs 1940'ta tüm Amerika'da satışa çıktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O gün Amerikalılar devrim niteliğindeki bu yeni üründen tam 800 bin çift satın aldı. Dört gün içinde ise 4 milyon satış oldu. Bir çoğuna göre bu çoraplar Amerika’nın bilimsel üstünlüğünü temsil ediyordu ve Amerikalılara Japon mallarını boykot etmeleri için bir yol sunuyorlardı. Naylon çoraplar, ileriki yıllarda ABD mağazalarının temel ürünü olmaya aday görünüyordu ancak ne yazık ki sonra İkinci Dünya Savaşı patlak verdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ülke savaş ekonomisi durumuna geçince, savaş için gerekli olan tüm malzeme ve mallar karneye bağlandı ve el konuldu naylon da buna dahildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Naylon, İkinci Dünya Savaşı sırasında çorap yapımında kullanmak yerine, paraşüt, ayakkabı bağcığı ve kurşun geçirmez ceket ile sineklik ve hamak üretimine yönlendirildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Naylon çoraplar İkinci Dünya Savaşı sırasında piyasadan çekilse de Amerikalıların çoraplara olan talebi devam ediyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ABD li kadınlar tarafından naylon çoraplar vazgeçilmez olmuştu, hatta Japonların İpek çorapları yerine bacaklarına çorap çizmeye başladılar…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dönelim yurdumuza, elbetteki II.Dünya Savaşına her ne kadar katılmamış olsakta bizi derinden etkilemişti, çok şeyler karneye bağlanmıştı, dönemin koşullarını ve “çorap krizini” daha iyi anlamak için o yıllarda ünlü Gazeteci ve Yazar Hüseyin Cahit Yalçın, 1941’de bir gazetede çıkan köşe yazısında “İpek çorapların fiyatı o kadar artmış ve dayanmaları o kadar azalmıştır ki, ipekli çorap masrafı zengin diyebileceğimiz yuvalar için bile bir yük halini almıştır. Bir süs eşyası olan ipek çorap bir dert haline gelmiştir” diyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazetelerde Türk ulusunu, çorapsız gezmeye çağıran yazılar çıkıyor, doktorlar kışın da çorapsız yaşanabileceğine dair demeçler veriyorlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaş bitmiş, Naylon çoraplar yeniden boşlukları doldurmaya başlamıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çorapların icadı, naylona dönmesinin ardından, yine büyük bir devrim daha yaşandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Külotlu çorap, kadın modası ve iş giyiminde rahatlığı, tarzı ve çok yönlülüğü ile bilinen bir temel parça haline geldi. Peki bu vazgeçilmez giysinin kökenlerini hiç merak ettiniz mi? Gelin, külotlu çorabın tarihine de göz atalım, onu kimin icat ettiğini ve bugün bildiğimiz haliyle nasıl evrildiğini keşfedelim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün bildiğimiz adıyla külotlu çorabın icadı, gerçek anlamda biz kadınlar için bir devrimdi, Kuzey Carolina’dan bir tekstil üreticisi olan Allen Gant Sr. 1959 yılında, hamilelik sırasında geleneksel çoraplar ve jartiyerlerin rahatsızlığını yaşayan eşi Ethel’den ilham aldı. Ethel’in yaşadığı rahatsızlık, Allen Gant’in, iç çamaşırının bel bandı ile çorapların bacak kapsamasını birleştiren bir giysi hayal etmesine neden oldu. Bu yenilik, modern külotlu çorabın tasarımını şekillendirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Allen Gant’in ilk tasarımı olan “Panti-Legs,” jartiyersiz tam bacak kapsama sağlayan ilk giysiydi. Fikir basitti ama devrim niteliğindeydi, kadınlara iç çamaşırı ve çorabı birleştiren tek parça bir çözüm sunuyordu. İki giysiyi birleştirerek, Allen Gant çorap dünyasında tamamen yeni bir kategori yaratmış oldu; böylece kadınlara hem rahat hem de pratik bir seçenek sundu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1960’lar, kadın modasında bir dönüm noktası oldu ve mini etek bu dönemde popüler bir trend haline geldi. Bu yeni stil daha fazla bacak göstermeyi sağladığından, külotlu çorap gibi tam kapsama sağlayan çoraplar hem pratik hem de şık bir tercih oldu. Sonuç olarak, külotlu çoraplar bir moda temel unsuru haline geldi ve Allen Gant’in icadı hızla yaygınlaştı. Üreticiler, uygun fiyatlı, dayanıklı ve şeffaf bir görünüm sunan naylon gibi farklı malzemelerle deneyler yapmaya başladı. Naylon külotlu çoraplar hem şık hem de ekonomik olduklarından, her kesimden kadına hitap etti. 1960’ların sonunda, külotlu çoraplar ana akım bir moda ürünü haline geldi ve çorapların yerini alarak kadınların bacak giyimi için tercih edilen seçenek oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Külotlu çorapların yurdumuza girişi çok uzun sürmedi, hemen hemen bulunuşu ile aynı zamanlarda “Öğretmen Çorabı” adı altında “Penti” markası ile Türk pazarına girdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1978 li yıllarda eski adına ne varsa hepsini bir bir attırdılar bize. Öyle algı operasyonu yaptılar ki; annemizin, yünden yaptığı çorapları çöpe attırıp ten rengi ince çoraplar icat ettiler moda adına, bunu yaparken de o gün siyah beyaz televizyonlardan, radyolardan yapılan reklam hala kulaklarımız da çınlar&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahmetli Halit Kıvanç ekrandan sesleniyordu:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Atın atın eski çoraplarınızı! Atın Jill Türkiye’ye geliyor” diyor bir diğeri ise ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ah atılır mı çoraplar!” diyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Atın eski çoraplarınızı, atamazsanız paspas yapın Türkiye’ye Jill geliyor…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Atılan eski çorapları biliyoruz da Jill’in ne demek olduğunu bilmiyorduk o günlerde…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonra ne mi oldu… 2000 kişinin rol aldığı büyük bir reklam kampanyası ile tanıtılan Jill çorapları isteğe cevap veremediği için sonuç olarak battı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünlükle bu kadar, başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 23 May 2026 19:00:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MUTLU İNSANLAR, MUTSUZ İNSANLAR…</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/mutlu-insanlar-mutsuz-insanlar-3165</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/mutlu-insanlar-mutsuz-insanlar-3165</guid>
                <description><![CDATA[MUTLU İNSANLAR, MUTSUZ İNSANLAR…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde iletişim bu kadar hızlı, bilgi bu kadar ulaşılabilir olmadı. Bir zamanlar kilometrelerce uzakta olan insanlar şimdi bir ekranın içinde. Sabah gözümüzü açar açmaz elimizin gittiği ilk yer çoğu zaman telefon ekranı oluyor. Haberler, fotoğraflar, videolar, yorumlar, beğeniler… Günümüz dünyasında sosyal medya sadece bir iletişim aracı değil; aynı zamanda yaşam biçimimizi, düşünce yapımızı ve ruh halimizi etkileyen güçlü bir sistem hâline geldi. Peki, sosyal medyayı mı kullanıyoruz, yoksa sosyal medyanın esiri mi olduk?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medya ilk ortaya çıktığında insanları bir araya getiren, uzakları yakın eden bir araç olarak büyük umutlar taşıyordu. İnsanlar eski dostlarını buldu, farklı kültürlerle tanıştı, fikirlerini ifade etme alanı yakaladı. Bilginin demokratikleşmesi denilen şey gerçekleşti; artık herkes bir haberci, bir yorumcu, bir anlatıcı olabiliyordu. Ancak zaman içinde bu özgürlük başka bir dönüşüm geçirdi. İnsanlar yalnızca paylaşan değil, sürekli izleyen ve kıyaslayan bireylere dönüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birçok insan gün içinde farkında olmadan defalarca telefonuna uzanıyor. Kısa süreli bir bakış diye başlayan şey saatleri tüketebiliyor. Çünkü sosyal medya yalnızca zamanımızı değil, duygularımızı da yönetmeye başladı. Beğeni almak mutluluk, görülmemek değersizlik hissi yaratabiliyor. İnsanlar artık yaşadıkları anın tadını çıkarmaktan çok, o anı paylaşmaya odaklanıyor. Bir kahve içmeden önce fotoğrafı çekiliyor, bir tatilin güzelliği manzaradan önce paylaşım sayısıyla ölçülüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Burada karşımıza önemli bir soru çıkıyor: Gerçekten mutlu insanlar kimler?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medyada baktığımızda herkes çok mutlu görünüyor. Kusursuz aileler, pahalı restoranlar, filtrelerle güzelleştirilmiş yüzler, bitmeyen tatiller… İnsan zihni ister istemez bir kıyaslama içine giriyor. “Herkes mutlu, bir tek ben mi eksik yaşıyorum?” düşüncesi birçok kişiyi görünmez bir mutsuzluğa sürüklüyor. Oysa ekranlarda gördüğümüz şey çoğu zaman hayatın yalnızca seçilmiş birkaç saniyesi. İnsanlar çoğunlukla mutluluklarını paylaşır; yalnızlıklarını, korkularını, başarısızlıklarını değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten mutlu insanlar belki de sürekli mutluluğunu gösterme ihtiyacı duymayanlardır. Her anını kanıtlama zorunluluğu hissetmeyen, sessiz bir akşam yürüyüşünde huzur bulabilen, bir dost sohbetinde telefona bakmadan kahkaha atabilen insanlar… Çünkü gerçek mutluluk çoğu zaman görünür olmaktan değil, hissedilir olmaktan doğar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mutlu olmayan insanlar ise bazen tam tersine, görünürde en parlak hayatları sergileyebilir. Sürekli onay arayan, beğenilerle kendini değerli hissetmeye çalışan, başkalarının gözünde “iyi görünmek” için yaşayan insanlar içten içe büyük bir yalnızlık yaşayabilir. İnsan ruhu yalnızca alkışla beslenmez; samimiyet, bağ kurmak ve gerçek ilişkiler de ister.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medya kötü müdür? Elbette hayır. Sorun araçta değil, kullanım biçiminde yatıyor. Bir araç bizi bilgiye ulaştırabilir, dostluk kurdurabilir, ilham verebilir. Ama aynı araç bizi bağımlılığa, kıyaslamaya ve ruhsal yorgunluğa da sürükleyebilir. Asıl mesele dengeyi kurabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de kendimize şu soruyu daha sık sormalıyız: Ben şu an yaşıyor muyum, yoksa sadece izliyor muyum? Çünkü hayat, ekranın içinde akan görüntülerden çok daha büyük ve gerçek. Bir gün sosyal medyada paylaştığımız anılar unutulabilir; ama gerçekten yaşanmış duygular, içten bir sohbet, samimi bir gülüş insanın içinde uzun süre yaşamaya devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuçta mesele sosyal medyanın varlığı değil, onun hayatımızdaki yeri. Eğer bir araç bizi yönetmeye başlıyorsa özgürlüğümüz azalır. Ama biz onu bilinçli kullanabiliyorsak, yaşamı zenginleştiren bir yardımcıya dönüşebilir. Belki de gerçek soru şudur: Sosyal medyanın esiri mi olduk, yoksa hâlâ kendi hayatımızın sahibi miyiz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman olduğu gibi sağlığınıza dikkat edin. Hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 May 2026 18:34:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİPOLAR</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bipolar-3164</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bipolar-3164</guid>
                <description><![CDATA[BİPOLAR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar bipolar bozukluğu genellikle duygu değişimleri üzerinden anlatıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir gün çok enerjik olmak, başka bir gün yataktan çıkamamak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bipoların en görünmeyen tarafı bazen duyguların kendisi değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanın kendi zihniyle yaptığı sessiz pazarlıktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bazı dönemlerde kişi yalnızca iyi hissetmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanki zihninin içindeki bütün kapılar aynı anda açılmış gibi hisseder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşünceler hızlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bağlantılar çoğalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kelimeler yetişmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat ilk kez fazla parlak, fazla mümkün, fazla canlı görünmeye başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve tam da bu yüzden mani her zaman “hasta hissettirmez.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen insan ilk kez gerçekten güçlü olduğunu düşünür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hatta bazı kişiler için mani, yıllardır taşınan görünmez bir eksikliğin aniden kaybolması gibi yaşanabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikanalitik yaklaşımlar tam da burada farklı bir soru sorar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ya mani yalnızca yükselmek değilse?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ya bazen zihnin kırılganlığa karşı geliştirdiği bir kaçış biçimiyse?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan zihni yalnızca acıyı taşımaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen acıya yaklaşmamak için de çalışır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı psikodinamik kuramlar, manik süreçleri kişinin değersizlik, yetersizlik, terk edilme ya da içsel boşluk hislerine karşı geliştirdiği yoğun savunmalarla birlikte değerlendirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu bakış açısına göre mani yalnızca “fazla enerji” değildir; bazen kırılgan benliğin çökmemesi için zihnin kurduğu aşırı parlak bir dengedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden mani yaşayan bazı insanlar sonradan şunu söyler:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“O sırada kötü hissetmiyordum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tam tersine, hayatımda ilk kez eksiksiz hissediyordum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bipoların en karmaşık taraflarından biri burada başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insan bazen kendisine zarar veren bir ruh halini özleyebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nörobilimsel açıdan bakıldığında ise bu süreç yalnızca psikolojik değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Araştırmalar; ödül sistemi, dopamin düzenlenmesi, uyku ritmi ve duygu düzenleme ağlarında önemli değişimler olabileceğini gösteriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle bipolar bozukluk bugün genetik, biyolojik, psikolojik ve çevresel etkenlerin birlikte değerlendirildiği karmaşık bir durum olarak kabul edilmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama belki de bipoları yalnızca klinik terimlerle anlatmak yine de eksik kalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü sağlıklı bir zihin çoğu zaman süreklilik hissiyle çalışır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan dün hissettiğiyle bugün hissettiği arasında görünmez bir köprü olduğunu varsayar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bipolar süreçlerde ise bazen insanın en büyük korkusu acı değil, sürekliliğini kaybetmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü ruh hali değiştikçe yalnızca duygular değil, insanın kendine dair hikâyesi de değişmeye başlayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir süre sonra kişi yalnızca ne hissettiğini değil, hislerinin ne kadar güvenilir olduğunu da sorgular.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bu çok görünmez bir yalnızlıktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın kendi zihnine yabancılaşması, bazen dünyaya yabancılaşmasından daha ağır olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bipoların en acı tarafı budur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi bazen karanlıktan değil, ışığın gerçek olup olmadığını ayırt edememekten yorulur…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 May 2026 19:04:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“SERGEN YALÇIN DEĞİL, VEFA İSTİFA ETTİ” “İSTİFA ETMESİ GEREKEN SERGEN DEĞİL, BEŞİKTAŞ RUHUNU KAYBEDEN TARAFTARDI</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sergen-yalcin-degil-vefa-istifa-etti-istifa-etmesi-gereken-sergen-degil-besiktas-ruhunu-kaybeden-taraftardi-3163</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sergen-yalcin-degil-vefa-istifa-etti-istifa-etmesi-gereken-sergen-degil-besiktas-ruhunu-kaybeden-taraftardi-3163</guid>
                <description><![CDATA[“SERGEN YALÇIN DEĞİL, VEFA İSTİFA ETTİ” “İSTİFA ETMESİ GEREKEN SERGEN DEĞİL, BEŞİKTAŞ RUHUNU KAYBEDEN TARAFTARDI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Beşiktaş</strong>’ın tarihinde nice teknik adamlar geldi geçti… Nice futbolcular alkışlandı, nice yöneticiler eleştirildi. Ama bazı insanlar vardır; onlar sadece bir teknik direktör ya da futbol adamı değildir. Onlar o camianın ruhudur. İşte <strong>Sergen Yalçın</strong> da <em><strong>Beşiktaş</strong> için tam olarak buydu. Bir teknik direktörden çok daha fazlası… Tribünün içinden çıkmış bir Beşiktaşlı, bu kulübün öz evladı, bu armaya gönülden bağlı bir karakterdi.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün yaşananlara baktığımda içimde büyük bir kırgınlık var. Çünkü ben Beşiktaş taraftarının, yani o dillere destan “<strong>Büyük Beşiktaş Taraftarı”</strong>nın kendi öz evladına <strong>“istifa” </strong>diye bağıracağını asla düşünmezdim. <strong>Tribünlerden yükselen o sloganları duyduğum an gerçekten şok oldum. O an anladım ki artık bir şeyler değişmiş… Hem de çok kötü değişmiş.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Beşiktaş</strong> duruşu dedikleri şey; kötü günde takımının yanında olmak değil miydi? <strong>Beşiktaş asaleti;</strong> kendi değerine sahip çıkmak değil miydi? Peki ne oldu bize? Hakemlerin biçtiği puanlara ses çıkarmayanlar, takımını pandemi döneminde taraftarsız şekilde şampiyon yapan adama öfke kusmaya başladı. İşte bunu kabul edemiyorum.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sergen Yalçın bu kulübe sadece kupa kazandırmadı. Beşiktaş’ın son lig şampiyonluğunu kazandırdı. Son Türkiye Kupası’nı kazandırdı. Üstelik bunu milyon euroluk kadrolarla değil; mücadeleyle, karakterle ve Beşiktaş ruhuyla yaptı. Taraftarın olmadığı dönemde bu takımı şampiyon yaptı mı? Yaptı. Kupayı aldı mı? Aldı. Demek ki mesele sadece tribünde bağırmak değilmiş. Demek ki Beşiktaş’ın adı, ruhu ve inancı her şeyden büyükmüş.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Sergen Yalçın</strong>’ın hedefi günü kurtarmak değildi. O uzun yıllara yayılacak bir başarı hikâyesi kurmak istiyordu. Bunun için mücadele etti. Ama ne yazık ki ne yönetim ne de tribünler onun gösterdiği Beşiktaşlılık duruşunu gösterebildi. Benim tanıdığım Sergen zaten böyle bir ortamda bir dakika durmazdı. Nitekim durmadı da… Hatta iki hafta önce içimden geçen tam olarak şuydu:<u><strong> “Sergen istifa et, bu taraftara bir şeyler olmuş…”</strong></u></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün üzülerek söylüyorum ki artık <strong>“Beşiktaş taraftarı”</strong> ile <strong>“Beşiktaş seyircisi”</strong> arasında büyük bir fark oluştu. Taraftar dediğin sahip çıkar, korur, vefa gösterir. Seyirci ise sadece sonucu izler. Sonuca göre sever, sonuca göre sırt çevirir. Maalesef bugün geldiğimiz noktada <strong>Beşiktaş</strong>’ın en büyük problemi saha içinden çok saha dışıdır.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Dün statta oynanan UEFA finalinde <strong>Freiburg</strong> ve <strong>Aston Villa</strong> taraftarlarını izlerken içim daha da burkuldu. Özellikle Freiburg taraftarının takımına sahip çıkışını görünce insan ister istemez düşünüyor: Acaba bizim kaybettiğimiz şey tam olarak ne? Çünkü bir camiayı büyük yapan sadece kupalar değildir. Vefa, aidiyet ve kötü günde gösterilen duruştur.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün bana göre istifa etmesi gereken kişi Sergen Yalçın değildi. Asıl istifa etmesi gereken; kendi öz evladını yuhalayan futbol kültürüydü. Çünkü bu kulübe en büyük zararı artık rakipler değil, kendi değerlerini tüketen anlayış veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve ne olursa olsun tarih şunu yazacak:</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sergen Yalçın Beşiktaş’tan vazgeçmedi…</span></span></strong></em></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Beşiktaş, Sergen Yalçın’a sahip çıkamadı.</span></span></strong></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">“Bu kulübün öz evladını tribünde harcayanlar, Sergen Yalçın’ı değil; önce kendi Beşiktaşlılığını istifaya çağırmalıdır.”</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burhan AKDAĞ</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 May 2026 13:58:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SHREK</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/shrek-3162</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/shrek-3162</guid>
                <description><![CDATA[SHREK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklara bir müjdem olacak, geçenlerde internette dolaşırken, bir ABD sitesinde ünlü film şirketi “Dream Works Animation ve Universal Pictures”ın duyurusu karşıma çıktı. Ünlü çizgi film Shrek’in son versiyonu olan “Shrek-5” in 30 Haziran 2027 tarihinde sinemalarda vizyona gireceğini açıklıyordu…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuklara müjdem olacak diye başladım da, aslında pekte çocuklar değil, Z kuşağına müjde diyebilirim, çünkü şimdinin gençleri henüz çocukken Shrek ile tanışmışlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>k Shrek filmi, 2001 yılında Amerika Birleşik Devletleri ile aynı zaman diliminde yurdumuzda vizyona girdiğinde kapalı gişe oynamıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Shrek bir hayal kahramanıydı aslında,1990 yılında Amerikalı kitap yazarı ve karikatürist William Steig tarafından yayımlanan, dünyayı görmek için evden ayrılan ve sonunda çirkin bir prensesle evlenen iğrenç yeşil bir canavar hakkında fantastik bir çocuk kitabıydı. Kitap yayımlandığında genel olarak iyi karşılanmıştı, eleştirmenler çizimleri, özgünlüğü ve yazımı övmüştü, ayrıca Shrek’i bir anti-kahraman olarak tanımlamış ve kitabın tatmin ve öz saygı temalarına dikkat çekmişlerdi. Kitap, yayımlanmasından 10 yıl sonra yani takvimler 2001 yılını gösterdiğinde vizyona giren ilk Shrek filminin temelini oluşturdu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>William Steig 1930’dan 1960’lara kadar The New Yorker‘da karikatürist olarak çalıştı. 1.600’den fazla karikatür yarattı ve “Karikatürlerin Kralı” olarak adlandırıldı. Ancak reklam yapmaktan hiç hoşlanmıyordu ve 61 yaşında çocuk kitapları yazmaya başladı. William Steig Shrek kitabını yazdığında 80’lerindeydi. “Shrek” adı, Almanca Schreck ile ilgili olan ve “korku” ya da “dehşet” anlamına gelen Yidişçe שרעק (shrek) ya da שרעקלעך (shreklekh) sözcüğünden oluşmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Kitabı kısaca özetlersem “Shrek iğrenç, yeşil derili, ateş püskürten, görünüşte yok edilemez, iticiliğiyle acı çektirmekten zevk alan bir canavardı. Ailesi onun “kendi payına düşen zararı vermesi” için dünyaya gönderilmesi gerektiğine karar verdikten sonra, onu (kelimenin tam anlamıyla) bataklıklarından kovarlar. Shrek çok geçmeden bir cadıyla karşılaşır ve nadir bulunan bitleri karşılığında falına bakar: “Elmalı Turta” sihirli sözlerini söyleyerek bir eşek tarafından kaleye götürülecek, orada bir şövalyeyle savaşacak ve kendisinden bile çirkin bir prensesle evlenecekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Filmlere konu olan bu ünlü çizgi-roman böyleydi ama işin ilginçte bir tarafı vardı, önceleri bilinmese de, sonradan bu hayal kahramanının gerçek bir kişilik olduğu anlaşıldı…&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Shrek, gerçek hayatta yaşamış bir kişiden, Maurice Tillet'ten esinlenilerek yaratılmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maurice Tillet, 23 Ekim 1903'te Rusya'nın Ural Dağları bölgesinde Fransız bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, Rusya doğumlu Fransız profesyonel bir güreşçiydi "Fransız Melek" lakabıyla tanınan Tillet, 1940'larda dünya ağır sıklet güreş şampiyonu olmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maurice Tillet’i bu denli tuhaf yapan neden Akromegali isimli hastalıktı. Onyedi yaşındayken Akromegali hastalığına yakalanmış ve fiziksel görünümü değişmişti. Akromegali, hipofiz bezinden aşırı büyüme hormonu salgılanması sonucu oluşan, ellerin ve yüzün vücudun geri kalanına oranla mütemadiyen büyümesine neden olan kronik bir hastalıktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korkutucu görünümüne rağmen yumuşak sesli, son derece zeki ve eğitimliydi, Hukuk diploması almıştı, Ondörtten fazla dil konuşuyordu ve Fransız Donanması'nda Mühendis olarak görev yapmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1937'de güreşçi Karl Pojello'nun onu profesyonel güreşle tanıştırmasıyla hayatı beklenmedik bir yöne evrildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Avrupa ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri'ndeki izleyiciler onu çok sevdi. Paul Bowser'ın menajerliğinde Tillet, 1940'tan 1942'ye kadar Dünya Ağır Sıklet Güreş Şampiyonluğunu elinde tutarak, yaklaşık iki yıl boyunca yenilgisiz kalan baskın bir güç haline gelmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haber Caddesi okurlarım, herkesin tanıdığı Shrek aslında iyi kalpli biriydi,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1954 yılında, 51 yaşında kalp yetmezliğinden aramızdan ayrıldı. Işıklarda uyusun, bu dünyada yoksun ama, seni ilham alan çizgi film karakterin, tüm dünya tarafından kapalı gişe izleniyor…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 20 May 2026 19:03:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>19 MAYIS: BİR MİLLETİN KADERİNİ DEĞİŞTİREN İLK ADIM</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/19-mayis-bir-milletin-kaderini-degistiren-ilk-adim-3161</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/19-mayis-bir-milletin-kaderini-degistiren-ilk-adim-3161</guid>
                <description><![CDATA[19 MAYIS: BİR MİLLETİN KADERİNİ DEĞİŞTİREN İLK ADIM]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 Mayıs, Türk milletinin tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Ancak bu özel günü yalnızca bir tarih olarak görmek büyük bir eksiklik olur. Çünkü 19 Mayıs; umudun tükenmediğini, bir milletin ne kadar zor durumda kalırsa kalsın yeniden ayağa kalkabileceğini gösteren büyük bir mücadele ruhunun simgesidir. Bugün özgürce yaşayabiliyor, kendi bayrağımız altında bağımsız bir şekilde geleceğe bakabiliyorsak, bunun temelinde 19 Mayıs 1919’da başlayan o büyük direniş vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O dönemin şartlarını düşündüğümüzde, verilen mücadelenin ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Osmanlı Devleti yıllarca süren savaşlardan çıkmıştı. Halk yorgundu, fakirdi ve umutsuzdu. Birçok şehir işgal edilmiş, insanların geleceğe olan inancı sarsılmıştı. Sokaklarda korku hâkimdi. İnsanlar yarının ne getireceğini bilmiyordu. Fakat tam da böyle bir dönemde Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, milletin yeniden umutla ayağa kalkmasının başlangıcı oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 Mayıs aslında yalnızca bir başlangıç değil, “teslim olmama” kararının tarihidir. Çünkü bazı milletler zor zamanlarda dağılır, bazı milletler ise tam tersine kenetlenir. Türk milleti o günlerde birlik olmayı seçti. İşte milli mücadeleyi bu kadar büyük yapan şey de buydu. İnsanlar ellerindeki son imkânlarla vatanlarını korumaya çalıştı. Açlık vardı, yokluk vardı, cephane eksikti ama inanç eksik değildi. Milli mücadele yıllarında yaşanan hikâyeler bugün bile insanın içini derinden etkiliyor. Anadolu’nun dört bir yanında kadınlar, erkekler, çocuklar, yaşlılar aynı amaç için mücadele etti. Çünkü mesele sadece toprak değildi; mesele özgür yaşamaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Örneğin Şerife Bacı’nın hikâyesi, bu mücadelenin en unutulmaz örneklerinden biridir. Kastamonu’da kışın dondurucu soğuğunda cepheye cephane taşırken, mermiler ıslanmasın diye kendi battaniyesini cephanenin üzerine örttü. Kendisi donarak hayatını kaybetti ama taşıdığı mühimmat zarar görmedi. Bu olay aslında milli mücadelenin nasıl bir fedakârlık ruhuyla kazanıldığını açıkça gösteriyor. İnsanlar canlarını ortaya koyarken bile vatanı düşünüyordu. Sadece kadınlar değil, çocuklar da bu mücadelede büyük sorumluluklar aldı. Daha küçücük yaşta cepheye mermi taşıyan çocuklar vardı. Gençler eğitimlerini bırakıp vatan savunmasına koştu. Birçok asker günlerce aç kaldı, kilometrelerce yürüdü, soğukta savaştı ama geri adım atmadı. Çünkü biliyorlardı ki kaybedilen yalnızca bir savaş olmayacaktı; bağımsızlık tamamen yok olacaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte 19 Mayıs’ın taşıdığı mücadele ruhu tam olarak budur. Vazgeçmemek… Şartlar ne kadar zor olursa olsun ayağa kalkabilmek… Umudun bittiği yerde yeniden umut olabilmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün belki savaş meydanlarında mücadele etmiyoruz ama hayatın içinde herkesin kendi savaşı var. Gençlerin eğitim hayatında verdiği emek, insanların ayakta kalma çabası, ülkesine faydalı olmak için çalışan herkes aslında o mücadele ruhunun bugünkü devamıdır. Çünkü milli mücadele sadece silahla yapılmaz; bilgiyle, emekle, çalışmayla ve birlik olmakla da sürdürülür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın gençlere armağan edilmesi çok anlamlıdır. Atatürk, gençlere sadece bir bayram bırakmadı; aynı zamanda büyük bir sorumluluk emanet etti. Çünkü bir ülkenin geleceğini güçlü yapan şey, mücadele etmeyi bilen nesillerdir. Düşse bile yeniden ayağa kalkabilen, umudunu kaybetmeyen ve ülkesine sahip çıkan gençler, bir milletin en büyük gücüdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün teknoloji gelişiyor, dünya değişiyor, hayat şartları farklılaşıyor. Ancak değişmeyen tek şey, bağımsızlığın değeri ve mücadele ruhunun önemidir. Çünkü özgürlük kolay kazanılmadı. Bu topraklarda yaşayan insanlar, bağımsızlık uğruna büyük bedeller ödedi. Bu yüzden geçmişimizi unutmadan geleceğe yürümek zorundayız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 Mayıs bize şunu öğretiyor: En zor anlarda bile bir çıkış yolu vardır. Yeter ki insanlar inancını kaybetmesin. Samsun’da atılan o ilk adım, yıllar sonra bağımsız bir devletin kuruluşuna dönüştü. O gün belki insanların elinde büyük imkânlar yoktu ama yüreklerinde büyük bir cesaret vardı. Ve bazen bir milletin kaderini değiştiren şey tam olarak budur. Bugün bizlere düşen görev, o mücadele ruhunu yaşatmaktır. Çalışarak, üreterek, bilimde, sanatta, sporda ve eğitimde ilerleyerek ülkemize faydalı bireyler olmak, milli mücadeleye duyulan saygının en güzel göstergesidir. Çünkü gerçek bağımsızlık sadece savaş kazanmak değil; güçlü, bilinçli ve geleceğe güvenle bakan bir toplum olabilmektir. Aradan uzun yıllar geçmiş olsa da 19 Mayıs’ın taşıdığı anlam hâlâ ilk günkü kadar güçlüdür. Çünkü bazı tarihler sadece geçmişte yaşanmaz; milletlerin hafızasında yaşamaya devam eder. 19 Mayıs da Türk milletinin cesaretini, direncini, bağımsızlığa olan sevgisini ve asla pes etmeyen ruhunu anlatan en büyük simgelerden biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de bu yüzden, her 19 Mayıs geldiğinde sadece bir bayram kutlamıyoruz. Aynı zamanda yokluk içinde bile ayağa kalkabilen insanların mücadelesini, fedakârlığını ve bu ülkeyi bizlere emanet eden kahramanları saygıyla hatırlıyoruz. Çünkü bağımsızlık, ancak onun değerini bilen milletlerin elinde sonsuza kadar yaşayabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 May 2026 19:05:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DAHA KÜÇÜCÜK BİR ÇOCUKTU</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/daha-kucucuk-bir-cocuktu-3160</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/daha-kucucuk-bir-cocuktu-3160</guid>
                <description><![CDATA[DAHA KÜÇÜCÜK BİR ÇOCUKTU]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Elimden tutar, her ödül gecemde gözlerinin içi parlayarak yanımda dururdu. Sahneye çıktığımda en büyük heyecanı o yaşar, ben ödül alırken sanki dünyaları kazanmış gibi mutlu olurdu. O zamanlar belki farkında değildi ama ben her bakışında geleceğin güçlü, başarılı ve özgüvenli bir genç kızını görürdüm.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yıllar geçti…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hayat çok hızlı aktı. Dün akşam ise zaman adeta durdu benim için. Çünkü bu kez sahnede benim küçük kızım <strong>Almina </strong>vardı… Ve ben, yıllarca beni gururla izleyen o güzel gözleri, şimdi aynı gururla sahnede izliyordum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu kez alkışlar bana değil, ona yükseliyordu…</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben ise salonda onu ayakta alkışlayan, gözleri dolu bir baba olarak oturuyordum. Tarif edilmesi zor bir duygu bu… Bir babanın hayatındaki en büyük başarı belki de evladının kendi yolunda dimdik yürüdüğünü görmekmiş.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Genç yaşında baba mesleği olan gazetecilik ve televizyonculuğu büyük bir ciddiyet, emek ve profesyonellikle yapan canım kızım, kısa zamanda başarıdan başarıya koştu. Azmiyle, çalışkanlığıyla, sahnedeki duruşuyla ve o muhteşem heyecanıyla artık kendi hikayesini yazıyor. Hatta deyim yerindeyse bazı anlarda babasını bile geride bırakıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Dün gece sahneye çıktığında sadece bir ödül almadı…</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Özgüveniyle, duruşuyla ve gözlerindeki ışıkla herkese ‘Ben buradayım’ dedi. Ben ise onu izlerken yıllar önce elimi sımsıkı tutan o küçük kız çocuğunu hatırladım. Şimdi aynı çocuk, kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir genç kadın olmuştu.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir baba için bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi bilmiyorum…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Evladının başarılarına tanıklık etmek, onun hayallerine yürüyüşünü görmek, alkışların arasında gururdan gözlerinin dolması… Bunların tarifi gerçekten yok.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Canım kızım Almina…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Dün gece sen ödülünü alırken ben bir kez daha anladım ki, emek, sevgi ve inanç asla karşılıksız kalmıyor. Yolun açık, başarın daim olsun. Hayat sana hep kalbin kadar güzel kapılar açsın.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İyi ki benim kızımsın…</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve iyi ki senin babanım.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 May 2026 15:01:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>19 Mayıs: Bir Milletin Ayağa Kalktığı Gün, Gençliğe Yazılmış Sonsuz Bir Mektup</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/19-mayis-bir-milletin-ayaga-kalktigi-gun-genclige-yazilmis-sonsuz-bir-mektup-3159</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/19-mayis-bir-milletin-ayaga-kalktigi-gun-genclige-yazilmis-sonsuz-bir-mektup-3159</guid>
                <description><![CDATA[19 Mayıs: Bir Milletin Ayağa Kalktığı Gün, Gençliğe Yazılmış Sonsuz Bir Mektup]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı tarihler vardır; sadece takvim yapraklarında yer almaz, bir milletin kalbine kazınır… 19 Mayıs işte tam olarak böyle bir gündür. Sadece bir başlangıç değil, bir uyanışın, bir dirilişin, bir “yeniden var olma” iradesinin adıdır. 1919’un o kararlı sabahında yakılan kıvılcım, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ sönmeden yanıyor; çünkü o ateş, umudun, cesaretin ve inancın ateşidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve o kıvılcımı yakan isim… Mustafa Kemal Atatürk.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O sadece bir komutan değildi; bir milletin umudunu yeniden ayağa kaldıran bir liderdi. Herkesin sustuğu, korkunun hüküm sürdüğü bir dönemde o, “başlangıç” olmayı seçti. Çünkü o, en zor anlarda bile geleceği düşünebilen, bugünü aşabilen bir vizyona sahipti. Onun attığı adım, sadece bir askeri hamle değil; bir milletin kaderine atılmış imzaydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 Mayıs, bir yolculuğun ilk adımıdır. Ama sıradan bir yolculuk değil… Umutsuzluğun en koyu anında, “her şey bitti” denilen yerde başlayan bir direnişin hikâyesidir. O gün, aslında sadece bir şehirden bir şehre gidilmedi; korkudan cesarete, teslimiyetten mücadeleye geçildi. Ve belki de en önemlisi, bir millet kendi kaderini yeniden yazmaya karar verdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu kararın arkasında sadece bir kurtuluş planı yoktu… Aynı zamanda bir gelecek tasarımı vardı. Mustafa Kemal Atatürk, o gün attığı her adımı yarının gençlerine emanet edeceğini bilerek attı. Çünkü o, bir ülkeyi kurtarmanın yetmeyeceğini; o ülkeyi yaşatacak olanın bilinçli, özgür düşünen, güçlü bir gençlik olduğunu çok iyi biliyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yılları düşündüğümüzde; yorgun, yıkılmış, parçalanmış bir ülke… Ama bütün bu karanlığın içinde sönmeyen bir ışık vardı: İnanç. İşte 19 Mayıs, o inancın somut hâlidir. Bir avuç insanın değil, bir milletin ayağa kalkışıdır. Ve bu yüzden sadece geçmişin değil, bugünün ve yarının da en güçlü sembollerinden biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu anlamlı günün gençliğe armağan edilmesi ise başlı başına bir mesajdır. Çünkü bu bir “kutlama” değil, bir “emanet”tir. Mustafa Kemal Atatürk, gençliğe sadece bir bayram vermedi; bir sorumluluk, bir güven, bir inanç verdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bütün ümidim gençliktedir” derken, aslında bir cümleden çok daha fazlasını söylüyordu. O cümlede bir milletin yarınlara olan inancı, bir liderin gençliğe duyduğu sonsuz güven saklıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü gençlik; sadece bir yaş aralığı değil, bir ruh hâlidir. Sorgulayan, üreten, hayal kuran, değiştirmekten korkmayan bir enerjidir. 19 Mayıs, gençlere “Siz sadece geleceksiniz” demek değildir; “Siz bugünsünüz, siz güçsünüz, siz değişimin kendisisiniz” demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bu sözler, bir temenniden ibaret değildir; bir milletin kaderini değiştirmiş bir liderin en net tespitidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünün dünyasında genç olmak belki daha zor… Bilgi çok, gürültü çok, beklenti çok… Ama bir o kadar da fırsat var. İşte tam bu noktada 19 Mayıs’ın ruhu devreye girer. Çünkü bu ruh, şartlar ne olursa olsun vazgeçmemeyi öğretir. Kolay olmasa bile doğru olanı seçmeyi, yalnız kalsan bile yürümeyi, düşsen bile yeniden kalkmayı hatırlatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de en önemlisi şunu söyler:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir milletin kaderi, onu değiştirmeye cesaret edenlerin ellerinde şekillenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her nesil kendi sınavını verir. O günün gençleri vatanı kurtarmak için mücadele etti, bugünün gençleri ise onu daha ileri taşımakla sorumlu. Bilimde, sanatta, sporda, düşüncede… Her alanda iz bırakmak, sadece bireysel bir başarı değil; bir mirası ileriye taşımaktır. Çünkü 19 Mayıs, geçmişten gelen bir hatıra değil, geleceğe bırakılan bir emanettir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabında verdiği mesaj hâlâ kulaklarda yankılanır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zorluklar olacak, engeller çıkacak, hatta umutsuzluk kapıyı çalacak… Ama asla vazgeçmeyeceksin. Çünkü sen, bir milletin umudusun.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de en çarpıcı gerçek şu: O gün yakılan umut, hâlâ bizim elimizde. Her sabah yeni bir başlangıçsa, her genç bir ihtimaldir. Değişim, bir anda değil; inanan insanların adım adım yürüyüşüyle olur. İşte bu yüzden 19 Mayıs, sadece kutlanan bir gün değil; hatırlanan, hissedilen ve yaşatılan bir ruhtur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak… 19 Mayıs, bir milletin kaderini değiştirdiği gündür ama aynı zamanda her gencin kendi kaderini değiştirebileceğinin de en güçlü kanıtıdır. Çünkü tarih bize şunu fısıldar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şartlar ne kadar zor olursa olsun, inanan bir yürek varsa umut hep vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve umut varsa, hiçbir şey gerçekten bitmiş değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 Mayıs kutlu olsun…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bu sadece bir bayram değil, bir liderin gençliğe duyduğu sonsuz güvenin, bir milletin geleceğe bıraktığı en değerli mirasın adıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere sevgiyle kalın ..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 May 2026 13:50:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>EVE DÖNÜŞ</title>
                <category>Fatoş ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/eve-donus-3158</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (Fatoş ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/eve-donus-3158</guid>
                <description><![CDATA[EVE DÖNÜŞ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hepimiz için her tatil sonrası en güzel şey evlerimize dönmek değil midir?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şükrederek geliriz , kazasız belasız dönüşümüze dualar ederiz .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>onbinlerce metre yükseklikten yeryüzüne inmek hiç de kolay değil , hele bir de önümüzdeki ekranlarda uçağın gidiş yönünü o ülkeden diğer ülkelere doğru yol aldığını görmek, heyecan dolu saatlerin yine dualarını etmek ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar öncesi bir kaç kez yine böyle çok uzak uçmuştum, serde gençlik vardı , aklım yeni ufuklara doru yelken açıyordu ,ama o yolculuklarımda eşim hep yanımdaydı, sonrasında üç dört saatlik kısa mesafelere çoğunlukla yalnız uçsamda , nasıl olup bu kararı vermiştim ve o da onaylamıştı .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İki haftalık yolculuğumdan sonra evime, eşime en önemliside en lüksünden en normaline kendi yastığıma kavuşmak o kadar güzeldi ki .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzakdoğunun bu üç incisi güzel ülkeler…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ayrılmadan önce şu son gün sırtımıza yediğimiz dolu olmasa çok daha da iyi olacaktı , Bize böyle güle güle denmesi…!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cennet Tapınağı, Yasak Şehir ve Tian en Men meydanı gezideki en son rotaydı .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Şemsiye ve yağmurluklarımızı valizlerimize yerleştirmiştik çoktan , ince birer montla havanın güzelliğine kandık ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok gerilerde görünen kara bulutlar hangi ara hızlanmış ve hepimizi ıslatmaya karar vermişti?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geniş bir alanda sığınacak çatı altı aramak …</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gafil avlanmıştık Çinli bir hanım şemsiyesinin altına davet etti biraz geç de olsa , hala o günün ceremesini çekiyorum , zaten nazenin bünyem yaş aldıkça iyice hassaslaşmıştı .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sabahlara kadar öksürmek iyice sarstı beni halsiz ve bitkinim . Dün gittiğim doktor antibiyotik başlattı hemen yanında başka ilaçlar da verdi, inşallah çabuk toparlarım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eve Dönüş dedik ya insanın evi dünyanın en lüks otelinden daha rahat, daha konforlu .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kere ona sahipsiniz , her köşesi size ait , tüm duvarlarıyla , varsa çiçekleriniz sizi bekler, ki benim pek çok bu konuda biraz anneme çekmişim , oysa ona nasıl da kızardık her gittiği yerden illa ki çiçekle döner , saksılarına yeni bir saksı daha ilave ederdi , onları sulamak için bize vazife verdiğin de üç kızkardeş ayrı ayrı söylenirdik , oysa şimdi onun yolunda ilerliyoruz , annem çiçekleriyle sohbet eder , onların açtığını gördüğünde müjdeli olaylara bağlardı . Solup kuruyan çiçeklerini de şanssızlıklara , sararmış tek yaprağı sevmez , hemen koparır , topraktaki tüm otları temizlerdi, güzel dostluklar kurmuştu hayatı boyunca ama çiçeklerde onun evindeki dostlarıydı .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçen hafta anneler günüydü, annem gideli sekiz yıl oldu, annem hayatta olsaydı konusu komşusu çiçeklerle hediyeler alır annemi ziyarete giderlerdi ona olan sevgileri o kadar gerçekti ki , biz annemle babamla hep gurur duyduk öncelikle iyi birer insan oldukları için Tüm ölmüş büyüklerimiz nurlarda uyuyun, yattığınız yer sizleri incitmesin , cennet varsa eğer mekanınız cennet olsun,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anacıyım anneler günün kutlu olsun.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eve dönüş dedik ya anlatılmaz bir duygu sen git taaa dünyanın diğer ucuna sonra da gel çok şükür de</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gurubumuz kırk ila seksen iki yaş aralığındaydı çoğu da yetmişin üstünde , nasıl uyumlu nasıl dikkatli ve rehberimizin verdiği saatlere saygılı öf püf diyen hiç kimse yok .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sabah altı da kalk kahvaltı sonrası yedide yola koyul . Bir defa da üç ayrı ülke Ama Japonya için altı gün okadar azdı ki , inşallah tekrar kısmet olur&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eve dönüş asansörlerin çalışırken çıkardığı gürültüye , komşu çocuğumuzun sesine , çok uzaklardan gelen köpeğin havlamasına uyanmaktı, baharın güzelliğin simgeleyen leylaklarımızın kokusunu içimize çekmekti , müziğin sesini yükselttiğimiz de</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>-Ben her bahar aşık olurum tangosuna eşlik etmekti . ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eve Dönüş mutfaktan gelen yeni pişmiş çorbamın kokusuydu , sıcaklıktı , samimiyetti , hoşgeldin diye arayanlara hoş bularak cevap vermekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eve Dönüş herşeydi ve bekleyenin olduğunu bilmek çok güzeldi. . Sanki yıllardır ayrı kalmışcasına evinin anahtarının kilitte döndüğünü bilmek o kadar büyük mutluluktu ki&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eve Dönüş yazı yazmam için bir sebepti , sanki esir kampından gelmiş gibiydim , oysa orada da herşey çok güzeldi , keyfen de gitmiş olsam , yeni yerler de görsem oranın kültürünü öğrenip yemeklerinden tatmaya kalksam da eve dönüş benim için kuru fasulye ve pilavın yanında ağzımı buruşturarak turşu yemekti , hiç bir yerin havası , toprağı suyu bizim ülkemizle boy ölçüşemezdi keşke biraz da insani değerlerimizin kıymetini daha çok bilebilseydik , orada imrendiğim tek şey temizlikleri , nezaketleri , saygıları ve güler yüzle hizmet edişleriydi demek ki mutlu ülkelerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eve dönüşte ikizlerimden gelen çiçeğimi kucaklamak ise sürprizlerin en güzeliydi ve evime döndüğüm için sevinçten ağladım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anneanne olmak çok güzelmiş&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teşekkürler ikizlerim sizleri çok seviyorum. Çiçeğimin dinindeki iki beyaz kuğunun adını Selin ve Demir koydum</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda tekrar sizlerle olmak dileğiyle</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 May 2026 19:00:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“İyi İnsanlar Neden Hep Kaybediyor Gibi Hissediyor?”</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/iyi-insanlar-neden-hep-kaybediyor-gibi-hissediyor-3157</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/iyi-insanlar-neden-hep-kaybediyor-gibi-hissediyor-3157</guid>
                <description><![CDATA[“İyi İnsanlar Neden Hep Kaybediyor Gibi Hissediyor?”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat bazen tuhaf bir terazidir… Ne kadar dürüstsen o kadar sınanırsın, ne kadar iyiysen o kadar görmezden gelinirsin gibi gelir insana. Sokakta yürürken bile fark edersin bunu; birinin sırasını verirken, birine yol açarken, birine zarar vermemek için kendinden kısarken… İçinden sessizce şu cümle geçer: “Ben neden böyleyim ve neden hep ben kaybediyor gibi hissediyorum?” İşte bu soru, aslında sadece senin değil, bu dünyada kalbi temiz kalmayı seçmiş herkesin ortak yarasıdır. Çünkü bu soru bir zayıflığın değil, incinmiş bir vicdanın sesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi insanlar kaybetmez aslında… ama kaybediyormuş gibi hissettirilir. Çünkü bu çağ, hızlı olanın, yüksek sesle konuşanın, kurnaz davrananın kazandığı bir çağ gibi sunulur. Sessizce emek veren, kimseyi kırmamak için kelimelerini tartan, hakkını ararken bile karşısındakini düşünmekten geri duran insanlar bu gürültünün içinde görünmez olur. Görünmez oldukça da değersiz hisseder. Oysa mesele değer değil… mesele algıdır. Gürültü her zaman haklı olanın değil, en çok bağıranın sesini duyurur. Ve ne yazık ki çoğu zaman haklı olanlar susmayı seçtiği için kaybeden tarafmış gibi görünür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünden bugüne değişmeyen bir şey var: İyi insanlar hep vardı. Eskiden mahallede herkesin saygı duyduğu, kapısı çalındığında kimseyi geri çevirmeyen, “ayıp olur” diye kendini ikinci plana atan insanlar… Bugün de varlar. Sadece artık daha yorgunlar. Çünkü eskiden iyilik karşılık bulmasa bile en azından ayıplanmazdı; şimdi ise çoğu zaman “saflık” olarak etiketleniyor. Ve insanın canını en çok da bu yakıyor. İyiliğin küçümsenmesi… Oysa bir insanın saf olması değil, kirlenmemiş olmasıdır asıl mesele. Ama kirli düzen, temiz kalanı hep sorgular.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi bir insan düşün… İş yerinde herkese yardım eden, ama terfi zamanı geldiğinde adı unutulan. Ailesi için her fedakârlığı yapan ama en zor anında “sen güçlüsün” denilerek yalnız bırakılan. Dostlarına omuz olan ama kendi düştüğünde kimsenin el uzatmadığını fark eden… İşte o an geliyor o his: “Ben neden hep veren tarafım?” Çünkü iyi insanlar vermeyi bilir ama istemeyi öğrenmemiştir. Çünkü onlar sevgiyi hesaplayarak değil, hissederek yaşar. Ve ne yazık ki bu dünyada en çok istismar edilen şey de karşılıksız verilen duygulardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz daha derine inelim… İyi insanlar çoğu zaman “hayır” demeyi ayıp sanır. Birini kırmaktansa kendini kırmayı seçer. Bir tartışmayı büyütmemek için susar ama içinde büyüyen kırgınlığı fark etmez. Herkese anlayış gösterirken, kendine karşı acımasızdır. İşte bu yüzden kaybediyor gibi hisseder… çünkü kendine karşı kazanmıyordur. Kendini savunmadığın her an, aslında kendi değerinden vazgeçmiş olursun. Ve insan en çok kendinden vazgeçtiğinde kaybeder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaman değişti… İnsan ilişkileri hızlandı, duygular yüzeyselleşti, çıkarlar daha görünür oldu. Artık kim ne kadar iyi diye değil, kim ne kadar işine yarıyor diye bakılıyor çoğu zaman. Ve iyi insanlar, fayda sağlayamadıkları an unutulduklarını fark ediyor. İşte en ağır gelen de bu: Değerinin, karakterinle değil, işlevinle ölçülmesi… Oysa iyi insanlar kullanılmak için değil, anlaşılmak için vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama burada durup sert bir gerçekle yüzleşmek gerekiyor: Herkes senin gibi düşünmeyecek. Herkes senin kadar vicdanlı olmayacak. Ve en önemlisi… herkes senin iyiliğini hak etmeyecek. İşte iyi insanların en geç öğrendiği ama en çok ihtiyaç duyduğu ders budur. İyiliğini herkese eşit dağıtmak adalet değildir; kendine yapılan en büyük haksızlıktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa gerçek şu: Kaybetmiyorsun… sadece yanlış savaşlarda doğru kalmaya çalışıyorsun. Herkesin oyun oynadığı bir yerde dürüst kalmak zor bir seçimdir. Ama bu seni zayıf değil, farklı yapar. Ve evet, bazen farklı olmak yalnız hissettirir. Ama yalnızlık, yanlış insanların kalabalığından daha temizdir. Çünkü kalabalıklar içinde kaybolmaktansa, kendi doğrularınla yalnız kalmak daha onurludur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaman zaman sert konuşmak gerekir… Çünkü bazı insanlar sen iyi oldukça sınırlarını zorlar. Bazıları sen sustukça daha çok konuşur. Bazıları sen affettikçe aynı hatayı tekrar eder. Ve o noktada iyi insanın kendine sorması gereken soru değişmelidir: “Ben neden kaybediyorum?” değil… “Ben neden kendimi korumuyorum?” Çünkü kendini korumayan bir iyilik, zamanla kendine zarar veren bir fedakârlığa dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyilik, güçsüzlük değildir. İyilik, doğru yerde kullanıldığında en büyük güçtür. Ama kontrolsüz iyilik, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıktır. Çünkü başkalarına gösterdiğin anlayışı kendine göstermezsen, en büyük kaybı kendinde yaşarsın. Kendine gösterdiğin saygı, başkalarının sana göstereceği değerin sınırını belirler. Sen kendini ne kadar geri plana atarsan, hayat da seni o kadar geri plana iter.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve şunu da kabul etmek gerekir… İyi insanlar bazen gerçekten kaybeder. Fırsatları kaçırır, hak ettiği değeri geç alır, bazen hiç alamaz. Ama onların kaybı geçicidir. Çünkü karakter kaybetmezler. Ve bu dünyada en büyük kazanç, karakterini koruyabilmektir. Para gider, insanlar gider, zaman gider… ama insanın kendine duyduğu saygı giderse, işte o zaman gerçekten kaybetmiş olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yine de… tüm bu yorgunluğun, kırgınlığın, hayal kırıklığının içinde bir gerçek var ki değişmez: Dünya hâlâ iyi insanların omuzlarında dönüyor. Bir çocuğun gülüşünde, bir yabancının uzattığı suda, bir dostun sessiz desteğinde… O küçük ama gerçek iyiliklerde hayat yeniden anlam buluyor. Belki alkışlanmıyorlar, belki manşetlere çıkmıyorlar ama hayatın görünmeyen kahramanları onlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve şimdi gelelim o sert, nokta atışı gerçeğe:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi insanlar kaybetmiyor… sadece yanlış insanlara fazla değer veriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi insanlar yenilmiyor… sadece kendilerini son sıraya koyuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi insanlar kırılmıyor gibi duruyor… ama en derinden onlar hissediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en acısı şu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi insanlar tükenmiyor aslında… sadece kendilerini unuttukları için eksiliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama şunu unutma:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sen kendini hatırladığın an, kimse seni eksiltemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve kendini korumayı öğrendiğin gün…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte o gün, artık kimse sana kaybeden diyemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kıymetli okurlarım haftaya yeni yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 May 2026 18:56:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünyanın İlk Çamaşır Deterjanı PERSİL</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dunyanin-ilk-camasir-deterjani-persil-3156</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dunyanin-ilk-camasir-deterjani-persil-3156</guid>
                <description><![CDATA[Dünyanın İlk Çamaşır Deterjanı PERSİL]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Atalarımız ne güzelde demişler “Aslan yattığı yerden belli olur “ diye… Bu atasözünün açılımını yaparsak, tabiki temizlikten bahsetmektedir…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Büyüklerimiz yokluk içinde, çamaşırları kil ile temizlerken, günümüzde artık otomatik çamaşır makineleri çamaşırları yıkayıp, kurutup ütüye hazır hale getirebiliyor,… Her şey iyi güzelde… Çamaşır makinelerinin olmazsa olmazlarından “Deterjan” !</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın ilk çamaşır deterjanının nerede ve ne zaman ortaya çıktığını hiç düşündünüz mü? İşte ben bu yazıma dünyanın ilk deterjanı ünvanına sahip olan Persili anlatmak istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk çamaşır deterjanının ortaya çıkışı, temizlik anlayışımızı köklü ve kalıcı bir şekilde değiştirdi. Modern deterjanların atası olan bu ilk formül hem kullanımı hem de bileşenleri açısından o dönem için büyük bir yenilikti. Öyle bir yenilik ki, bu buluş zamanla günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Şimdi size sorsak, çamaşır deterjanı olmasa ne yapardınız? Cevabınız ne olurdu? Siz aklınızın bir kenarında bunu düşünürken, ben çamaşır deterjanının ortaya çıkışını anlatmaya başlıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyada ilk çamaşır tozu XX.yüzyılın başlarında yani 1907 yılında Almanya’da bulundu. Bu yenilikçi ürün, iki profesör, Herman Giessler ve Herman Bauer tarafından icat edildi, alanında uzman iki profesör uzun uzun araştırdıkdan sonra sıradan sabunu, oksijen açısından zengin bir tuzla birleştirdiler bu buluş suda çözüldüğünde giysilere zarar vermeden lekeleri çıkaran oksijenin açığa çıkmasını sağlıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu karışım, sodyum perborat ve silikat bileşenlerinden oluşmuştu. Onun içindir ki Giessler ve Bauer formül üzerinde biraz daha çalıştıktan sonra bu ürünü piyasaya sundular. İsim olarak da Perborat’ın (Pe) sini, Silikatın’da (Sil) ini alıp birleştirince ortaya PERSİL markası çıktı, o dönemde, çamaşır yıkama işlemi genellikle kalıp sabunla yapılırken, bu yeni çamaşır tozu yenilikçi bir yaklaşım sunmuş oldu. Ancak, bu devrim niteliğindeki ürünün popülerleşmesi tabii ki biraz zaman aldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Temizlik dünyasında bir devrim var eden bu ürünün kullanımı, aslında o kadar pratik değildi. Çamaşır tozunun kullanılmadan önce macun kıvamına getirilmesini gerektiriyordu ve yalnızca üstten açılan basit çamaşır makinelerinde kullanılabiliyordu. XX.yüzyılın başlarında, çamaşır yıkama alışkanlıkları da oldukça farklıydı. İnsanlar çamaşırlarını haftada bir kez yıkıyordu, maddi zorluklar nedeniyle genellikle sadece bir paket deterjan satın alabiliyorlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Lever Brothers (şimdiki adıyla Unilever) şirketi 1919'da bu yenilikçi ürünü satın aldı ve İngiltere pazarına sundu. Tanıtımında "Muhteşem oksijen yıkayıcı" olarak öne çıktı ve reklamlar ile ambalajlar, ürünün beyaz çamaşırlarda yarattığı etkileri vurguladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1939 yılında, kullanımını daha da kolaylaştıran yeni bir deterjan formülü piyasaya sürüldü. Bu versiyon, önceden macun hâline getirilmeden kullanılabiliyordu. Böylece temizlik işlemi daha pratik hale geldi. Yıllar içinde sürekli olarak gelişti ve çamaşır deterjanları daha da çeşitlendi. Aslında bu evrim, çamaşır deterjanlarının evlerde yaygın bir şekilde kullanılmasını sağladı ve günümüz temizlik alışkanlıklarımızın temelini attı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve işte o günlerden günümüze kadar deterjanlar değişikliğe uğrayarak, ama her zaman formülüne bir yenilik eklenerek günümüze kadar geldi, bugün çok değişik deterjanlar kullansakta deterjanların atası Persil’in yeri her zaman ayrıdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu haftalıkta bu kadar, haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşça kalın ama hep dostça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 May 2026 19:02:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GUİNNESS REKORLAR KİTABI</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/guinness-rekorlar-kitabi-3155</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/guinness-rekorlar-kitabi-3155</guid>
                <description><![CDATA[GUİNNESS REKORLAR KİTABI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küçükken bayramlarda büyüklerimizin ellerini öptüğümüzde, çok sık duyduğumuz bir sözdü “ Çok yaşa evladım”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok yaşamak tamam da ne kadar? Dünyada bilim adamlarınca kabul edilen ortalama insan ömrü 78 yıldır, erkeklerde 75, kadınlarda 80 olarak hesaplanmıştır tabiki bu bir varsayımdır, yoksa kim ne zaman öleceğini bilemez… Biz başa dönersek, büyüklerimiz derdi ya “Çok yaşa evladım” diye, eminim bu söze en çok uyanda Fransız Jeanne Louise Calment’dir (21 Şubat 1875 - 4 Ağustos 1997) tarihleri arasında dünyanın kayda geçmiş en uzun ömürlü insanı olarak kabul edilmiş 122 yıl 164 gün yaşamıştır. Bu bir rekordu, yeni rekor kırılana kadar Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi, şu ana kadarda kimse rekorunu kıramadı…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evet sevgili Haber Caddesi okurlarım bu yazımda sizlere bilinmeyen yönleriyle “Guinness Rekorlar Kitabı”nı anlatmaya çalışacağım. Dünyanın en ünlü kitabı yılda bir kez yayınlanır, ve o yıla kadar eğer rekoru kırılamamışsa orada durur, bu kitaba geçen pek çok ta Türk vardır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sultan Kösen 2 Metre 51 santimlik boyu ile “Dünyanın yaşayan en uzun boylu insanı” olarak kitaba girmiştir,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fenerbahçe Spor Kulübü, “2008 yılında 9 branşının tamamında kazandığı 1134 kupa ve madalya” ile Rekorlar kitabında yerini almıştır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2010 yılında yapılan ölçümlerde ise 8,8 santimlik burnu ile Artvinli Mehmet Özyürek, “Dünyanın en uzun burunlu insanı” olarak Rekorlar kitabına kitabındadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Örnekler o kadar çoktur ki, eminim biz daha pek çok dallarda rekorlar kırmışızdır. Mesela :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vesikalı Yarim, Tatar Ramazan, Ah Güzel İstanbul gibi, kült filmleriyle hafızalarımıza kazınan 2023 yılında aramızdan ayrılan ünlü senarist ve Yönetmen Sefa Önal filme çekilmiş 395 adet senaryosuyla 2005 yılında Guinness Rekorlar Kitabı tarafından tescillenmiş dünya rekorunun sahibidir…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guinnes Rekorlar Kitabı’na girmek bir prestij meselesidir. Dünyada, milyonlarla ifade edebileceğim kadar kitaplar varken, nasıl olurda bir kitap hepsinin önüne geçer diye çoklarınız düşünmüştür yanılmıyorsam, kitabın tarihçesine inecek olursak, karşımıza bu kitabın yazarı Hugh Beaver çıkar …</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın önemli buluşlarının hep tesadüf sonucu çıktığını varsayarsak, Guinnes Rekorlar Kitabı’nında bir tesadüf ürünü olduğunu kabul edebiliriz. İrlanda’nın en popüler bira üreticisi Guinness Bira İmalathanesi’nin genel müdürü olan Hugh Beaver, İrlanda’da 10 Kasım 1951 günü arkadaşlarıyla birlikte katıldığı av sırasında bir yağmur kuşunu ıskaladı. Avını ıskalayan tipik her avcı gibi başarısızlığını kabul edeceğine, yağmur kuşunun Avrupa’nın en hızlı kuşu olduğunu savunmaya başladı, bulundukları barda ”Avrupa’nın en hızlı kuşu yağmur kuşu mu yoksa orman tavuğu mu” üzerine şiddetli bir tartışmanın tarafı oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa ki onların iddia ettiği gibi Avrupa'nın en hızlı kuşu ne yağmur kuşu ne de orman tavuğuydu, hem Avrupa'da hem de dünyada en hızlı kuş, dalış sırasında saatte 360-400 km hıza ulaşabilen Zoolojide (Peregrine Falcon)olarak kayıtlara geçen Gökdoğan’dı ama huylu huyundan vazgeçer mi? Her avcı gibi o da Yağmur kuşunu ıskaladığını kabul edemiyor, Avrupa’nın en hızlı kuşu sanıyordu.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guinnes Rekorlar Kitabı’nın (The Guinness Book of Records) doğuşuda burada olmuştu, bu tartışmayla İrlanda barlarında bu türden tartışmaları bitirebilecek bir referansa ihtiyaç olduğunu düşündü ve bunun iyi bir yatırım olabileceği fikrine kapıldı, bu tür soruların yanıtlarını veren bir kitabın başarılı olabileceğini fark etti. Beaver, fikrini Guinness çalışanı Christopher Chataway’a ve üniversite arkadaşları Norris ve Ross Mc Whirter'a anlattı ve fikir gerçek oldu. Bilim insanlarına, koleksiyonerlere, araştırmacılara ve istatistikçilere birçok mektup gönderildi. 27 Ağustos 1955'te ilk “Guinness Rekorlar Kitabı” yayınlandı. Ana sponsoru olan şirketin onuruna, başlığın yanında "Guinness" kelimesi eklendi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu ilk derlemenin gördüğü şaşkınlık verici ilgiden cesaret alarak Londra’da yayıncıların mekanı Fleet Sokak’ta The Guinness Book of Records’u kurduktan kısa süre sonra 27 Ağustos 1955 günü Guinness Rekorlar Kitabı’nın birinci baskısını yayınladılar. Bir kaç ay içinde İngiltere’de en çok satan kitaplar arasına girmişti bile. Bir sonraki yıl ABD’de de yayınlandı ve 70 bin adet sattı. Ve her geçen yıl yeni rekorların eklenmesi, yeni dillerde ve ülkelerde yayınlanması ile ‘Guinness’ dünyanın her köşesinde ‘rekor’ dendiğinde akla gelen ilk sözcüğe dönüştü. Kitabın ilk editörlerinden olan Ross Mc Whirter, 1975 yılında İrlanda Kurtuluş Ordusu (İRA) tarafından öldürüldü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kitapların yayın sahibi 2001 yılına kadar Guinness PLC (1997’de adı Diageo oldu) şirketi olarak kaldı. Ancak daha sonra Guinness Birası ile Guinness Kitabı’nın yolları ayrıldı. ”Guinness Book of World Records” olan orijinal adı da ”Guinness World Records” olarak değiştirildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guinness Rekorlar Kitabı, geçen yıllar içinde gördüğü ilgiyle bugün yılda Yetmişbindenfazla insanın başvurduğu, dünyanın “EN”ler konusundaki “EN” ve “TEK” rekor tescil kurumudur. Yalnızca kişiler değil resmi kurumlar, hükümetler, belediyeler de bu kitaptaki yerini almak için uğraşıyorlar.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guinness Rekorları’nın kapsadığı konular: ilginç özellikler, doğal dünya, bilim ve teknoloji, sanat ve medya, modern toplum, gezi ve taşıtlar, sporlar ve oyunlar gibi kategorilerdir. Rekorlar Kitabı’na geçmeyi başaranların kimi yıllar süren çalışmaların ardından kimi de doğuştan gelen yeteneklerini kullanarak rekortmen olmaya hak kazanıyor. Kitaba bir kez girip sonraki yıllarda kendi rekoruyla yarışan da var; hayatını “En iyisini ben yaparım” dediği bir konuda daha önceden kırılmış bir rekoru geçmeye adayan da…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guinness Rekorlar Kitabı’nda çok daha fazla Türk’ün yer alması ümidiyle…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünlükle bu kadar, başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 16 May 2026 19:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İNSAN KALABİLMEK</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/insan-kalabilmek-3154</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/insan-kalabilmek-3154</guid>
                <description><![CDATA[İNSAN KALABİLMEK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji çağının tam ortasında yaşıyoruz. Her gün yeni bir uygulama çıkıyor, yeni bir sistem gelişiyor, yeni bir yapay zekâ hayatımıza giriyor. İletişim hiç olmadığı kadar hızlandı. Bir zamanlar günler süren haberleşmeler artık saniyeler içinde gerçekleşiyor. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir olay, birkaç dakika sonra milyonlarca insanın ekranına düşüyor. Bilgiye ulaşmak artık büyük bir ayrıcalık değil; günlük hayatın sıradan bir parçası hâline geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden insanlar bir konu hakkında bilgi edinmek için saatlerce kitap karıştırır, araştırma yapar, kütüphanelerde zaman geçirirdi. Şimdi ise birkaç kelime yazmak yeterli oluyor. Yapay zekâ sorularımıza cevap veriyor, yön gösteriyor, yardımcı oluyor. İnsanlık belki de tarihinin en hızlı bilgi dönemini yaşıyor. Artık bilgisiz kalmak gerçekten zor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama tam da burada önemli bir soru ortaya çıkıyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bütün bunlar olurken insan neyi kaybediyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü teknoloji gelişirken insanın ruhu aynı hızla gelişmiyor. Bilgi çoğalıyor ama duygular azalıyor. İnsanlar artık birbirine daha kolay ulaşıyor fakat birbirini daha az hissediyor. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. Kalabalıklar büyüyor ama yalnızlık da büyüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medya hayatımızın merkezine yerleşti. İnsanlar artık yaşadıkları anları yaşamaktan çok paylaşmaya çalışıyor. Bir kafede otururken önce fotoğraf çekiliyor, sonra kahve içiliyor. Gün batımı görülmüyor, sadece kaydediliyor. İnsanlar artık hissetmekten çok göstermeye çalışıyor. Oysa bazı güzellikler sadece yaşanmak içindir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir denizin kenarında oturup dalga seslerini dinlemek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ağacın altında sessizce düşünmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gökyüzünde süzülen kuşları izlemek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar insan ruhunu besleyen şeylerdir. Ama modern hayat insanı sürekli bir hızın içine sürüklüyor. Sürekli yetişmemiz gereken işler, cevaplamamız gereken mesajlar, takip etmemiz gereken gündemler var. İnsan artık durmayı bilmiyor. Sessizlik bile birçok kişiye rahatsızlık veriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa insan bazen yavaşlamalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hayat sadece ekrandan ibaret değildir. Dünya hâlâ bütün güzelliğiyle yaşamaya devam ediyor. Deniz hâlâ dalgalanıyor. Kuşlar hâlâ sabahları ötüyor. Ağaçlar hâlâ rüzgârla konuşuyor. Ama biz çoğu zaman bunları fark edecek kadar sakin değiliz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün insanlar bilgiye çok yakın ama doğaya çok uzak. Betonların içinde büyüyen nesiller toprağa dokunmadan yaşıyor. Çocuklar kuş sesinden çok bildirim sesi duyuyor. İnsanlık ilerliyor olabilir ama doğadan uzaklaştıkça ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapay zekâ birçok konuda insana yardımcı olabilir. Soruları cevaplayabilir, fikir verebilir, işleri kolaylaştırabilir. Ama hiçbir teknoloji bir insanın içindeki sevgiyi oluşturamaz. Bir dostun samimi bakışını, bir annenin şefkatini, bir çocuğun masumiyetini üretemez. Çünkü insanı insan yapan şey sadece düşünmek değildir; hissetmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Merhamet…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vicdan…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Empati…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar hiçbir makinenin tam anlamıyla sahip olamayacağı değerlerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu yüzden teknoloji çağında en çok korumamız gereken şey insanlığımızdır. Bilgi çağında vicdanı kaybetmemek gerekir. Hız çağında sakin kalabilmek gerekir. Her şeye ulaşabildiğimiz bir dönemde doğanın değerini unutmamak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ağaca bakabilmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir hayvana acıyabilmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın derdini gerçekten hissedebilmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar hâlâ çok kıymetlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü günün sonunda insanı değerli yapan şey ne kadar bildiği değil, ne kadar hissedebildiğidir. Diplomalardan, ekranlardan, takipçi sayılarından daha önemli olan şey kalbin canlı kalabilmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün dünya büyük bir değişim yaşıyor. Belki gelecekte teknoloji çok daha ileri gidecek. İnsanlar daha hızlı yaşayacak, daha fazla bilgiye ulaşacak. Ama bütün bu gelişmelerin arasında kaybetmememiz gereken bazı değerler var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Denizi unutmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Balıkları unutmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kuşları unutmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ağaçları unutmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi, bütün bu değişimin içinde insan olduğumuzu unutmayalım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En önemlisi sağlık, kendinize dikkat edin. Hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 May 2026 19:03:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AŞIRI DÜŞÜNMEK (OVERTHİNKİNG)</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/asiri-dusunmek-overthinking-3153</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/asiri-dusunmek-overthinking-3153</guid>
                <description><![CDATA[AŞIRI DÜŞÜNMEK (OVERTHİNKİNG)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihnin Çözüm Ararken Aynı Yerde Kalması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi bazen bir şeyi çözmeye çalıştığını düşünür. Ama ne kadar düşünülse de hiçbir şey değişmez çünkü yapılan şey çözmek değildir. Kaçınmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nerede Başlar?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşırı düşünme bilgi eksikliğinden başlamaz taşınamayan bir duygudan başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Genellikle şunun etrafında:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Yanlış yaparsam ne olur</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Değerim düşerse ne olur</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Beni istemezlerse ne olur</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Kontrol elimden çıkarsa ne olur</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar düşünce değildir. Yaklaşılmayan duyguların sınır çizgisidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihin Ne Yapar?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihin o duygunun içine girmez etrafında döner duyguyu düşünceye çevirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Böylece kişi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• hissedeceği şeyi düşünür</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• yaşayacağı şeyi analiz eder</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve şuna inanır: “Üzerine gidiyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gerçekte olan şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaklaşmaz sadece dolaşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neden Bitmez?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü ortada çözülmüş bir şey yoktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihin bırakmaz ama dokunmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• konu aynı kalır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• düşünceler değişir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• sonuç değişmez</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve kişi şunu yaşar çok düşünür, ama hiçbir yere varamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En Tehlikeli Yanılgı aşırı düşünme kontrol hissi verir ama gerçek şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kontrol yoktur sadece temas yoktur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tıkanmanın Nedeni</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorun düşüncenin yetersizliği değildir. Yanlış yerde ısrar edilmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşünce, duygunun yerini aldığında süreç ilerlemez. Sadece uzar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kırılma Noktası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değişim burada başlar: “Ben şu an neyi hissetmemek için düşünüyorum?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu soru rahatsız eder. Zaten etmesi gerekir. Çünkü cevap düşüncede değildir. Kaçınılan yerdedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Temas Burada yapılacak şey küçük görünür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bütün farkı yaratır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Düşünceyi durdurmaya çalışma</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Bedende olanı kaçmadan fark et</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>(boğazda sıkışma, göğüste baskı, midede daralma)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Onu değiştirmeden birkaç saniye taşı Bu an kısa olabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama gerçek ilk kez burada olur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihin susar. Deneyim ortaya çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşırı düşünmek zayıflık değildir. Bir korunmadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama korunma sürdükçe, temas olmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Temas olmadıkça, çözüm oluşmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihin anlamaya çalışır. Ama her şey düşünerek çözülmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı şeyler ancak dokunulduğunda çözülür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve çoğu zaman gerçek şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli düşündüğün yer, aslında dokunamadığın yerdir…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın Habercaddesi okurlarım.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 May 2026 19:07:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MONOPOLY</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/monopoly-3152</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/monopoly-3152</guid>
                <description><![CDATA[MONOPOLY]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En kapitalist oyun nedir diye soracak olsam inanıyorum çoklarınız tek cevap verecektir Monopoly !</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmişten günümüze kalan en popüler masa oyunlarından biridir…. Kim istemez ki ev sahibi olmak ama bunun yanında iflas etmek, kiracı durumuna düşmekte var, atalarımızın dediği gibi “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma”durumu diyebiliriz…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hepimizin aşina olduğu, arkadaşlarımızla kaliteli zaman geçirmemizi sağlayan Monopoly oyununun hikayesi sizi hayretler içerisinde bırakacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değerli Habercaddesi okurlarım, bu yazımda da sizlere dünyanın en ünlü oyunundan “Monopoly” den bahsetmek istiyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu Monopoly çılgınlığı ilginçtir günümüzde bilgisayar herşeyini önüne geçse de, Monopoly olmazsa olmazlarımız arasındadır hala.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Monopoly'nin temel amacı, diğer oyuncuları iflas ettirip en zengin oyuncu olarak oyunu tamamlamaktı. Bu hedefe ulaşmak için oyuncular, mülk satın alır, kiraya verir, ev ve otel inşa eder, diğer oyuncuların mülklerine zar atmaları sonucunda kira ödemelerini toplar, kısaca ticari zekaya dayalı bir emlak oyunu diyebilirim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öyle bir masa oyunu düşünün ki, amacı üretim araçlarında özel mülkiyetin yarattığı eşitsizlikleri ve kapitalizmin yarattığı düzeni oynayan kişiye sorgulatmak olsun. Ardından 270 milyondan fazla satışıyla küresel ölçekte büyük bir sermaye döngüsünün parçası haline gelsin. İşte karşınızda, yıllar içinde, eleştirdiği sistemin en kârlı ürünlerinden birine dönüştürülen o oyun: Orijinal adı ile “The Landlord’s Game” ya da bizim bildiğimiz adıyla “Monopoly”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde popüler kültürün bir parçası haline gelmiş, yüz üçten fazla ülkede lisanslı ve otuz yediden fazla dilde yayınlanmış olan “Monopoly” İngilizce bir kelimedir, Türkçe de “Tekel” anlamına gelir, oyunun oynanması oldukça basittir, amacı ise mümkün olduğunca çok mülk satın alıp (arsa, istasyon, iskele, kamu kuruluşu gibi) diğer oyunculardan toplanan kira gelirleri ile onların iflas etmesini sağlamak ve oyunda kalan son oyuncu olarak oyunu bitirmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi kulvarında tartışılmaz bir numara olan Monopoly oyununun hikayesi ve geçmişi ise şu anki halinden oldukça farklıdır. Günümüzde, Monopoly adıyla bilinen bu oyuna ilişkin ilk kuralları icat eden kişi, çoğunluk tarafından bilinen “Charles Darrow”değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evet bilinenin aksine bu oyunun gerçek sahibi Washington’da yaşayan Lizzie Magie adındaki Amerikalı Yazar, Sanatçı, oyun tasarımcısı bir kadındır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Lizze Magie 1903 yılında The “Landlord’s Game” adını vererek tasarladığı bu oyunun patentini almak için başvuru da bulunan ilk kişiydi, sonradan “Monopoly”’e dönüşecek olan “The Landlord’s Game”’i yaratma hikayesinden önce, döneminin şartlarına göre son derece sıra dışı bir kişiliğe sahip olan bu kadından biraz bahsetmek istiyorum sizlere:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Lizzie Magie, stenograf ve sekreter olarak çalışıp hayatını kazanan ancak bununla birlikte şiir ve kısa hikayeler yazan, kendi komedi şovlarını sahneleyen bir sanatçıydı. 1886 yılında doğan Magie, gazeteci babası James Magie’nin etkisiyle küçük yaştan itibaren habercilik ve siyasi tartışma ortamlarına aşina bir şekilde yetişmiştir. Tekelcilik karşıtı Henry George’un “Progress and Poverty” (İlerleme ve Yoksulluk) isimli eseri, baba James ve kızı Lizzie’yi oldukça derinden etkilemiştir, Henry George’un eseri ile dönemin yoksulluk içindeki şartlarının birleşimi, Magie’lerin sol görüşlü, tekelleşme karşıtı görüşler benimsemesine yardımcı olmuş ve ironik bir şekilde bu eser “Monopoly” oyununun ilk versiyonu olan “The Landlord’s Game”’in esin kaynağı olmuştur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu düşünceler içerisinde Lizzie Magie, sonunda Landlord's Game isimli masa oyununu yaratmıştır. Bu oyunda iki farklı kural seti bulunmaktaydı. İlki servetin tüm oyuncular tarafından bölüşüldüğü tekel karşıtı bir modelken. İkinci kural seti ise tek bir oyuncunun tekelleşerek diğer oyuncuları ezdiği ve her şeye sahip olduğu bir modeldi. Bu oyun Monopoly oyununun atası sayılmaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İki farklı oyun modeli yaratmasının nedeni ise ikisini de oynayan kitlelerin, ahlaki açıdan servetin paylaşıldığı kural setine yöneleceğini düşünmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat işler Magie'nin istediği gibi gitmedi. 1903 yılında oyunun patentini alan Lizzie Magie'nin yarattığı bu oyun zamanla solcu, aydın kesimler tarafından&nbsp;anti-tekelci modeli&nbsp;çok tercih edilse de, oyunun ve Magie'nin başına gelen talihsiz şeyler oyunu bizim bugün bildiğimiz hale getirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1930'lara gelindiğinde Charles Darrow, Landlord's Game oyununun tekelci versiyonunu keşfeder ve oyunu kendisinin bulduğu yeni bir oyunmuş gibi piyasaya sürer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her dönemde olduğu gibi o dönemde de sahtekarlar vardı, oyunun gerçek yaratıcısının, uzun yıllar boyu oyunu kendisinin bulduğunu iddia etmiş olan ve uzun yıllar kamuoyunun dikkatlerini üzerine çeken Darrow değil, Lizzie Magie olduğu ne yazıkki uzun süre sonra anlaşılmıştı, maalesef bu süreçte oyun haklarını Parker Brothers'a satan Darrow, satıştan haksız yere milyonlar kazanmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1930'larda&nbsp;Lizzie Magie, Darrow'un iddialarına karşın bir şekilde sesini duyurur ve oyunun kendisine ait olduğunu ortaya koyar, bu durumu fark eden şirket Lizzie Magie ile bir anlaşma yapar. Dolayısıyla Landlord’s Game ve birkaç masa oyunu çalışmasınının daha tüm haklarını Parker Brothers'a 500 Dolar karşılığında satar ve başkaca da telif ücreti alamaz. Oyunun günümüzde kadar yaklaşık 750 milyon kişiye ulaştığını varsayarsanız, Lizzie Mogie’nin ne derece ucuz sattığını daha iyi anlarsınız.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kıtaları aşıp hemen hemen her eve giren bu oyun, yıllarca üretiliş amacı bilinmeksizin oynandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyanın farklı ülkelerinde farklı versiyonları çıkan ve yıllar içerisinde milyonlarca kişiye ulaşan bu oyunun, dünyayı kendince değiştirmeye hevesli bir kadının çabaları ve düşlerinden doğduğunu artık biliyorsunuz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünlükle bu kadar, başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 19:05:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MİNİMALİZM: AZIN İÇİNDEKİ FAZLALIK</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/minimalizm-azin-icindeki-fazlalik-3151</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/minimalizm-azin-icindeki-fazlalik-3151</guid>
                <description><![CDATA[MİNİMALİZM: AZIN İÇİNDEKİ FAZLALIK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern çağ, insanı sürekli daha fazlasını istemeye teşvik eden görünmez bir sistem üzerine kurulu. Daha fazla eşya, daha fazla başarı, daha fazla görünürlük… Sanki hayatın değeri, sahip olduklarımızın sayısıyla ölçülüyormuş gibi. Oysa bu gürültünün içinden sessiz ama güçlü bir akım yükseliyor: minimalizm. Peki minimalizm gerçekten sadece az eşya ile yaşamak mı, yoksa bundan çok daha derin bir yaşam felsefesi mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Minimalizm çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavram. Pek çok kişi onu, boş evler, sade gardıroplar ve “az ile yetinmek” olarak tanımlıyor. Oysa minimalizm, eksiltmekten çok seçmektir. Hayatındaki fazlalıkları bilinçli bir şekilde ayıklamak ve geriye kalanların değerini gerçekten hissedebilmektir. Bu yüzden minimalizm bir yoksunluk değil, bir farkındalık biçimidir. Ne sahip olduklarından kaçmak ne de her şeyi reddetmektir; aksine, neyin gerçekten sana ait olduğunu anlamaktır. Günümüzde insanın en büyük sorunlarından biri, sahip olduklarıyla değil; sahip olmak istedikleriyle meşgul olması. Sürekli ertelenen mutluluklar, “biraz daha olunca” diye başlayan cümleler, hiç bitmeyen bir tatminsizlik hali… Minimalizm tam da bu döngüyü sorgular. Gerçekten neye ihtiyacımız var? Ve daha da önemlisi: Sahip olduklarımız mı bizi mutlu ediyor, yoksa biz mi onları taşımaya çalışıyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Minimalist bir yaşam, sadece fiziksel eşyaları azaltmakla sınırlı değildir. Zihinsel ve duygusal yüklerden arınmayı da içerir. Gereksiz ilişkiler, tüketen alışkanlıklar, anlamını yitirmiş uğraşlar… Bunların hepsi hayatımızda yer kaplayan ama bize katkı sağlamayan unsurlardır. Minimalizm, bu yükleri fark edip bırakabilme cesaretidir. Çünkü insan bazen fazlalıklarıyla değil, bıraktıklarıyla hafifler. Modern dünyanın tüketim kültürü, insanı sürekli bir eksiklik hissi içinde tutar. Reklamlar, sosyal medya ve popüler kültür, “yeterli olmadığımızı” hissettiren mesajlarla doludur. Minimalizm ise bu algıya karşı sessiz bir direniştir. “Daha fazlasına ihtiyacım yok” diyebilmek, aslında güçlü bir duruştur. Çünkü bu cümle, dışarıdan dayatılan standartlara değil, içsel bir dengeye dayanır. Kendi değerini, sahip oldukların üzerinden değil; kim olduğun üzerinden kurabilmektir. Minimalizmin bir diğer önemli yönü de zamanla kurduğu ilişkidir. Daha az eşya, daha az karmaşa; daha fazla odak ve daha fazla anlam demektir. İnsan, hayatını sadeleştirdikçe aslında kendine alan açar. Düşünmek, üretmek, hissetmek ve gerçekten yaşamak için… Sürekli meşgul olma hâli yerini daha bilinçli bir varoluşa bırakır. Çünkü zaman, sahip olunabilecek en kıymetli şeydir ve minimalizm, onu daha verimli kullanmayı öğretir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette minimalizm herkes için aynı anlama gelmez. Kimisi için daha az eşya, kimisi için daha az gürültü, kimisi için ise daha fazla özgürlük demektir. Ama ortak noktası şudur: Bilinçli bir yaşam. Otomatikleşmiş alışkanlıkların dışına çıkmak, gerçekten neyin değerli olduğunu sorgulamak ve hayatı bu doğrultuda şekillendirmek. Bu yönüyle minimalizm, sadece bir yaşam tarzı değil; aynı zamanda bir düşünme biçimidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak minimalizm, bir yarış ya da gösteri haline geldiğinde özünü kaybetme riski taşır. “En az eşyaya sahip olan” ya da “en sade yaşayan” olmak gibi bir hedef, bu felsefenin ruhuna aykırıdır. Çünkü minimalizm bir kıyas değil, kişisel bir yolculuktur. Herkesin sınırları, ihtiyaçları ve yaşam koşulları farklıdır. Bu nedenle minimalizm, başkalarının hayatına bakarak değil, kendi iç sesini dinleyerek şekillendirilmelidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka önemli nokta da minimalizmin sadece bireysel değil, toplumsal bir etkisi olduğudur. Daha az tüketmek, daha az israf etmek ve daha bilinçli seçimler yapmak; yalnızca bireyin hayatını değil, çevresini ve dünyayı da etkiler. Bu yönüyle minimalizm, sürdürülebilir bir yaşamın da kapısını aralar. Daha azla yetinmek, aslında daha çok şeyi korumaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak minimalizm, azla yetinmek değil; gerçekten yeterli olanı fark etmektir. Hayatı sadeleştirmek, onu küçültmek değil; aksine daha anlamlı hale getirmektir. Belki de en büyük zenginlik, sahip olduklarımızın sayısında değil; onlarla kurduğumuz bağın derinliğinde saklıdır. Ve belki de asıl soru şudur: Hayatımızı dolduran şeyler mi bizi tanımlar, yoksa sadeleştiğimizde ortaya çıkan gerçek benliğimiz mi? Çünkü bazen insan, eksilttikçe tamamlanır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 19:04:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BANU’NUN SESSİZ VEDASI</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/banunun-sessiz-vedasi-3150</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/banunun-sessiz-vedasi-3150</guid>
                <description><![CDATA[BANU’NUN SESSİZ VEDASI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bazen bazı insanlar bu dünyadan sessizce gider… Arkalarında ne büyük manşetler kalır ne de kalabalık vedalar… Ama geride bıraktıkları iyilikler, gülüşler, dostluklar ve güzel kalpler ömür boyu unutulmaz. İşte <strong>Banu Kalender'</strong>de böyle bir insandı…&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Yıllar önceydi… Vatan TV ekranlarında canlı yayın yaptığım günlerden biriydi. <strong>‘Habib’in Kahvesi’</strong> programında o hafta çok özel konuklarım vardı. Türk sinemasının unutulmaz jönlerinden Engin Çağlar stüdyodaydı. Onun yanında ise sesiyle dikkat çeken, zarafetiyle eski Yeşilçam ruhunu taşıyan bir sanatçı vardı.&nbsp;<strong>Banu Kalender…</strong></span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Banu’nun sesi adeta<strong> Emel Sayın</strong>’ı anımsatıyordu. Naifliği, konuşması, sahnedeki duruşu başka bir dönemin zarafetini taşıyordu sanki. O dönem yaptığı single ile müzik dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Ama onun en büyük heyallerinden biri, yıllarca hayranlık duyduğu <strong>Engin Çağlar</strong> ile aynı ortamda bulunabilmekti. İşte o hayal, bizim programımızda gerçekleşmişti.&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">O gün stüdyoda gözlerinin içi gülüyordu… Mutluydu… Heyecanlıydı… Ve insanın içini ısıtan o güzel tebessümüyle herkese enerji saçıyordu.Programdan sonra dostluğumuz hiç kopmadı. Yıllar geçti ama <strong>Banu </strong>hep aynı samimiyetle kaldı. Defalarca röportaj yaptık, haberlerini yayınladık. Her konuşmamızda o güzel kalbini bir kez daha görüyordum. Vefayı bilen insanlardan biriydi. Günümüz dünyasında az bulunan o ince ruhlu insanlardan…</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Hayatındaki en büyük güç ise annesiydi…<em><strong>’O benim menajerim, canımın içi, her şeyim…’ </strong></em>derdi annesi için. Gerçekten de birbirlerine yalnızca anne kız değil, iki yol arkadaşı gibiydiler. Annesi onun hem en büyük destekçisi hem de hayata tutunduğu dal olmuştu. Hastalıkla mücadele ettiği dönemde bile onu bir an olsun yalnız bırakmadı.&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Biz <strong>Habercaddesi TV</strong>’yi kurduğumuzda heyecanla aramıştım onu…’Banu gel, burada program yap…’ demiştim. Çünkü onun enerjisinin ekrana çok yakışacağını biliyordum. İnsanlara umut veren bir tarafı vardı. Kamera onu seviyordu, insanlar da öyle…Bir süre sonra annesiyle birlikte kanala geldi. Tanıtımlar çektik. Yeni projeler konuştuk. Gözlerinde yeniden umut vardı. Sanki hayata yeniden başlayacaktı…</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ama hayat bazen en güzel hikayeleri yarım bırakıyor…Meme kanseriyle verdiği savaş onu günden güne yormuştu. Bir ayağı hastanede, bir ayağı evdeydi artık. Kemoterapiler, ilaçlar, bitmeyen yorgunluk… Ama buna rağmen hiçbir zaman tamamen teslim olmadı. Güçlü görünmeye çalıştı. Acısını içine attı. Yıllarca bir kadın olarak dimdik ayakta durdu ve herkese mücadele etmeyi öğretti.&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Son zamanlarda kendisinden haber alamıyordum. Yaklaşık bir yıl olmuştu sesi soluğu çıkmayalı… İçimde hep bir merak vardı ama insan bazen kötü haberi duymaktan korktuğu için aramayı erteler ya… İşte öyle…Dün akşam gazeteci arkadaşım Özlem Uçar mesaj attı.‘Banu’yu kaybettik…’ dedi.</span></span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bir an inanamadım.Hemen telefonuna sarıldım. Numara hala kayıtlıydı. Aradım… Telefon çalıyordu… Ama açan yoktu… O an insanın içine çöken o tarifsiz sessizlik var ya… İşte onu yaşadım. Sonra annesini aradım…Ve acı gerçeği öğrendim. <strong>Banu Kalender </strong>yaklaşık bir ay önce hayata sessizce veda etmişti…&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ne kadar ağır bir cümle…Daha gençti… Hayalleri vardı… Yapacak işleri vardı… Söyleyecek şarkıları, kuracağı cümleleri, yaşayacağı güzel günleri vardı…Ama o, bu dünyadan sessizce ayrılmayı seçti sanki… Ardında gözyaşı bıraktı… Özellikle de yıllarca elini hiç bırakmayan annesini… Belki de en zor vedalardan biri buydu. Bir annenin evladına sessizce bakakalması…</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;"><strong>Banu </strong>yıllarca yalnız savaştı. Hastalığa rağmen zarafetini kaybetmedi. Acılarına rağmen insanlara gülümsemeyi bırakamadı. Güçlü olmanın ne demek olduğunu herkese gösterdi. Ve sonunda hiçbir gösteriş olmadan, hiçbir şikâyet etmeden bu dünyadan usulca geçti…&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Şimdi geriye anılar kaldı… Bir stüdyo ışığı altında atılan kahkahalar… Kurulan hayaller… Yarım kalan projeler… Ve güzel bir insanın kalbimize bıraktığı tarifsiz iz… Bazı insanlar ölmez… Sadece sessizleşir… Sen de şimdi o sessizliğin içinde, yıldızların arasında bir yerdesin <strong>Banu</strong>… Nurlar içinde uyu güzel insan…</span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">O güzel gülüşün, merhametin ve dostluğun hep hatırlanacak…</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Habib BABAR</span></span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 09:46:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GÜNEY KORE-JAPONYA-ÇİN</title>
                <category>Fatoş ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/guney-kore-japonya-cin-3149</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (Fatoş ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/guney-kore-japonya-cin-3149</guid>
                <description><![CDATA[GÜNEY KORE-JAPONYA-ÇİN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güzel bir üçlü değil mi ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa yıllar öncesinde üçü de topraklarını genişletmek uğruna birbirleriyle az kan dökmemişler di. Üçüde ayrı ayrı hükümdarlık ken bugünlere gelinceye kadar, o saltanat dünyasından eser kalmamış yani ben şu imparatorun torununun torunuyum diyen kimse yok gibi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onların İmparatorlukları teknoloji üzerine, neredeyse tüm dünyaya kafa tutuyorlar. Çiçeklerle bezeli yeşilin her tonu ağaçları öyle sıhhatli ki kuruyan tek bir dal bile yok, gökyüzüne yükselen devasa binaları görünce içim ürperdi, belki de kıskandım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üç ülkede yarışa koşturulan atlar gibiler, Çin için biraz düşünsem de, Japonya ve Kore’ nin şehirleri birbirlerinin inadına çok temizler, yerlerde ne bir izmarit, ne bir kağıt parçası ne teneke kutular görebilirsiniz, sokak çöpçüleri faraş ve süpürgeleriyle kıyı köşeyi devamlı temizliyorlar, neredeyse yerlere basmaya kıyamıyacak gibiyim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzun süren bir uçak yolculuğundan sonra çıkışa doğru ilerlerken gördüğüm çirkin manzaradan kendim utandım, yerler terlik, örtü, yastık ve yenilip sağa sola atılmış kağıt parçalarıyla doluydu. Uçak motorlarını susturmadan ayağa fırlayarak kabin kapaklarını açıp eşyalarını almaya kalkan bu yolcular neden sırtlarını dayadıkları yastıkları, üstlerine örttükleri örtüleri yerlere atar ve üstlerine basarak giderlerdi ki? Bence bir anons da bunun için yapılmalı, o uçaklarda bizim evimiz gibi temiz tutulmalı. Uzun yol bahanesi, uykusuzum yorgunum sözleri yalan dolan, inişe geçildiğinde iki ucu tutulup dörde katlanacak örtüyü düzgünce koltuğa bırakıp gitmek bu kadar zor muydu? İnsanların ayaklarına dolanmak zorunda mı bırakılmalıydı?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk durak Seul… şükür kavuşturana , panoramik geziyoruz, oldukça düzgün görünen şehir pırıl pırıl , insanın yüzüne gülüyor , tıpkı kendi halkı gibi , yollar tertemiz , caddeler , sokak araları her yer pir-ü pak. Binalar güzel korunmuş not vererek yürüyoruz fotoğraf çekmek için indiğimiz yerlerde.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sen kalk bütün kış eski yeni Kore filmleri izle sonra gel kendini burada bul mutluluğum zirve yapmış durumda. Uçakta da yanımda üç Koreli oturuyordu maşallah sessiz sedasız oturarak öyle iyi anlaştık ki gözlerimizle..Bir kere çok kibarlar, saygıyla eğiliyorlar, biz artık unuttuk o kelimeyi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yeni nesil var ya hangi kuşaksa artık hepten bilmeyecek bu kelimelerin neyi ifade ettiğini.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Seul…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten sana ayak bastım , geziyorum adım adım , kremlerin , maskelerin beni ilgilendirmiyor ben seni geceli gündüzlü yaşamak istiyorum. Mağazaları es geçtim, satış elemanlarına gözlerim kapalı, kulaklarım tıkalı, gençlik sevdam da yok, yalnızca yemek, uyku ve bol bol gezmek yani havanı teneffüs etmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seul de geçirdiğimiz üç günde etlerini çok beğenerek yediğimi itiraf edebilirim sinisiz, yumuşacık ben ki ot severim ama burada ete hayır diyemedim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sakuraların özellikle Kore’ye ait olduğunu öğrendim. Japonlar buradan ülkelerine taşımışlar, Kore de bir ay yaşayan Sakura ağaçları Japonya da en fazla onbeş gün yaşıyormuş, reklamı Japonyayı aşmış, dünyayı sarmış.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çiçeklerin artık zamanı geçmiş tek tük kalan ağaçları gördük , rüzgarla çiçekler savrulup gitmiş. Hava biraz esintili oysa üç gün sonra baharın son ayını yaşayacağız. Bir yanda modern mimari gökdelenler, alış veriş merkezleri, markaları sağlı sollu dağıtmış şık bir cadde diğer yanda tapınaklar, eski evler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tokyo’ya uçuyoruz , hayatımın hatasını THY uçağının inişteki içinin , fotoğrafını çekmemekle yapmışım iki uçağı mukayese ederdim , pırıl pırıl, tertemiz bir iniş , sırt örtüleri katlanmış , yastıklar koltuklara dayalı en ufak bir döküntü yok , hostesler şık ve zarif, kuğu gibiler uçağın içi oldukça ferah.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tokyo’nun ayağımıza giydiğimiz parmak arası tokyo terlikle hiç alakası yok ama hangi akıldan çıktı ki yıllarca giydik o terlikler. Yine şık bir mimari ve devasa gökdelenler biz gelmeden bir kaç gün önce yine deprem olmuşt, hem de 7.4 şiddetinde, biz de olsa yer yerinden oynardı burada sallanan tek bir ağaç bile yok , bu sabah yine olmuş hissetmedik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tokyo -Osaka-Kobe - Kiyoto Bambu ormanları ve Fuji Dağı, Geyşa Mahallesi, Çay Seremonisi&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Tekne, Hızlı Tren , Uçak, Otobüs hatta Taksi, tüm bu araçları kullanıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Şehirler çok güzel, çok temiz, mimarisi eşsiz , tapınaklar , gösteriler her şehirde bir otel kiminde iki kiminde üç gün kalacağız . Grup uyumlu 33 kişiyiz yedisi genç gerisi 60 ila 82 arası rehberimiz Haluk Bey son derece kültürlü, geniş bir birikime sahip, anlatımıyla hepimize dinlettiren 60 yaşında bir beyefendi, Boğaziçi mezunu, Mühendis ama rehberlikte çok çok başarılı, Turumuzun adı (Dünya Değişmeden) turumuzun adı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Tekneyle Fuji Dağı’nı görmek için gölde tur attık ama sis onu kapatmış bir de bulutlar o tarafa doğru akınca sanki saklambaç oynuyor gibiyiz azıcık tepesini gördüğümüzde mutluluktan bağırıyoruz , geçmişini yaşayan çocuklar gibiyiz hepimiz. Meraklı gözlerimiz Fuji’yi bulmaya çalışıyor, tahta sıralarımızdaki atlaslarımızdan başlarımızı kaldırıp dağın güzelliğini seyretmeye başladık , sis bir gidiyor bir geliyor..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir gün Bambu ormanının içine daldık, bambular rüzgarın uğultusuna ses veriyor sanki, o incecik gövdelerinde hışırtılı bir sesle şarkı söylüyor gibiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Kiyota :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Masalsı bir şehir savaş bu şehrin güzelliğine hiç dokunmamış bombalarını diğer şehirlere atıp burayı kendi güzelliğiyle baş başa bırakmışlar. Tapınaklar bir cennetin içerisinde mücevher gibi, yeşilin tonları her ağacın cinsinde farklı, oldu bitti ağaca sevdalıyım yine de aç bir kurt gibi bakıyorum bu güzelliğe.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hava biraz açıyor, sonra kapıyor bir iki damla serpiştirip gidiyor yere eğilip üç beş tane taş aldım tapınağın çıkışında, benim alışkanlığım yıllardır gittiğim her ülkeden taş getiririm bir kavanoz dünya kardeşliğim var.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arkadaşım illada deodorant alacağım dedi ya ne Seul’de ne de Japonya da gezdiğimiz tüm şehirlerde sprey deodorant yok yalnızca roll-on var, ozon tabakasına zarar vermemek için satmıyorlarmış bu nasıl bir duyarlı insan olma hali.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz da Geyşa Mahallesini geziyoruz, yerel kimono giysili genç kızlar hemen her yerde, kiralayarak giydikleri bu giysilerin fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşıyorlarmış. Geyşa Mahallesinde, Geyşaların misafir beyleri ağırladıkları evler kapalı bir mücevher kutusu gibi, polislerle korunuyor, dikkatli bakmak ve bir Geyşa’nın fotoğrafını çekmek yasak , saygı duyuyoruz..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tokyo ile Osaka arasında yer alan Nara şehrini geziyoruz , geyikleriyle ünlü bu şehrin , geyiklerini ellerimizle besleyeceğiz, herkes çantasında ne varsa onu veriyor, geyikler oyun arkadaşımız gibi hiç çekinmeden yanımıza yaklaşıp beni sev ve beni besle diyor. Hiç kırar mıyız ?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yavaş yavaş şehri arkamızda bırakıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gecesi ayrı, gündüzü ayrı güzel Japonya’ ya ertesi sabah veda edip hızlı trenle Çin’ e geçiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şanghay’dayız:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyada ne kadar çok renk varsa hepsi Şanghay da buluşmuş adeta. Kırmızı fenerler, yol boyunca sarı pembe, mavi yeşil balonlar ağaçların dallarında, sardunyalar ve diğer çiçekler alabildiğince coşmuş , havası suyu her yere dağılmış her şey o kadar can dolu ama bir o kadar da kalabalık bir şehir , çok değil bir iki evsiz var gibi , işte yine evsiz Çinlilere rast geldik yerlere kıvrılmışlar, yüzlerinde buruk bir gülümsem. Acaba Kore de ve Japonya da da evsiz yurtsuz var mıydı? Gezerken hiç görmedim, hayat herkese adil değil ne yazık ki.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zengin Şanghay’dan sonra bürokrasinin kalbi Pekin deyiz: Oldukça sade bir şehir,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şanghay daki binalar gerçekten görmeye değer, bir yanda tarihi binalar diğer yanda modern mimari şık binalar, taş köprüler , çocuklar için uçsuz bucaksız oyuncak mağazaları büyükler için teknolojinin en son modelleri, küçük adamların dev adımları.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bence dünya onlar için bir top ve onlar elden ele bunu o kadar güzel oynuyorlar ki , mutlular mı derseniz güler yüzlü oldukları için mutlular diyebilirim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğleden sonra geleneksel “Çay Evin” de çay seremonimiz var, minik kaselerde çeşitli çayların lezzetlerini deneyeceğiz. Kaç gün geçti bilmiyorum ama en son çayımı memleketimde içmiştim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık gezimizin son durağı Pekin’deyiz:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapacak çok iş var yeşim taşlarının nasıl yapıldığını gösteren fabrikayı ziyaret ediyoruz öncelikle , meşhur Çin Seddi’ nde yürüyüş , mahşeri bir kalabalık, Çin ipeğinden yaplan yorganlar, yastıklar, kıyafetler ve eşarplar, gelmişken bir yorgan iki yastık aldık vakumlattık, bilgisayar çantası büyüklüğünde oldu rehberimiz Haluk Beyin tavsiyesiyle, Cennet Tapınağı ve Yasak Şehri ve Tian An Men meydanını ziyarete gittik tanklar yok, gül bırakamadık ama sevgimizi bıraktık bu arada gökyüzü delirmiş gibiydi. Fındık büyüklüğündeki doluları yağdı sırtımıza, sanki savaş meydanındayız ne şemsiye, ne yağmurluk hepsi valizlerde anlayacağız sonrasında hepimiz öksürmeye başladık.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son İmparator filminin çevrildiği sarayın merdivenlerinde poz vermek güzeldi ve en sonunda da akşam yemeği olarak Pekin Ördeği yedik ve bu güzel üç ülkeye veda ederek havaalanına doğru yol aldık, gece uçuşumuz başlayacak birazdan.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geriye kalan ne varsa aklımızda getirdik , üç ülkenin üçünün de yolları kaymak gibi , kaldırımları çok düzgün , arada hafif çatlayanlar olsa da kırık ucu kalkık tek bir taş yok yürüdükçe yıllar içerisinde tüm taşlar yerine oturmuş , eğri büğrü değil caddeler çok geniş , altı gidiş altı geliş on iki şerit engelli yolları neredeyse diğer zeminle aynı seviyede. Hepsi çalışkan, hepsi temiz, rekabet elbette var ama o olmasa çalışkan olamazlar ki. Bizi taşıyan tur otobüslerimizde kristal avizelerin sallanmasına çok güldük bir de klasik dikişli püsküllü perdelerine.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir geziden başka anıları toplamak ve burada sizlerle paylaşmak isterim&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tekrar görüşmek üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Saygılar, sevgiler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETEC YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 19:04:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zengin Daha Zengin, Fakir Daha Yorgun: Orta Sınıf Nereye Gidiyor?”</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/zengin-daha-zengin-fakir-daha-yorgun-orta-sinif-nereye-gidiyor-3148</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/zengin-daha-zengin-fakir-daha-yorgun-orta-sinif-nereye-gidiyor-3148</guid>
                <description><![CDATA[Zengin Daha Zengin, Fakir Daha Yorgun: Orta Sınıf Nereye Gidiyor?”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar “orta sınıf” diye bir gerçek vardı… Ne çok zengin, ne çok yoksul… Ama en çok umut eden, en çok çalışan, en çok hayal kuran kesimdi. Bir ev sahibi olmak, bir araba almak, çocuklarına iyi bir eğitim sunmak, yılda bir kez de olsa tatile çıkabilmek… Ve hepsinden önemlisi, yarının bugünden daha iyi olacağına dair o sarsılmaz inanç… İşte orta sınıf tam olarak buydu. Hayatın yükünü sırtlayan ama geleceğe dair umudunu da kaybetmeyen insanların sessiz ama güçlü hikâyesiydi. Şimdi durup kendimize soralım: Gerçekten hâlâ var mı o hayat, yoksa sadece bir hatıradan mı ibaret kaldı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden maaş günü geldiğinde bir rahatlama olurdu insanın içinde. “Yetmez ama idare eder” duygusu bile bir güven hissi yaratırdı. Çünkü insan en azından kontrolün kendisinde olduğunu düşünürdü. Şimdi ise maaş günü bir ferahlık değil, adeta bir hesaplaşma günü. Faturalar sıraya giriyor, kira kapıda bekliyor, mutfak masrafı her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Marketten alınan poşetler hafifliyor ama ödenen tutarlar ağırlaşıyor. İnsan eve dönerken yalnızca aldıklarını değil, alamadıklarını da taşıyor aslında. Ve o kaçınılmaz soru zihnin bir köşesinde yankılanıyor: “Ben bu kadar çalışıyorum… neden hâlâ yetişemiyorum?” Bu soru artık bireysel bir serzeniş değil, toplumsal bir çığlık haline gelmiş durumda.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zengin daha da zenginleşiyor, çünkü paranın kendine ait bir dili var ve o dil, parayı kendine çekiyor. Yatırım yapabilen, sistemi çözebilen, risk alabilecek gücü olan büyüyor, genişliyor, çoğalıyor. Parası olanın seçeneği de artıyor, gücü de. Ama orta sınıf için tablo çok daha farklı. Risk alacak birikimi yok, birikim yapacak alanı yok, hata yapacak lüksü hiç yok. En küçük bir yanlış adım bile onu yıllarca geriye götürebiliyor. Ve en acı gerçek şu ki, çalıştıkça yükselmesi gereken insanlar artık çalıştıkça yoruluyor. Emek artıyor ama karşılığı aynı oranda büyümüyor. Çaba var ama karşılığında gelen sadece yorgunluk oluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakir kesim zaten uzun zamandır hayatta kalma mücadelesi veriyor. Onun derdi geleceği planlamak değil, bugünü atlatabilmek. Ama orta sınıf… işte kırılma tam da burada başlıyor. Çünkü orta sınıf artık ikiye ayrılıyor: yavaş yavaş yukarı çıkabilen küçük bir kesim ve sessizce aşağıya kayan büyük bir çoğunluk. Ve gerçekçi olalım, çoğunluk aşağıya doğru sürükleniyor. Bu düşüş ani değil, gürültülü değil… ama çok derin ve çok gerçek. İnsan farkına vardığında ise çoğu zaman çok geç oluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir düşün… çocukluğunu hatırla. Belki anne ya da baban tek maaşla bir evi döndürebiliyordu. Belki hayat çok lüks değildi ama bir denge vardı. Eksik yoktu, huzur vardı. Şimdi ise iki kişi çalışıyor ama bir hayatı kurmak bile zorlaşıyor. Eskiden “çalışırsan başarırsın” denirdi. Bu cümle bir motivasyondu, bir yol haritasıydı. Şimdi insanlar çalışıyor, hem de eskisinden çok daha fazla… ama sadece ayakta kalabiliyor. Koşuyorlar ama ilerleyemiyorlar. Yoruluyorlar ama varamıyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En acı gerçek ise şu: İnsanlar artık hayal kurmaktan vazgeçiyor. Çünkü hayal kurmak bile bir lüks gibi hissettiriliyor. Umut etmek bile maliyetli bir duygu haline gelmiş durumda. Bir kahve içerken bile hesap yapan, bir ay sonrasını değil yarın sabahı düşünen insanlar var artık. Ve bu insanlar tembel değil, aksine sistemin en çok çalışan, en çok çabalayan kesimi. Ama ne yazık ki en çok sıkışan da yine onlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Orta sınıfın çöküşü sadece ekonomik bir mesele değil; bu aynı zamanda derin bir duygu kaybıdır. Güven kaybıdır, aidiyet kaybıdır, gelecek hissinin yavaş yavaş silinmesidir. Çünkü insan sadece parasını kaybetmez… inancını kaybettiğinde asıl o zaman yıkılır. Kendine olan güvenini, yarına dair umudunu kaybettiğinde, işte o zaman gerçek çöküş başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama burada çok kritik bir gerçek var: Bu bir kader değil. Bu bir düzen ve her düzen değişebilir. Tarih bize defalarca gösterdi ki dengeler bozulur, sistemler sarsılır ama ardından yeniden kurulur. Bugün orta sınıf sıkışmış olabilir, evet… ama bu aynı zamanda bir uyanışın da başlangıcı olabilir. İnsanlar artık sorguluyor, artık eskiye göre daha bilinçli. “Bu böyle gitmez” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha bilinçli tüketim alışkanlıkları, farklı gelir yolları arayışları, dayanışma ihtiyacının yeniden doğuşu… Bunların hepsi aslında yeni bir dönüşümün işaretleri. Çünkü artık insanlar sadece çalışmanın yetmediğini görüyor. Yeni dünya; akıl, esneklik ve cesaret istiyor. Ama belki de en çok, insanın kendi değerini bilmesini istiyor. Çünkü kendini değersiz hisseden bir insan, ne kadar çalışırsa çalışsın bir noktadan sonra tükenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek şu ki kimse kimseyi kurtarmayacak. Ama insanlar birbirine tutunursa, birbirini anlarsa, birbirine destek olursa… işte o zaman her şey değişebilir. Zengin daha zengin olabilir, fakir daha yorgun olabilir… ama orta sınıf eğer gerçekten uyanırsa, oyunu değiştiren taraf olabilir. Çünkü orta sınıf sadece bir ekonomik grup değildir; o, toplumun omurgasıdır. O kırılırsa, her şey kırılır. Ama o ayağa kalkarsa, her şey yeniden şekillenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de bu yazının en net, en vurucu cümlesi şu: Sorun sadece para değil… sorun, sistemin sana sürekli “yetmiyorsun” hissi vermesi. Ama gerçek bu değil. Sen yetersiz değilsin. Sadece yanlış bir oyunun içinde, doğru hamleleri yapmaya çalışıyorsun. Ve bu, senin hatan değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi kendine dürüstçe şu soruyu sor: Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece yetişmeye mi çalışıyorum? Eğer cevabın seni rahatsız ediyorsa, bilin ki değişim tam da o rahatsızlığın içinde başlar. Çünkü fark etmek, dönüşümün ilk adımıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutma… orta sınıf kaybolmaz. Ya dönüşür… ya da yeniden doğar. Ve belki de tam da şu an, o yeniden doğuşun eşiğindeyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda görüşmek üzere kıymetli okurlarım&nbsp;</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 19:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KAĞIT MENDİL - SELPAK</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kagit-mendil-selpak-3147</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kagit-mendil-selpak-3147</guid>
                <description><![CDATA[KAĞIT MENDİL - SELPAK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mendil…. Şarkılara konu olmuş, şiirlere tema…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sallasana, sallasana mendilini,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Akşam oldu göndersene sevdiğimi”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahmetli Safiye Ayla, yanık sesiyle bu şarkıyı seslendirirken sevgilileri çağırıyordu !</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa ki Yahya Kemal Beyatlı “Sessiz Gemi” şiirinde&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Derken.. ölümü anlatmaktadır…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mendil öyle yada böyle hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır, cebimizde yada çantamızda mutlaka bulunur.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilmem bugüne kadar hiç dikkat ettiniz mi, tüm mendiller kare şeklinde üretilir,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerek kumaş olsun gerekse, kağıttan yapılsın mendillerin eni ve boyu eşittir elbette bu bir tesadüf değildir mendilin geçmişi yasalara dayanır. Fransa'da yayınlanan bir kararname ile kare üretildi ve hala kare olarak kullanılır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mendil cebinizde taşıyıp bir şeyleri silmek için üretilmedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden mendiller sosyal bir sınıf özelliği taşırdı, çiçeklerin olduğu gibi mendillerinde bir anlamı vardı,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Vedalaşırken sallanan mendil"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sana sadık kalacağım” anlamına geliyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Camdan sarkıtılan mendil"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şu an ailemin yanında gözetimdeyim anlamındaydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Kendisine bakıldığını gören kadın veya erkek tesadüfen mendilini kendi önüne düşürünce"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim kalbim başkasında demek oluyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fakat bazı anlarda ise;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Pencereden savrulan mendil"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ona aşkını ilan etmek ve savrulan mendili alan kişide aşkına cevap vermek anlamında idi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Osmanlıda ise mendillerin rengi önemli idi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beyaz olan mendil; "Seni çok seviyorum"</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kenarları mor mendil; "Çok çapkınsın"&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eflatun mendil; "Yarın penceremin önünden geçiniz"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mavi mendil; "Bugün çok hüzünlüyüm"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sarı mendil ise "Hastayım" demekti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tabiki günümüzde bunların hiçbiri kalmadı, Kullan-At felsefesi öne çıktığı için tek kullanımlık mendiller de kağıt oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kağıt mendilin icadı aslında farklı bir amaç güdülerek yapılmıştı. Yaralanan askerlerin tedavilerinde önceleri pamuk kullanılıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında pamuk kıtlığı nedeniyle yeni, emici bir bandaj üretilmişti. Üretici Kimberly Clark firması bu ürününe selülozlu pamuk anlamında “Cellucotton’s” adını vermişti, savaştan sonra geliştirilen ürün kadınlar için havlu olarak düşünülerek piyasaya sürüldü ve daha çok gösteri dünyasında makyaj silmek için kullanılır oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kleenex adıyla geliştirilen model, sinema artistleriyle yürütülen reklam kampanyasıyla kısa sürede başarıya ulaşarak kadınların çantalarına girdi. Firmaya gelen mektuplarda ise kadınlar kocalarının “Krem mendilleri”ne burunlarını sildiğinden şikayet ediyor, erkeklerse erkekler için de modeller üretilmesini istiyordu. 1921 yılında üretilen, tek tek kağıt mendil almaya yarayan özel kutuyla “Kleenex” tüketimi daha da arttı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1969'da Eczacıbaşı, Kocaeli’nin Karamürsel ilçesi sınırları içinde İpek Kağıt Fabrikasını kurdu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye'de ilk kez kağıt mendil üretilecekti. Bez mendillerin sadece aksesuar olarak ceketlerin yakalarını süslemediği, pantolonların arka ceplerinde mutlaka bulunduğu yıllardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nejat Eczacıbaşı, Avrupa'da gördüğü bir ürünü Türkiye'ye getirmeye karar vermişti amacı kağıt mendille Türkiye’yi tanıştırmaktı Bugün sıradan gibi gözüken kağıt mendil üretme, o günün Türkiye'si için hayaldi.&nbsp;Orta yaş grubu hatırlar kağıt mendil Türkiye için büyük bir olaydı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz kağıt mendili Selpak olarak tanıdık ve öyle kaldı, bugün çok çeşitli markalarda kağıt mendil üretilse de, bizler yine kağıt mendil denilince Selpak aklımıza gelir, işte bu Selpak ismi nereden doğdu derseniz onu da araştırdım. Selpak ismi bir fabrika işçisinin önerisiyle çıkmıştı.&nbsp; Şöyle ki.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sel” Selüloz'dan, “Pak” ise temizlikten geliyordu sonuçta Selpak böyle doğdu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selpak ilk piyasaya çıktığında satmadı. İnsanların alışkanlıkları kolay değişmiyordu. Buna rağmen Eczacıbaşı pazardan çekilmek bir yana pazarı büyütme kararı aldı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1970'te Selpak’ın ilk reklamları Erol Günaydın ile çıktı sanatçı televizyonda ‘‘At o çaputi al buni’’ diye kağıt mendil sallıyordu...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk bakışta masum bir istekti. ‘‘At o çaputi, al buni’’ Siyah-beyaz televizyon ekranlarının başında oturanlar, şaşırdılar. Bu da ne demek? Bez mendili atıp da ne olacak? Diye düşündüler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanatçı Erol Günaydın, sık sık ‘‘At o çaputi, al buni’’ diye tekrarlıyor; bir yandan da elindeki kağıt mendili sallıyordu. İşlemeli, sırmalı, oyalı bez mendilleri atın, atın. ipeklileri, ketenleri hepsini atın!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1970'den itibaren günlerce yayınlanan bu reklam aslında açık bir savaş ilanıydı. Bir tüketim kalıbını kırmayı amaçlıyordu. Yok edilmek istenen öyle 15-20 yıllık tarihi olan bir alışkanlık değildi. Yüzyıllar öncesinden gelen bir mendil kültürüydü söz konusu olan ve başarılı oldularda, yavaş yavaş bez mendiller yok olmaya başlarken, kağıt mendiller piyasayı doldurmaya başlamıştı. Tabiki hijyen bakımından bir numaraydı diyebilirim, Kullan-At, sonra yenisini al, onu da kullan ve at.. Yıkama, ütüleme derdi de ortadan kalkmıştı…&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Selpak önce oteller, restoranlar ve kafelere sonra da evlere girdi. Yıllar içinde kağıt mendil ve hatta neredeyse peçete kelimesi bile kayboldu bunların yerini “Selpak” aldı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar sonra Bülent Eczacıbaşı, bir röportajında, "Alışkanlıkları değiştiren en önemli markamız Selpak" derken sonrasında çok daha çarpıcı bir ifade kullanıyordu: "Rakip markalar bile bizim markamızla talep ediliyor"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekten de öyleydi. Selpak bir markanın, bir ürünün ötesine geçmiş bir dil olmuştu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1989'da ise Eczacıbaşı, Selpak için Amerikalı şirket Georgia-Pasific ile ortak oldu, kapasite büyüdü, teknoloji arttı, marka güçlendi. Selpak global sistemin içindeydi.&nbsp; 2012'de ise Eczacıbaşı, ABD'li ortağından hisseleri geri aldı tamamen yerli bir marka olmuştu ama global pazar hedefinden de vazgeçmedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüz gençlerini oluşturan Z kuşağı bez mendillerle tanışamadan onlar tarihin karanlıklarına gömülmüştü…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 19:01:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zamanın Kalbine Yazılmış En Derin İsim: Anne”</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/zamanin-kalbine-yazilmis-en-derin-isim-anne-3146</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/zamanin-kalbine-yazilmis-en-derin-isim-anne-3146</guid>
                <description><![CDATA[Zamanın Kalbine Yazılmış En Derin İsim: Anne”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı kelimeler vardır, sadece söylendiğinde bile insanın içini ısıtır. “Anne” de işte tam olarak öyle bir kelimedir; bir sığınak, bir başlangıç, bir ömürlük izdir. Hayatın en başında gözlerimizi açtığımız o ilk anın görünmeyen kahramanı, ağladığımızda sesimizi ilk tanıyan, gülüşümüzü en içten duyan, varlığıyla dünyayı anlamlı kılan o eşsiz varlık… Anneler, sadece bizi dünyaya getiren değil; bizi her gün yeniden büyüten, yeniden kuran, yeniden var eden görünmez mimarlardır. Bu yüzden Anneler Günü, bir takvim yaprağından çok daha fazlasıdır; geçmişten bugüne uzanan, hatıralarla dokunmuş, duygularla derinleşmiş bir sevgi günüdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dün… Çocukluğun o saf ve tertemiz yıllarında, annemizin dizinin dibinde başlayan hayatımız… Sabahın erken saatlerinde hazırlanan kahvaltılar, ütülenmiş okul kıyafetleri, saçımıza özenle atılan tokalar, cebimize sıkıştırılan küçük harçlıklar… O zamanlar fark etmediğimiz ama bugün düşündükçe içimizi burkan o fedakârlıklar… Bir düşüşte ilk “anne!” diye bağırışımız, bir korkuda ona sığınışımız, bir başarıda gözlerinde parlayan gurur… Aslında hayatın en büyük güven duygusunu o zaman öğrenmiştik: “Annem varsa, her şey yoluna girer.” O yıllarda annemizin yorgunluğunu görmezdik; çünkü o, yorgunluğunu sevgisinin arkasına saklamayı çok iyi bilirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmiş… Yıllar ilerledikçe roller değişmeye başlar. Biz büyürken, annemizin ellerindeki çizgiler derinleşir, saçlarına aklar düşer, sesi biraz daha yumuşar. Bir zamanlar bizi koruyan o güçlü kadın, fark etmeden bizim de korumak istediğimiz en kıymetli varlığa dönüşür. O anıları düşündükçe, insanın kalbinde bir şeyler sızlar; çünkü her hatıra, içinde hem mutluluk hem de hafif bir özlem taşır. Bazen bir yemek kokusunda, bazen bir sözde, bazen de sessiz bir akşamda annemizin varlığını daha derinden hissederiz. Onun söylediği basit gibi görünen sözlerin aslında hayatın en büyük dersleri olduğunu yıllar sonra anlarız. “Üşütme”, “kendine dikkat et”, “aç kalma”… Bunlar sadece cümle değil, sevginin en sade ama en güçlü hâlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün… Artık büyüdük. Hayatın telaşı, sorumluluklar, zamanın hızla akışı derken çoğu şeyi geç fark eder olduk. Ama anneler değişmedi. Onlar hâlâ aynı sabırla, aynı içtenlikle, aynı koşulsuz sevgiyle hayatımızın en sağlam yerinde duruyor. Belki artık eskisi kadar sık sarılamıyoruz, belki her gün arayamıyoruz, belki bazen ihmal ediyoruz… Ama gerçek şu ki; içimizde taşıdığımız en derin bağ, hâlâ annemizin sevgisidir. Onun varlığı, bize görünmeyen bir güç verir; ne kadar yorulsak da, ne kadar düşsek de yeniden ayağa kalkmamızı sağlar. Çünkü bir anne, çocuğunun hayatına sadece dokunmaz; onun ruhuna yerleşir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anneler Günü işte tam da bu yüzden sadece bir kutlama günü değildir. Bu gün, fark edemediğimiz sevgileri hatırlama, dile getiremediğimiz duyguları ifade etme, gecikmiş teşekkürleri sunma günüdür. Belki bir sarılma, belki bir “iyi ki varsın”, belki de içten gelen birkaç cümle… Çünkü anneler büyük hediyeler değil, küçük ama gerçek sevgiler ister. Onlar için en değerli şey, unutulmamaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve sonuç olarak… Hayat bize birçok şey öğretir ama en büyük ders, annemizin sevgisinde saklıdır. Çünkü o sevgi karşılıksızdır, sınırsızdır, zamansızdır. Bir anne, çocuğunu sadece doğurmaz; onu her gün yeniden hayata bağlar. Bu yüzden bazı insanlar hayatta çok şey kazanır ama annesinin sevgisini kaybeden, aslında en büyük eksikliği yaşar. Varlığıyla huzur veren, yokluğuyla içimizde derin bir boşluk bırakan anneler… Onlar, bu dünyanın en sessiz kahramanlarıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün, geçmişin hatıralarını, bugünün kıymetini ve yarının özlemini bir araya getiren o en özel gün… Anneler Günü… Eğer annen yanındaysa, sarıl ve sıkıca tut; eğer uzaktaysa, sesini duyur; eğer artık bu dünyada değilse, onu kalbinde yaşat… Çünkü bir anne asla gerçekten gitmez. O, her zaman kalbin en derin yerinde, en sıcak haliyle yaşamaya devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyi ki varsınız… Ve iyi ki “anne” diye bir gerçek var bu hayatta.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazimda görüşmek üzere sevgili okurlarim ?</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ / YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 13:58:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BUGÜN ANNELER GÜNÜ</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bugun-anneler-gunu-3145</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bugun-anneler-gunu-3145</guid>
                <description><![CDATA[BUGÜN ANNELER GÜNÜ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;"><strong>Ve ben yine sensiz bir Anneler Günü’ne uyandım anne…</strong> İçimde yıllardır dinmeyen o eksiklikle, o tarifsiz boşlukla… <em><strong>Tam 39 yıl olmuş seni kaybedeli. Dile kolay… </strong></em>Koskoca bir ömür geçmiş. İnsan bazen bu kadar yılın ardından acının hafifleyeceğini sanıyor. Ama anne acısı hafiflemiyormuş. Sadece insan, içindeki özlemi sessiz yaşamayı öğreniyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bugün herkes annesine sarılırken, annesinin elini öperken, telefon açıp <strong>‘Anneler Günün kutlu olsun’</strong> derken, ben yine geçmişin içinde seni arıyorum. Bir fotoğrafın gözümün önüne geliyor, sesin kulağımda yankılanıyor. O sıcak bakışların, o şefkat dolu ellerin, saçımı okşayışın… Hepsi dün gibi aklımda. Ama ne acıdır ki insan bazı şeyleri sadece hatıralarda yaşayabiliyor artık.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Anne… Sen gittikten sonra hayat devam etti belki ama hiçbir şey tamamlanmadı. İnsan annesini kaybedince sadece bir insanı kaybetmiyor. Sığınacağı limanı kaybediyor. Koşulsuz sevgiyi kaybediyor. Dünyada ‘Ben ne olursa olsun onun yanındayım’ diyen tek kişiyi kaybediyor. İşte ben, tam 39 yıldır bu eksiklikle yaşıyorum.</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bazen çok yorulduğumda seni düşünüyorum. <strong>‘Annem şimdi yanımda olsaydı bana ne derdi?’</strong> diye geçiriyorum içimden. Eminim yine o güzel kalbinle beni teselli eder, <strong>‘Geçecek yavrum’</strong>derdin. Çünkü anne sesi insanın ruhuna iyi gelen bir dua gibiymiş meğer. Sen gidince bunu daha iyi anladım.</span></span></span></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Yıllar geçti anne… Saçlara aklar düştü, mevsimler değişti, insanlar geldi geçti hayatımdan. Ama senin yerin hiç dolmadı. Kimse senin gibi bakmadı bana. Kimse içimdeki yarayı senin gibi hissedemedi. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, annesiz kalınca içinde hep eksik bir çocuk taşıyormuş.</span></span></span></em></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">En çok da özel günlerde canım acıyor. Bayramlarda, doğum günlerinde, Anneler Günü’nde… Çünkü herkesin bir annesi oluyor yanında, benimse sadece dualarım kalıyor. Sessiz dualar… İçimde büyüyen özlem… Ve bir türlü dinmeyen o hasret…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bazen sokakta yaşlı bir anne görünce gözlerim doluyor. Bir çocuğun annesine sarıldığını görünce içim titriyor. Çünkü insan en çok sahip olamadığı şeye yanıyor. Ben de yıllardır bir kez daha sana sarılabilmenin hayalini taşıyorum içimde. Bir kez daha sesini duyabilmek… Bir kez daha ‘Yavrum’ deyişini işitebilmek… Dünyalara bedel olurdu bana.</span></span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Derler ya, zaman her şeyin ilacı diye… Değilmiş anne. Zaman sadece özlemi büyütüyormuş. İnsan yıllar geçtikçe annesinin değerini daha da derinden anlıyormuş. Bugün dönüp geçmişe baktığımda, senin fedakârlıklarını, sevgini, emeğini daha iyi görüyorum. Meğer bir anne, evladının dünyasıymış. Senin yokluğunda öğrendim bazı acıların hiç geçmediğini…</span></span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">İnsan kalabalıkların içinde bile annesiz hissedebiliyormuş kendini. Gülse bile içinde eksik kalan bir taraf oluyormuş. Çünkü anne sadece bir insan değilmiş; huzurmuş, güvenmiş, merhametmiş, evmiş…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;"><strong>39 yıl oldu anne</strong>… Tam 39 yıldır içimde aynı cümle yankılanıyor. Keşke yanımda olsaydın…’<em><strong> Bir kahveni içebilseydim… Elini tutabilseydim… </strong></em>Sana sarılıp içimde biriken her şeyi anlatabilseydim… Belki o zaman biraz hafiflerdi içimdeki bu yük. Ama biliyorum… Sen artık gözle göremediğim bir yerdesin. Belki beni uzaktan izliyor, dualarınla hâlâ koruyorsun. Ben de bugün seni özlemle, rahmetle ve dualarla anıyorum. Mekânın cennet olsun güzel annem… Toprağın incitmesin seni.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Anneler Günün kutlu olsun anne… Sensiz geçen bunca yıla rağmen, kalbimde hâlâ en sıcak yerde sen varsın. Ve ben nefes aldığım sürece seni hep özlemle anacağım…</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Habib BABAR</span></span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 12:13:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>PİANO</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/piano-3144</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/piano-3144</guid>
                <description><![CDATA[PİANO]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir yanda savaştan yeni çıkmış, sefalet ile boğuşan bir ülke, bir yanda dünyanın o dönemdeki en büyük tehdidi Adolf Hitler, bir diğer yanda ise tüm bu olaylara masumiyetiyle tanıklık eden bir çocuk… Film bize umut ile masumiyet arasındaki gizemli ve bir o kadar da naif bir ilişkiyi anlatıyor. 1991 yapımı “Piano Piano Bacaksız” Kemal Demirel’in aynı adlı romanından Tunç Başaran tarafından beyazperdeye uyarlandı. Bu film gösterildiği dönemde kapalı gişe oynamıştı…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Piano … yani Türkçe adı ile Piyano… İtalyanca bir kelimeydi anlamı “Yavaş” Müzikte ise “ Yumuşak, hafif” anlamını taşıyordu, bu film hafızalarımızda hep kaldı unutulmadı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sizlere bu unutulmaz filmi detaylarıyla anlatmak isterdim, ama konumuz film değil… Konumuz: Piyano ya da orijinal adı ile Piano…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Keyifli bir müzik yolculuğu yapacağız hazır mısınız? Tarihin inişli çıkışlı yokuşlarında dolaşırken, Piyano’nun tarihçesine uzanalım, bu hepimizin gıpta ile baktığı büyüleyici enstrümanın köylerden günümüze uzanan serüvenine bir göz atalım. Piyano, sadece telleri ve tuşlarıyla değil, aynı zamanda zengin tarihi ve kültürel mirasıyla da müzik dünyasının kalbini oluşturur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerilere, çok gerilere gidecek olursak Avrupa'da müzik aletleri de dahil olmak üzere birçok yeni şeyin keşfedildiği ve icat edildiği Rönesans dönemine kadar uzanmamız gerekecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çekiçli Santur adı verilen bir enstrüman sizlere yabancı olmasa gerek, daha çok sokak şarkıcılarının çaldığı, tahta bir kutu üzerine gerilmiş ve farklı perdelere ayarlanmış teller ve bu tellere yumuşak keçe kaplı iki çekiç ile vurularak çalınan bu enstrümanla ruhumuzu okşayan bir müzikle karşılaşırız, işte bu Çekiçli Santur, Piyano’nun ana temasını oluşturur… Kısaca piyano bu enstrümandan esinlenerek icat olmuştur desem asla abartmış olmam..&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tabi ki bu Çekiçli Santurla kalmadı, daha sonraki yıllarda, yine gerilmiş ve farklı perdelere ayarlanmış tellerden oluşan bir dizi kullanan Klavsen ortaya çıktı. Bu Klavsenin günümüzdeki piyanoya benzer bir klavyesi vardı. Bir tuşa bastığınızda, enstrümanın içindeki bir çubuk yukarı doğru itilir, çubuğun üzerinde bulunan pim teli çekerdi. Klavsen o günlerde çok popüler bir enstrüman haline geldi ancak bir dezavantajı vardı, herhangi bir tuşuna ne kadar sert veya yumuşak basarsanız basın, ses her zaman aynı çıkıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Müzisyenler uzun uzun düşündüler, sonunda günümüz piyanonun atası diyebileceğimiz “Klavikord”u buldular, Klavikord da Klavsen gibi çalışıyordu, ancak aradaki fark tel çekmek yerine, bir tuşa basıldığında küçük bir metal parçası tele vuruyordu, tuşa ne kadar sert ve hızlı basarsanız, tele o kadar sert vuruluyordu. Bu müzisyenlerin Klavikordu klavyeli çalgıdan daha etkileyici bir şekilde çalmasına olanak sağladı. Ne yazık ki Klavikord büyük bir salonda veya diğer enstrümanlarla birlikte çalınacak kadar yüksek sesli değildi, istenileni verememişti…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte insanların birşeyleri bulma çabasıyla günler günleri kovalardan, İtalya'da Bartolomeo Cristofori adında bir Klavsen yapımcısı, Klavsen gibi yüksek sesli, ancak Klavikord gibi dokunmaya duyarlı bir enstrüman yapmak istiyordu, bu yüzden Çekiçli Santurdan ilham alarak bir tuşa basıldığında yumuşak kaplı bir çekici tele vuran bir enstrüman yaptı. Tuşa ne kadar sert basılırsa, çekiç o kadar sert vuruyordu, tele vurulduktan sonra, çekiç geri düşerek telin serbestçe titreşmesine izin veriyordu. Tuş basılı tutulduğu sürece tel titreşiyordu, ancak tuş bırakılır bırakılmaz bir susturucu teli susturuyordu. Bu çok karmaşık bir mekanizmaydı, bir o kadar da dahiyaneydi, günümüzde piyanolarımızda küçük değişikliklerle hala kullanılmaktadır. Cristofori, enstrümanına İtalyanca'da “Yumuşak ve yüksek sesli selvi ağacından yapılmış klavye" anlamına gelen “Un cimbalo di cipresso di piano e forte" adını verdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cristofori'nin piyanosu büyük bir teknik başarı olmasına rağmen , piyanoların yaygınlaşması biraz zaman aldı. Almanya'da Gottleib Silbermann adında erken dönem bir piyano yapımcısı, Cristofori'nin piyanosu hakkındaki yazıları okuduktan sonra kendi piyanosunu yapmaya karar verdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cristofori'nin tasarımını, tüm tellerin susturucularını kaldırmanıza ve parmaklarınızı tuşlardan kaldırdığınızda bile tellerin çalmasına olanak tanıyan elle çalışan bir kol ekleyerek geliştirdi. Silbermann yeni piyanosunu Johann Sebastian Bach'a gösterdiğinde, Bach ilk başta yüksek notaların düşük notalara göre çok yumuşak olduğundan şikayet etti. Silbermann bazı iyileştirmeler daha yaptı ve sonunda Bach'ın onayını aldı hatta Bach “Silbermann Piyanoları”nın yetkili satıcısı olarak ilk piyano satıcılarından biri oldu. Bach, enstrümana “Piano Et Forte" (yumuşak ve yüksek sesli) adını verdi; zamanla bu enstrüman “Piano Forte", “Forte Piano" olarak anılmaya başlandı ve günümüzde bu dinamik enstrümana bizler “Piyano" diyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk piyanonun doğuşundan üç yüz yıl sonra, artık dünyanın her yerinde, konser salonlarından kendi oturma odanıza kadar Piyano çalındığını görebilirsiniz. Geniş bir ton, ses yüksekliği, renk ve ifade yelpazesi üretme yeteneği bakımından eşsiz bir enstrüman. Belki de bu yüzden, yüzlerce yıldır insanlar Piyano etrafında toplanıp birlikte dinlemeyi ve şarkı söylemeyi seviyorlar. Benim canım yeğenim Sarp’ta iyi bir Piyano sanatçısı olma yolunda ilerliyor, okulunda verdiği piyano resitallerini dinlerken duyduğum mutluluk ve gururu tarif edemem. Piyano’nun bu ilginç tarihini yazmama biraz da Sarp’ım vesile olmuştur. Teşekkürüm Piyano’yu bulanlara ve şahane resitalleri ile beni mutlu eden canım Sarp’ıma..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünlükle bu kadar, başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 19:19:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BU DEVİR BAŞKA DEVİR</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bu-devir-baska-devir-3143</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bu-devir-baska-devir-3143</guid>
                <description><![CDATA[BU DEVİR BAŞKA DEVİR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Dostluk dediğin şey öyle herkesin diline doladığı kadar kolay bir kavram değildir. ‘Dostum’ demek kolaydır ama gerçek dost olmak yürek ister, emek ister, vefa ister. İnsan hayatı boyunca çok kişi tanır, çok kalabalıkların içinde olur ama zor zaman geldiğinde yanında duran üç beş insan kalır. İşte o insanlar gerçek dosttur.</span></span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Eskiden dostlukların başka bir ağırlığı vardı. İnsanlar birbirinin derdiyle dertlenir, sevincine sevinirdi. Bir sofrayı paylaşmak, bir çayı bölüşmek bile samimiyetin göstergesiydi. Şimdi ise çoğu ilişki menfaat üzerine kurulmuş durumda. İşin varsa arayan çok, düştüğünde yanında duran yok. İnsanlar artık dostluğu bile çıkar hesabıyla yaşıyor. Maddi imkanın, makamın, çevren varsa herkes yanında; ama işler tersine döndüğünde bir bakıyorsun etraf bomboş.</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ne yazık ki bu devirde insanların çoğu iyi gün dostu olmuş. Gülüyorsan yanında, ağlıyorsan uzağında. Başarıların alkışlanıyor ama acıların paylaşılmıyor. Oysa gerçek dost dediğin sen konuşmadan derdini anlayandır. Herkes sırtını döndüğünde bile yanında dimdik durandır. Zor gününde seni yalnız bırakmayan, düştüğünde elinden tutandır.</span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bugün birçok insan yalnızlıktan şikayet ediyor ama aslında yalnızlığın sebebi sahte dostluklar. İnsan bazen yıllarını verdiği insanların gerçek yüzünü bir günde görüyor. En çok da buna kırılıyor. Çünkü dost bildiğin kişinin yabancı çıkması, yabancının zarar vermesinden daha ağır geliyor insana.</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Zor zamanlar insanın çevresini tanıdığı en büyük sınavdır. Sıkıntı geldiğinde çil yavrusu gibi dağılanlar dost değildir. Sadece iyi günün kalabalığıdır onlar. Gerçek dost ise fırtına koptuğunda belli olur. Herkes giderken kalabilendir dost. Menfaati bittiğinde değil, nefesi yettiğince yanında olandır.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bu devir gerçekten başka devir. İnsanlar artık samimiyetten çok çıkarın peşinde koşuyor. Ama yine de insan, bir tane gerçek dosta sahip olduğunda dünyanın en zengin insanıdır. Çünkü gerçek dostluk kolay bulunmaz. Bulunduğunda da kıymeti bilinmelidir.</span></span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">BİRDE VEFADAN ALMAYAN FIRSATÇILAR VAR</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bir insana bazen hiçbir karşılık beklemeden fırsat verirsiniz. Elinden tutarsınız, yanında olursunuz, düştüğünde kaldırırsınız. Sadece iyi olsun diye uğraşırsınız. Çünkü insanlık bunu gerektirir dersiniz. Vefa gösterirsiniz, emek verirsiniz, zaman harcarsınız. Ama gün gelir yollar ayrılır ve o değer verdiğiniz insanların gerçek yüzü ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">En acısı da ne biliyor musunuz? İyilik yaptığınız insanların size karşı vefasız olması… Bir zamanlar sizinle aynı masada oturan, sizi yok saymaya başlar. İşleri bitince ne bir selam kalır ne bir hatır. Sanki hiç tanışmamış gibi davranırlar. Üstelik bunu büyük bir marifetmiş gibi yaparlar.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bugün sosyal medya çağında yaşıyoruz ya… İnsanların karakteri de artık bir engelle tuşuna sığmış durumda. Önce sosyal medya hesaplarınızdan engellenirsiniz. Sanki hayatın merkezinde sosyal medya varmış gibi… Oysa insan düşünüyor, onun hesabında olmuşsun ne yazar, olmamışsın ne yazar? Gerçek dostluk bir takip listesine sığar mı? Bir insanın değerini sosyal medya mı belirler? Elbette hayır.</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ama mesele engellenmek değil aslında. Mesele, zamanında sizden faydalanan insanların sonra hiçbir şey olmamış gibi üç maymunu oynaması. Görmedim, duymadım, bilmiyorum tavırlarıyla ortalıkta dolaşmaları. İşleri düşünce kapınızı çalanların, işleri bitince yüzünü çevirmesi insanın zoruna gidiyor. Çünkü insan yapılan kötülüğü değil, yapılan iyiliğin unutulmasını kaldıramıyor.</span></span></span></p>

<p><strong><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bazı insanlar vardır, işi bitene kadar sizi över, yanınızda durur, dost görünür. Menfaat kapısı kapanınca da ilk onlar kaybolur. İşte o an anlarsınız ki onların derdi dostluk değilmiş, sadece çıkar ilişkisiymiş. Vefa bilmeyen insanın sevgisi de dostluğu da samimiyeti de geçicidir.</span></span></span></em></strong></p>

<p><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Hayatta en büyük hayal kırıklığı düşmandan değil, dost bildiklerinden geliyor. Çünkü insan yabancıdan kötülük bekler ama iyilik yaptığı kişiden nankörlük görünce içi kırılıyor. Hele bir de emek verdiğiniz insanların size karşı küçücük bir vefa göstermemesi insanın içinde derin bir yara bırakıyor.</span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Ama yine de karakter sahibi insan değişmez. İyilik yapan, yine iyilik yapar. Vefa bilen, yine vefasını korur. Çünkü herkes kendi karakterinin yansımasını taşır. Kimisi yapılan iyiliği ömür boyu unutmaz, kimisi ise ilk fırsatta sırtını döner. Bu da onların nasıl insan olduğunu gösterir.</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bu yüzden artık kimseye kırılmadan, kimseye fazla anlam yüklemeden yaşamak gerekiyor. Çünkü bu devirde bazı insanlar dostluğu menfaat bitene kadar sürdürüyor. Sonrası ise sessizlik, vefasızlık ve koca bir yabancılık.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Habib BABAR</span></span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 12:52:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İSTANBUL’DA YAŞAMAK...</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/istanbulda-yasamak-3142</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/istanbulda-yasamak-3142</guid>
                <description><![CDATA[İSTANBUL’DA YAŞAMAK...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’da yaşamak, bir mevsimin içine sıkışmak gibi değil; aksine, tüm mevsimleri aynı günün içinde solumaktır. Özellikle ilkbaharda… Şehrin üstüne çöken o tuhaf canlılık, bir yandan umut gibi kokar, diğer yandan insanın omuzlarına çöken görünmez bir ağırlık bırakır. Ağaçlar çiçek açar, martılar daha yüksek sesle bağırır, vapurlar daha kalabalık kalkar. Ama kimse tam olarak hafiflemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul kalabalıktır. Bu, artık sadece bir gözlem değil, bir gerçeklik biçimidir. Sabahın erken saatinde metrobüs duraklarında, vapur iskelelerinde, dar kaldırımlarda akan insan seli; birbirine değmeden ilerlemeye çalışan bedenlerin sessiz anlaşmasıdır. Herkes bir yere yetişir, ama çoğu zaman nereye yetiştiğini bilmez. Bu şehirde zaman, insanın elinden kayıp giden bir şey değil; aksine, insanın peşinden sürüklendiği bir güçtür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlkbahar gelir, ama İstanbul’da bahar bir mola değildir. Aksine, yaşam mücadelesinin daha görünür hale geldiği bir sahnedir. Parklarda oturan insanlar bile aslında dinlenmez; sadece yorgunluklarını daha estetik bir çerçeveye koyarlar. Bir bankta oturup Boğaz’a bakan birinin gözlerinde bile, yarının hesabı vardır. Çünkü İstanbul’da yaşamak, sadece bugünü yaşamak değildir; sürekli bir yarına hazırlanma halidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu şehir tarih kokar derler. Doğrudur. Ama İstanbul’un tarihi, sadece taşlarda, camilerde, saraylarda değildir. Asıl tarih, insanların yüzlerinde birikir. Yorgunlukta, umutla karışan o inatçı bakışlarda… Yüzyıllar boyunca imparatorluklara başkentlik yapmış bu şehir, şimdi sıradan insanların küçük mücadelelerine ev sahipliği yapar. Ve belki de en büyük tarih, tam da burada yazılır: Bir gün daha ayakta kalabilenlerin hikâyesinde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’da yaşamak, biraz direnmek demektir. Gürültüye, kalabalığa, belirsizliğe… Ama aynı zamanda vazgeçmemektir. Çünkü bu şehir, ne kadar yorsa da, insanı kendine bağlayan garip bir taraf taşır. Bir sabah güneşinin Haliç’in üstüne düşüşü, bir akşamüstü vapurda esen rüzgâr, bir sokak arasında duyulan eski bir şarkı… Tüm bunlar, insanın içindeki “buradayım” duygusunu diri tutar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de İstanbul’da yaşamak tam olarak budur: Yorulmak ama gitmemek. Şikâyet etmek ama vazgeçmemek. Kalabalığın içinde kaybolurken bile, kendine ait küçük bir yer bulmaya çalışmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ilkbahar… Her şeye rağmen, yeniden başlama ihtimalini fısıldar. İstanbul’da bile.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman olduğu gibi sağlığınıza çok dikkat edin. Hoşçakalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 19:01:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>VEFA BİTTİĞİNDE EFSANELER GİDER SERGEN… SEN BU VEFASIZLIĞI HAK ETMEDİN</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/vefa-bittiginde-efsaneler-gider-sergen-sen-bu-vefasizligi-hak-etmedin-3141</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/vefa-bittiginde-efsaneler-gider-sergen-sen-bu-vefasizligi-hak-etmedin-3141</guid>
                <description><![CDATA[VEFA BİTTİĞİNDE EFSANELER GİDER SERGEN… SEN BU VEFASIZLIĞI HAK ETMEDİN]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bazı insanlar sadece teknik direktör değildir…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bazıları bir camianın ruhudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Sergen Yalçın</strong> da <strong>Beşiktaş</strong> için tam olarak budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yıllardır futbolun içindeyim…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Binlerce maç izledim, yüzlerce futbolcu, onlarca teknik adam gördüm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama bazı isimler vardır ki forma giymez sadece… O formanın karakteri olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Sergen Yalçın,</strong> <strong>Beşiktaş</strong>’ın karakteridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün geldiğimiz noktada yaşananları üzülerek izliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Konyaspor maçının ardından tribünlerden yükselen tepkiler, edilen protestolar, sahaya atılan su şişeleri…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İnanın içim acıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü o protestoların hedefindeki adam, bu kulübü seyircisiz dönemde şampiyon yapan adamdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Üstelik sadece bir kupa değil…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O sezon <strong>Beşiktaş’</strong>a üç kupa kazandıran bir Beşiktaş evladıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ne çabuk unuttuk…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O zor günlerde herkes umudunu kaybetmişken, o takım sahaya çıktığında insanların gözlerinde yeniden ışık yanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü kulübede <strong>Sergen Yalçın</strong> vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sadece teknik bilgi değil, Beşiktaş ruhu vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mücadele vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İnat vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Aidiyet vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün ise birkaç kendini bilmezin yaptığı hareket bütün camianın üstüne yapışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir teknik adama değil, bu kulübün öz evladına su şişesi atılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve ben bunu kabul edemiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Milyon dolarlar harcanan kameralar var bu statta…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bulun o kişiyi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü mesele sadece bir su şişesi değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mesele vefadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mesele<strong> Beşiktaşlılık</strong> duruşudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve ne yazık ki bugün şunu acıyla görüyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir zamanlar <strong>“Beşiktaşlılık duruştur” </strong>diyen camiada, o duruş yavaş yavaş kayboluyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sabır yok…</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Vefa yok…</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Geçmişe saygı yok…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Sergen Yalçın</strong>’ın kredisi taraftarın gözünde asla bitmez sanıyordum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama görüyorum ki bazı insanlar çabuk unutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Sergen</strong> gittikten sonra kaç yönetim geldi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kaç teknik adam değişti…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hangisi onun verdiği futbol heyecanını verebildi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hangisi o havayı yakalayabildi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hiçbiri…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu yüzden bugün ilk kez içim yanarak şunu söylüyorum:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sergen…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de artık gitme zamanı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Eğer senin değerini bilmiyorlarsa, daha fazla kendini üzmenin anlamı yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü sen bu camiaya zaten adını altın harflerle yazdırdın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şampiyonluklar unutulmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O ruh unutulmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O gece insanlar evlerinde ağlayarak kutlama yaparken sen onların umudu olmuştun.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sana yapılan bu saygısızlığı yapanları ise Allah’a havale ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve şunu herkes bilsin…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Sergen Yalçın</strong> sadece bir teknik direktör değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Sergen Yalçın,</strong> <strong>Beşiktaş </strong>tarihinin yaşayan efsanelerinden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Efsaneler yuhalanmaz…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Efsanelere sahip çıkılır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burhan AKDAĞ</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 13:40:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KARDEŞLİK İLİŞKİLERİNDE  GÖRÜLMEME DENEYİMİNİN PSİKOLOJİK YANSIMALARI</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kardeslik-iliskilerinde-gorulmeme-deneyiminin-psikolojik-yansimalari-3140</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kardeslik-iliskilerinde-gorulmeme-deneyiminin-psikolojik-yansimalari-3140</guid>
                <description><![CDATA[KARDEŞLİK İLİŞKİLERİNDE  GÖRÜLMEME DENEYİMİNİN PSİKOLOJİK YANSIMALARI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kardeşlik, çoğu zaman doğal ve kendiliğinden oluşan bir yakınlık biçimi olarak kabul edilir. Aynı aile ortamında büyümek, ortak bir geçmişe sahip olmak ve benzer deneyimleri paylaşmak, bu ilişkinin güçlü ve kalıcı olacağına dair bir varsayım yaratır. Ancak psikolojik literatür, bu varsayımın her zaman geçerli olmadığını göstermektedir. Aynı ailede yetişen bireyler, benzer koşullara maruz kalsalar dahi, farklı duygusal deneyimler geliştirebilirler. Bu durum, kardeşlik ilişkilerinin yalnızca biyolojik bağlarla değil, duygusal etkileşimler ve algılanan deneyimler üzerinden şekillendiğini ortaya koymaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kuramsal Çerçeve</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sistemik aile kuramları ve gelişimsel psikoloji perspektifine göre, aile içindeki her birey belirli roller üstlenir. Bu roller, ebeveyn tutumları, çocukların doğum sırası, mizacı ve aile içi dinamiklere bağlı olarak şekillenir. Bazı çocuklar daha fazla korunurken, bazıları daha fazla sorumluluk alır, bazıları daha görünür olurken, bazıları ise geri planda kalabilir. Bu bağlamda “görülmeme” deneyimi, açık bir ihmal ya da istismar içermese dahi, bireyin kendilik algısını etkileyen önemli bir psikolojik süreçtir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görülmeme Deneyimi ve Psikolojik Etkileri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojik araştırmalar, duygusal ihmalin çoğu zaman açık travmalar kadar görünür olmadığını, ancak uzun vadede bireyin benlik değeri, aidiyet hissi ve ilişkisel güveni üzerinde belirleyici etkiler yarattığını göstermektedir. Görülmeme, duyulmama ve öncelik verilmemesi gibi deneyimler, bireyde “değersizlik” ya da “önemsizlik” algısının gelişmesine zemin hazırlayabilir. Bu durum, bireyin ilerleyen yaşamında kurduğu ilişkilerde kendini geri çekme, aşırı uyum sağlama ya da sürekli onay arama gibi davranış kalıplarına yol açabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kardeş İlişkilerinde Rol ve Denge</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aile sistemleri yaklaşımı, kardeş ilişkilerinin yalnızca duygusal bağlar üzerinden değil, aynı zamanda güç, rol ve denge üzerinden şekillendiğini vurgular. Aile içinde bazı bireyler daha baskın bir konumda yer alırken, bazıları daha uyum sağlayıcı bir rol üstlenir. Bu durum, ilişkide eşitlik algısını zedeleyebilir. Çocuklukta oluşan bu rol dağılımı, çoğu zaman fark edilmeden yetişkinlik dönemine taşınır ve bireyin kardeşleriyle kurduğu ilişkiyi uzun vadede etkiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yetişkinlikte Yeniden Üretim Süreci</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yetişkinlikte yaşanan birçok duygusal tetiklenme, mevcut durumdan ziyade geçmiş deneyimlerin yeniden üretimi olarak değerlendirilebilir. Kardeş ilişkilerinde yaşanan mesafe, ilgisizlik ya da iletişim eksikliği, bireyin çocukluk döneminde yaşadığı görülmeme deneyimini yeniden aktive edebilir. Bu noktada bireyin dikkatini dışsal faktörlerden içsel deneyimlerine yönlendirmesi, psikolojik farkındalık açısından önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sınır Koyma ve Psikolojik Düzenleme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumsal normlar, kardeşlik ilişkilerinin sürdürülmesini çoğu zaman zorunlu bir bağ olarak konumlandırır. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, her ilişkinin sürdürülebilir ya da sağlıklı olmadığı görülmektedir. Bu bağlamda mesafe koymak, bir kopuş ya da reddetme davranışı değil, bireyin kendilik sınırlarını koruma ve duygusal yükünü düzenleme biçimi olarak değerlendirilebilir. Sağlıklı sınırlar, bireyin hem kendisiyle hem de çevresiyle daha dengeli ilişkiler kurmasına olanak tanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kardeşlik ilişkileri, biyolojik yakınlığın ötesinde, duygusal deneyimlerin şekillendirdiği karmaşık yapılardır. Aynı ailede büyümek, aynı duygusal gerçekliği paylaşmak anlamına gelmez. Görülmeme deneyimi, bireyin psikolojik gelişimi üzerinde derin etkiler bırakabilir ve bu etkiler yetişkinlikte de kendini gösterebilir. Bu nedenle iyileşme süreci, karşı tarafın değişiminden ziyade bireyin kendi deneyimini anlamlandırması ve sağlıklı sınırlar oluşturmasıyla başlar. Sonuç olarak, aidiyet her zaman doğulan yerde değil, bireyin kendine kurduğu psikolojik alanda inşa edilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 19:08:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HIDIRELLEZ</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/hidirellez-3139</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/hidirellez-3139</guid>
                <description><![CDATA[HIDIRELLEZ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türk ve Balkan kültürlerinde baharın gelişi, bereket, yenilenme ve dileklerin kabul günüdür.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hıdırellezde ağaçlar çiçeklenir, toprak kokusu derinleşir, günler uzamaya başlar, işte tam bu mevsim geçişinde, güzel Anadolu’mun en köklü geleneklerinden biri sessizce kapımızı çalar: Hıdırellez.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her yıl 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutladığımız Hıdırellezin birtakım tabiatüstü güçlerle temsil edilen bu geleneğin binlerce yıllık geçmişi var başlangıcı geçmişin derinliklerinde bulunan tabiatın yeniden doğumunu simgeleyen,&nbsp; güzellikleri hayatımıza davet etiğimiz Hıdırellez günü dünyanın var oluşundan beri insanların hayatında önemli bir kutlama günü olmuştur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnanışa göre darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen, halk arasında ölümsüzlük sırrına ermiş biri karada, diğeri denizde olduğuna inanılan Hızır ile İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olarak düşünülür ve kutlanır. Hızır ve İlyas bu gecede birbirlerini bulabilmek için gül ağacının kokusunu takip ederek gül ağacının altına bakıp buraya yazılmış dileklerin olması için dua ederlermiş.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu gelenek içinde neler neler var…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hıdrellez gecesi Hızır’ın yeryüzüne indiği, dolaştığı ve dokunduğu şeylere bereket getirdiği inancıyla 5 Mayıs gecesi evlerdeki yiyecek ve içeceklerin ağzı açık bırakılır. Bütün bir yılın bereketli olacağı inancı vardır. Anneler hastalıklara şifa vereceği inancıyla Hıdrellez gecesi bütün sulara nur yağacağına inandıkları için kır çiçeklerini kaynatır suyunu çocuklarına içirir, o gece suya girersek eğer her türlü hastalığa karşı güçlü olacağımızı büyüklerimiz anlatırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bereket bolluk istemenin tam zamanı”der kısmet ve talihini arayanlar için en uygun zaman dilimi olarak söylenir. Üzerimizdeki kötü enerjiden kurtulmak için küçük ateşler yakılır, dileğimizi dileyerek üzerinden atlanır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evlenmek ve bahtını açmak isteyen genç kız ve kadınlar o gece yüzük, küpe gibi eşyalarını toprak bir çömleğe atarlar, çömleğin üzerine su eklenerek ağzı kilim ile kapatılır, akşam ezanından sonra çömlek bir gece boyunca bir gül ağacının dibine bırakılır. Kızların hep birlikte bez parçalarından diktikleri “bez bebek” kapatılan kilimin üzerine oturtulur. Hıdırellez gününün sabahı, sabah namazından sonra yaşı büyük olan kız; bez bebeği çömleğin üzerinden alır ve kilimi kaldırarak çömleği açar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çömleği ilk açan kız, elini çömleğe daldırarak suyun içinden bir obje çıkartır çıkarılan objenin sahibine :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Maniye başlayalım,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şeytanı taşlayalım,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu mani kime çıkarsa,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düğününe başlayalım” der ve sırayı çıkarmış olduğu objenin sahibine devreder.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çömleğin içindekiler bitene kadar sırayla maniler söylenir mani söylemi bitince kızlar ellerine darbukaları alarak türküler söyleyip eğlenirler ve böylece Hıdırellez’i kutlamış olurlar. Ayrıca Hıdrellez gecesi tuz yiyip yatarsan evleneceğin kişi rüyanda sana su verir diye de inanırlar. O gece evde cüzdanlar açık bırakılır ya da para keseleri gül ağacının altına konur. Bir kağıda Ev, Araba, İş, Aşk vb. İstekler için semboller çizilir, bu da gül ağacının altına bırakılır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evimin bahçesinde kırmızı bir gül ağacı var. Komşular gece saat 24.00’da dileklerde bulunmuşlar.&nbsp; Gün ağarırken uyandığımda gül ağacı dilek ağacı gibiydi.&nbsp; Sabahleyin birkaç komşu geldi dilek yazılarını ağaçtan çıkarıp aldı, birkaç tanesi ağaçta asılı kaldı ….&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gün doğmadan dilek kâğıdı alınıp suya atılır, ne kadar hızlı erirse dilekler o kadar çabuk gerçekleşir diye düşünülür, bu da bir Hıdrellez inanışıdır. Ertesi sabah kısmet dağıtıldığı inancıyla evdeki kapılar erkenden açılır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘Hızır gibi yetişmek’ deyiminin kökeni de Hıdrellez ritüellerine dayanmaktadır. İnançlara her zaman saygım vardır hele ki içtenlikle samimiyetle yapılanlara. Tüm bu ritüeller tamam da Hıdırellezin kökenini anlatmak istiyorum.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Efsanelere göre Hızır, “Yeşilin Efendisi”dir. Ab-ı hayat suyunu içerek ölümsüzlüğe ulaşmış, özellikle de bahar aylarında insanlar arasında dolanarak bolluk ve sağlık dağıtan, zor durumda olanlara yardım eden ermiş kişi yada Peygamber, olduğuna inanılır.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlyas ise özellikle suyla ilişkilendirilir; kuraklığa karşı koruyucu bir Peygamber olarak anılır. Hıdırellez, kısaca Bereket Peygamberi Hızır ile denizlerin hâkimi olduğuna inanılan İlyas Peygamberin yeryüzünde buluştukları gün olarak düşünülür ve kutlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüm olumsuzluklara rağmen, umudumuzu hiçbir zaman kaybetmeyelim. Gül ağacına bıraktığımız dileklerin tümünün gerçek olması dileğiyle… &nbsp;Umut ve mutluluk içinde bereket ve yazın habercisi Hıdırellez kutlu olsun, bizim yurdumuza da barış, bolluk, bereket getirsin.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 18:59:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SEÇENEK BOLLUĞU FELCİ:  KARAR VEREMEYEN KUŞAKLARIN HİKAYESİ</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/secenek-bollugu-felci-karar-veremeyen-kusaklarin-hikayesi-3138</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/secenek-bollugu-felci-karar-veremeyen-kusaklarin-hikayesi-3138</guid>
                <description><![CDATA[SEÇENEK BOLLUĞU FELCİ:  KARAR VEREMEYEN KUŞAKLARIN HİKAYESİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar seçenekler sınırlıydı, hayat daha yalın ilerliyordu. İnsanlar meslek seçerken, bir şehirde yaşamaya karar verirken ya da bir ilişkiye başlarken önlerinde bugünkü kadar geniş bir yelpaze yoktu. Bu durum her ne kadar kısıtlı gibi görünse de, beraberinde bir netlik ve kararlılık getiriyordu. Bugün ise tam tersine, seçeneklerin neredeyse sınırsız olduğu bir çağın içindeyiz. Her şeyin alternatifi var, her tercihin bir üst versiyonu, her kararın bir “daha iyisi”… Peki bu gerçekten bir özgürlük mü, yoksa görünmeyen bir zihinsel yük mü?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern dünyanın en çarpıcı ama çoğu zaman fark edilmeyen sorunlarından biri, “seçenek bolluğu felci”dir. Bu durum, bireyin çok fazla seçenek karşısında karar verememesi, sürekli ertelemesi ve nihayetinde hiçbir adım atmaktan kaçınması olarak tanımlanabilir. İlk bakışta seçeneklerin artması, bireyin özgürlüğünü genişleten bir unsur gibi görünür. Ancak gerçekte, seçeneklerin çoğalması karar vermeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştırır. Çünkü her seçenek, beraberinde bir kıyaslama ve değerlendirme yükü getirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık bir şey seçmek, sadece onu tercih etmek anlamına gelmez. Aynı zamanda diğer tüm ihtimallerden vazgeçmek demektir. İşte bu farkındalık, modern bireyin zihninde sürekli bir “acaba” hali yaratır. “Ya daha iyisi varsa?”, “Yanlış mı seçtim?”, “Biraz daha beklesem daha doğru bir karar verebilir miydim?”… Bu sorular, karar verme sürecini bir eylem olmaktan çıkarıp, bir kaygı döngüsüne dönüştürür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özellikle Z kuşağı ve onu takip eden nesiller, bu durumun tam merkezinde yer alıyor. Çünkü onlar, seçeneklerin en fazla olduğu dönemde büyüdüler. Eğitim alanında sayısız bölüm, kariyer yolunda yüzlerce alternatif, yaşam tarzında sonsuz model… Bu çeşitlilik bir yandan fırsat sunarken, diğer yandan yön kaybına neden olabiliyor. Ne olmak istediklerinden çok, neyi kaçırmak istemediklerine odaklanan bir kuşak ortaya çıkıyor. Dijital çağ, bu durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Sosyal medya, her gün karşımıza sayısız hayat senaryosu sunuyor. Birileri kariyerinde hızla yükselirken, bir başkası dünyayı geziyor, bir diğeri kendi işini kuruyor. Bu çeşitlilik, ilham vermek yerine çoğu zaman karşılaştırma ve yetersizlik hissi doğuruyor. Çünkü insan, kendi hayatını başkalarının “seçilmiş anlarıyla” kıyaslıyor. Bu da karar vermeyi daha zor, daha ağır ve daha riskli bir hale getiriyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçenek bolluğu felcinin en belirgin sonuçlarından biri, erteleme davranışıdır. Karar veremeyen birey, çoğu zaman “biraz daha düşünmeyi” seçer. Daha iyi bir fırsat, daha uygun bir zaman ya da daha net bir işaret bekler. Ancak bu bekleyiş çoğu zaman sonsuz bir döngüye dönüşür. Çünkü mükemmel seçenek ya da kusursuz zaman nadiren vardır. Bu noktada hayat, bekleyenleri değil; harekete geçenleri ödüllendirir. Bu durumun bir diğer önemli boyutu ise pişmanlık korkusudur. Günümüzde insanlar yanlış karar vermekten çok, “en doğruyu seçememekten” korkuyor. Çünkü seçenekler arttıkça, geriye dönüp bakıldığında “başka ne olabilirdi?” sorusu da güçleniyor. Bu da bireyi karar almaktan uzaklaştıran bir baskı oluşturuyor. Oysa hayat, en doğru kararı bulma yarışı değildir. Hayat, seçilen yolun içinde anlam bulma sürecidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki bu felç halinden çıkmak mümkün mü? Elbette. Ancak bunun için öncelikle mükemmeliyet arayışını sorgulamak gerekir. Çünkü “en iyiyi seçmek” çoğu zaman imkânsızdır. Bunun yerine “benim için yeterince iyi olanı” seçmek, daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir yaklaşımdır. Karar vermek, her zaman risk içerir. Ama aynı zamanda hareket etmeyi, ilerlemeyi ve öğrenmeyi de beraberinde getirir. Bir diğer önemli nokta ise kendini tanımaktır. Ne istediğini bilen bir birey için seçenekler bir yük değil, bir imkândır. Ancak ne aradığını bilmeyen biri için her seçenek bir kafa karışıklığı yaratır. Bu nedenle karar verme süreci, dış dünyadan çok iç dünyayla ilgilidir. İnsan, kendi değerlerini, önceliklerini ve sınırlarını ne kadar iyi tanırsa, seçim yapmak da o kadar kolaylaşır. Ayrıca kabul edilmesi gereken bir gerçek daha var: Her seçim, bir vazgeçiştir. Ve bu son derece doğaldır. Hayat, tüm ihtimalleri yaşamak üzerine kurulu değildir. Aksine, seçtiklerimizle bir yol çizmek ve o yolun içinde derinleşmek üzerine kurulur. Bu yüzden kaçırılan ihtimallere değil, seçilen yolun sunduklarına odaklanmak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak seçenek bolluğu, modern çağın en karmaşık paradokslarından biridir. Özgürlük ile belirsizlik, imkân ile kaygı arasında sıkışmış bir insan profili ortaya çıkarmaktadır. Ancak bu durum kaçınılmaz bir kader değildir. Bilinçli seçimler, kendini tanıma ve mükemmeliyet baskısından uzaklaşma, bu felcin etkisini azaltabilir. Ve belki de en önemli gerçek şudur: Hayat, en doğru seçimi yapanların değil; seçimini sahiplenebilenlerin hikâyesidir. Çünkü bazen ilerlemek için kusursuz bir karar değil, cesur bir adım yeterlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 19:01:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Sosyal Medya: Gerçek Hayatın Katili mi?”</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/sosyal-medya-gercek-hayatin-katili-mi-3137</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/sosyal-medya-gercek-hayatin-katili-mi-3137</guid>
                <description><![CDATA[“Sosyal Medya: Gerçek Hayatın Katili mi?”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar hayat, yaşandığı yerdeydi… Bir kahve sohbetinde, bir sokak gülüşünde, bir dostun gözlerinin içine bakarken saklıydı. Anılar, fotoğraflardan çok kalplerde birikirdi. Bir bakış, bir dokunuş, bir içten “nasılsın?” bile insanın gününü değiştirmeye yeterdi. Şimdi ise elimizin içinde bir dünya var; kaydırdıkça büyüyen ama dokundukça eksilen bir dünya… Sosyal medya. Peki bu dünya gerçekten hayatı kolaylaştıran bir köprü mü, yoksa fark etmeden gerçek hayatı bizden çalan görünmez bir uçurum mu? Belki de en tehlikelisi, bu uçurumun kenarında olduğumuzu fark etmeyişimiz…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artık sabah uyanır uyanmaz kendimize değil, ekrana bakıyoruz. Gözlerimiz daha güne değil, başkalarının hayatlarına açılıyor. Daha kendi ruh halimizi anlamadan, başkalarının “mükemmel” anlarına şahit oluyoruz. Kim nerede, kim ne yemiş, kim ne giymiş, kim ne kadar mutlu… Oysa kimse “gerçekten” nasıl hissettiğini paylaşmıyor. Çünkü sosyal medya, gerçeğin değil, en parlatılmış halinin sahnesi. Ve biz o sahnede gördüğümüz hayatları, kendi perdemizin arkasındaki gerçeklerle kıyaslıyoruz. İşte o an başlıyor içsel kırılma… Sessiz, derin ve fark edilmeden büyüyen bir kırılma.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir süre sonra fark etmeden içimizde bir eksiklik hissi büyüyor. “Ben neden böyle değilim?” sorusu sinsice yerleşiyor zihnimize. “Neden benim hayatım bu kadar sıradan?” demeye başlıyoruz. Oysa kimse mutsuz olduğu anı paylaşmıyor, kimse ağladığı geceyi story yapmıyor, kimse kırıldığı yeri göstermiyor. Herkes güçlü, herkes mutlu, herkes kusursuz… en azından görünürde. Sosyal medya bize bir hayat sunmuyor aslında; bir illüzyon sunuyor. Ve en tehlikelisi de bu illüzyona inanıyor olmamız. Çünkü insan, inanmadığı bir şeye özenmez… ama inandığında kendini kaybetmeye başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek hayatta bir kahkaha saniyeler sürer ama sosyal medyada o kahkaha defalarca izlenir. Gerçek hayatta bir sarılma iç ısıtır ama sosyal medyada bir beğeni sayısı kalp atışlarımızı belirler hale gelir. Artık “nasılım?” yerine “kaç beğeni aldım?” sorusu daha çok ilgilendiriyor bizi. Değerimizi rakamlarla ölçmeye başladığımız an, aslında kendimize yaptığımız en büyük haksızlığı yapıyoruz. Çünkü insan, sayılarla değil hislerle var olur. İşte tam da burada başlıyor kopuş… İnsan kendinden uzaklaştıkça, hayat da anlamını yitirmeye başlıyor. Ve en acısı, bunu fark ettiğimizde çoğu zaman zaten çok yorulmuş oluyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medya bir araçtı, ama biz onu amaç haline getirdik. Paylaşmak için yaşamaya başladık, yaşadıklarımızı paylaşmak yerine. Gittiğimiz yerin keyfini çıkarmadan önce fotoğrafını çekiyoruz. Yediğimiz yemeğin tadına varmadan önce en güzel açıyı bulmaya çalışıyoruz. Bir anı yaşamadan önce nasıl görüneceğini düşünüyoruz. Anı yaşamıyoruz, anı “gösteriyoruz.” Ve gösterdikçe içimiz boşalıyor. Çünkü gerçek haz, yaşanan andadır; sergilenen değil hissedilen an kıymetlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En acı olanı ise yalnızlık… Kalabalık görünen ama derin bir yalnızlık barındıran hayatlar. Yüzlerce takipçi, binlerce beğeni… ama konuşacak bir dost yok. İçini dökecek bir omuz yok. Dert anlatacak bir sessizlik bile yok. Çünkü gerçek bağlar, ekranın arkasında değil, kalbin içinde kurulur. Ve o bağlar zayıfladıkça insan kendini daha çok kaybeder. İnsan, anlaşılmadığı yerde kalabalıklar içinde bile yalnızdır. Ve sosyal medya, çoğu zaman bu yalnızlığı daha da görünmez hale getirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka tehlike de zaman… Fark etmeden akıp giden saatler, kaydırdıkça eriyen günler… “Bir bakayım” diye girilen o dünya, saatlerimizi, enerjimizi, hatta bazen ruhumuzu alıp götürüyor. Oysa o süre içinde yapılabilecek nice gerçek şey, kurulabilecek nice gerçek bağ, hissedilebilecek nice gerçek duygu var. Ama biz onları erteliyoruz… sürekli erteliyoruz. Ve hayat, ertelendikçe yaşanmamış bir hikâyeye dönüşüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama tüm bunlara rağmen sosyal medya tamamen kötü mü? Hayır… Aslında o, bizim nasıl kullandığımızın bir yansıması. Bilinçli kullanıldığında bir ilham kaynağı, bir iletişim köprüsü, bir farkındalık alanı olabilir. İnsanlara dokunabilir, ses olabilir, umut olabilir. Ama ölçüyü kaçırdığımızda, hayatın yerini almaya başlar. İşte o zaman tehlike başlar. Çünkü hiçbir sanal dünya, gerçek hayatın yerini dolduramaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şu: “Ben sosyal medyayı mı kullanıyorum, yoksa o mu beni kullanıyor?” Çünkü bu sorunun cevabı, hayatımızın yönünü belirliyor. Gerçek hayat; filtresizdir, kusurludur, bazen yorucudur ama en gerçek olandır. Sosyal medya ise seçilmiş anların vitrini… Vitrin güzel olabilir ama içinde yaşanmaz. Ve insan, vitrinlerde değil, gerçeklerin içinde büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat; bir ekranın içine sığmayacak kadar derin, bir fotoğraf karesine hapsedilemeyecek kadar değerlidir. Bir çocuğun gülüşünde, bir annenin duasında, bir dostun samimiyetinde saklıdır. Bir akşamüstü esen rüzgârda, bir çayın buharında, bir “iyi ki varsın” cümlesinde gizlidir. Ve bunların hiçbirinin “beğeni”ye ihtiyacı yoktur. Çünkü bazı duygular sadece yaşanır, gösterilmez… ve en kıymetlileri de zaten görünmeyenlerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de artık biraz durma zamanı… Telefona değil, yanımızdakine bakma zamanı. Paylaşmadan önce hissetme, göstermeden önce yaşama zamanı. Kendimize dönme, içimizi duyma, gerçek bağları hatırlama zamanı. Çünkü gerçek hayat bekliyor… Sessizce, sabırla… Biz onu fark edelim diye, biz ona geri dönelim diye…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de en net, en vurucu gerçek şu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal medya hayatı öldürmez…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama biz ona fazla yer verdiğimizde, hayatı yaşamayı unuturuz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda görüşmek üzere kıymetli okurlarım&nbsp;</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 19:04:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KAŞIKÇI ELMASI</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kasikci-elmasi-3136</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kasikci-elmasi-3136</guid>
                <description><![CDATA[KAŞIKÇI ELMASI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’da yaşayıpta Topkapı Sarayı’nı gezmeyen yada İstanbul’a gelipte Topkapı Sarayı’na gitmeyen yoktur sanırım, varsa sizin için büyük kayıp, Sultanahmet’te ki Topkapı Sarayı’nı gezerken, iç avluda bulunan Hazine dairesinde oldukça loş bir odada, pırıl pırıl parlayan, bir elmas dikkatinizi çeker “Kaşıkçı Elması”&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu elmasın hikayesini bilmeyen, elması adından dolayı kaşığa benzetmeye çalışsada başarılı olamaz… Çünkü gözlerinizi kamaştıran elmas 86 karat (17.5gram) ağırlığında, çevresi 49 adet çift sıra pırlanta ile çevrili damla kesimli ünlü bir elmastır. Dünyanın en büyük ve değerli elmaslarından biri kabul edilir, değerine ise paha biçilemiyor çünkü bir ikincisi yok….&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yazıyı yazmak nereden aklına geldi derseniz, onu da anlatayım. Geçtiğimiz aylarda şehir dışından bir arkadaşım İstanbul’a gelmişti, bir gününü bana bıraktı, ona İstanbul’un tarihi yerlerini gezdirirken, tabiki olmazsa olmazlarımızdan biri olan Topkapı Sarayını da gezdirmiştim, hayranlık içerisinde sarayı dolaşırken Kaşıkçı Elması’nın görünce başından zorla ayrıldı. Bana:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Hep bunu görmek istemiştim ama bu kadar muhteşem olacağını düşünmemiştim, sana çok teşekkür ederim” demişti,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte o Kaşıkçı Elması’nı, çoklarınız bilir de öyküsünü birde benden dinleyin isterseniz, aslında anlatacaklarım tabiki efsaneye dayanıyor… Efsanelerin zihnimizde bıraktığı izlerin hepsinin birer öyküsü vardır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu kimi zaman bulunduğu mekanın duvarlarına sinmiş gözyaşları, kimi yerde hazin bir aile dramı, bir başka sararmış tozlu sayfada ise yarım kalmış bir aşk öyküsü olarak çıkar karşımıza. Her hikaye geçmişten bir macerayı zaman tünelinden süzüp getirir, karıştırır hayatımıza iyi de eder...&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hayat efsaneler, söylenceler ve öykülerde gerçeklerden çok daha güzel değil mi? Sizce haklı mıyım? Ne derseniz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bugün size anlatacağım hikaye bilindik bir efsane.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaşıkçı Elması hakkında çokça söylenti vardır aslına bakarsanız.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok araştırdım, sonuçta bunlardan bana en mantıklı geleni , İstanbul’da yaşanan bir efsane.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gelin geçmiş tarihe gidelim, çokk eskilere, 1600’lü yılların sonlarına; henüz asfaltın icat olmadığı şarkılara konu olmuş, Arnavut kaldırımlı İstanbul sokaklarına uzanalım..&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hikayemiz Eğrikapı’da başlıyor, eskiden İstanbul sadece sur içiydi. Bu surların en batısında Edirnekapı - Ayvansaray arasında sur dibinde bugünde müze olarak kullanılan Konstantin’in doğduğu ünlü Tekfur Sarayı vardır. Öykümüz oradan, yani o zamandan beri kalan adıyla “Eğrikapı” da başlar, sokakta kağıt toplayıcıları vardır çöpleri karıştırarak karton, kağıt toplar bunları satarlar, işte o zamanlarda da bu meslek varmış, hatta onlara ‘Baldırıçıplak’ denilirmiş.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün, garibanlara bu ad veriliyorsa, bilinki bu “Baldırıçıplak” lakabı taaa o zamanlardan gelmedir. Bu kişiler mahallelinin attığı kıyafet, çanak, çömlek, eski eşya artık o gün nasibinde ne varsa onu toplarlar. Öyle kağıt toplayıcı dedikse onlarda belirli bir plan içinde çalışırlar her bölgenin, her semt ve mahallenin ayrı bir toplayıcısı vardı. Senenin başında Kadı tarafından atanır ve topladığı çöpe göre vergi öderlerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bulduklarıysa kendilerine kalır, hayatlarını da bunları satarak kazanırlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte yine böyle bir sabah, baldırı çıplaklardan birisi, başına geleceklerden habersiz, mahalledeki çöp toplama işine dalmıştı. Her gün olduğu gibi Kadırga, Suriçi ve Eğrikapı’ya uğrayıp çöpleri alacak aşağı yani Ayvansaray’ya inip Haliç’in kenarında topladığı eşyaları yıkayıp, üçe beşe bakmadan kaça tutturabilirse satacaktı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynen de öyle oldu. Sahile indi ve çamurdan arındırdığı eşyaların arasında, yuvarlak bir taş buldu, ne olduğuna anlam veremiyordu, yıkandıkça güneşin ışığında pırıl pırıl parladı bu taş.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Baldırı çıplak, bu taşıda aldı omuzundaki çuvala atıp Balat yakınlarında , ‘“Oymacı” diye tabir edilen tahta kaşık yapan kaşıkçıya gitti. Ben tarihin yalancısıyım, söylenceye göre üç tahta kaşık karşılığında, parlayan taş parçasını sattı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nereden bilecekti ki gariban baldırıçıplak , o anda hayatını değiştirecek olan büyük bir fırsatı elinden kaçırdığını.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hep dürüstler olacak değil ya, o zamanda vardı böyle kurnazlar, kaşıkçı ise taşı hiç vakit kaybetmeden, komşusu olan kuyumcuya götürdü. Üç tahta kaşığa aldığı taş parçasını, tam 10 akçeye sattı kuyumcuya, eh keyfi yerindeydi, aslında 10 akçeyi o da büyük para olarak görüyordu ama değil, o da günümüz parasına vurursanız 150-200 lira civarındaydı, yani pekte büyük bir para sayılmazdı. Fakat kuyumcuda o taşın gerçek değerini ve elmas olduğu bilmediğinden dolayı taşa ödediği paranın çok fazla olduğunu düşünüp pişmanlık içerisinde içi içini yiyordu, bir yanda da bu taşı çok daha fazla fiyata satacağına inanmıştı, yoksa bir taş parçasına 10 akçe sayacak göz yoktu onda!&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hiç olmazsa bir arkadaşıma danışayım” diye düşündü, taşı götürdüğü diğer kuyumcu da görür görmez adeta büyülenmişti. Başladılar atışıp, kapışmaya... Diğer kuyumcuda bu taşa sahip olmak istiyordu, kavgaları o kadar büyüdü ki, sonunda konuya ‘Kuyumcubaşı’ dahil oldu. O da daha ilk bakışta taşın kıymetinin farkına varmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her iki taraf da işi fazla uzatmayıp seslerini kessinler diye, en şişkininden birer kese altın verip taşı aldı ve bu kavga eden iki kuyumcuyu gönderdi ve bu değerli taş, artık Kuyumcubaşı’nın zimmetindeydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak bu durum ‘Saray-ı Hümayun’ çevrelerinde de konuşulmuş olacak ki, Osmanlı’nın en güçlü sadrazamlarından Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa’nın kulağına gitti mesele. Paşa hem çok kültürlü, hem de zeki bir adamdı. Anında duruma el koyup, Hatt-ı Hümayun’la elması Osmanlı Devleti’nin malı haline getirdi. Elden ele gezen taş, hemen sarayın elmas tıraşçısına verildi. Ve Sonunda hepimizin hayranlıkla izlediği Topkapı Sarayı’nın en kıymetli parçalarından 86 karatlık Kaşıkçı Elması günümüze kadar geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dedim ya efsane bu diye, aslında bu ünlü elmas hakkında başka bir efsane de var, pek bilinmese de, tarih yine yazar, onun için onuda sizlerle paylaşayım dedim, artık kararı siz verirsiniz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Efsane bu ya güya 1774’te Pigot adlı bir Fransız subayı, bu elması bilemediğim bir nedenle alıp, Hindistan’ın Madaras Mihracesi’nden ülkesine götürür. Bir süre sonra tekrar satışa çıkarılan bu elması Napolyon’un annesi mücevherlerinin arasına katar ve uzun süre göğsünde taşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne var ki tarih bu kez çarkları ters döndürür, Napolyon’un annesi Letizia Ramolino oğlu sürgüne gönderildiğinde onu kurtarabilmek için elması elinden çıkarmaya çalışır. İşte o esnada, Fransa’da bulunan Tepedelenli Ali Paşa’nın bir adamı, 150 bin altın ödeyerek elması alıp yurda döner. Bu kez Kaşıkçı Elması uğursuz gelir, Sultan II. Mahmud zamanında Tepedelenli Ali Paşa, devlete karşı ayaklandığı için öldürülür. Varlıklarına el konulup, nesi var nesi yoksa hazineye devredilir. Böylelikle, Napolyon’un annesinden satın alınan ‘Kaşıkçı Elması’ Osmanlı Hazinesi’ne girmiş olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Topkapı Sarayı’nda Kaşıkçı Elması’na bakarken “Ah be bu bende olsa neler yapardım var ya…” diyerek yutkunduğunuzu görür gibiyim. Gözleriniz pırıl pırıl parladı değil mi? Ama ben sizlerle aynı görüşte değilim, bense elmasa her baktığımda “Elmasa bak ne badireler atlatmış” diye düşünür dururum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evet, yorum sizin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görmediyseniz, gidin görün, büyülenin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve her yolda bulduğunuza da çöp deyip tekme atmayın olur mu!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 18:58:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“KALEMİN BEDELİ: 3 MAYIS’TA İÇİMDEKİ GAZETECİ KONUŞUYOR”</title>
                <category>BURHAN AKDAĞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kalemin-bedeli-3-mayista-icimdeki-gazeteci-konusuyor-3135</link>
                <author>akdagburhan@gmail.com (BURHAN AKDAĞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kalemin-bedeli-3-mayista-icimdeki-gazeteci-konusuyor-3135</guid>
                <description><![CDATA[“KALEMİN BEDELİ: 3 MAYIS’TA İÇİMDEKİ GAZETECİ KONUŞUYOR”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün 3 Mayıs…</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Dünya Basın Özgürlüğü Günü</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Takvimde sıradan bir gün gibi görünür belki…</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama benim için, kalemimin ağırlığını bir kez daha omuzlarımda hissettiğim gündür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">43 yıllık gazeteciyim…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir çocuğun kurduğu hayalin peşinden yürüyerek geldim bugünlere.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Daha küçücükken, bir gün adımın bir gazetenin altında yazacağını hayal ederdim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O hayal… benim en büyük servetim oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü bir insanın çocukluk hayalini gerçekleştirmesi, bu dünyada yaşayabileceği en büyük mutluluktur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama…</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Her hayalin bir bedeli vardır.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecilik, bu topraklarda hiçbir zaman kolay olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben başladığımda da zordu…</span></span></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama şimdi?</span></span></em></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şimdi o zorluk, insanın nefesini kesen bir ağırlığa dönüştü.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Eskiden haber peşinde koşardık,</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şimdi haberin peşine düşenler sorgulanıyor.</span></span></em></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Eskiden gerçekleri yazmak cesaret isterdi,</span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şimdi gerçekleri yazmak bedel istiyor…</span></span></em></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün dönüp baktığımda üzülerek söylüyorum:</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecilik, bu ülkeyi yönetenlerin basın bültenlerini paylaşmaya indirgenmek isteniyor.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Oysa gazetecilik… muhalefettir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kim olursa olsun…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İktidar kimde olursa olsun…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gazetecilik, güce karşı gerçeğin yanında durmaktır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü kalem…</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Hiçbir zaman diz çökmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama ne yazık ki…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün ülkemizde basın özgürlüğünden söz etmek, içimi acıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir tarafta dolandırıcılar, tacizciler, katiller…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ellerini kollarını sallayarak geziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Diğer tarafta…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir cümle kurduğu için,</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir kelime yazdığı için,</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir gerçeği dile getirdiği için</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">cezaevinin soğuk duvarlarıyla tanışan gazeteciler var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İşte bu yüzden…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün 3 Mayıs, sadece bir kutlama günü değil benim için.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir yüzleşme günü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir utanç günü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bir direnme günü.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben hâlâ o çocuğum aslında…</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Elinde kalemiyle dünyayı değiştirebileceğine inanan çocuk.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve hâlâ aynı inançtayım:</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gerçek, bir gün mutlaka kazanır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü kalem…</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kırılabilir belki,</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama asla eğilmez.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve ben…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Nefes aldığım sürece yazacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bedeli ne olursa olsun…</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü ben gazeteciyim.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Burhan AKDAĞ</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 15:45:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/10/burhan-akdag-1729612213.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tesadüfen asrın buluşuna imzasını attı  ALFRED BERNHARD NOBEL</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/tesadufen-asrin-bulusuna-imzasini-atti-alfred-bernhard-nobel-3134</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/tesadufen-asrin-bulusuna-imzasini-atti-alfred-bernhard-nobel-3134</guid>
                <description><![CDATA[Tesadüfen asrın buluşuna imzasını attı  ALFRED BERNHARD NOBEL]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eski bir televizyon reklamı vardı “Bisküvi denince akla, hemen onun adı gelir” derdi, bende derim ki “Ödül denilince akla hemen Nobel Ödülü gelir”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nobel ismi gerçek bir insana aittir bu dünyaca ünlü prestij ödülü Nobel ismi ile “Bilim, Edebiyat ve Barış” dalında dünyada 120 yıldır dağıtılmaktadır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ödüle ismini veren Alfred Nobel aynı zamanda dinamitin de mucididir. Gazetelerde kendisi ölmediği halde “Ölüm taciri öldü” şeklinde haberler çıktıktan sonra kararları ve karakteri değişen Alfred Nobel’in nasıl oldu da adı “Ölümle” anılırken sonradan “Ödülle” anılmaya başlandı?&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alfred Nobel’i gelin birlikte inceleyelim değerli Habercaddesi okurlarım.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alfred Nobel 1833’te varlıklı bir aileden gelen anne Andriette Ahlsell ile Mühendis baba Immanuel Nobel’in üçüncü oğlu olarak Stokholm’de dünyaya geldi. Babası Kimyagerdi aynı zamanda ticaret ile de uğraşıyordu. Babasının değerli ticari malzemelerle yüklü gemisinin batması sonucu aile iflas ederek iyice yoksullaştı. Alfred İki abisiyle birlikte Stockholm sokaklarında kibrit satarak ailenin geçimine katkıda bulunmaya çalışıyordu. Her geçen gün daha da yoksullaşan ailesi, Moskova Petersburg’a taşınmaya karar verdi. Petersburg’ta annesi market işletmeye başladı, babası ise ilgi alanı olan mayınlar üzerine çalışmalar yapıyordu. İlerleyen süreçte Alfred Nobel’in babası, çalışmalarının başarılı olması sonucunda Rus ordusu için silah üretmeye başladı. Silah ticareti, bu ailenin yeniden varlığa kavuşmasına sebep olmuştu. Aile Alfred Nobel üzerinde titiz davranıyordu, onu özel öğretmenler eğitiminde büyüttüler. Alfred oldukça zeki bir çocuktu, henüz 17 yaşında iken İsveççe, Rusça, Fransızca, İngilizce ve Almanca olmak üzere beş dili ana dili gibi rahatlıkla konuşabiliyordu. Alfred’in İngiliz edebiyatına ve şiire olan ilgisini zaman içinde fark eden babası bundan pek hoşlanmamıştı çünkü Alfred’in Kimyager olmasını istiyordu onu Kimya Mühendisliği eğitimi için yurt dışına gönderdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alfred Nobel, tüm Avrupa’yı gezerken Paris’te bulunduğu süre zarfında dönemin ünlü Kimyageri T. J. Pelouze’nin laboratuvarında çalıştı ve bu dönemde İtalyan Kimyager Ascanio Sobrero ile tanıştı. Sobrero patlama gücü yüksek bir madde olan Nitrogliserinin mucidiydi. Alfred Nobel bu enerjinin nasıl kontrol edilebileceğini öğrenmek istiyordu çünkü verimli bir patlayıcıdan çok para kazanabileceğini biliyordu uzun uğraşlar ve birçok deneyden sonra 1863’te Nitrogliserinin kontrollu patlamasını düzenleyen Detonatörü (Fünye) icad etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu icatı sayesinde Nitrogliserin daha çok alanda kullanılmaya başlandı Alfred Nobel çalışmalarına devam ederken ailesi ülkeye yani İsveç Stockholm’a geri döndü Alfred’in çalışmalarına İsveç’te devam etmesini istediler o da İsveç’e gelerek çalışmalarını burada sürdürdü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kısa sürede İsveç’in her yerinde Nitrogliserin atölyeleri açmaya başladı burada küçük bir atölyedeki çalışmaları sırasında bir patlama meydana geldi Alfred Nobel için çok daha üzücü bir gündü. Patlamada , henüz 20 yaşındaki küçük kardeşi Emil ile birlikte dört kişi hayatını kaybetmişti. Bu olay üzerine İsveç hükümeti Alfred Nobel’in Stokholm şehri sınırları dahilinde çalışma yapmasını yasakladı. Hedeflerinden asla şaşmayan Alfred bu kez çalışmalarına Stockholm’ün batısında Malaren Gölü yakınlarındaki bir mavnada devam etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alfred Nobel babası gibi hayalci ve yetenekli biriydi, yılmadı bu acı olaydan sonra araştırmalarını sonlandırmak yerine gizlice başka bir laboratuvar kurarak inatla ortaya bir şeyler çıkartmak için durmadan çalıştı. Nitrogliserini patlayıcı madde olarak kullanmanın yollarını araştırırken yine büyük bir patlama daha yaşandı ve bu laboratuvar da kullanılamaz hale geldi. Neyseki can kaybının olmaması onun için sevindirici bir haberdi asla yılmadı çalışmalarına kaldığı yerden devam etti ve nihayet 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alfred Nobel, yeniden kurduğu laboratuarında Nitrogliserinin emmesi için günümüzde de emme özelliğinden ötürü kedi kumu olarak kullanılan Diatomit mineralinin bulunduğu masanın üzerine içinde Nitrogliserin bulunan tüp kazaen dökülmüştü, normalda patlaması gereken Nitrogliserin bu kez patlamamıştı, işte bu tesadüf onu Dinamiti bulmaya yönlendirdi, Nitrogliserin emdirilmiş diatomit mineralinini asitliğini düzenlemek için de sodyum karbonatı tercih etti. Bu karışımın soğuk havalardan etkilenmesini engellemek amacıyla içine Etilen Glikol Dinitrat ekleyerek insanlığın akla hayale getiremeyeceği büyüklükte bir gücü meydana getirdi. Bunun sonucunda Alfred Nobel dinamit barutunu bulmuştu. Uzunluğu 8 santimetre çapı 3 santimetre fünye ve metal bir kılıf olan önceden icad ettiği detonatörün içine yerleştirdi. Artık ürününü test etmeye hazırdı. Alfred Nobel gerçekleştirdiği bu deneyin sonucunda patlayıcıların istediği etkiye ulaştığını gördü. Bu icadına Yunanca’da güç anlamına gelen”Dynamis" (δυνάμις) ve bu icada bildiğimiz adıyla “Dinamit” adını verdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok geçmeden “Dinamit Lokumu” adında yeni bir patlayıcı daha icat etti patentini ise 25 Kasım 1867’de aldı. Nobel kendisiyle rekabet edebilecek tüm icatları satın aldı ve 20 yıl boyunca bu konudaki yeni gelişmelere engel oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dinamit Lokumu, madencilik ve petrol alanında büyük bir çığır açtı. Kardeşleri de bu buluştan yararlandılar ve keşfettikleri petrol yataklarını işleterek, Alfred ise silah ve patlayıcı üzerine 20 farklı ülkede 100’e yakın şirket kurarak çok büyük kazançlar elde ettiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küçük kardeşi Emily’i kaybetmesi, Alfred Nobel için dönüm noktası olmuştu bu olay sonrasında Fransız gazeteleri;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ölüm taciri, öldü!”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İnsanları hiç olmadığı kadar hızlıca öldürmenin yollarını bularak zengin olan Alfred Nobel dün öldü.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İnsanlık için yaptığı buluşlar, insanların ölümüyle sonuçlanan bilim adamı Alfred Nobel öldü.”&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gibi manşetler atılmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fransız gazeteleri o dönem kardeşinin ölümünü, Alfred Nobel öldü diyerek yalan haberler yapsalarda Alfred Nobel’in öldükten sonra bu şekilde anılacak olması onda büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bu tatsız olay Alfred Nobel’in ölmeden önce kendi ölümünü düşünmesine yol açmıştı. Öldükten sonra “Ölüm taciri” olarak anılmak istemediğinden dolayı tüm servetini oluşturduğu “Nobel Vakfı”na bağışladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alfred Nobel’in serveti, Nobel Vakfı aracılığıyla insanlığa “Bilim, Edebiyat ve Barış” alanında en büyük hizmeti sağlayan kişilere her sene dağıtılacaktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alfred Nobel, San Remo’da 1896 yılında beyin kanaması sonucu öldü. Vasiyetinde, mirasının Nobel Ödüllerinin enstitüleştirilmesi yönünde kullanılmasını ve 33.200.000 krona yakın servetinin her yıl insanlığa hizmette bulunanlara verilmesini istemişti. Hayatını kaybettikten sonra vasiyeti üzerine her yıl 10 Aralık’ta Nobel Ödülleri sahiplerine verilmeye başlamıştır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar, bazılarınca “Ölüm Taciri” olarak tanımlanan bir kişinin adı en prestijli ödülün adına dönüştü. Alfred Nobel’in icatları, dolaylı olarak bazılarının ölümüne yol açtıysa da sıra kendi ölümüne geldiğinde o en büyük icadını bu kez insanlığa en faydalı kişiler için yaptı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cesaretleri, yaratıcılıkları ve elbette meraklarıyla dünyayı değiştiren bu kişiler de bizlere umut ve ilham vermeye devam ediyor. Alfred Nobel’in bu hikayesi sizlere de ilham verir ve ölüm ilanınızı bir gazetede görmeseniz de öldükten sonra nasıl hatırlanmak isteyeceğinizi düşünmeye başlarsınız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte hayat böyle tesadüflere bağlıdır ve o tesadüfler sizi birgün dünyanın en ünlü kişisi yapar.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Işıklarda uyu Alfred Nobel insanlık seni asla unutmayacak.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 19:00:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İYİLİK… KÖTÜLÜK…</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/iyilik-kotuluk-3133</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/iyilik-kotuluk-3133</guid>
                <description><![CDATA[İYİLİK… KÖTÜLÜK…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyilik, başkasının varlığını gözeten bilinç olarak kabul edilir; kötülük ise onu yok sayma hali. Ölçü, çoğu zaman niyet ve sonuç arasında kurulan dengedir. Toplumda iyilik güveni büyütür, kötülük ise korkuyu besler. Huzur, küçük iyiliklerin birikimiyle kurulur; asayiş, kötülüğe karşı ortak vicdanla korunur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyilik ve kötülük, insanlık tarihinin en eski ve en tartışmalı kavramları arasında yer alır. Her birey, her toplum ve her çağ bu iki kavramı yeniden tanımlar. Kimi zaman bir davranış birine göre iyilikken, bir başkası için kötülük olarak görülebilir. Bu nedenle “iyilik nedir, kötülük nedir?” sorusu yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir sorgulamadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyilik, en yalın hâliyle, başkasının varlığını gözetmek, zarar vermemek ve mümkünse fayda sağlamaktır. Empati kurabilme yeteneğiyle yakından ilişkilidir. Bir insanın, tanımadığı birine yardım etmesi, doğaya zarar vermemesi ya da adaletli davranması iyiliğin farklı tezahürleridir. Ancak iyilik sadece bireysel bir erdem değildir; aynı zamanda toplumsal bir bağ kurma biçimidir. İnsanlar arasındaki güven, dayanışma ve huzur duygusu, büyük ölçüde bu küçük ama sürekli iyilik eylemleriyle inşa edilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kötülük ise çoğu zaman başkasının hakkını ihlal etmek, zarar vermek ya da kayıtsız kalmak şeklinde ortaya çıkar. Kimi zaman bilinçli bir tercih, kimi zaman da ihmalin bir sonucu olabilir. Kötülüğün en tehlikeli biçimlerinden biri, sıradanlaşmasıdır. İnsanların kötülüğe alışması, onu görmezden gelmesi ya da normalleştirmesi, toplumsal çöküşün habercisi olabilir. Çünkü kötülük, yalnızca mağdurunu değil, tanık olan herkesi dönüştürür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki neye göre iyilik, neye göre kötülük belirlenir? Bu sorunun kesin ve evrensel bir cevabı yoktur. Dinler, felsefi akımlar ve hukuk sistemleri bu konuda farklı ölçütler sunar. Ancak ortak bir payda arandığında, “zarar vermeme” ilkesi öne çıkar. Bir eylem, bireye ya da topluma zarar veriyorsa kötülük olarak değerlendirilir; aksine fayda sağlıyorsa iyilik olarak görülür. Bununla birlikte niyet de önemlidir. İyi niyetle yapılan ama kötü sonuçlar doğuran eylemler, bu tartışmayı daha da karmaşık hâle getirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyilik ve kötülüğün toplumsal etkileri oldukça derindir. İyiliğin hâkim olduğu bir toplumda güven duygusu gelişir. İnsanlar birbirine daha kolay inanır, birlikte hareket edebilir ve krizleri daha az hasarla atlatır. Böyle bir ortamda huzur, yalnızca bir ideal değil, günlük hayatın doğal bir parçası hâline gelir. Kötülüğün yaygın olduğu toplumlarda ise tam tersi bir tablo ortaya çıkar: Güvensizlik, korku ve kaos. İnsanlar birbirinden şüphe eder, bireysel çıkarlar ortak değerlerin önüne geçer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyadaki huzur ve asayiş de bu dengenin bir yansımasıdır. Küresel ölçekte bakıldığında, savaşlar, adaletsizlikler ve eşitsizlikler kötülüğün sistematik hâle gelmiş biçimleridir. Buna karşılık, uluslararası dayanışma, yardım faaliyetleri ve insan hakları mücadeleleri iyiliğin kolektif tezahürleridir. Huzur, yalnızca yasalarla değil, insanların içselleştirdiği ahlaki değerlerle sağlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak iyilik ve kötülük, birbirine karşıt iki kavram olmanın ötesinde, insanlığın yönünü belirleyen temel dinamiklerdir. Her bireyin günlük hayatta yaptığı küçük seçimler, bu büyük dengeyi etkiler. Belki de en önemli soru şudur: Daha iyi bir dünya için, biz hangi tarafta durmayı seçiyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendinize iyi bakın, sağlığınıza dikkat edin. Hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 19:02:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1 Mayıs: Emeğin Sesi, Umudun Bayramı</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/1-mayis-emegin-sesi-umudun-bayrami-3132</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/1-mayis-emegin-sesi-umudun-bayrami-3132</guid>
                <description><![CDATA[1 Mayıs: Emeğin Sesi, Umudun Bayramı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı günler vardır; sadece bir tarih değildir… İçinde alın teri, direniş, umut ve insan olmanın en yalın gerçeği saklıdır. 1 Mayıs da işte tam olarak böyledir. Yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan bir hikâyedir bu; fabrikaların dumanlı bacalarından, tarlaların bereketli toprağından, atölyelerin dar ve yorgun duvarlarından yükselen bir insanlık hikâyesi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden, emeğin adı çoğu zaman yoktu. İnsanlar sabahın ilk ışığında işe başlar, gecenin karanlığına kadar durmadan çalışırdı. Saatler uzun, şartlar ağır, haklar ise neredeyse yok denecek kadar azdı. Ama insan dediğin, sadece çalışan değil; düşünen, hisseden, hak eden bir varlıktır. İşte o günlerde bir kıvılcım yandı… “Daha insanca bir yaşam mümkün” diyenlerin sesi, zamanla bir dalgaya dönüştü. Ve o dalga, dünyanın dört bir yanında yankı buldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yankı, sadece meydanlarda değil; vicdanlarda büyüdü. Bir işçinin suskunluğu, bir annenin gözlerindeki yorgunluk, bir gencin hayalleriyle birleşti. Çünkü emek sadece kas gücü değildir; yürektir, sabırdır, vazgeçmemektir. Ve insan, en çok emeğiyle insandır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1 Mayıs, sadece bir mücadele günü değildir; aynı zamanda bir fark ediştir. Emeğin değerini anlama, insanın insan üzerindeki yükünü sorgulama, adaletin peşinden gitme günüdür. Bu yüzden bazen serttir, çünkü haksızlığa karşı durur. Bazen yumuşaktır, çünkü dayanışmayı anlatır. Bazen neşelidir, çünkü umudu taşır. Ve her zaman gerçektir, çünkü hayatın tam içinden gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün sokaklarda yürüyen, pankart taşıyan, şarkılar söyleyen insanlar sadece hak aramaz; aynı zamanda geçmişe saygı duruşunda bulunur. Çünkü bu gün, kolay kazanılmadı. Her kazanımın ardında bir direniş, her hakkın arkasında bir bedel vardır. Ama 1 Mayıs’ın en güzel yanı da budur aslında: İnsanların birlikte güç olduğunu hatırlatması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalabalıkların içinde tek bir yürek gibi atan bir ritim vardır o gün… Aynı sloganı atan binlerce ses, aslında tek bir cümle kurar: “Biz varız.” Ve bu varoluş, sadece bugünün değil; yarının da teminatıdır. Çünkü birlik, yalnızca yan yana durmak değil; aynı duyguda buluşabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Emeğin olduğu her yerde hayat vardır. Bir annenin evinde verdiği görünmeyen emek, bir işçinin makine başındaki sabrı, bir öğretmenin sınıfta yaktığı ışık, bir çiftçinin toprağa kattığı umut… Hepsi bu büyük hikâyenin parçasıdır. Ve bu hikâye, sadece geçmişe ait değildir; bugün yazılmaya devam ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üstelik artık emek, sadece fiziksel değildir. Bir bilgisayar ekranının başında geçen uzun saatler, bir fikri hayata dönüştürmek için verilen mücadele, görünmeyen ama hissedilen zihinsel yorgunluk da bu hikâyenin içindedir. Dünya değiştikçe emeğin biçimi değişir, ama değeri asla eksilmez. Çünkü emeğin özü, insanın kendinden verdiğidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geleceğe baktığımızda ise 1 Mayıs bize şunu fısıldar: Daha adil, daha eşit, daha insanca bir dünya mümkün. Teknoloji değişir, zaman değişir, şartlar değişir… Ama emeğin değeri değişmez. İnsanlık var oldukça, emek kutsaldır. Ve bu kutsallık, sadece çalışmakla değil; hak etmekle, paylaşmakla, dayanışmakla anlam kazanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bir gün, kimse emeğinin karşılığını almak için mücadele etmek zorunda kalmayacak. Belki bir gün, adalet talep edilen değil; zaten var olan bir gerçek olacak. İşte o gün geldiğinde, 1 Mayıs sadece bir hatırlatma değil; bir kutlama, bir şükran, bir huzur günü olacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama o güne kadar… Her 1 Mayıs, bir çağrıdır. Susmamaya, görmezden gelmemeye, unutmamaya dair bir çağrı… Daha iyisi mümkünken daha azına razı olmamaya dair bir hatırlatma…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün ise hem geçmişin izlerini taşıyoruz, hem bugünün sesini yükseltiyoruz, hem de geleceğin hayalini kuruyoruz. Çünkü 1 Mayıs; sadece işçinin, emekçinin değil… İnsanın bayramıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve unutma…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Emeğin olduğu yerde hayat vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dayanışmanın olduğu yerde umut.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Umudu büyüten her yürek, dünyayı değiştirecek güce sahiptir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve umut varsa…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>her zaman bahar yeniden gelir. ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda buluşmak üzere kıymetli okurlarım&nbsp;</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ-YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 18:26:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GÜVEN VEREN BİR DURUŞ</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/guven-veren-bir-durus-3131</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/guven-veren-bir-durus-3131</guid>
                <description><![CDATA[GÜVEN VEREN BİR DURUŞ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Selçuk Aka… </strong>Bu ismi sadece bir meslek unvanıyla anlatmak eksik kalır. Çünkü o, yaptığı işi sadece bir görev olarak değil, bir karakter meselesi olarak gören nadir insanlardan biridir. Basın danışmanlığı gibi zor, hassas ve çoğu zaman dengeleri iyi kurmayı gerektiren bir alanda, yıllardır dimdik durabilmek herkesin harcı değildir. <strong>Selçuk Aka </strong>ise bunu sadece başarmakla kalmamış, aynı zamanda çevresine güven veren bir duruş sergilemiştir.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Onu yakından tanıyan herkesin ortak fikri şudur. <strong>Selçuk Aka’</strong>nın kalbi temizdir. Kimsenin kötülüğünü istemez. Hatta çoğu zaman kendi işini bir kenara bırakıp başkalarına yardım etmeyi tercih edecek kadar fedakârdır. Günümüz dünyasında çıkar ilişkilerinin bu kadar ön planda olduğu bir dönemde, onun bu tavrı gerçekten dikkat çekicidir. Çünkü o, insan kazanmanın her şeyden daha değerli olduğunu bilenlerdendir.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mesleki anlamda ise tartışmaya kapalı bir isimdir. İşini titizlikle yapar, detayları asla gözden kaçırmaz ve temsil ettiği kişi ya da kurum için en doğru stratejiyi belirlemek adına büyük bir özveriyle çalışır. Basın dünyasının dinamiklerini çok iyi analiz eder, doğru zamanda doğru hamleyi yapmayı bilir. Bu da onu sıradan bir basın danışmanından ayıran en önemli özelliklerden biridir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Selçuk Aka</strong>’nın en güçlü yanlarından biri de güvenilirliğidir. Bugün birçok insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri güvendir. Ve o, bu güveni yıllar içinde adım adım inşa etmiştir. Sözüne sadıktır, verdiği sözün arkasında durur. İnsanlar onunla çalıştığında ya da dostluk kurduğunda arkalarını rahatlıkla yaslayabileceklerini bilirler.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Dostluk konusunda da ayrı bir parantez açmak gerekir. Selçuk Aka için dostluk, sadece iyi günlerde hatırlanan bir kavram değildir. O, zor günlerde yanında olan, destek veren, çözüm üreten bir dosttur. Yıllardır süren tanışıklığımız boyunca bunu defalarca görme fırsatım oldu. Onunla kurulan bağ, zamanla daha da güçlenen bir güven ilişkisine dönüşür.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Aynı zamanda mütevazı bir kişiliğe sahiptir. Başarılarını hiçbir zaman abartmaz, kendini ön plana çıkarmak yerine yaptığı işin konuşmasını ister. Bu da onu hem meslektaşları hem de çevresi tarafından daha saygın bir noktaya taşır.</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>&nbsp;Selçuk Aka</strong>, sadece işini iyi yapan bir basın danışmanı değil,&nbsp;karakteriyle, duruşuyla ve insanlığıyla örnek alınabilecek bir isimdir. Böyle insanların sayısının azaldığı bir dönemde, onun gibi değerlerin varlığı umut vericidir. Onu tanımak bir şans, dostluğunu kazanmak ise ayrı bir ayrıcalıktır.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 17:38:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TÜRKİYE’DE DAVRANIŞIN PSİKODİNAMİK VE SOSYOLOJİK TEMELLERİ</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/turkiyede-davranisin-psikodinamik-ve-sosyolojik-temelleri-3130</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/turkiyede-davranisin-psikodinamik-ve-sosyolojik-temelleri-3130</guid>
                <description><![CDATA[TÜRKİYE’DE DAVRANIŞIN PSİKODİNAMİK VE SOSYOLOJİK TEMELLERİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvensiz Bağlanma ve Erken Dönem Sinir Sistemi Yapılanması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan sinir sistemi, yaşamın ilk yıllarında dışarıdan düzenlenerek şekillenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuk duygularını kendi başına yönetmeyi değil, bakım verenle kurduğu ilişki üzerinden öğrenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bakım veren tutarlı ve öngörülebilir olduğunda çocuk şunu öğrenir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duygular ortaya çıkar, düzenlenir ve zamanla yatışır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak bakım veren tutarsızsa, sevgiyi koşula bağlı veriyorsa ya da açıklamadan kontrol ediyorsa, çocuk farklı bir öğrenme geliştirir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duygular geldiğinde ne olacağı belli değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum sinir sistemini belirsizlik üzerine kurar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beyin belirsizliği tehdit olarak algılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle çocuk, güvende kalmak için kendini değiştirmeyi öğrenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doğallık yerine uyum gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yetişkinlikte bu yapı, yakınlık kurulduğunda tehdit algısının aktive olmasıyla kendini gösterir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi yakınlaştıkça huzursuzluk hisseder ve geri çekilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum toplumda derin bağ kuramama, yüzeysel ilişkiler ve güven eksikliği üretir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiddetle ilişkisi doğrudan değil dolaylıdır; çünkü dünya daha tehditkâr algılanır ve tetiklenme eşiği düşer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Duygusal Regülasyon Eksikliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duygular sadece zihinsel değil, bedensel süreçlerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her duygu sinir sisteminde bir aktivasyon yaratır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer kişi bu aktivasyonu düzenlemeyi öğrenmemişse iki uç davranış ortaya çıkar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duyguların bastırılması veya anında dışa vurulması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bastırılan duygu kaybolmaz, sinir sisteminde birikir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu birikim zamanla tepki eşiğini düşürür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle küçük olaylar büyük tepkilere yol açar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anında dışa vurum ise düşünme sürecini devre dışı bırakır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duygu doğrudan davranışa dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum bağırma, kırma, ani kopuşlar ve fiziksel tepkiler olarak ortaya çıkabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle duygusal regülasyon eksikliği, şiddet davranışına doğrudan zemin hazırlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Duygusal Okuryazarlık Eksikliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birçok insan ne hissettiğini doğru şekilde tanımlayamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kırgınlık, korku veya değersizlik gibi duygular genellikle öfkeye dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum iletişimi bozar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi gerçek duygusunu ifade etmek yerine suçlayıcı bir dil kullanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu da karşı tarafı savunmaya iter ve gerilim hızla artar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İfade edilemeyen duygu, davranış olarak ortaya çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Utanç Temelli Kimlik Gelişimi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Utanç, davranışa değil kimliğe yönelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi yaptığı hatayı değil, kendisini hatalı olarak algılar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durumda eleştiri, bir gelişim fırsatı değil tehdit olarak algılanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savunma mekanizmaları devreye girer ve iletişim kopar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlik tehdit edildiğinde verilen tepki her zaman daha sert olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu da çatışmaların büyümesine neden olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Bilişsel Esneklik Eksikliği ve Siyah–Beyaz Düşünme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilişsel esneklik, bir durumu farklı açılardan değerlendirebilme kapasitesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu gelişmediğinde zihin dünyayı keskin kategorilere ayırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar birey olarak değil, ait oldukları gruplar üzerinden değerlendirilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu da empatiyi azaltır ve kutuplaşmayı artırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karşı taraf insan olmaktan çıkıp bir kategoriye dönüştüğünde, ona zarar vermek psikolojik olarak daha kolay hale gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğitim Sisteminin Düşünme Biçimi Üzerindeki Etkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğitim sistemi sadece bilgi vermez, düşünme biçimini şekillendirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ezbere dayalı ve tek doğruya odaklı sistemlerde birey analiz etmeyi değil, doğru cevabı bulmayı öğrenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durumda kişi bilgi üretmez, mevcut bilgiyi tekrar eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorgulama kültürü gelişmediğinde birey:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Farklı bakış açılarını değerlendiremez,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>karmaşık durumları basitleştirir,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>hazır düşünce kalıplarına yönelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu da toplumsal düzeyde yüzeysel tartışmalar ve hızlı tepkiler üretir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Düşünme süresi kısaldıkça, tepki süresi hızlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adalet Algısının Zedelenmesi insan davranışını en güçlü belirleyen unsurlardan biri adalet algısıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birey çaba ile sonuç arasında bir bağ kurabildiğinde sisteme yatırım yapar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak bu bağ tekrar tekrar kırıldığında zihin şu sonuca ulaşır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sistem adil değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu noktada davranış değişir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan doğru olanı değil, işe yarayanı seçmeye başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum ahlaki esneme yaratır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kurallar içselleştirilmiş bir değer olmaktan çıkar, duruma göre esnetilen bir araca dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adaletsizlik hissi aynı zamanda güçlü bir öfke kaynağıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu öfke ifade edilmezse birikir ve daha sert davranışlara dönüşebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Liyakat Erozyonu ve Anlam Kaybı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sistemde yetkinlik ile ilerleme arasındaki bağ koptuğunda, birey sadece motivasyon kaybetmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı zamanda anlam kaybı yaşar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi yaptığı çabanın bir karşılığı olmadığını gördüğünde şu soruyu sormaya başlar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu çabanın anlamı ne?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu noktada üç davranış ortaya çıkar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geri çekilme, sistemden çıkma veya sisteme uyum sağlama.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sisteme uyum sağlama çoğu zaman etik esnemeyi beraberinde getirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu da toplumsal güveni daha da zayıflatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik Stres ve Enflasyonun Psikolojik Etkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik sorunlar sadece maddi değil, doğrudan psikolojik yük üretir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yüksek enflasyon ve sürekli artan yaşam maliyetleri, bireyin gelecek öngörüsünü zayıflatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan ne kazanacağını değil, kazandığının değerini de öngöremez hale gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum zihni sürekli belirsizlik içinde bırakır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik baskı arttıkça beyin hayatta kalma moduna geçer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu modda uzun vadeli düşünme zayıflar, sabır düşer ve dürtü kontrolü azalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Empati kurmak ve sağduyulu davranmak için gereken zihinsel kapasite daralır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle günlük hayatta tahammül düşer, gerilim artar ve küçük olaylar daha hızlı büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belirsizlik ve Sürekli Tehdit Algısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belirsizlik, beyin için en zor durumdur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü zihin tahmin etmek ister.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tahmin edemediğinde tehdit algısı oluşur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer belirsizlik kronik hale gelirse, zihin sürekli tetikte kalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum kaygıyı artırır ve sinir sistemini yorar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar daha sabırsız, daha tepkisel ve daha hassas hale gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu da toplumsal gerilimi yükseltir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cezasızlık Algısı ve Normların Çözülmesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Davranışın sonucu yoksa öğrenme gerçekleşmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer birey yanlış davranışların karşılık bulmadığını görüyorsa, risk algısı düşer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durumda ihlaller artar ve normlar zayıflar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar birbirini model aldığı için bu süreç hızla yayılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zamanla yanlış davranışlar normalleşir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiddetin maliyeti düşük algılandığında, şiddet davranışı artma eğilimi gösterir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kolektif Travma ve Sürekli Gerginlik</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumlar da travma yaşar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak bu travmalar işlenmezse ortadan kalkmaz, aktarılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum görünmez bir gerginlik yaratır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlar neden huzursuz olduklarını bilmeden huzursuz hisseder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğrenilmiş Çaresizlik</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi tekrar tekrar çaba gösterip sonuç alamadığında, kontrol algısını kaybeder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum öğrenilmiş çaresizlik olarak tanımlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birey ya tamamen pasifleşir ya da bir noktada ani ve sert tepkiler verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyal Karşılaştırma ve Değersizlik Hissi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan kendini sürekli başkalarıyla karşılaştırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu karşılaştırma sürekli hale geldiğinde yetersizlik ve değersizlik hissi artar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu duygular uzun vadede öfkeye dönüşebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kontrol Kaybı ve Günlük Hayatta Sertleşme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Büyük sistemler üzerinde kontrol kaybolduğunda, birey küçük alanlarda kontrol kurmaya çalışır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum trafikte, ilişkilerde ve iş ortamında sert davranışlara yol açar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duygusal Yorgunluk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli stres altında kalan zihin zamanla tükenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Empati azalır, sabır düşer ve tepkiler hızlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SONUÇ: Kısır Döngü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüm bu mekanizmalar birleşerek kendini tekrar eden bir döngü oluşturur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvensizlik, savunmayı artırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savunma, mesafeyi artırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesafe, güveni daha da azaltır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adaletsizlik algısı, davranışları esnetir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Esneyen davranışlar normları zayıflatır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zayıf normlar adaletsizliği artırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Stres arttıkça kontrol azalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kontrol azaldıkça tepkiler hızlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tepkiler arttıkça çatışma büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaçış Yok</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yapı sadece sistemde değil, bireyin günlük davranışlarında yaşar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve gerçek şu:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu düzenin içindesin. ama aynı zamanda onu her gün yeniden üreten de sensin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü en tehlikeli şey, kötü insanların varlığı değil,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>iyi insanların alışmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın sevgili okurlarım&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEY ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 19:09:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fleming Pasaklı Olmasaydı PENİCİLİN Bulunamayacaktı ALEXANkDER FLEMİNG</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/fleming-pasakli-olmasaydi-penicilin-bulunamayacakti-alexankder-fleming-3129</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/fleming-pasakli-olmasaydi-penicilin-bulunamayacakti-alexankder-fleming-3129</guid>
                <description><![CDATA[Fleming Pasaklı Olmasaydı PENİCİLİN Bulunamayacaktı ALEXANkDER FLEMİNG]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmiş zaman bir arkadaşım şöyle anlatmıştı:&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Birgün küçük oğlum ateşler içinde kıvranıyordu, ne yapsak ateşini düşüremiyorduk, hastaneye kaldırdık, doktorların koyduğu teşhis ürkütücüydü “Zatürre geçiriyor”… Hemen Antibiyotik tedavisine başladılar, hastanede bir hafta kadar kaldı, ama şimdi çok iyi”&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu acı hikayeden yola çıkarsak arkadaşımın oğlu gibi belki milyarlarca insan bugün hayatını “Dr.Alexander Fleming”e borçluydu, Penisilin, orijinal adıyla Penicilin… şüphesiz devrim yaratan buluşların başında antibiyotikler gelmekteydi. İnsanlığın ömrünü uzatıp, enfeksiyonları yenmeyi sağlayan bu buluşu İskoç Doktor ve Biyolog Sir Alexander Fleming’e borçluyuz. Fleming, bilinen ilk antibiyotik olan Penisilin’i Eylül 1927’de keşfetti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suyun kaldırma gücünü Arşimet Sicilya’daki eski Sycause kentinde bir hamamda yıkanırken, tesadüfen kurnanın içine düşen hamam tasının su yüzeyinde yüzmesinden yola çıkarak, üzerine attığı bir peştamalla dışarı fırlamış, sokaklarda “Eureka, Eureka” (Buldum, Buldum) diye bağırmaya başlamıştı, herkesin deli sandığı Arşimet’in bu çağ açan ünlü buluşu sayesinde bugün gemilerle denizlerde gezebiliyoruz… Çağ açan ünlü buluşlar tesadüflere bağlıdır, örnekler o kadar çoktur ki, mesela bugün dünyanın en saygın ödülü olduğu kabul edilen Nobel Ödülü’nü, aslında belkide binlerce insanın ölümüne sebep olmuş Dinamiti bulan Alfred Bernhard Nobel adına dağıtılmaktadır. Öyleki, Alfred Nobel aslında çok tehlikeli bir patlayıcı olan, herhangi bir ısı yada sallantıya maruz kaldığında patlayan Nitrogliserinin , laboratuvarında tesadüfen kum yığınının üstüne döküldüğünde patlamamasından yola çıkarak “Dinamit”i bulmuştu. Günümüzde sıkı sıkıya sarıldığımız bu büyük buluşlar aslında tesadüf sonucu bulunmuştu… Sizlere bu yazımda milyarlarca hastanın hayatını borçlu olduğu o İskoç Doktor ve Biyolog Sir Alexander Fleming’i anlatacağım….&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dr. Fleming düzensiz, pasaklı ve pis biri olmasıyla ünlüydü bu düzensizliği sayesinde tıpta devrim yapacağını kimse bilemezdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1927 yılı Ağustos ayının sıcak bir günüydü, laboratuvarından eve giderken, üstünde çalıştığı staphylococci bakterisini içeren kaplar ile kavun yediği kabı temizlemeden masasının üstünde bırakıp çıkmıştı. 3 Eylül 1927 günü laboratuvarına geldiğinde temizlenmeden unutulan kap küf mantarı ile dolmuştu, küflü kabı temizlemeye hazırlanan Fleming küf mantarının kenarında bulunan jel kıvamındaki yapıda herhangi bir çeşit bakteri topluluğu bulunmadığını fark etti, oysaki kabın diğer kısımlarında bol miktarda bakteri vardı. Fleming bakterileri yok eden bu yapının “Penicillium Notatum” adı verilen küf mantarı olduğunu düşündü, mantarların kenarlarında yer alan jöle kıvamındaki sulu kısmına ise Penicillium ailesine atıfla “Küf suyu” anlamına gelen “Penisilin” adını verdi işte bu kapları eğer laboratuardan çıkmadan önce temizleseydi büyük bir ihtimalle pesililini bulamayacak, bugün enfeksiyon hastalıklarından milyarlarca insan maalesef ölecekti .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dr.Alexander Fleming, 6 Ağustos 1881 tarihinde İskoçya’nın Lochfield kentinde dünyaya geldi. Sekiz kardeşlerdi, yedi yaşındayken babası vefat etti, babasının vefatından sonra Alexander, annesine ve kardeşlerine hep destek oldu, azimli ve özverili birisi olduğu için başarılarla dolu bir gelecek onu bekliyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Louden Moor Okulu, Darvel Okulu ve ardından Kilmarnock’taki akademide iki yıl eğitim aldı. Dört yıl boyunca denizcilik nakliye ofisinde çalıştıktan sonra, azimle çalışarak Mary Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı. 1901 yılında Paddington’taki St. Mary Hastanesi Tıp Okulu’nda eğitimini başarıyla tamamladı ve 1906 yılında mezun oldu. 1908 yılında Alexander,&nbsp; “Akut Bakteri Enfeksiyonları”&nbsp; konulu bir tez hazırlayarak üstün başarı belgesi aldı. Alexander I. Dünya Savaşı çıkana kadar Londra’daki St. Mary Hastanesi’nde hizmet verdi. St. Mary’de aşı tedavi çalışmalarında görev alan Sir Almroth Edward Wright’in yanında asistandı. Öğrenci olarak girdiği St. Mary Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hayatının sonuna kadar çalıştı. 1921 yılında asistanlıktan Sir Almroth Edward Wright’in yardımcılığına terfi etmişti. Çalışmalarına hız kesmeden devam etti ve 1928 yılında ise Bakteriyoloji Profesörü oldu. 1946 yılında Alexander, enstitü kimliğine kavuşmuş olan aşı bölümünün yöneticiliğini Sir Almroth Edward Wrigh’dan devraldı. 1948 yılında Londra Üniversitesi’ndeki öğretim görevinden emekli olmasına rağmen aşı enstitüsündeki görevine devam etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>I.Dünya Savaşı döneminde Dr.Alexander, 1914-1918 yılları arasında yüzbaşı rütbesiyle hekim olarak görev aldı. Cephelerde hekimlik yaptığı dönemde askerlerin enfeksiyon sonucu korkunç ölümlerine yakından şahit oldu. Savaşın bitiminden sonra St. Mary’s Hastanesi’ne geri döndü ve antiseptikler üzerine çalışmalara başladı. Laboratuvar çalışmalarının yanı sıra St. Mary’de Bakteriyoloji dersi verdi. 1921 yılında Dr.Alexander, uzun araştırmalarının sonucunu “Antibiyotik Lizozimi”ni bularak gördü. Bu efsane doktor ileriki yıllarda&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1945- Nobel Fizyoloji Tıp Ödülü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1944-Şövalyelik unvanıyla birlikte John Scott Onur Madalyası almıştır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>II.Dünya Savaşında Birleşik Krallık Başbakanı olan Sir Winston Leonard Spencer Churchill ile de yolları kesişmişti Dr.Alexander Fleming’in…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hikaye ilginçtir ve şöyledir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir İngiliz karı koca, yanlarına oğullarını da alarak yaz tatillerini tabiatla iç içe geçirmek üzere İskoçya’nın uçsuz bucaksız kırlarına gitmişlerdi.&nbsp; Oğulları, bu tatil günlerinin birinde köyün hemen yanı başındaki koruda tek başına dolaşmaya çıktı. Ağaçların arasındaki su birikintisinin dayanılmaz çekiciliğine kapılarak oracıkta suya girdi. Başına geleceklerden habersizdi tabi ki. Genç adam, vücudunu serin su birikintisinin keyfine bırakmıştı ki dayanılmaz bir sancıyla bir anda ne olduğunu anlayamadı ayağına kramp girmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her kramp bir öncekinden daha şiddetli oluyor ve onu acılar içinde kıvrandırıyordu. Genç adam birkaç dakika içinde kendini suyun üzerinde tutacak son gücünü de kaybetti. Hayat mücadelesini kaybetmeye başladığını hissetmişti ki, dehşet ve panik içinde can havliyle bağırmaya, yardım çağırmaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suyun yakınlarında bir yerde, tarlasında çalışmakta olan bir köylü çocuğu, feryatları duyunca hemen işini bırakarak sesin geldiği tarafa doğru koştu. Suyun içinde çırpınmakta olan yabancıyı gören genç köylü hemen suya atlayarak delikanlıyı boğulmaktan son anda kurtardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Delikanlının babası, oğlunu korkunç bir ölümden kurtaran genç köylüye teşekkür etmek için evine davet etti, sohbet sırasında cesur köylüye gelecekle ilgili planlarını sordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Babam gibi çiftçi olacağım maalesef ” diye isteksizce cevap verdi genç köylü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Baba, vefa borcunu ödemek için aradığı fırsatı bulduğunu düşündü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Başka bir şey mi olmak isterdin yoksa” diye sordu genç köylüye.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Evet “diye başını salladı, “Hep doktor olmak isterdim. Ama bizler fakir insanlarız böyle pahalı eğitimi babam karşılayamaz…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Üzülme… İstediğin olacak….”&nbsp; dedi İngiliz baba. “Tıp fakültesinde okuman için gerekli tüm masraflarını karşılayacağım”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu hadisenin üzerinden çok uzun yıllar geçti. 1943 yılının Aralık ayında,&nbsp; Winston Churchill Kuzey Afrika’da hastalandı. Zatürre teşhisi konmuştu, hem de çok şiddetli bir zatürre. Hemen o günlerde Penisilin olarak bilinen mucizevi ilacı keşfeden Sir Alexander Fleming’e haber gönderildi. Alexander Fleming, hemen İngiltere’den uçağa binerek Afrika’ya ulaştı ve yeni ilacını zatürre hastası olan İngiltere Başbakanı’na tatbik etti. Penisilin keşfine kadar ölümcül bir hastalık olan zatürre, Churchill’i öldürmeyi başaramadı. Penisilini keşfeden ve bu ilacı ile Başbakanı bizzat tedavi eden Alexander Fleming, Winston Churchill’in hayatını kurtardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllar önce İskoçya’daki küçük gölde genç Churchill’i boğulmaktan kurtaran ve çiftçi olacakken baba Churchill’in maddi desteği sayesinde tıbbiyeyi okuyan genç köylü, Doktor Alexander Fleming’den başkası değildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tıp tarihine adını altın harflerle yazdıran Dr.Alexander Fleming, 11 Mart 1955 yılında 74 yaşındayken geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte hayat böyle tesadüflere bağlıdır, Işıklarda uyu Dr.Alexander Fleming insanlık seni asla unutmayacak.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 19:01:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Z KUŞAĞI İŞ BAŞINDA</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/z-kusagi-is-basinda-3128</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/z-kusagi-is-basinda-3128</guid>
                <description><![CDATA[Z KUŞAĞI İŞ BAŞINDA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya her nesille birlikte değişir ama bazı kuşaklar vardır ki sadece değişimin parçası olmaz, bizzat kendisi olur. İşte Z kuşağı tam da böyle bir nesil. Dijital çağın içine doğan, teknolojiyi öğrenmek zorunda kalmayan, aksine onunla büyüyen bu kuşak artık iş hayatında. Ve kabul edelim; alıştığımız düzeni sessizce ama köklü bir şekilde dönüştürüyor. Z kuşağını anlamak için önce onların dünyasına bakmak gerekir. Onlar için internet bir araç değil, yaşamın doğal bir uzantısı. Bilgiye ulaşmak onlar için bir ayrıcalık değil, sıradan bir refleks. Bu nedenle sorgulayan, araştıran ve kolay kolay “çünkü öyle” cevabıyla tatmin olmayan bir yapıdalar. İş hayatına da bu bakış açısıyla giriyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden iş hayatında sadakat, uzun yıllar aynı yerde çalışmakla ölçülürdü. Şimdi ise Z kuşağı için sadakat, anlam buldukları yerde kalmak demek. Onlar için bir iş sadece maaş değildir. Değer görmek, kendini geliştirmek, fikirlerinin önemsenmesi ve bir amaca hizmet etmek en az maddi kazanç kadar önemli. Bu yüzden klasik “çalış, sabret, yüksel” anlayışı yerini daha hızlı, daha esnek ve daha anlam odaklı bir yaklaşıma bırakıyor. Z kuşağı, özgürlüğüne düşkün bir kuşak. Katı kurallar, hiyerarşik baskılar ve sorgulanamayan otoriteler onların dünyasında pek karşılık bulmuyor. Çünkü onlar, iletişimin yatay olduğu, fikirlerin serbestçe ifade edildiği bir ortamda büyüdü. Bu yüzden iş yerinde de aynı özgürlüğü talep ediyorlar. Bu durum bazen “disiplinsizlik” olarak yorumlansa da aslında bu, farklı bir disiplin anlayışının göstergesi. Onlar sonuç odaklı; nasıl çalıştıklarından çok ne ürettikleriyle ilgileniyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elbette bu yeni yaklaşım, eski kuşaklarla zaman zaman çatışmalara neden olabiliyor. Deneyim ile hız, gelenek ile yenilik arasında bir gerilim yaşanıyor. Ancak bu çatışma aslında bir kriz değil, bir dönüşümün işareti. Çünkü her yeni nesil, bir öncekinin eksiklerini tamamlayarak ilerler. Z kuşağı da iş hayatına esneklik, yaratıcılık ve dijital zekâ katıyor. Bu kuşağın en dikkat çeken özelliklerinden biri de çok yönlülüğü. Tek bir mesleğe bağlı kalmak yerine, farklı alanlarda kendini geliştirmeyi tercih ediyorlar. Aynı anda birden fazla işi yürütebiliyor, freelance çalışabiliyor, kendi projelerini oluşturabiliyorlar. Bu da iş dünyasında “tek kalıp” anlayışını kırıyor ve yeni çalışma modellerini beraberinde getiriyor. Ancak Z kuşağını sadece övgüyle anlatmak da gerçekçi olmaz. Sabırsızlık, çabuk sıkılma ve sürekli yenilik arayışı, zaman zaman derinleşmenin önünde engel oluşturabiliyor. Hızlı tüketilen içeriklerle büyüyen bir nesil olarak, uzun soluklu süreçlere adapte olmakta zorlanabiliyorlar. Bu da iş hayatında istikrar konusunda soru işaretleri yaratıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama belki de bu noktada sorulması gereken asıl soru şu: Z kuşağı mı uyum sağlamalı, yoksa sistem mi değişmeli? Çünkü dünya zaten değişiyor. Teknoloji, iletişim, üretim biçimleri dönüşüyor. Bu dönüşümün içinde eski kuralları aynen korumaya çalışmak ne kadar mümkün? Z kuşağı iş hayatına sadece bir nesil olarak değil, bir zihniyet olarak giriyor. Daha özgür, daha sorgulayıcı, daha anlam arayan bir zihniyet… Bu da iş yerlerini sadece çalışma alanı olmaktan çıkarıp, birer deneyim ve gelişim alanına dönüştürüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak Z kuşağı, iş hayatının “zor nesli” değil; “farklı nesli”. Onları anlamak, sadece gençleri anlamak değil; geleceği anlamaktır. Çünkü yarının dünyasını şekillendirecek olanlar onlar. Ve görünen o ki, bu dünya daha esnek, daha hızlı ama aynı zamanda daha anlamlı bir yer olacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de yapılması gereken, bu değişime direnmek yerine onu anlamaya çalışmak. Çünkü her yeni kuşak, eskiye bir eleştiri değil; geleceğe bir davettir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 19:04:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Artık Kimse Kimseye Tahammül Edemiyor: Toplum Neden Bu Kadar Gergin?</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/artik-kimse-kimseye-tahammul-edemiyor-toplum-neden-bu-kadar-gergin-3127</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/artik-kimse-kimseye-tahammul-edemiyor-toplum-neden-bu-kadar-gergin-3127</guid>
                <description><![CDATA[Artık Kimse Kimseye Tahammül Edemiyor: Toplum Neden Bu Kadar Gergin?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar kapı önlerinde akşam serinliğinde kurulan sandalyeler vardı… Komşular birbirine “bir çay koy da geleyim” diye seslenir, çocuklar sokakta oyun oynarken anneler pencereden göz kulak olurdu. Birinin derdi, diğerinin derdi sayılır; birinin sevinci, mahalleye yayılırdı. İnsanlar birbirine daha yakındı… belki fiziksel olarak değil ama kalben, ruhen, vicdanen çok daha yakındı. Hatta bazen aynı sofraya oturmak için özel bir davete bile gerek olmazdı; kapı çalınır, “ben geldim” denirdi sadece… Ve bu bile yeterdi. Çünkü o zamanlar insanlar birbirine yabancı değildi, birbirinin yükünü taşıyan, acısını bölüşen, sevincini çoğaltan birer yol arkadaşıydı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şimdi ise kalabalıklar içindeyiz ama yalnızız. Aynı masada oturup aynı ekrana bakıyor, aynı evde yaşayıp birbirimizi duymuyoruz. Ve en acısı… artık kimse kimseye tahammül edemiyor. Bir bakış, bir söz, hatta bazen sadece bir sessizlik bile yanlış anlaşılıyor. Kalpler hızla kırılıyor, köprüler kolayca yıkılıyor. Oysa eskiden insanlar kırılınca susmaz, konuşur; uzaklaşmaz, yaklaşırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ne oldu bize?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaman mı değişti, yoksa biz mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında cevap biraz ikisi… ama en çok da biz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat hızlandı. Her şey “hemen şimdi” olsun istiyoruz. Beklemek bize ağır geliyor, sabretmek ise neredeyse unutulmuş bir erdem gibi… Bir mesaj geç cevaplanınca kırılıyoruz, trafikte biri önümüze geçince öfkeleniyoruz, farklı bir fikir duyunca tahammülümüz tükeniyor. Çünkü artık dinlemiyoruz… anlamıyoruz… sadece cevap vermek için bekliyoruz. Oysa eskiden insanlar konuşurken gözlerinin içine bakılırdı; sözün değil, duygunun peşinden gidilirdi. Şimdi gözler ekranda, kalpler kapalı. Parmaklarımız hızlı ama kalbimiz yavaşladı sanki… hissetmek yerine tepki vermeyi seçiyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerginliğimizin bir diğer nedeni de yükümüzün artması. Geçim derdi, gelecek kaygısı, belirsizlikler… Herkesin içinde görünmeyen bir fırtına var. İnsanlar yorgun… hem de çok yorgun. Ama dinlenemiyorlar. Çünkü bedenleri dursa bile zihinleri susmuyor. Geceleri bile düşünceler konuşuyor, endişeler büyüyor, korkular içten içe yankılanıyor. Bu da en küçük bir kıvılcımı bile yangına çeviriyor. Bir bakıyorsun küçücük bir mesele büyüyor, kırgınlıklar derinleşiyor, insanlar birbirine uzaklaşıyor. Oysa çoğu zaman mesele o an yaşanan değil… içimizde biriktirdiğimiz her şeyin taşması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir de kıyas var… Eskiden insanlar kendi hayatını yaşardı. Şimdi herkes başkasının hayatını izliyor. Kim ne giymiş, nereye gitmiş, ne almış… Sürekli bir yarış hali. Ama bu yarışın ne başlangıcı belli ne de bitişi… Ve en acısı, çoğu zaman kazananı da yok. Çünkü bu yarış insanın kendisiyle barışını bozuyor. Bu da içten içe bir huzursuzluk, bir eksiklik duygusu yaratıyor. İnsan kendine yetememeye başlıyor. Ve kendine yetemeyen insan, başkasına nasıl tahammül etsin? Kendi içindeki boşluğu dolduramayan biri, dış dünyaya nasıl huzur versin?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama belki de en önemlisi… sevgiyi ifade etmeyi unuttuk.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden “gel sarılayım” derdik, şimdi “mesaj atarım” diyoruz. Eskiden “yanındayım” demek için kapıya giderdik, şimdi bir emojiyle geçiştiriyoruz. Duygularımız azalmadı aslında… ama onları göstermeyi ihmal ettik. Sevgi içimizde var ama dışarı çıkamıyor. Söylenmeyen sevgi, paylaşılmayan duygu zamanla köreliyor. Sevgi gösterilmeyince, anlayış beslenmeyince, sabır büyütülmeyince… tahammül de doğal olarak yok oluyor. Çünkü insan ancak sevdiğine sabreder, anladığına tahammül eder.Oysa tahammül dediğimiz şey, sevginin sabırlı halidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birini anlamaya çalışmak, hemen yargılamamak, kırıcı olmamak… bunlar büyük şeyler değil gibi görünür ama aslında bir toplumu ayakta tutan en güçlü bağlardır. Biz o bağları zayıflattık. Belki farkında olmadan, belki mecburiyetten, belki de alışkanlıktan… Ama her zayıflayan bağ, bizi biraz daha yalnızlaştırdı. Ve yalnızlaşan insan daha çabuk öfkelenir, daha çabuk kırılır, daha az tahammül eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama iyi haber şu: Kaybettiğimiz şeyi geri kazanabiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü insanın özü değişmez… sadece üzeri tozlanır. Ve o tozu silmek bizim elimizde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeniden dinlemeyi öğrenebiliriz. Birine cevap vermek için değil, gerçekten anlamak için kulak verebiliriz. Küçük şeylere kızmak yerine derin bir nefes alıp kendimize “gerçekten buna değer mi?” diye sorabiliriz. Birine sert davranmadan önce onun da bir yük taşıdığını hatırlayabiliriz. Çünkü herkesin görünmeyen bir hikayesi var. Kimse dışarıdan göründüğü kadar güçlü değil aslında… herkes bir yerinden kırık, bir yerinden eksik.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de başlamamız gereken yer çok basit…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir tebessüm.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir “nasılsın?”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir “anlıyorum seni.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir “haklı olabilirsin…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir “gel, konuşalım…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnan… bazen bir insanın bütün gününü, hatta belki hayatını değiştiren şey, sadece anlaşılmış hissetmektir. Küçük bir iyilik, beklenmedik bir nezaket, içten bir bakış… bunlar hâlâ dünyanın en güçlü şeyleri.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumun gerginliği aslında bireyin içindeki gerginliğin yansımasıdır. İçimiz ne kadar huzurluysa, dışımız da o kadar yumuşak olur. O yüzden çözüm dışarıda değil… içimizde başlıyor. Kendimize biraz daha şefkat gösterdiğimizde, hatalarımızla barıştığımızda, eksiklerimizi kabullendiğimizde… başkalarına da daha nazik davranmaya başlıyoruz. Çünkü kendine sert olan, dünyaya da sert olur. Kendine merhamet eden ise herkese merhamet eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmayalım…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes biraz kırgın, herkes biraz yorgun, herkes biraz eksik…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama herkes aynı zamanda sevilmek istiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de artık daha fazla haklı olmaya değil, daha fazla anlayışlı olmaya ihtiyacımız var. Daha fazla konuşmaya değil, daha çok hissetmeye… Daha fazla tepki vermeye değil, biraz durup düşünmeye… Belki de bazen susmak, bazen geri çekilmek, bazen alttan almak kaybetmek değil… tam tersine insan kalabilmenin en güçlü halidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü bu dünya, bağıranların değil… anlayanların omuzlarında yükselecek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de her şey, bir gün birimizin sabretmesiyle değişecek. Birimizin kırmak yerine onarmayı seçmesiyle… birimizin öfke yerine sevgiyi koymasıyla… birimizin “ben değil biz” demesiyle…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kim bilir…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki o biri, sensin.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de değişim, tam da şu an… bu satırları okurken kalbinde başladı. ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya yeni bir yazımda görüşmek üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ -YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 18:56:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İSTANBUL’UN KALBİNİN ATTIĞI YER  EMİNÖNÜ….</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/istanbulun-kalbinin-attigi-yer-eminonu-3126</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/istanbulun-kalbinin-attigi-yer-eminonu-3126</guid>
                <description><![CDATA[İSTANBUL’UN KALBİNİN ATTIĞI YER  EMİNÖNÜ….]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’a gelipte Eminönü’ne uğramayan sanırım yoktur… Hele ki Eminönü’nde köprü altında sandallarda satılan balık-ekmeğin tadı asla unutulmaz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı illerimiz vardır, merkez ilçesinin adı şehrin önüne geçmiştir mesela: Kocaeli - İzmit, Sakarya - Adapazarı gibi.. İşte bence de İstanbul’un merkez ilçesi olsa olsa Eminönü olurdu…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul…. Şiirlere tema olmuş bir şehir…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Orhan Veli demiş ya…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“ İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Serin serin Kapalıçarşı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvercin dolu avlular</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çekiç sesleri geliyor doklardan</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demiştim, Eminönü’ne uğrayıpta, Haliç kenarındaki köprünün altında sandallardan Balık - ekmek yemenin tadı doyumsuz bir lezzettir diye…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysaki, şeker denilince akla ilk gelen bir isim de vardı “Hacı Bekir” onunda tarihi dükkanı buradadır, Tahtakale’yi gezerken kokusuyla bizi büyüleyen Meşhur Mehmet Efendi Kahvesicisi, Yeni Cami’nin hemen kenarında Milli Piyangocu Nimet Abla’nın gişesi, Yeni Cami önünde kuşlara yem atmak, Çiçek pazarını dolaşmak Eminönü klasiğidir. Mısır Çarşısı’nı şimdilik anlatmak istemiyorum çünkü o başlı başına bir yazı konusu olur, inşallah ileride onuda yazarım, biz dönelim tekrar Eminönü’ne…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İstanbul’un kalbinin attığı yer” diye başlık atarken inanın abartmadım, gerçekten de öyleydi, Beyoğlu yakasına geçmek için köprüyü geçmeniz, karşıya yani Kadıköy, Üsküdar veya Boğaz gezisi yapmak isterseniz yine orada vapurlara binmek, aldığınız bir simiti martılarla paylaşarak, sıcacık çay eşliğinde yemek, benim için vazgeçilmez güzellikte bir gezidir.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Osmanlı zamanından günümüze Eminönü bir ticaret merkezi olarak gelmiştir, diyebilirim… Hatırlarım, gençlik yıllarımda Eminönü’nde Sebze, Meyve Hali vardı, İstanbul’un tüm yiyeceği oradan gelirdi hatta Haliç’te biraz içeriye Unkapanı’na doğru gidip, şimdilerde özel bir üniversite olan eski Cibali Sigara Fabrikası’nın tarihine baktığımızda bu fabrikayı Osmanlı’lar bilinçli olarak Haliç kıyısına kurmuşlardı çünkü İzmir ya da yurtdışından gelen tütünün buraya “Motor” denilen küçük deniz taşıtları ile getirildiği, oradan hamallar tarafından fabrikaya çekilip sigara yapıldığını yazar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eminönü dile gelse… Nice buluşmalara, kavuşmalara, ayrılışlara sahne olmuştur, İstanbul’a hiç gelmeyen biri bile izlediği Türk Filmlerinde o kadar çok görmüştür ki burayı, gördüğü an burasının Eminönü olduğunu hemen anlar.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Eminönü kimine göre İstanbul’un kalbi, kimine göreyse sadece kalabalık, karmaşa, kargaşa bir yer. Kimisi kuşlara yem verdiği için mutlu, kimileriyse tarihe dokunabildiği için… Surların içinde, İstanbul’un tarihi çekirdeği içinde yer alır Eminönü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hepimiz meydanda kuşlara yem atarız da kaçımız başımızı kaldırır hemen dibindeki Sultan Camilerinin en şahanelerinden biri olan Yeni Camii ya da diğer adıyla Valide Sultan Camii’ne bakarız? Kaçımız tüm sorunlarımızı dışarıda bırakıp bu şaheserin içine girer gezeriz? Biz öyleyiz işte… Tarihin kendisini yaşamak yerine herseye yüzeysel bakarız.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İhtiyaçlarını karşılayabileceğin, aradığın her şeyi bulabileceğin İstanbul’da tek yer Eminönü’dür, kullanılan diğer bir adı ise Tahtakale’dir.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tahtakale Bizans’tan Osmanlı’ya oradan günümüze hep ticareti, iş hayatını ve parayı çağrıştırmıştır. Mal canın yongası elbette ama bir de insanın şehrin sesini duyması, anlattıklarını dinlemesi var ki, işte o “Hayali Cihan Değer”… Bu düşüncelerle yola çıktık; bir Sinan şaheserini ve ona eşlik eden tarihi yapıları görmeye ve hikayelerini dinlemeye geldik Tahtakale’ye…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tahtakale’nin labirent benzeri sokaklarını keşfetmek size İstanbul’un eski günlerini hatırlatacak; insanların hediye olarak tahta kaşık aldıkları, pazarlık ettikleri, pazarlık ederken de ahbaplık kurdukları günleri… Bu sokaklarda aradığınız hemen hemen her şeyi bulabilirsiniz; paketleme malzemeleri, çocuk oyuncakları, incik-boncuk, bıçak, baskül, yorgan ve hatta yeni yıl süsleri…Bunların yanı sıra baharatların her türünün bulunduğu ünlü Mısır Çarşısı’nı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarihte Eminönü adını nereden almıştır diye soracak olursanız, onu da anlatmadan geçmeyeyim. Bilindiği üzere Eminönü boğazın kıyısında, bir de dünyada başka bir benzeri olmadığından “Golden Horn” (Altın boynuz) olarak bilinen doğal liman Haliç’te dış ülkelerden, Osmanlı'da dış ticaretin ve gümrüklerin merkeziydi. Gelen tüm ticaret gemileri burada demir atar ve yüklerini boşaltırdı, malları denetleyen ve devlet adına çalışan gümrük memurlarına "Emin" denirdi. O dönem Gümrük mallarını denetleyen ve vergi toplayan gümrük evlerinde görevli "Emin" memurlarının bulunduğu, adalet ve ticaretin denetlendiği liman bölgesi olması nedeniyle "Eminlerin önü" anlamında Eminönü adını almıştı, zamanla bu isimle anılmaya başlandığından İsmi “Eminönü” olarak kalmıştır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve birgün sizlerinde yolu Eminönü’ne düşerse, kuşlara yem atmayı, köprü altından alacağınız balık ekmeği, Hacı Bekir’in meşhur “Demirhindi şerbeti” eşliğinde yemeği, üzerine de Mehmet Efendi’den sade bir Türk Kahvesi içmeyi unutmayın olur mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu haftalıkta bu kadar.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşça kalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 19:05:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KREDİ KARTLARIYLA ONUN SAYESİNDE TANIŞTIK FRANK MCNAMARA</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/kredi-kartlariyla-onun-sayesinde-tanistik-frank-mcnamara-3125</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/kredi-kartlariyla-onun-sayesinde-tanistik-frank-mcnamara-3125</guid>
                <description><![CDATA[KREDİ KARTLARIYLA ONUN SAYESİNDE TANIŞTIK FRANK MCNAMARA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Paramızın değeri düştükçe, kredi kartlarına yüklenir olduk, çünkü hayat pahalılığında tomarla para vermektense, cebimizdeki Kredi kartını, üstelik şifreye bile gerek kalmadan, temassız olarak kullanmak çok basitti, aslında bizleri çılgın bir bataklığa sürüklüyordu, ama Atalarımız demiş ya, “Ayağını yorganına göre uzat” diye, gelirinin üstünde giderin olursa tabiki bataklığa sürüklenmiş olursun, oysaki Kredi kartı kullanmak kendi kurallarını koyarsan çok kolaydır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben kredi kartı kullanmayan kimseye rastlamadım, markette, restaurantta, sinemada vb.her yerde illaki bu kartı kullanıyoruz cebinizdeki cüzdanı çıkartın bakalım kaç kart kullanıyorsunuz… Bankalar eskiden olduğu gibi kumbaralar değil, Kredi kartları dağıtıyorlar… Her şey çok ama çok basit… Kredi kartı nasıl bulundu? İstermisiniz bugünkü yazımda sizlere kredi kartının doğuşundan başlayıp günümüze gelene kadar geçirdiği evreleri anlatmamı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Takvimler 1949 yılının soğuk bir kış günü olan Şubat ayınını gösterdiğinde ABD de “Hamilton” Credit Corporation firmasının yöneticisi Frank McNamara, iki meslektaşını yanına alıp, onları New York’ta zarif ve lüks bir restoran olan ‘‘Major's Cabin Grill’ da yemek yemeye davet etti.&nbsp;Akşam yemeği, ödeme zamanı gelene kadar çok iyi geçmişti, yemekler yenildi, sohbetler edildi iş faturayı ödemeye gelmişti, Frank, cebinde defalarca cüzdanını aradı ama bulamadı.&nbsp;Mükemmel bir veznedardı, bu durum karşısında çok utanmıştı. &nbsp;Eşine telefon açtı, eşi vakit geçirmeden faturayı ödemek için gereken parayı restorana getirmişti. Frank çok utanmıştı, sonradan bu durum herkesin başına gelebilirdi diye düşünüp biraz rahatlamıştı. İşte bu olay karşısında insanların nakit taşımaya ihtiyaç duymadan her yerde ödeme güvenilirliğini gösterebilecekleri bir sistem düşünmesine yol açtı ve ilk kredi kartı olan Diners Club -Cenadores Club- bu tesadüf sonucu ortaya çıktı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu olayın ardından tam bir yıl geçmişti Şubat 1950’de Frank Mc Namara, yine aynı restoranda yani‘ ‘Major's Cabin Grill’e yemek yemek için avukatı Ralp Schneiderkezi ile birlikte geldi ve yemekler yendi, bu kez hesabı nakit olarak değilde, elindeki Diners kartıyla ödedi.&nbsp;Bu kart, bugün kullandığımız kredi kartlarının ilkiydi, tabiki şimdiki gibi plastikten değil, kartondan yapılmıştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kartın ön yüzünde kart sahibinin adı, imzası, geçerlilik tarihi ve “Diners Club” işareti vardı;&nbsp;arka yüzünde ise kartın kabul koşulları açıkça belirtilmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Diners Club’ın kurucuları bu kartlardan kopyalar çıkartıp arkadaşlarına, akrabalarına, tanıdıklarına, toplamda yaklaşık 200 kişiye hediye ettiler New York ve çevresinde bu yeniliğe inanan 14 restoran, Diners Club kartlarını ödeme aracı olarak kullanımını kabul etti.&nbsp;Diners Club üyeleri yıllık üç dolar ücret ödediler ve restoranlarda tanındıkları için imzaları ödeme sözü olarak yeterliydi. Kartın sloganı ise “Dine and sign”dir (Ye ve imzala). Diners Club kredi kartının piyasada kabul görmesi ve yoğun şekilde kullanılması üzerine ABD'de bankalar da bu alanda faaliyet gösterdi ve kredi kartı dünyada ilk kez ABD’de kullanılmaya başladı..&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Herkes bu ilk kredi kartına çok sıcak bakıyordu, Diners kartı hızla yayıldı ve 1958’de Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk rakibi olan “American Express” kart ortaya çıktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Avrupalılar kredi kartı sistemine ABD’de olduğu gibi pek sıcak bakmadılar, onun içindir ki, Avrupada ABD'de olduğu gibi hızlı bir gelişme göstermedi. Avrupada ilk Fransa'da 1960'lı yıllarda "Card Blanche" adlı bir kredi kartı çıkarılmasına rağmen, uygulama 1970'lerden sonra yaygınlaştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kredi kartı öncülerinden Bank of America 1965 yılında mavi / beyaz / altın sarısı renklerden oluşan "Bank Americard"ı çıkarmaları için bankalara lisans vermeye başladı. 16 Ağustos 1966'da California'da bir grup banka ICA (International Card Association) adı altında bir araya geldi ve 1969'da “Master Charge”adını kullanmaya başlayarak içice geçmiş iki yuvarlağı logo olarak benimsedi. Bugünkü MasterCard adına 1979 yılında geçildi. Kredi kartı sisteminde meydana gelen uluslararası büyüme sonucunda, 1974 yılında International Bank Americard "BANCO" kurulmuştur. Bank Americard'ın adı 1977 yılında VISA olarak değiştirildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kredi kartı Türkiye’ye ne zaman geldi? Diyecek olursanız, onu da anlatayım sizlere…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de kredi kartlarının kullanımının yaygınlaşması 1980’lerin sonlarına ve 1990’lı yıllara denk geliyor. Bu dönemde, Türkiye’de bankacılık sektörünün gelişmesiyle birlikte kredi kartlarının kullanımı da artmaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1987 yılında Türkiye İş Bankası tarafından Mastercard kredi kartı hizmeti başlatıldı. Yine aynı dönemde Yapı Kredi, ilk kredi kartını pazara sundu.&nbsp; Diğer bankalar da kredi kartı hizmetlerini başlattı ve kredi kartlarının kullanımı yaygınlaştı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde dünyada, iki milyon insan kredi kartı kullanmaktadır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Frank McNamara’nın unutkanlığı sayesinde bugün nakit taşımadan büyük miktarda mal ve hizmet için ödeme yaparken kredi kartını kullanabiliyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün kredi kartları çok yaygın kullanımda, ben genelde nakit taşımıyorum, kredi kartı tüm alışverişimi yapıyor zaten ama benden size bir dost tavsiyesi yazımın başında bir Atasözünden bahsetmiştim diyordu ki “Ayağını yorganına göre uzat” çok doğru bir söz bu, gelirinizin üstünde harcama yaparsanız, ay sonunda ödeyemez duruma düşersiniz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 19:02:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TOPLUMSAL MUTLULUK…</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/toplumsal-mutluluk-3124</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/toplumsal-mutluluk-3124</guid>
                <description><![CDATA[TOPLUMSAL MUTLULUK…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumun huzurlu ve mutlu olması, yalnızca bireylerin değil, aynı zamanda devletin ve kurumların da ortak sorumluluğudur. Emekliler, çalışanlar, öğrenciler, çiftçiler ve toplumun tüm kesimleri kendilerini güvende, değerli ve umutlu hissettiklerinde gerçek anlamda toplumsal mutluluk sağlanabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Emekliler için mutluluk, yıllarca verdikleri emeğin karşılığını alabilmekle başlar. Geçim sıkıntısı yaşamadan, sağlık hizmetlerine kolay erişerek ve sosyal hayata katılabilecekleri imkanlara sahip olarak yaşamlarını sürdürmeleri büyük önem taşır. Kendilerini toplumdan dışlanmış değil, saygı duyulan bireyler olarak. Mutluluğun temelinde adil ücret, güvenli çalışma koşulları ve iş-yaşam dengesi yer alır. İnsanlar emeklerinin karşılığını aldıklarında ve gelecek kaygısı taşımadıklarında daha verimli, daha huzurlu olurlar. Aynı zamanda iş yerinde saygı görmek ve gelişim fırsatlarına sahip olmak da mutluluğu artırır.Kaliteli ve eşit eğitim imkanlarıyla mümkündür. Geleceğe umutla bakabilen, kendini geliştirme fırsatı bulan gençler hem bireysel hem de toplumsal olarak daha mutlu olur. Baskıdan uzak, destekleyici bir eğitim ortamı onların özgüvenini artırır. Çiftçilerimiz ise üretimin temel taşlarıdır. Onların mutlu olması; emeklerinin karşılığını alabilmeleri, doğal koşullara karşı desteklenmeleri ve sürdürülebilir tarım imkanlarına sahip olmalarıyla sağlanır. Üreten bir kesimin güçlü olması, toplumun genel refahını da doğrudan etkiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halkın genel mutluluğu ise adalet, güven ve eşitlik duygusuyla yakından ilişkilidir. İnsanlar kendilerini güvende hissettikleri, haklarının korunduğu ve fırsat eşitliğinin sağlandığı bir toplumda daha huzurlu yaşarlar. Sosyal dayanışmanın güçlü olduğu, insanların birbirine saygı duyduğu bir ortam toplumsal mutluluğun temelini oluşturur. Sonuç olarak, toplumsal mutluluk; her kesimin ihtiyaçlarının gözetildiği, adil ve kapsayıcı bir düzenle mümkündür. Her bireyin değerli olduğu ve umutla geleceğe bakabildiği bir toplum, gerçek anlamda mutlu bir toplumdur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman olduğu gibi sağlığınıza dikkat edin diyoruz. Sağlıklı olmak da mutluluktur. Hoş çakalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 19:00:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANCAK İŞE YARIYORSAM DEĞERLİYİM.”  BİR SİSTEMİN ANATOMİSİ</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/ancak-ise-yariyorsam-degerliyim-bir-sistemin-anatomisi-3123</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/ancak-ise-yariyorsam-degerliyim-bir-sistemin-anatomisi-3123</guid>
                <description><![CDATA[ANCAK İŞE YARIYORSAM DEĞERLİYİM.”  BİR SİSTEMİN ANATOMİSİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu bir düşünce değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu bir inanç da değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu, erken dönemde öğrenilmiş bir sinir sistemi organizasyonudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve insanın kendisiyle, başkalarıyla ve hayatla kurduğu tüm ilişkiyi belirler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern psikoloji literatüründe bu yapı; bağlanma travması (attachment trauma), gelişimsel travma ve eş-bağımlı ilişki örüntüleri ile birlikte ele alınır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişinin sadece ne düşündüğünü değil, nasıl düzenlendiğini belirler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Başlangıç: Değerin koşullu öğrenilmesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk doğduğunda kendini sorgulamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değerini kanıtlamaya çalışmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Olduğu haliyle yeterlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama eğer bakım verenle ilişki:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠tutarsızsa</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠duygusal olarak geri çekiliyorsa</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠ancak belirli davranışlarla yakınlık kuruluyorsa çocuk şu sonucu çıkarır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben olduğum için değil, işe yaradığım için kabul ediliyorum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu noktada kritik bir kırılma oluşur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değer, varoluştan kopar ve işlevselliğe bağlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu öğrenme bilişsel değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sinir sistemi düzeyinde kodlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk, bağın devamını sağlayan davranışları tekrarlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu süreç, literatürde “fawn response” olarak tanımlanan uyumlanma tepkisinin temelini oluşturur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Uyumlanma: Kendinden vazgeçerek bağı korumak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocuk için en büyük tehdit yalnızlıktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden sistem şu kararı verir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kendimden vazgeçerim ama bağı korurum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu karar bilinçli değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sinir sistemi düzeyinde gerçekleşir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve çocuk zamanla:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠kendi duygularını geri çeker</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠karşı tarafın ihtiyaçlarını öne alır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠“sorun çıkarmayan” olmayı öğrenir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu bir karakter değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu, bağ kaybını önlemek için gelişmiş bir hayatta kalma stratejisidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu noktada düzenleme dışarıdan sağlanır (co-regulation).</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi kendi içinden değil, başkalarının tepkisi üzerinden dengelenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Kimlik oluşumu: İşlev = benlik</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu strateji tekrarlandıkça davranış olmaktan çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlik haline gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi artık:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠hisseden biri değil, düzenleyen biridir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠var olan biri değil, işe yarayan biridir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve “Ben kimim?” sorusunun cevabı şuna dönüşür:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“İhtiyaç duyulan kişiyim.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikanalitik literatürde bu yapı, “false self” olarak tanımlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi gerçek benliğiyle değil, uyum sağlayan benliğiyle var olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠İç mekanizma: Sürekli aktif bir sistem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sistem dışarıdan güçlü görünür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama içeride sürekli çalışan bir alarm vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sinir sistemi şu modda kalır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sürekli tetikte olma</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum, otonom sinir sisteminin sempatik aktivasyonunun kronik hale gelmesiyle ilişkilidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beyin şunu varsayar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠“Her an bir şey ters gidebilir”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠“Kontrol etmezsem kaybederim”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠“Gevşersem risk artar”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden kişi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠rahatlayamaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠anda kalamaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠zihinsel olarak hiç durmaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum klinik olarak kronik anksiyete olarak görülür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama özünde şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kapanmayan bir alarm sistemi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Mükemmeliyetçilik: Kontrolün psikolojik formu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yapı çoğu zaman “mükemmeliyetçilik” olarak adlandırılır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bu bir özellik değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu, kontrol üzerinden güvenlik üretme çabasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukken öğrenilen denklem şudur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠Hata = Risk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠Eksiklik = Reddedilme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden yetişkinlikte sistem şöyle çalışır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kusursuz olursam güvende olurum.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bu sistemin temel problemi vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Asla tamamlanmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü güvenlik dış koşullara bağlanmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠İlişkiler: Kendini silerek bağ kurmak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yapı en net ilişkilerde ortaya çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠verir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠taşır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠düzenler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠idare eder</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama kendini göstermez. Çünkü içte şu inanç vardır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben ne kadar az olursam, o kadar kalırım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle ilişkide görünmez bir denge oluşur:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠biri verir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠diğeri alışır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yapı eş-bağımlı (codependent) ilişki örüntüsü olarak tanımlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠İstismar neden oluşur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu kişiler sınır koyamadığı için değil,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>sınırı hissedemedikleri için istismara açık hale gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Burada kritik kavram interosepsiyondur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi kendi içsel sinyallerini (rahatsızlık, sınır, ihtiyaç) yeterince algılayamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden sistem otomatik çalışır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠karşı tarafın ihtiyacını algılar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠kendi ihtiyacını bastırır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en kritik nokta:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sınırı hissedemeyen biri, ihlali de fark edemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Sınır koyduğunda neden kriz olur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sistem için sınır koymak bir davranış değildir. varoluşsal bir tehdittir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sinir sistemi bunu şöyle algılar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bağ kopuyor → yalnız kalacaksın → tehlike”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu, sinir sisteminin tehdit algısının abartılı çalışmasıyla ilişkilidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden kişi sınır koyduğunda:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠yoğun anksiyete yaşar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠suçluluk hisseder</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠utanç duyar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠geri adım atar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Ruhsal belirtiler: Aynı sistemin farklı yüzleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ortaya çıkan sorunlar ayrı ayrı hastalıklar değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı mekanizmanın farklı dışavurumlarıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anksiyete</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sistem sürekli tetikte olduğu için, tehlike yokken bile tehlike hissedilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Panik</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bastırılan duygular beden üzerinden dışa çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Depresyon</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sistem uzun süre yük taşıdığında kapanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duygusal donukluk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihin şunu öğrenir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hissetmek riskli.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden sistem, polyvagal teoriye göre dorsal vagal kapanmaya geçer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi ne tam iyi hisseder ne de tam kötü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sadece uzak hisseder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaçış davranışları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşırı çalışma, meşguliyet, bağımlılıklar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunlar regülasyon çabalarıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Kısır döngü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi değer hissetmek için verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Verdikçe kendinden uzaklaşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzaklaştıkça daha çok vermek zorunda hisseder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu süreç self-abandonment olarak tanımlanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠En derin nokta: Çaresizlik</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir noktada kişi şunu hisseder:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne yaparsam yapayım değişmiyor.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum öğrenilmiş çaresizliktir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠En ağır farkındalık</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ben hep başkalarının hayatını taşıdım</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ama kendi hayatımı yaşamadım.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Sorunun özü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorun sınır koyamamak değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorun:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>insan olmanın güvenli şekilde öğrenilememiş olmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠İyileşme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyileşme bir karar değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu, sinir sisteminin yeniden öğrenmesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu süreç nöroplastisite ile mümkündür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi şunu deneyimlemeye başlar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠sınır koymak kayıp değildir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠ihtiyaç ifade etmek tehdit değildir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>•⁠ ⁠gevşemek risk değildir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve yavaş yavaş dış regülasyondan iç regülasyona geçer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişi hâlâ güçlüdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bunu kanıtlamak zorunda değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hâlâ verir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama kendinden vazgeçmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve ilk kez şunu hisseder:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değer, yapılana değil varoluşa aittir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 19:02:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>23 Nisan: Bir Çocuğun Gülüşünde Saklı Gelecek</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/23-nisan-bir-cocugun-gulusunde-sakli-gelecek-3122</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/23-nisan-bir-cocugun-gulusunde-sakli-gelecek-3122</guid>
                <description><![CDATA[23 Nisan: Bir Çocuğun Gülüşünde Saklı Gelecek]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı günler vardır, sadece takvimde bir tarih değildir… Kalbe dokunur, insanın içini ısıtır, umutla doldurur. 23 Nisan da işte tam olarak böyle bir gün… Sadece bir bayram değil; bir milletin geleceğini, en saf, en temiz duygulara emanet ettiği en özel gündür. Dünyada çocuklara armağan edilmiş ilk ve tek bayram olması ise onun ne kadar derin, ne kadar anlamlı bir miras olduğunu bir kez daha hatırlatır bize. Çünkü 23 Nisan, sadece bugünün değil, yarının da bayramıdır… Ve o yarın, çocukların gözlerinde saklıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>23 Nisan: Bir Çocuğun Gülüşünde Saklı Gelecek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı günler…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>23 Nisan 1920, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilan ettiği tarihtir. 23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Açılışı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan 1924'te bu günü bayram olarak ilan etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sadece bir tarih değil; milletin kendi iradesine sahip çıktığı, bağımsızlık yolunda attığı en güçlü adımlardan biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mustafa Kemal Atatürk, bu özel günü çocuklara armağan ederek geleceğin onlarda şekilleneceğine olan inancını göstermiştir. Çünkü Atatürk, çocukları sadece seven değil; onları bir milletin umudu, yarını ve en kıymetli emaneti olarak gören büyük bir liderdi. Onların özgür, bilinçli ve güçlü bireyler olarak yetişmesini her şeyden çok önemsemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden 23 Nisan, yalnızca bir bayram değil; çocuklara duyulan sevginin, güvenin ve inancın dünyadaki en anlamlı ifadesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir çocuğun gülüşü kadar içten, bir çocuğun hayali kadar sınırsızdır aslında bu bayramın ruhu… O yüzden 23 Nisan geldiğinde sokaklar başka güzel olur, okullar cıvıl cıvıl dolar, küçük kalpler büyük sevinçlerle atar. Ellerinde bayraklar, yüzlerinde kocaman bir tebessümle koşuşturan çocukları gördüğümüzde, içimizde bir yerler yeniden canlanır. Çünkü biz büyüsek de, içimizde hep o çocuk kalır… Ve 23 Nisan, o unutulmuş neşeyi yeniden hatırlatır bize.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu özel gün, sadece çocukların eğlendiği bir bayram değildir aslında. Aynı zamanda büyük bir sorumluluğun da hatırlatılmasıdır. Çünkü çocuklar, yarının mimarlarıdır. Onların nasıl büyüdüğü, nasıl sevildiği, nasıl anlaşıldığı… Bir ülkenin geleceğini şekillendirir. Bir çocuğun hayalini küçümsemek, aslında geleceği küçümsemektir. Ama bir çocuğun hayaline inanmak… İşte o, koca bir dünyayı değiştirebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>23 Nisan’ın en güzel yanlarından biri de çocukların gözünden dünyaya bakmayı öğretmesidir bize… Onlar gibi saf, onlar gibi içten, onlar gibi umut dolu olmayı… Belki de en çok buna ihtiyacımız var bugünlerde. Yorulmuş kalplerin, karışmış zihinlerin, ağırlaşmış hayatların içinde bir çocuğun kahkahası kadar iyileştirici çok az şey vardır. Çünkü çocuklar, en zor zamanlarda bile umut olmayı bilirler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve düşünün… Bir günlüğüne de olsa çocukların koltuklara oturduğu, söz sahibi olduğu bir dünyayı… Bu sadece bir sembol değil; aslında bir mesajdır. “Gelecek sizin” denilen güçlü bir sesleniştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sadece bir tarih değil; milletin kendi iradesine sahip çıktığı, bağımsızlık yolunda attığı en güçlü adımlardan biridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mustafa Kemal Atatürk, bu özel günü çocuklara armağan ederek geleceğin onlarda şekilleneceğine olan inancını göstermiştir. Çünkü Atatürk, çocukları sadece seven değil; onları bir milletin umudu, yarını ve en kıymetli emaneti olarak gören büyük bir liderdi. Onların özgür, bilinçli ve güçlü bireyler olarak yetişmesini her şeyden çok önemsemiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden 23 Nisan, yalnızca bir bayram değil; çocuklara duyulan sevginin, güvenin ve inancın dünyadaki en anlamlı ifadesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz çocuklara nasıl bir dünya bırakıyoruz? Daha umutlu mu, daha güzel mi, yoksa daha karmaşık ve zor mu? Çünkü çocuklar sadece bayramlarda hatırlanacak kadar küçük değil… Onlar her gün sevilmesi, korunması, anlaşılması gereken en kıymetli emanetlerimiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>23 Nisan, sadece çocukları mutlu etmek değil; onların yanında olmak, onları duymak, onların kalbine dokunmak demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve eğer bugün bir çocuğun yüzünü güldürebiliyorsak… İşte o zaman 23 Nisan gerçekten kutlanmış olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmayalım… Her çocuk bir dünyadır. Ve o dünyaya ne ekersek, gelecekte onu biçeriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun… ?&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya yeni bir yazımda görüşmek üzere sevgilerimle&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ- YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 14:36:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TOMRİS HATUN ( TARİHİN İLK KADIN HÜKÜMDARI)</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/tomris-hatun-tarihin-ilk-kadin-hukumdari-3121</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/tomris-hatun-tarihin-ilk-kadin-hukumdari-3121</guid>
                <description><![CDATA[TOMRİS HATUN ( TARİHİN İLK KADIN HÜKÜMDARI)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evlat annenin parçasıdır, evlat acısı ise acıların en büyüğüdür… Bu tartışılmaz…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evlat acısının bir anneye neler yaptırabileceğini hayal bile edemezsiniz, öğrenmek ister misiniz? Türk Tarihinin ilk kadın hükümdarı Tomris Hatun'un öyküsü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarihin sayfalarında gerilere gidelim, çok gerilere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Tomris” Bu kelimenin Türkçe’de karşılığı “Demir” anlamına geliyor. Bir kadın düşünün adının hakkını veren demir kadar güçlü bir kişiliğe sahip olan bir kadın. İşte bu kadın sizlere anlatmak istediğim Tomris Hatun; M.Ö. VII.yüzyılda yaşadığı düşünülen “Saka” veya literatürde “İskitler” olarak da bildiğimiz bu hükümdarlığın kraliçesidir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Saka (İskitler) Devleti M.Ö. VII ve III yüzyıllar arasında, batıda Trakya'dan başlayıp Orta Asya bozkırlarına, doğuda Moğolistan'ın Altay Dağları'na kadar uzanan coğrafyada yaşayan göçebe bir halktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Büyük hükümdar Alp Er Tunga’nın da torunu olarak bilinen bu Tomris Hatun, çocukluğundan beri at kullanmasını çok iyi bilen, kılıç ve okçulukta usta olan bir kadın figürüdür. Tomris Hatun eşini kaybettikten sonra kaderinden kaçamaz ve Saka Devletinin ilk kadın hükümdarı olarak başa geçer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sakaların baş düşmanı Pers Ordusuydu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pers Ordusu Babil’i ele geçirdikten sonra yeni topraklar kazanmak için Saka topraklarını fethetmek üzere sefere çıkmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tomris Hatun barışçıl bir politika izlemesine rağmen, Pers İmparatoru Büyük Kiros durmaksızın akınlar düzenliyor ancak yenilgiye uğrayıp, askerlerini geri döndürmek zorunda kalıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Saka’ların yıldırma taktiği olarak görülen bu hareket, Pers’leri epeyce yordu başka bir yol denemek isteyen Büyük Kiros kurnazca bir fikirle Tomris Hatun’un karşısına çıktı ve kendisiyle evlendiği takdirde daha fazla savaş olmayacağını vaad etti ama oldukça akıllı olan Tomris Hatun’u kandıramadı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu teklifinin reddedilmesini bir türlü hazmedemeyen Pers İmparatoru Büyük Kiros hileyle Saka’lara boyun eğdiremeyince asıl niyeti ortaya çıktı ve Aras Nehri üzerine ordularını getirdi. Nehrin geçilebilmesi için köprü inşa ettirmekten bile kaçınmayan bu hırs küpü İmparator aynı zamanda ilginç bir silah da kullanmaktan çekinmedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu silah eğitilmiş köpeklerdi ve savaş mevzilerine yerleştirildiler. Bir müddet sonra Tomris Hatun, Büyük Kiros’a elçi gönderdi ve ona kendilerine saldırmaktan vazgeçmelerini , eğer vazgeçmezse Saka ordusunu üzerlerine doğru yola çıkaracağını bildirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sefer geri çekilerek yıldırma taktiğinin sonuç vermeyeceğini düşünen Tomris Hatun, büyük bir mevzi seçip ordunun gelmesini bekledi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İki düşman ordu arasına eğlence çadırı yerleştiren Büyük Kiros, Pers ordusunun zayıf güçteki askerlerini bu ziyafet çadırında bırakıp çadırın içerisine güzel kadınlar, yiyecekler ve şarap yerleştirmişti. Bu tuzaktan haberi olmayan Sakalar&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>çadıra saldırı düzenleyerek birkaç Pers askerini öldürür ve eğlenceye devam ederler. Büyük Kiros’un, yaptığı bu şeytanca taktik başarı sağlar ve o çadırın içinde olan Tomris Hatun’un oğlu Spargapises’i İçki hilesiyle rehin alıp, daha sonra serbest bırakır, fakat çadırdan ayrıldıktan sonra Spargapises yaşadığı onursuzluk nedeniyle yaşamına son vermiştir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oğlunun ölüm haberi sonucu yıkılan ancak mücadeleye devam eden Tomris Hatun ünlü tehditiyle tarihe geçer ;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kana susamış Büyük Kiros! Sen oğlumu mertlikle değil ona içirdikçe sarhoş ettiğin şarapla öldürdün. Güneşe yemin ederim ki seni kanla doyuracağım!”.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pers İmparatoru Büyük Kiros bu tehdidi umursamayınca bu kez Sakalar tarafından savaş hazırlıkları başladı. Amcasını da katleden Perslere kini oğlunun öldürülmesiyle daha da güçlenen Tomris Hatun, ertesi gün sert bir savaşa girdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tomris Hatun, atlarını ölüme sürecek olan askerlerinin önünde durarak yürekleri titreten bir ses ile haykırdı:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Geride sadece bizler kaldık birçoğu kadınlardan, tıpkı erkeği kadar yiğit kadınlardan oluşan halk ve ordu”.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Perslerin esareti altına girmemekte kararlı olan Tomris Hatun ve Saka ordusu hepsi aynı anda coşkuyla haykırarak ant içtiler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaş başlamıştı, her yerde kahraman kadınların çığlıkları yankılanıyordu ve önde Tomris Hatun, arkada cesur askerleri, savaşa doğru gidiyorlardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yeryüzü daha önce böylesine bir ölüm, arzulu at süren millete tanık olmamıştı” diye anlatmaya başlamıştı tarihin babası Heradot ve şöyle devam etmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bir tarafta 9 bin kadın olmak üzere 13 bin askerlik Saka Ordusu, diğer tarafta 100 bin askerli Pers ordusu, her iki orduda uzun bir süre birbirleri üzerinde üstünlük sağlayamamıştı. Perslerin en çevik askeri birliği olan “Ölümsüzlere” karşı Sakaların ok atmakta ustaca maharetleri olan askerleri, onları savaş köpeklerine rağmen bozguna uğratmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tomris Hatun sözünde durdu ve Büyük Kiros'un kesilmiş kafasını kan dolu bir fıçıya atarak&nbsp;şu sözleri söyledi ;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sağ salim savaştan zaferle çıktım ama sen oğlumu hileyle öldürdün şimdi sana verdiğim sözü tutuyorum hayatında kan içmeye asla doymadın, şimdi benim elimden kana doyuyorsun”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde Türk kadınına ne denilirse densin, hala kadınlarımızda Tomris Hatun içgüdüsü, vatan sevgisi ve analık duygusu çok kuvvetlidir! Bir kadın olarak Tomris Hatunla gurur duyuyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumumuzda her ne kadar kadın ikinci plana atılsa da, kadınları eşit kabul edip onlara “Seçme ve Seçilme Hakkı”nı tanıyan Ata’mı ve Tomris Hatunu saygı ile anıyorum…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, hoş kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 19:02:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>23 NİSAN: EGEMENLİK VE GELECEK</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/23-nisan-egemenlik-ve-gelecek-3120</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/23-nisan-egemenlik-ve-gelecek-3120</guid>
                <description><![CDATA[23 NİSAN: EGEMENLİK VE GELECEK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>23 Nisan 1920, Türk milletinin tarih sahnesinde yeniden ayağa kalktığı, iradesine sahip çıktığı ve kaderini kendi elleriyle yazmaya karar verdiği eşsiz bir dönüm noktasıdır. Bu tarih, yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı değil; aynı zamanda “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.” ilkesinin hayata geçirildiği, bağımsızlık ruhunun kurumsallaştığı gündür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yönüyle 23 Nisan, bir milletin küllerinden doğuşunun, esareti reddedişinin ve hürriyet uğruna verdiği büyük mücadelenin simgesidir. Anadolu’nun dört bir yanında yokluk, işgal ve umutsuzluk hâkimken; milletin bağrından çıkan bir irade, tüm dünyaya şu mesajı vermiştir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu topraklarda söz de karar da milletindir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu tarihsel kırılma, yalnızca bir siyasal dönüşüm değil; aynı zamanda bir ruhun yeniden dirilişidir. Çünkü Türk milleti, bağımsızlığını sadece silahla değil; inancıyla, kararlılığıyla ve birlik ruhuyla kazanmıştır. İşte 23 Nisan, bu büyük mücadelenin meşalesidir. Ancak bu anlamlı günü benzersiz kılan en önemli unsur, onun çocuklara armağan edilmiş olmasıdır. Bu tercih, yalnızca bir sevgi göstergesi değil; aynı zamanda derin bir devlet aklının ve ileri görüşlülüğün ifadesidir. Çünkü bir milletin gerçek gücü, yalnızca geçmişindeki zaferlerde değil; geleceğini emanet ettiği nesillerde saklıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara duyduğu güven, aslında Türk milletinin yarınlarına duyduğu sarsılmaz inancın bir yansımasıdır. Çocuklar; bu toprakların umudu, bağımsızlığın teminatı ve Cumhuriyet’in en güçlü koruyucularıdır. Onların gözlerindeki ışık, bu milletin sönmeyecek istikbalinin en açık göstergesidir. 23 Nisan’ın uluslararası bir boyut kazanması ise Türkiye’nin yalnızca kendi çocuklarını değil, dünya çocuklarını da kucaklayan bir medeniyet anlayışına sahip olduğunu ortaya koyar. Farklı coğrafyalardan gelen çocukların aynı bayram etrafında buluşması, Türk milletinin barışa, kardeşliğe ve insanlığa verdiği değerin güçlü bir göstergesidir. Bu yönüyle 23 Nisan, sadece milli değil; aynı zamanda evrensel bir vicdanın da bayramıdır. Ancak bugün 23 Nisan’ı anarken, yalnızca geçmişin gururuyla yetinmek yeterli değildir. Asıl mesele, bu büyük mirasa ne kadar sahip çıktığımızdır. Çocuklara daha adil, daha özgür ve daha güçlü bir Türkiye bırakmak; onların eğitimine, hayallerine ve geleceğine yatırım yapmak, bu bayramın ruhuna sadık kalmanın en somut göstergesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutulmamalıdır ki; bağımsızlık yalnızca kazanılan bir değer değil, aynı zamanda korunması gereken bir emanettir. Ve bu emanet, en çok da çocukların yüreğinde anlam bulur. Onlara bırakılacak en büyük miras; güçlü bir Cumhuriyet, köklü bir demokrasi ve sarsılmaz bir milli bilinçtir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak 23 Nisan, bir bayramdan çok daha fazlasıdır. Bu tarih; millet olmanın bilincini, bağımsızlığın kıymetini ve geleceğe duyulan inancı aynı potada eriten büyük bir anlam taşır. Bugün bir çocuğun elinde dalgalanan bayrak, yalnızca bir sembol değil; geçmişin fedakârlığını, bugünün sorumluluğunu ve yarının umudunu taşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve her 23 Nisan’da, bu millet bir kez daha aynı sözü verir:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Egemenlik sonsuza kadar milletin olacaktır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 19:05:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Görünmeyen Depresyon: Gülümseyen İnsanların İçindeki Fırtına…</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gorunmeyen-depresyon-gulumseyen-insanlarin-icindeki-firtina-3119</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gorunmeyen-depresyon-gulumseyen-insanlarin-icindeki-firtina-3119</guid>
                <description><![CDATA[Görünmeyen Depresyon: Gülümseyen İnsanların İçindeki Fırtına…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı insanlar vardır… Herkes onları güçlü sanır. Hep gülen, herkese iyi gelen, ortamın enerjisini yükselten, “ne kadar pozitif biri” dedirten insanlar… Onları gördüğümüzde içimizden hep aynı cümle geçer: “Ne güzel hayatı var.” Oysa kimse bilmez, o gülüşlerin bazen bir sığınak olduğunu… İçeride kopan fırtınayı kimse duymasın diye dışarıya açılan bir perde gibi kullanıldığını. İşte tam da burada başlar görünmeyen depresyon… Sessiz, derin, kimseye çarpmadan ilerleyen ama insanın içini yavaş yavaş tüketen bir duygu hâli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görünmeyen depresyon, bağırmaz… Ağlamaz… Yardım istemez çoğu zaman. Hatta tam tersine, en çok o insan başkalarına destek olur. Herkesin derdini dinler, çözüm üretir, omuz olur… Ama gece olduğunda, kalabalıklar dağıldığında ve o insan kendiyle baş başa kaldığında… İşte o zaman gerçek başlar. İçinde biriken yorgunluk, anlaşılmamışlık hissi, değersizlik duygusu sessizce yüzeye çıkar. Ama ertesi sabah yine aynı gülüş takılır yüzüne. Çünkü alışmıştır… Çünkü güçlü görünmek zorundadır… Çünkü kimseye yük olmak istemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında en büyük yanılgımız burada başlar. Biz hep en çok konuşan acıyı görürüz. Oysa en derin yaralar sessiz olanlardır. Bir insanın “iyiyim” demesi, gerçekten iyi olduğu anlamına gelmez. Hatta bazen en çok “iyiyim” diyenler, en çok yorulanlardır. Çünkü o kelimenin arkasına saklanmış binlerce cümle vardır: “Kimseye anlatacak gücüm yok… Anlatırsam anlaşılmayacağım… Güçsüz görünmek istemiyorum…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görünmeyen depresyonun en ağır tarafı yalnızlıktır… Kalabalıkların içinde hissedilen o derin yalnızlık. İnsanlar etrafındadır ama kimse gerçekten seni görmüyordur. Konuşursun ama anlaşılmazsın. Gülersin ama içinden hiçbir şey gelmez. İşte bu, insanı en çok yoran şeydir… Fiziksel yorgunluk değil, ruhun yorgunluğu… Gün içinde onlarca rol oynayıp, gece kendine bile yabancı hissetmek…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve zamanla insan kendini sorgulamaya başlar: “Ben neden böyleyim?” diye… Oysa mesele “böyle olmak” değil, uzun süre güçlü kalmaya çalışmaktır. Her şeyi içine atmak, kimseyi üzmemek için kendini susturmak, hep iyi görünmek zorunda hissetmek… Bunların hepsi zamanla insanın iç dünyasında birikir. Ve biriken her şey, bir gün sessizce ağırlığa dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir de görünmeyen depresyonun en tehlikeli yanı şudur: Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünür. İşine gidersin, sorumluluklarını yerine getirirsin, hatta çoğu zaman başkalarından daha “düzenli” bir hayat sürersin. Kimse senin içinde verdiğin savaşı fark etmez. Çünkü sen de fark edilmesini istememişsindir belki… Ya da zamanla kimsenin anlamayacağına inanmışsındır. İşte bu inanç, insanı daha da içine çeker. İnsan konuşmamayı seçtikçe, içindeki ses daha da büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen çok küçük şeyler bile ağır gelir… Bir mesajı cevaplamak, birine “nasılsın” demek, sabah yataktan kalkmak bile büyük bir çabaya dönüşür. Ama dışarıdan bakıldığında hâlâ aynı kişi görünür: güçlü, enerjik, hayat dolu… Kimse o küçük şeylerin ne kadar büyük bir mücadele olduğunu bilmez. Çünkü görünmeyen depresyon, insanın en çok iç dünyasında yaşadığı bir savaştır; dışarıya yansıyan sadece bir “iyi olma” hâlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en çok da “anlaşılmamak” yorar bu insanları… Çünkü anlatmaya çalıştıklarında aldıkları cevaplar çoğu zaman yüzeyseldir: “Her şey kafanda… Biraz pozitif düşün… Sen güçlüsün, bunu da atlatırsın…” Oysa bazen insan güçlü olmak istemez… Bazen sadece anlaşılmak ister. Yargılanmadan dinlenmek, çözüm sunulmadan hissedilmek ister. Çünkü bazı duygular çözülmek için değil, paylaşılmak için vardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bu yüzden görünmeyen depresyon yaşayan insanlar en çok kendi içlerine sığınırlar. Yazıya dökerler, susarak anlatırlar, gözleriyle konuşurlar… Ama çoğu zaman fark edilmezler. Çünkü biz, hızlı yaşayan bir dünyada derin duyguları kaçırmaya alışmışızdır. Kimsenin kimseye gerçekten bakacak zamanı yoktur artık. Herkes anlatır ama kimse gerçekten dinlemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bir noktadan sonra insan, kendi acısına bile alışır. Bu belki de en kırıcı olandır… Acının sıradanlaşması… Gülümsemenin bir alışkanlık hâline gelmesi… İçten gelmeyen kahkahaların bile otomatikleşmesi… İnsan, kendine bile yabancılaşır. Aynaya baktığında gördüğü kişiyle hissettiği kişi aynı değildir artık.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama yine de… İçinde bir yerde hep küçük bir umut kalır. Birinin gerçekten fark etmesi, birinin gerçekten sorması, birinin gerçekten dinlemesi ihtimali… İşte o umut, insanı tamamen kaybolmaktan alıkoyar. Çünkü insan, ne kadar yorulursa yorulsun, anlaşılma ihtimaline tutunur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yüzden belki de artık biraz daha dikkatli bakmalıyız birbirimize. Sadece görünene değil, hissedilene… Sadece söylenene değil, söylenmeyene… Bir insanın gözlerinin içine gerçekten bakabilmek, onun ruhuna dokunabilmek… Belki de en büyük iyilik budur. Çünkü bazen bir “gerçekten iyi misin?” sorusu bile bir insanın içindeki fırtınayı hafifletebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de bugün, birine gerçekten kulak verme günüdür… Cevap vermek için değil, anlamak için dinlemek… Tavsiye vermek için değil, yanında olmak için susmak… Çünkü bazen en güçlü destek, hiçbir şey söylemeden orada olmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve eğer sen bu satırları okurken kendinden bir parça bulduysan… Şunu bilmeni isterim: Yalnız değilsin. Güçlü olmak zorunda değilsin. Her zaman iyi olmak zorunda hiç değilsin. Yorulmak, kırılmak, bazen dağılmak… Bunlar insan olmanın bir parçası. Kendini saklamak yerine, kendine yaklaşmayı dene. İçindeki o sesi bastırmak yerine dinle. Çünkü iyileşmek, önce kabul etmekle başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bugün kendine küçük bir iyilik yaparsın… Biraz durursun… Kendine “ben gerçekten nasılım?” diye sorarsın… Ve cevaptan kaçmazsın. Çünkü bazen en büyük değişim, insanın kendine karşı dürüst olmasıyla başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutma… Her gülümseme mutluluk değildir. Ama her fark ediliş, bir iyileşmenin başlangıcı olabilir. Belki de bugün, birinin maskesinin arkasını görmeye cesaret ettiğimiz gündür… Belki de bugün, gerçekten hissetmeyi seçtiğimiz gündür. Çünkü en sessiz çığlıklar, en çok duyulmayı bekleyenlerdir… ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda görüşmek üzere sevgilerimle esen kalın kıymetli okurlarım&nbsp;</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ – YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 20:22:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HAYALLER - GERÇEKLER - YALANLAR</title>
                <category>Fatoş ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/hayaller-gercekler-yalanlar-3118</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (Fatoş ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/hayaller-gercekler-yalanlar-3118</guid>
                <description><![CDATA[HAYALLER - GERÇEKLER - YALANLAR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aklımda neler var bir bilseniz tabi ki bu üç kelime yaşanmışlıkların içinden çıkıyor, geriye dönüp yıllık ajandalarıma baktığımda bu üç kelimeyi de satırlarıma yazmış çizmişim.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yıllık ajandalar dedim ya kaç yaşımda başladım yazmaya inanın unuttum o kadar çok defterim vardı ki bazılarının benim için önemli sayfalarını kendime sakladım , geriye kalanları da imha ettim. Ajandalarım çeşitli firmaların hediyesiydi bu nedenle de yıllar içerisinde farklı boyutlarda ve renklerde olduğu için gözlerim düzen ve renk uyumu arıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukluğumda abimin ansiklopedilerinden birinde Hawaiili genç kızların boyunlarında rengarenk çiçeklerden oluşan kolyeleri, uzun siyah saçlarının omuzlarından aşağı dökülüşünü, minicik kıyafetleriyle dans ederken resimlerini gördüğümde bu adalara gidebilmeyi hayal etmiştim tek kurduğum hayal buydu. Hala gidemedim, beni cezbeden iri çiçekli kolyeleri , güneşin ışıklarını, beyaz renkli kumları ve denizin turkuaz rengini, gençliğe geçişte de bu hayalim devam etti, vazgeçmemek kusur muydu acaba ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evlenmek? Çok aman aman hayal ettiğim bir konu değildi babamın değil ama annemin bazı anlamsız baskılarından kaçıştı ama ya yağmurdan kaçarken doluya tutulsaydım?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Allahtan şansım yaver gitti, hani evlilik bir piyangodur deriz ya kimine en büyük ikramiye çıkar kimi orta karar idare eder kiminin amortisi bile sevindirir kimi de bir şey çıkmazsa boşluğa düşer, ben orta kararda kaldım yıllar çabucak geçti öyle böyle 1999 yılının Sonbaharındayız. Aynı yıl eşimle Uzakdoğu seyahatimizi planladık , benim kırık ayağım ameliyatla düzelmiş gibi olsa da hala bastonla yürüyordum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Malev Havayolları’nın uçağıyla yolculuğumuza başladığımızda hosteslerin bebek gibi güzel pürüzsüz yüzlerine hayranlıkla bakakalmıştım, dünyanın her yerinde Allah tüm canlılara nasıl güzellikler dağıtmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç bitmeyen ananas suyu ikramlarına, egzotik desenli kıyafetlerine, güler yüzlü hizmetlerine diyecek sözüm yoktu her şey dört dörtlüktü. Uçaktan inişimiz de bizleri karşılayan Tayland‘lı kızlar eşimle benim ve diğer bütün yolcuların boyunlarımıza o renkli orkidelerden kolyeler takmaz mı ? Çiçeklerle hayallerim gerçek olmuştu Hawaii’ye gitmiş kadar olmuştum, hayaller Hawaii, gerçekler Tayland…Ve oteldeki odamızın her köşesine orkideler serpilmişti, hayal sen nasıl da güzel bir duygusun.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İki hafta süren bu tatilin tadı hiç bitmedi, Tayland’dan Malezya’ya oradan da Singapur‘a orkidelerle yakın arkadaş olmuştuk, gelip boynumu süslüyorlardı, bense mutlu mesut bir haldeydim. Cennetten fışkıran ağaçlar gibiydi bu güzelim çiçekler ,her bir diğer ülkeye geçtiğimde aldığım orkideleri ayakkabı kutusunun içine doldurmuştum. O gün bugün kuru bir halde hala dururlar tabi ki vitrinimde ve porselen kutular içinde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçekler acıtmasın içimizi, hayatın sürprizleri geçiş törenine başladığında içimiz kıpır kıpırdır her olayın gerçeği farklıdır, yeter ki yalanlarla buluşmasın.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer yalan adet haline gelmişse biraz kuşkulu , biraz korkulu yanaşırız o kişiye, hayatımda iki kişinin çokça söylediği yalanları yaşadım biri komşum diğeri arkadaşım sandığım kişiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Komşumun zararı yoktu ama söylediği yalanları kendine zarar veriyordu, biz artık onu dinlemeyi bile istemiyorduk, yine ne yalanlar söyleyecek acaba diyerek kapılarımızı yüzüne kapatmasak da gelmesini de hiç istemiyorduk.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arkadaşım sandığım kişi ise “İşlerimiz bozuldu evimize haciz geldi” diyerek evinin eşyalarını depoya kaldırıp başkalarından geçinmeye başlamıştı , ah ah kardeşimle ne kadar üzülmüştük. Kardeşim onların, tüm market alışverişini yapmıştı ben de yemekler yapıp götürmüştüm , bu arada bizi unuttu biriyle telefonda konuşurken Paris’ten ünlü bir markanın çantasını getirteceğini ağzından kaçırıverdi. Kardeşimden de çantanın doğru yazılımını istedi konuştuğu kişiye tek tek harfleri kodladı , o an kendimizi orada kandırılmış fazlalıklar olarak hissettik ve hemen kalktık, bir daha da görüşmek istemedik. Sonradan duyduk ki alacaklılarından eşyalarını ve başka şeyleri de kaçırmışlar , uzun bir aradan sonra her şey yerli yerine yerleşmiş , yani atı da almışlar deh deyip Üsküdar’ı geçmişler, yalan nasıl bir çukurdu? Çektikçe dibe alıyordu insanı .</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu üçlünün en güzel kısmı hayal kurmak olsa gerek. Dünyayı barış içinde güllük gülistanlık tahayyül ederdim ülkeler birbiriyle iyi geçinse, kimse başkasının sınırlarına tecavüz etmese, insanlarda kaos olmasa, herkes hem kendi kapısının önünü hem de komşusunun kapısını süpürmeyi arzu etse sokaklar pırıl pırıl olurdu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ah çocuklar sizler mutlulukla balonlarınızı, uçurtmalarınızı uçurabilseniz , vadesi yeten ya da yetmeyen ölümler bile olmasa, cinayet denen kelime tamamen kaybolsa yalansız, dolansız bir dünyada güzel gerçekleri yaşayabilsek, şarkıdaki gibi sevgi gerçek, hayatsa herkese bayram olsa. Hayvanlar kendi alemlerinde yaşasa, kimse onlara kötülük yapmasa, ağaçları kesmeden bitkilere özgürlük versek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biraz fazla mı hayal kurdum?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte yine Pollyanna yönüm ortaya döküldü.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgiler, saygılar hepinize ..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda yine buluşmak dileğiyle hoşçakalın</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FATOŞ ACAR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 19:04:27 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİZ NE KADAR DEĞİŞTİK?</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/biz-ne-kadar-degistik-3116</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/biz-ne-kadar-degistik-3116</guid>
                <description><![CDATA[BİZ NE KADAR DEĞİŞTİK?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;"><strong>Eskiden</strong> dostlukların bir hesabı yoktu. İnsanlar birbirine yaklaşırken kalem oynatmaz, gönül koyardı ortaya. Bir fincan çayın, uzun bir sohbetin, omuz omuza verilen mücadelenin değeri bugünün ölçülebilir, hesaplanabilir dünyasında belki de anlaşılması en zor kavramlardan biri haline geldi. Oysa bir zamanlar dostluk, bir çıkar ilişkisi değil, bir varoluş biçimiydi.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Mahalle kültürünün hâkim olduğu yıllarda insanlar birbirinin hayatına sadece tanık olmaz, aynı zamanda parçası olurdu. Birinin derdi, diğerinin derdiydi. Birinin sevinci, diğerinin bayramıydı. ‘Menfi çıkar’ gibi kavramlar dostlukların kapısından içeri girmezdi. Çünkü dostluk, zaten başlı başına bir kazançtı. Maddi ya da manevi bir beklentiye ihtiyaç duymayacak kadar güçlüydü.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün ise ilişkilerde görünmez bir terazinin sürekli çalıştığını hissediyoruz. Kim ne kadar fayda sağlıyor, kim ne kadar katkı sunuyor, kim neyi geri veriyor… Dostluklar bile sanki birer sözleşmeye dönüşmüş durumda. Samimiyetin yerini strateji, içtenliğin yerini ise hesap kitap aldı. Artık insanlar birbirine ne hissediyorum? diye değil, ne kazanırım? diye bakıyor.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Elbette zaman değişti.<strong> Hayatın temposu arttı, rekabet sertleşti, bireyselleşme derinleşti. İnsanlar kendi hayat mücadelelerine öylesine odaklandı ki, başkası için fedakârlık yapmak çoğu zaman lüks gibi görülmeye başlandı</strong>. Ancak burada gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek var. Çıkar üzerine kurulan hiçbir ilişki kalıcı değildir. Çünkü çıkar bittiğinde ilişki de biter.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte dostluk kavramı daha da yüzeyselleşti. Artık insanlar birbirinin hayatına dokunmak yerine, ekran üzerinden varmış gibi yapıyor. Bir beğeni, bir yorum, bir mesaj… Hepsi hızlı, pratik ama bir o kadar da derinlikten uzak. <em><strong>Oysa gerçek dostluk, zaman ister. Emek ister. Sabır ister. Ve en önemlisi, karşılıksız olmayı gerektirir.</strong></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bugün en büyük eksikliğimiz belki de tam olarak bu: Karşılıksızlık. İnsanlar artık iyilik yaparken bile karşılığını düşünür hale geldi. ‘Ben bunu yaptım, o da bana şunu yapmalı’ anlayışı, dostlukların ruhunu kemiren bir virüs gibi yayılıyor. Oysa gerçek dostlukta hesap tutulmaz. Yapılan iyilikler biriktirilmez, hatalar büyütülmez.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Peki bu gidişatın geri dönüşü var mı? Elbette var. Ama bu, toplumsal bir değişimden önce bireysel bir farkındalık gerektiriyor. Herkes önce kendi ilişkilerine bakmalı. Dostluklarını sorgulamalı. ‘Ben gerçekten karşılıksız bir dost muyum?’ diye sormalı kendine. Çünkü değişim, başkalarından değil, insandan başlar.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Belki de yeniden küçük şeylerin kıymetini bilmekle başlamalıyız. Bir dostu sadece işi düştüğünde aramamakla… Bir mesajı menfaat için değil, hal hatır sormak için atmakla… Birinin yanında olmayı, bir beklentiye bağlamamakla…</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Unutmamak gerekir ki, gerçek dostluklar zor zamanlarda belli olur. Çıkarın olmadığı yerde samimiyet filizlenir. Ve o samimiyet, insanı hayata bağlayan en güçlü köklerden biridir. Bugün dostlukların değiştiğinden şikâyet ediyor olabiliriz. Ama belki de asıl soru şu… Biz ne kadar değiştik?</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 10:19:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DOLMABAHÇE SARAYI</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/dolmabahce-sarayi-3115</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/dolmabahce-sarayi-3115</guid>
                <description><![CDATA[DOLMABAHÇE SARAYI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul Boğazı, şiirlere, şarkılara ilham olmuş, muhteşem bir yer ve boğazın en görkemli yerinde harikulade görünümünde dünyada başkaca bir benzeri olmayan, eşsiz güzellikte bir saray vardır : “Dolmabahçe Sarayı”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sarayın önemi büyüktür benim için, kırmızı çizgim olan Atatürk’ümün Cumhuriyet’in ilanından sonra Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak kullandığı ve hayata gözlerini yumduğu yerdir… Dolmabahçe Sarayı’nı her yıl 10 Kasımda mutlaka ziyaret eder, Atamı saygı ile anarım… İşte bu halılarına basmaya kıyamadığımız tarih kokan ünlü sarayın tarihçesi olduğu kadar gizemleri de vardır…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesela, yıllar önce Süfera Salonu (Sefirler salonu) , Osmanlı döneminde yabancı elçilerin ve konukların kabul edildiği, padişaha hediyelerin sunulduğu protokol ve prestij salonudur. Cumhuriyet döneminde de önemli tarihi toplantılara ev sahipliği yapmıştır bu salonunun 30 numaralı odasında yapılan restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkan Osmanlıca gazete parçalarının, Sultan V. Mehmed Reşad döneminde gerçekleştirilen onarım sırasında dolgu malzemesi olarak kullanıldığı tespit edildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yine Süfera (Sefirler) Salonunda 32 numaralı odada ise tavan ve duvarda yapılan konservasyon ( özgün niteliklerini bozmadan) çalışmaları sırasında, duvardaki özgün olmayan boya katmanlarını kazıdıklarında altından zamanın kalemkarları duvarları resim paleti gibi kullandıkları için bu denemeler sırasında duvara bir erkek portresinin çizildiği tesbit edilmiştir. Yağlı boya ile çizildiği anlaşılan eskiz şeklindeki portrenin, Saray kalemkarlarının tarihe bıraktığı bir hatıra olabileceği tahmin edilmektedir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolmabahçe Sarayının hikayesi de oldukça ilginçtir. Evliya Çelebi yazdığı Seyahatname’sinde bu alanda Yavuz Sultan Selim’in bir köşk inşa ettirdiğini yazmaktadır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı zamanda, tam 400 yıl önce Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alan Osmanlı Kaptan-ı Deryası’nın donanma gemilerini barındırdığı bir koydu. Hatta Fatih Sultan Mehmet, gemilerini buradan karaya çıkartıp, tepeye Taksim-Elmadağ civarından aşağı indirip, Kasımpaşa-Sütlüce civarından Haliç’e indirmiştir. Burası o yıllarda bataklık halindeydi, XVII yüzyılda ise doldurulmaya başlandı. İşte Dolmabahçe adı da buradan gelmektedir. Doldurulan bu koy, bir süre sonra Hasbahçe adıyla anıldı, Padişahlar burayı dinlenmek ve eğlenmek için kullandılar. Bu süreç içerisinde bölgeye inşa edilen köşkler ve kasırlar ile “Beşiktaş Sahil Sarayı” olarak da anıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Sultan Abdülmecid Beşiktaş Sahil Sarayı’nı yıktırılarak yerine 1843’de başlanıp 1856’da tamamlanacak şekilde Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmıştır. Yapım sürecini Ebniye-i Hümâyûn (Saltanat Binaları) kalfalarından Karabet Balyan, Ohannes Serveryan, Nikogos Balyan ve James William Smith yürütmüştür. Bina eminliğini 1843-1850 yılları arasında Hacı Said Ağa, 1850-1856 arasında ise Es-seyyid Ali Şahin Bey üstlenmiştir. İç süslemesi ise Paris opera binasının dekoratörü Ch. Séchan tarafından dekore edilmiş, Saray toplam beş milyon altına mal olmuştur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Temellerinde kestane ağacı kütükleri kullanılan saray, müştemilatının neredeyse tamamı deniz doldurularak 35-40 cm. çapındaki meşe kazıklar 40-45 cm. aralıklarla çakılarak, yatay hatıllarla (Duvar içine yatay olarak yerleştirilen betonarme, çelik veya ahşap bağlama öğesidir) bütünleştirilmiş 100-120 cm kalınlığında gayet sağlam horasan harçlı döşek üzerine kâgir olarak bina edilmiştir. Yıktırılan eski sarayların temel döşekleri gayet sağlam olduklarından, hiçbirinde çatlama ve yarılma olmamıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolmabahçe Sarayı, Abdülmecit tarafından hem yaşamak için hem de resmi işler için kullanıldı. Abdülmecit’in kardeşi olan Abdülaziz de burada yaşadı. Fakat her ikisi de burada uzun süreli olarak oturamadı&nbsp; Cumhuriyet’in ilanı ile Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı Konutu oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sarayın yapısını inceleyecek olursak, Ermeni mimarlar Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigogos Balyan tarafından inşa edilen sarayda, Avrupa mimari üslupların karışımları görülmektedir. Simetrik bir plana sahip olan sarayda 285 oda ve 43 salon vardır ve olağanüstü iki adet kapısı bulunmaktadır. Sahil sarayının tam ortasında ise balo ve tören salonu yer almakta Sarayda yer alan Camlı Köşk Padişah'ın halk yaşamını izlediği ve orduyu gözetlediği tek yerdir. Saray içerisinde Uzak Doğu, Avrupa ve Türk eserlerini görmek mümkündür. Sarayın dört bir yanında şömine, şamdan ve avizeler yer almaktadır. Balo salonunda 36 metre yüksekliğinde ve 4,5 ton ağırlığında, ihtişamlı bir kristal avize bulunur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Atatürk Cumhuriyet Dönemi’nde, İstanbul ziyaretlerinde burada kalmıştır. 71 numaralı odada, 10 Kasım 1938’de vefat etmiştir. Muayede Salonu’nda (Bayramlaşmak için kullanılan salon) kurulan katafalka konan Atatürk’, Türk halkına vedasını bu odada gerçekleştirmiş, yüz binlerce kişi Atatürk için saygı geçişinde bulunmuştur. Saray İsmet İnönü zamanında da İstanbul ziyaretlerinde ve yabancı misafirlerin ağırlanmasında kullanılmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde müze olarak kullanılan Dolmabahçe Sarayı’ının her odası bir anı yaşamaktadır, İstanbul’daki dostların illaki ziyaret etmelerini tavsiye edebilirim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 18:58:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>RADYUM KIZLARI</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/radyum-kizlari-3114</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/radyum-kizlari-3114</guid>
                <description><![CDATA[RADYUM KIZLARI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Konfüçyüs der ki:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Hiçbir şey eyleme geçen cahillik kadar korkutucu olamaz”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yazım da sizlere anlatmak istediğim şey, eyleme geçen bir cahilliğin, insanlığın başına neler açtığıdır. Cahilliği okuyarak yenmemiz lazım, Kuran’ın ilk inen ayeti “Alak” suresinin ilk emri “İkra” yani “Oku” diye başlar, okumak, öğrenmek ve ilim kavramlarını temsil eder.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öğrenilen bilgiler yerinde kullanılırsa hayat kurtarır, kullanılmazsa hayat alır, işte Radyum da bunlardan biriydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1800'lü yılların sonları, bilimsel araştırmaların sonuçlarının hızla meydana çıkmaya başladığı ve bir araştırmanın diğerine zemin hazırladığı çok verimli yıllardı. Özellikle radyoaktif maddelerin ve ışınların keşifleri konusunda çok sayıda bilim insanı çalışma yapıyor ve çalışmalar dünyanın dört bir tarafında merakla takip ediliyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün Tıp alanında bir çığır açan Röntgen cihazlarının olmazsa olmazlarından X-ray ışınları 1895 yılında Almanya’da keşfedildiğinde, bilim dünyasında büyük yankı oluşturan bir etki yarattı. Doktorlardan mucitlere, yatırımcılardan bilim insanlarına kadar herkes bu buluşun yapabileceklerini tartışır haldeydi. X-ray ışınlarının keşfinin üzerinden çok geçmemişti ki, kazayla da olsa radyoaktif ışınlar yayan farklı bir element daha keşfedildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Almanya’dan kilometrelerce uzakta Paris Üniversitesi'nde doktorasını yapan Marie Curie ise yeni bilimsel gelişmeler ışığında, radyoaktif maddelerle ilgili bazı araştırmalar yapmaya başladı. Curie, bu maddelerden daha yoğun radyoaktiviteye sahip maddeler olabileceğine inanıyordu. Bu nedenle çeşitli kayalar ve mineralleri kullanıp sayısız gözlem yaparak tezini doğrulamak istedi çalışmalarında birkaç yıl içerisinde, önceki keşiflere benzer şekilde radyoaktivite içeren yeni bir element keşfetti. Marie Curie, bu keşifi yaparken, o zamana kadar bulunmuş en yüksek radyoaktif değerlere sahip bir yapıyla karşılaştı. Polonyalı bilim insanı Marie Curie bu elemente kendi ülkesinin isminden esinlenerek “Polonium" ismini verdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gelelim Radyum’a ; Radyum 1898 yılında Marie Curie ve eşi Pierre Curie tarafından bulunmuştu. O dönemde, çeşitli radyoaktif maddeler üzerinde deneme yapan Curieler, bir Uranyum tuzu olan Uraninit örneği üzerince çalışıyorlardı. Tuzdan uranyumu izole etmelerine rağmen kalan maddenin hala radyoaktif özellikler gösterdiğini fark ettiler, detaylı incelemeler sonunda bunun yeni bir radyoaktif element olduğunu keşfettiler.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>26 Aralık 1898’da Fransa Bilim Akademisi’ne bu yeni elementi sundular. Bu yeni elementin ismi Latincede “Işın” anlamına gelen “Radius” kelimesinden ilham alarak “Radyum” olarak belirlendi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gecenin karanlığında soluk yeşil ışıldayan bu yeni element Curieleri büyülemişti. &nbsp;İçinde Radyum bulunan cam kavanozları yatak başında gece lambası olarak kullanıyorlar, Radyum dolu tüpleri çekmecelerinde tutuyor, ceplerinde taşıyorlardı. Marie Curie, otobiyografisinde laboratuvarındaki yeşil ışıltılardan bahsediyor:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi… Sanki karanlıktaki periler gibiydiler.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hatta Pierre Curie, koluna 10 saat boyunca bir parça Radyum bağladıktan sonra kolunda yanık olduğunu fark edince bu maddenin mutlaka kansere iyi geleceğine kanaat getirmişti. Tüm Avrupa ve ardından Amerika’yı bir Radyum çılgınlığı sardı. &nbsp;Pek çok firma, el birliği ile güzellik kremlerinden diş macunlarına, çikolatadan boğaz pastillerine kadar Radyum içeren ürünler satmaya başladı. Bu firmaların iddiasına göre Radyum Siyatiğe, Lumbagoya, Gut hastalığına, Romatizmaya, Hipertansiyona, Kansere, Körlüğe ve&nbsp;kısaca aklınıza ne gelirse, tüm hastalıklara iyi geliyordu. Radyum içeren su damacanaları şifa niyetine evlere girdi, kaplıcalarda radyum tuzu kullanılmaya başladı.&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çıplak tenle temasını bırakın yaklaşılması halinde bile vücutta tahribatlar açacağına, ölüme kadar götürebileceği bilinen bir elementti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Radyum boyama fabrikasında kol saatlerinin kadranlarını boyayan ve hepsi ölüme sürüklenen “Radyum Kızları”adı ile anılan işçi kızlar vardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onsekiz yaşında bir genç olan Mae Kaene, 1924 yılında pek çok yaşıtı arkadaşının çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası’nda işe girmişti. İş oldukça kolay görünüyordu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak.&nbsp;Ücreti de fena sayılmazdı, 40 saatlik haftalık çalışma karşılığı 18 dolar alacak, üstelik de her bir boyadığı saat kadranı başına da ilaveten 8 sent kazanacaktı. O zamana kadar bu ücret çok iyi bir ücretti, savaş yeni bitmiş, askerlerin cephede, siperlerinde iken taktığı son teknoloji ürünü karanlıkta parlayan saatler moda olmuş, herkes bir Waterbury Saati ister olmuştu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Artan talebi karşılamak için Waterbury Saat Fabrikası üretim tesislerini genişletmiş ve el oyalayıcı bu işi üstlenecek çok sayıda yirmili yaştaki genç kızı işe almıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karanlıkta parıldayan bu mucizevi boya, çinko bir bileşim karıştırılmış Radyoaktif Radyum tuzlarından ibaretti. Bu karışımda, Radyum atomlarından salınan parçacıklar, Çinko atomlarının enerji seviyesini artırarak titreşmelerini bu da ortama yeşilimsi bir ışık yayılmasını sağlıyordu, yayılan ışık, çok kuvvetli olmadığından gündüzleri görünmüyor, ancak geceleri parıldayarak saat kadranının görülebilir hale gelmesini sağlıyordu, düşman tarafından fark edilmeden askerlerin günün hangi saatte olduklarını anlamaya yarayan bu kimyasal karışım, savaşın bitmesiyle lüks evlerde aranan bir dekorasyon malzemesi haline gelmiş, artan talep firmanın hızla büyümesini sağlamıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni işçi olan genç Mae, işinden memnun değildi arkadaşları, saat kadranını en dikkatli ve muntazam şekilde boyamak için uğraşıyor, boyaya daldırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla sivrileştirip rakamları öyle boyuyorlardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa Mae, boyanın tadını acı, kıvamını pütürlü ve iğrenç bulduğu için fırçayı ağzına sokarak sivrileştirmek istemiyor, bu da boyadığı saatlerin muntazamlığını bozuyor, boyama hızını azaltıyordu. Arkadaşları mesai sonrasında ellerinde kalan fazla boyayı parlaması için dişlerine, saçlarına sürüyor, tırnaklarını ışıltılı bir manikür için bu boyayla boyuyor, hatta pahalı parfümerilerde satılan Radyumlu mucizevi güzellik kremlerine, toniklere paraları yetmediği için yüz ve boyunlarına bu boyaları sürüyorlardı. Oysa Mae boyayı ne tatmak ne de ona dokunmak istiyordu. &nbsp;Birkaç hafta sonra, ustabaşı günde ancak sekiz kadran boyayabilen Mae’yi yanına çağırarak fabrikada başka bir iş bulmasını önerdi, zira diğer işçiler neredeyse yüz saat kadranını bir günde bitirebiliyorlardı zaten yaptığı işi sevmemiş olan Mae, bu fırsatı kullanarak kadran boyama işinden ayrılarak aynı şirketin ofislerinden birinde çalışmaya yapmaya başladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mae boyama işinden ayrıldıktan kısa bir süre sonra iş arkadaşları birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başladı, ağızlarında yaralar açılıyor, dişleri dökülüyor, çene kemikleri eriyor, pek çoğunda tedaviye yanıt vermeyen derin bir kansızlık baş gösteriyordu.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beş yıldır fabrikada saat boyayan Frances Splettstocher, ağrıyan dişi ve çenesi nedeniyle dişçiye gitmiş, çürükten şüphelenen dişçi, ağrıyan dişi çekerken Frances’in çene kemiği kopmuş ve yanağında kapanmayan bir yara açılmıştı. Pek çok başka mesai arkadaşı da benzer dertlerden muzdaripti; çene kemikleri veya diğer kemikleri eriyor, durduk yerde kırılıyor, parçalanıyor veya tümöre dönüşüyordu. 1924 yılı sonunda, fabrika işçilerinin yedisi bu gizemli hastalık nedeniyle ölmüştü bile. Artan ölüm ve hastalık vakaları dikkatleri çekmesine rağmen, kimse XIX. yüzyılın mucizevi buluşu olan radyoaktif radyumun bu gizemli hastalıkların nedeni olduğuna inanmıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Radyum kızları teker teker hastalanmaya başladıklarında doktorların aklına radyumun bu hastalıkların nedeni olabileceği en başta gelmedi. Çoğu doktor hastalanan kızlara diş eti iltİhabı, ülser hatta cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan Frengi teşhisi koyuyordu, ancak vaka sayısı artmaya başlayınca US Radium, Harvard Üniversitesi’deki bir grup bilim insanına bu esrarengiz hastalığın nedenini araştırma görevi verdi. Yapılan analizlerde fabrikada çalışan kızların ciltlerinde, saçlarında çok yüksek oranda Radyum saptandı. Hatta &nbsp;soluk verdiklerinde akciğerlerinden&nbsp;radyoaktif bir madde olan Radon gazı çıktığı bulundu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Araştırmayı yapan doktorlardan biri olan Dr. Harrison Martland bir adım daha ileri giderek daha önce fabrikada çalışmış ve esrarengiz hastalık sonucu beş yıl önce ölmüş olan bir genç kızın kemiklerini mezardan çıkartarak incelemeye gönderdi. Sonuç beklediği gibi çıkmıştı, beş yıldır gömülü olmasına rağmen kemikler yüksek oranda radyasyon yayıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu bulguların ışığında, genç kızların esrarengiz ve korkunç şekilde ölmelerinin nedeninin Radyum içeren boya olduğu yavaş yavaş kabul görmeye başladı. &nbsp;Fabrikada çalışan tüm genç kızlarda çeşitli hastalık belirtileri görülüyor, çene kemiği erimesi, kapanmayan ağız yaraları gibi en vahim semptomlar boyadıkları rakamlar kusursuz olsun diye fırçayı ağzında sivrileştiren kızlarda ortaya çıkıyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Radyum kadran boyama fabrikasında çalışan 24 yaşındaki Mollie Maggia, kızkardeşinin deyimiyle “Acı dolu ve berbat bir şekilde öldü” demişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mollie, ölen ilk Radyum kızıydı, ardından kısa sürede diğerleri de peşi sıra ölmeye başladı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesela bu işçilerden biri olan Katherine Schaub’un dişleri dökülmeye başladı, hatta dişçisi çenesini “Yenmiş bir ağıza” benzetmişti ve diğer kadran boyama işçisi&nbsp;olan kadınlar da benzer sorunlar yaşıyorlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1925 yılında Harrison Martland adında bir doktor, Radyumun kadınların kemiklerinde depolanmış olduğunu farkettiğinde yaptıkları işle hastalıkları arasında bağ kurulmaya başlandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Radyum kurbanlarından biri olan Catherine Donohue, hasta haliyle Radyumla ilgili duruşmalara katılmış, ancak son günlerinde sağlığı izin vermediği için evinde yatağından izlemişti davayı, doktorlarının uyarılarına rağmen, hasta yatağında tanıklık etmişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yönüyle Radyum Kızları’nın ya da en çok kullanılan tabirle “Yaşayan Ölüler”in mahkemeyle ilgili gazete haberlerinde sıkça adı geçen kurbanlardan biri olmuştur. Onun mücadeleci yönü ve avukatının kararlı tutumuyla sadece kendisi için değil, bütün Radyum Kızları için davalar olumlu sonuçlanmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Radium Dial Co. adlı şirkette çalışan Catherine Donohue da uzun süre dava ile uğraşan Radyum kurbanlarından biriydi. Konunun peşini bırakmaması ve medya önünde hasta yatağından hayat mücadelesini vermesi tüm dünyanın ayrıntıları öğrenmesini sağladı. Gazete manşetlerinde “Hayalet Kadın”, “Yaşayan Hayalet” gibi isimler takıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sağlıkları o kadar hızlı bozuluyordu ki, ilk duruşmada hiçbiri yemin etmek için elini havaya kaldıracak güce sahip değildi. İkinci oturumda ise yaşamlarından geriye fazla bir şey kalmasa da, mahkeme, sonunda her bir Radyum kurbanına bugünün değeriyle yüz bin dolar verilmesine, mahkeme ve tedavi masraflarının karşılanmasına karar verdi. Ayrıca, yaşadıkları süre boyunca her yıl Altıyüz dolar ödenek alacaklardı, ancak ne yazık ki, hayatta kalan son radyum kızı da, mahkeme kararı açıklandıktan sonra sadece iki yıl daha yaşayabildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazımın başında söylemiştim cahillik kötü şey diye, işte zavallı pırıl pırıl yirmili yaşlardaki yüzlerce genç kız hayatının baharında acılar içinde cehalet yüzünden bu dünyadan gitmişlerdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, Hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 19:01:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SAVAŞIN GÖLGESİNDE İNSANLIK</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/savasin-golgesinde-insanlik-3113</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/savasin-golgesinde-insanlik-3113</guid>
                <description><![CDATA[SAVAŞIN GÖLGESİNDE İNSANLIK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlık tarihi, bir bakıma savaşların tarihidir. İlk insan topluluklarından bugünün modern devletlerine kadar değişen sadece kullanılan silahlar, kurulan ittifaklar ve savaşın biçimi oldu; ama savaşın kendisi hiç ortadan kalkmadı. Peki neden?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaşların temelinde çoğu zaman ekonomi yatar deriz. Gerçekten de tarih boyunca toprak, su, enerji kaynakları, ticaret yolları ve zenginlik, savaşların en güçlü motivasyonlarından biri olmuştur. Güçlü olanın daha fazlasını istemesi, zayıf olanın elindekini koruma çabasıyla birleşince çatışma kaçınılmaz hale gelir. Ancak meseleyi yalnızca ekonomik sebeplerle açıklamak eksik kalır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaş aynı zamanda güç arzusudur. İktidar, kontrol ve üstünlük kurma isteği, insan doğasının karanlık tarafına işaret eder. Ulusların, liderlerin ya da ideolojilerin “haklılık” iddiası, çoğu zaman savaşın meşruiyet kılıfı olur. Din, milliyetçilik, güvenlik kaygıları ya da tarihsel hesaplaşmalar… Hepsi savaşın gerekçesi haline gelebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha derine indiğimizde ise şu soruyla karşılaşırız: İnsan neden savaşır? Belki de bu sorunun cevabı, insanın hem işbirliğine hem de rekabete yatkın doğasında saklıdır. İnsan, birlikte yaşayabilen ama aynı zamanda sınır çizen, “biz” ve “onlar” ayrımı yapan bir varlıktır. Bu ayrım derinleştikçe, karşı tarafı tehdit olarak görmek kolaylaşır. Ve tehdit algısı, savaşın kapısını aralar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Peki savaşlar neden bitmiyor?” sorusu ise daha da çarpıcıdır. Çünkü savaş sadece cephede olan bir şey değildir. Ekonomik çıkarlar, silah sanayisi, siyasi hesaplar ve küresel güç dengeleri, savaşın sürmesini sağlayan görünmez mekanizmalardır. Barış çoğu zaman ideal bir hedef olarak dillendirilir; ancak çıkar dengeleri bozulmadan kalıcı barış sağlamak zor görünür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öte yandan, savaşın en yalın gerçeği değişmez: Savaş ölüm demektir. Ama sadece ölüm de değil. Yıkım, göç, travma, kayıp ve kuşaklar boyu süren acılar demektir. Bir savaş bittiğinde bile, onun izleri uzun yıllar silinmez. Yıkılan şehirler yeniden inşa edilebilir belki, ama yitirilen hayatlar ve kırılan insanlık duygusu geri gelmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün geldiğimiz noktada teknoloji ilerledi, dünya küçüldü, iletişim hızlandı. Ama insanın içindeki çatışma hâlâ çözülebilmiş değil. Belki de asıl mesele, savaşları tamamen bitirmekten önce, onları doğuran zihniyeti anlamak ve dönüştürmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü savaş, sadece silahların konuştuğu bir an değildir. Savaş, insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşemediği her yerde yeniden başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman söylediğimiz gibi sağlığınıza dikkat edin. Hoşça kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 19:06:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TÜRKİYE’DE OKUL SALDIRILARI:  YEREL DİNAMİKLER, SİSTEMSEL KIRILMALAR VE ÖNLENEBİLİR BİR KRİZ</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/turkiyede-okul-saldirilari-yerel-dinamikler-sistemsel-kirilmalar-ve-onlenebilir-bir-kriz-3112</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/turkiyede-okul-saldirilari-yerel-dinamikler-sistemsel-kirilmalar-ve-onlenebilir-bir-kriz-3112</guid>
                <description><![CDATA[TÜRKİYE’DE OKUL SALDIRILARI:  YEREL DİNAMİKLER, SİSTEMSEL KIRILMALAR VE ÖNLENEBİLİR BİR KRİZ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yazım, Türkiye’de son yıllarda artan okul içi şiddet ve saldırı vakalarını, ülkeye özgü sosyo-kültürel ve kurumsal dinamikler çerçevesinde incelemektedir. Bulgular, Türkiye’deki okul saldırılarının Batı’daki örneklerden farklı olarak çoğunlukla ideolojik değil, ani gibi görünen ancak uzun süre biriken duygusal gerilimler, akran zorbalığı, aile içi iletişim eksikliği ve yetersiz kurumsal müdahale mekanizmalarının kesişimi sonucu ortaya çıktığını göstermektedir. Özellikle sistemsel erken müdahale eksiklikleri, dijital alanın denetimsizliği ve şiddetin giderek daha görünür hale gelmesi, bu süreci hızlandıran temel faktörler arasında yer almaktadır. Bu bağlamda çalışma, okul saldırılarını tekil olaylar olarak değil, çok katmanlı bir risk sisteminin sonucu olarak ele almaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de okul saldırıları, uzun süre münferit olaylar olarak değerlendirilmiş, bu nedenle yapısal bir problem olarak ele alınmamıştır. Ancak son yıllarda artan öğrenci–öğrenci, öğrenci–öğretmen ve hatta veli kaynaklı şiddet vakaları, bu durumun bireysel değil, daha geniş bir sistemsel soruna işaret ettiğini göstermektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’deki vakalar incelendiğinde, saldırıların büyük çoğunluğunun öncesinde belirli gerilimlerin var olduğu, ancak bu gerilimlerin erken aşamada fark edilmediği veya yeterince ciddiye alınmadığı görülmektedir. Bu durum, okul saldırılarının ani değil, görülmeyen süreçlerin sonucu olduğunu ortaya koymaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Türkiye Bağlamında Kuramsal Yorum</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uluslararası modeller Türkiye için geçerli olmakla birlikte, yerel bağlamda özgün biçimlerde işlemektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>General Aggression Model Türkiye’de yalnızca bireysel öfkeyi değil, öfkenin nasıl biriktiğini ve hangi koşullarda davranışa dönüştüğünü açıklayan bir çerçeve sunar. Bireysel kırılganlıklar, sosyal dışlanma ve okul içi stresle birleştiğinde, bilişsel çarpıtmalar ve yoğun duygusal yük oluşur. Bu noktada saldırganlık, yalnızca bir tepki değil, bireyin içsel gerilimini düzenleme girişimi haline gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Social Learning Theory açısından bakıldığında ise Türkiye’de dijital medya ve haber içerikleri aracılığıyla şiddetin görünürlüğü artmaktadır. Bu görünürlük, davranışın yalnızca mümkün değil, aynı zamanda öğrenilebilir ve uygulanabilir olarak algılanmasına neden olur. Özellikle benzer duygusal süreçlerden geçen bireyler için bu içerikler, davranışa dair bir “model” işlevi görebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Attachment Theory bağlamında ise Türkiye’deki en kritik fark, duyguların ifade edilmesinden ziyade bastırılmasının öğretilmesidir. Bu durum, bireyin duygusal regülasyon kapasitesini zayıflatmakta ve yoğun duygular karşısında alternatif baş etme yollarının gelişmesini engellemektedir. Böylece birey, duygularını düzenleyemediğinde, davranış üzerinden ifade etmeye yönelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Türkiye’ye Özgü Risk Dinamikleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bastırılmış Duygular ve Ani Patlama Modeli</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de birçok genç, duygularını açıkça ifade etmek yerine bastırarak büyür. Bu bastırma süreci, kısa vadede uyum gibi görünse de uzun vadede duygusal birikime yol açar. Öfke, üzüntü ve kırgınlık ifade edilmediğinde kaybolmaz; aksine yoğunlaşır ve uygun bir kanal bulamadığında davranışa dönüşür. Bu nedenle okul saldırıları çoğu zaman “anlık” değil, uzun süre taşınmış bir duygusal yükün dışa vurumudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Akran Zorbalığının Normalleşmesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de akran zorbalığı sıklıkla hafife alınmakta ve normalleştirilmektedir. Ancak tekrar eden zorbalık, bireyin benlik algısını sistematik biçimde zedeler. Dışlanan birey zamanla kendini değersiz hisseder ve bu durum kronik bir öfke birikimine yol açar. Bu öfke, çoğu zaman görünmez kalır ancak uygun koşullarda davranışa dönüşme potansiyeli taşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aile Yapısı ve Duygusal Temas Eksikliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aile yapısı güçlü olsa da, duygusal temas her zaman yeterli değildir. Çocuğun duyguları fark edilmediğinde ya da karşılık bulmadığında, çocuk duygularını içselleştirmeyi öğrenir. Bu durum, bireyin zorlayıcı deneyimler karşısında destek arama kapasitesini zayıflatır ve yalnızlık hissini artırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okul İklimi ve Otorite İlişkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Disiplin ve otorite odaklı okul yapıları, bazı öğrenciler için güvenli bir çerçeve sunarken, bazıları için ifade alanını daraltır. Öğrencinin kendini görünmez hissettiği ortamlarda, okul ile kurulan bağ zayıflar ve duygusal kopuş hızlanır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dijital Alan, Medya ve Model Alma Etkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siber zorbalık Türkiye’de giderek artarken, dijital alanın etkisi bununla sınırlı değildir. Sosyal medya ve haber içerikleri aracılığıyla şiddetin sürekli görünür hale gelmesi, bireylerin bu davranışı zihinsel olarak daha ulaşılabilir görmesine neden olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şiddetin detaylı biçimde sunulması, özellikle kırılgan bireylerde model alma süreçlerini tetikleyebilir. Bu bağlamda medya, yalnızca bilgi aktaran bir araç değil, aynı zamanda davranışın anlamını ve yönünü şekillendiren bir yapı haline gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Silah ve Tehlikeli Araçlara Erişim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Davranışın gerçekleşmesinde kritik eşiklerden biri erişimdir. Türkiye’de kesici ve delici aletlere erişimin kolay olması, ani öfke anlarının ölümcül sonuçlara dönüşme riskini artırmaktadır. Özellikle ergenlik döneminde dürtü kontrolünün tam gelişmemiş olması, bu riski daha da yükseltir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumsal Baskı ve Başarı Stresi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de eğitim sistemi yoğun rekabet ve sınav odaklıdır. Bu durum, bireyin değerini performans üzerinden tanımlamasına neden olur. Sürekli karşılaştırılma ve beklenti baskısı, bireyde kronik stres yaratır. Bu stres, duygusal destek eksikliği ile birleştiğinde öfke ve umutsuzluk duygularına dönüşebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Sürecin Bütüncül İşleyişi (Kritik Katman)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de okul saldırılarını anlamak için bu faktörleri ayrı ayrı değil, bir süreç olarak ele almak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Duygusal regülasyon eksikliği bireyin içsel gerilimini artırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zorbalık ve dışlanma bu gerilimi yoğunlaştırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumsal baskı bireyin kendine yönelik algısını zedeler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Medya ve dijital içerikler, bu gerilimin nasıl dışa vurulabileceğine dair bir çerçeve sunar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erişim, bu davranışı uygulanabilir hale getirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve tüm bunlar, erken müdahale sistemlerinin zayıf olduğu bir yapı içinde geliştiğinde, risk kaçınılmaz hale gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okul saldırıları bir an değil,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>yön bulamamış bir sürecin son halkasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Sistemsel Kırılma Noktaları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de sistem, riski erken aşamada yakalayacak şekilde yapılandırılmamıştır. Rehberlik hizmetlerinin sınırlı olması, öğretmenlerin desteklenmemesi ve aile–okul iş birliğinin zayıf olması, riskin büyümesine neden olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Risk görülür ama yönetilemez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve yönetilemeyen risk, krize dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.⁠ ⁠Türkiye İçin Önleme Modeli (Dönüşüm Yaklaşımı)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Etkili bir önleme sistemi, yalnızca müdahale değil, yapı dönüşümü gerektirir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Erken uyarı sistemleri zorunlu hale getirilmelidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Psikolojik destek hizmetleri proaktif çalışmalıdır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Öğretmenler risk tanıma konusunda eğitilmelidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Ailelerle sistematik iş birliği kurulmalıdır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;• Dijital alan düzenlenmeli ve izlenmelidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu modelin amacı, davranışı durdurmak değil, davranışa giden süreci kesmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de okul saldırıları bireysel değil, çok katmanlı bir sistem sorunudur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bireysel kırılganlıklar, ilişkisel kopuşlar ve sistemsel eksiklikler birleştiğinde risk büyür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en kritik gerçek:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu olaylar çoğu zaman önlenebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak bunun için sürecin erken fark edilmesi gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de birçok çocuk bağırmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama bu onların iyi olduğu anlamına gelmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sadece kimsenin duymadığı bir yerde,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>yavaş yavaş biriktikleri anlamına gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 19:09:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE  HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bilinmeyen-yonleriyle-huseyin-rahmi-gurpinar-3111</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bilinmeyen-yonleriyle-huseyin-rahmi-gurpinar-3111</guid>
                <description><![CDATA[BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE  HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) kısaca halk dilinde takıntılık hastalığı ve çoklarımızda da vardır mesela evden çıkarken birden aklımıza geliverir&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Acaba ocakta bir şey bıraktım mı? “ geri döner, kontrol ederiz…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte bu da bir tür takıntıdır. Bazılarımız vardır çok titizdir, mesela bir arkadaşım temiz bardakların içini su ile doldurur, boşaltır sonra yeniden doldurup içer, niye diye sorduğum zaman “İçinde toz olabilir” der.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hüseyin Rahmi’nin kitapları ile büyüyen bir nesiliz biz. Gulyabani, Şıpsevdi, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç ve Mürebbiye başta olmak üzere yazdığı onlarca eseriyle edebiyatımızda yer alan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı farklı bir yönü ile anlatmak istiyorum sizlere, daha doğrusu usta yazarımızın bilinmeyen yönlerini…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hüseyin Rahmi Gürpınar, anneannesi, teyzeleri ve dadılarından oluşan kadınlarla dolu bir evde büyümüştür. Bu durum onun hayatına pek çok farklı yönden katkılar sunmuş, dünyasını zenginleştirmiştir. Hüseyin Rahmi, onlardan nakış işlemeyi, dantel örmeyi, yemek yapmayı, müziğe ve estetiğe derin bir sevgi beslemeyi öğrenmiştir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı zamanda romanlarındaki kadın karakterleri çok iyi çözümlemesi, onların iç dünyalarını bu kadar iyi anlatmasını da büyüdüğü bu ortamın mirası olarak nitelendirebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın birlikte yaşadığı kadınlardan özenerek öğrendiği örgü ve dantel merakı ilerleyen yıllarda vazgeçemediği bir hobi haline dönüşmüştür. Örgü ve dantel örmeyi yalnızlığını gidermek, dertlerini unutmak için kullanmıştır. Günümüzde müze olan Heybeliada’da ki evinde yatağın üzerinde serili olan örtü, odalardaki danteller ve duvar süsleri Hüseyin Rahmi’nin yaşamı boyunca yaptığı eserleridir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yemek yapmayı da çok seven Hüseyin Rahmi’nin özellikle reçel ve dondurma konusunda da bir usta olduğu söylenir. Öyle ki, o dönemlerde Hüseyin Rahmi’nin reçellerinin romanları kadar sevildiği bilinir Heybeliada da kendine yaptırdığı mütevazi köşkünde gözlerden ırak yaşamayı seven Hüseyin Rahmi’nin en büyük tutkunluklarından biri de bisikletti, toplu taşım araçlarını mecburiyet olmadan asla kullanmazdı.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hüseyin Rahmi’nin Kadıköy’den, Bostancı’ya kadar bisiklet sürdüğü söylenirdi. Bir dönem Milletvekili olarak Ankara’ya gitmek zorunda kalsa da, şimdilerde kaderine terkedilen Heybeliada’daki köşkünde ömrünün sonuna kadar yaşamayı yeğlemişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçmişte geçirdiği hastalıkların etkisiyle mikrop kapma korkusu geliştiren Hüseyin Rahmi, sokağa eldivensiz asla çıkmaz, hiçbir yere çıplak elle dokunamazdı. Eldiven takıntısı onun temizlik konusunda titiz ve hastalık hastasına varan yaşam tarzının göstergelerinden di.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte Hüseyin Rahmi'yi elli yıldan beri hiç kimse, sokakta, ellerini eldivensiz olarak görmemiştir. Yaz, Kış, İlkbahar ve Sonbahar!.. Eldiven onun elleriyle adeta bütünleşmişti, onları sadece evde çıkarır ve görenler bunun nedenini pek merak ederlerdi..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Heybeliada’da bulunan evinde öldüğünde eşyaları arasında bir bohça dolusu süet, deri, yün, keten vs. oluşan yüzden fazla eldiven olduğu görülmüştü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki eldivene neden bu kadar düşkündü? İşte bu soru herkesin kafasını kurcalamıştı, birçokları bu düşkünlüğü onun aşırı şıklığına vermiş olsalarda, halbuki gerçek bu değildi. Yazımın başında Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) kısaca takıntılık dediğimiz bir rahatsızlıktan bahsetmiştim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hüseyin Rahmi'nin bu takıntılık hastalığı ve bilinmeyen yaşantısı uzun yıllar onunla birlikte yaşamış, hatta onun elinde büyümüş olan yeğeni Muzaffer hanım bir gazeteye verdiği röportajda Hüseyin Rahmi’yi şöyle onu anlatmıştı.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Vefatında her şeyini olduğu gibi eldivenlerini de saklamak üzere kaldırdım. Bohça o kadar doluydu ki ağzı zorla bağlanıyordu, bir gün bile eldivensiz sokağa çıkmazdı ve biz çıplak elle dışarı çıkarsak çok kızardı, sokakta tramvay demirinden, iskele parmaklığına kadar hiçbir yeri katiyen tutmazdı. Hayatta en korktuğu ve dikkat ettiği şey mikroptu. Bizi bazen eldivensiz görür, çıplak ellerle dolaşmanın anlamsız bir cesaret olduğunu söylerdi. Bu mikrop korkusunun onun bütün hayatında, inanılmayacak derecede rolü olmuştur. Faraza pijamayı hiç sevmezdi pek mecbur kalırsa pijama giyer, sair zamanlarda entariyle dolaşırdı. Mevsimine göre gayet iyi dikilmiş entarileri vardı. Evde, iyi tanımadığı misafirler gelirse, kendi odasının kapısını bile eliyle tutmaz, entarisinin eteğiyle çevirir, kapıyı öyle açardı, sokağa kolonyasız, alkolsüz adım atmazdı.."</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte ünlü yazarımızın sahip olduğu yüzden fazla eldiven, herkesin dikkatini çeken eldiven merakı şık görünmek sevdasından değil, sanıldığının aksine mikrop ve hastalık bulaşması korkusuydu kısaca hastalık hastası yada takıntılı diyebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birçokları Hüseyin Rahmi'nin hayatında hiç evlenmemesini değişik sebeplere bağlasalarda, usta romancımızın seksen senelik ömrünü yapayalnız geçirmesinin şimdiye kadar hiç bilinmeyen tek sebebi budur, başkaca bir problemi yoktu, bunun sebebi sağlık meselesinde bu derece ince düşünmesidir. Kimse el sıkmayı sevmeyen , mecburiyet karşısında el sıkışsa bile ellerini kolonya ile yıkayan Hüseyin Rahmi, tanımadığı bir insanla aynı evi paylaşması mümkün bile değildi nitekim yeğenine, evlenmemesinin sebebini böylece anlatmıştı..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve anılarla dolu bir yazar daha geçti gitti aramızdan ama o eserleri ile hala bizlerle yaşıyor, yazdığı eserler kütüphanelerimizi süslüyor… Işıklarda uyu Hüseyin Rahmi Gürpınar seni rahmet ve saygı ile anıyorum.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, hoş kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 19:03:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>GÜNÜMÜZ VE ADABI MUAŞERET</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/gunumuz-ve-adabi-muaseret-3110</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/gunumuz-ve-adabi-muaseret-3110</guid>
                <description><![CDATA[GÜNÜMÜZ VE ADABI MUAŞERET]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir zamanlar hayatın her alanına zarif bir düzen hâkimdi. İnsanlar nasıl konuşacağını, nasıl oturacağını, nasıl selam vereceğini bilir; kısacası “adabımuaşeret” denilen o görünmez ama güçlü kurallar çerçevesinde yaşardı. Bu kurallar sadece biçimsel davranışlardan ibaret değildi; saygının, inceliğin ve insan olmanın en sade ama en derin hâliydi. Bugün ise aynı kavram çoğu kişi için ya eski moda ya da gereksiz bir detay gibi görülüyor. Peki gerçekten öyle mi? Yoksa kaybettiğimiz bir değerin eksikliğini fark etmeden mi yaşıyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adabımuaşeret, en basit tanımıyla toplum içinde nasıl davranılması gerektiğini belirleyen görgü ve nezaket kurallarıdır. Ama bu tanım, onun gerçek anlamını anlatmaya yetmez. Çünkü adabımuaşeret, aslında karşındakini önemsemek, varlığını fark etmek ve ona saygı göstermektir. Birine söz verirken gözlerinin içine bakmak, bir ortama girerken selam vermek, konuşurken söz kesmemek… Bunlar küçük gibi görünen ama insan ilişkilerinin temelini oluşturan davranışlardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde ise hız, teknoloji ve bireyselleşme bu incelikleri gölgede bırakmış durumda. Herkes bir yerlere yetişme telaşında, herkes kendi dünyasının merkezinde. Böyle bir ortamda “teşekkür ederim” demek bile bazen unutuluyor. İnsanlar aynı masada otururken bile birbirine değil, telefon ekranına bakıyor. Konuşmalar kısalıyor, anlamlar yüzeyselleşiyor, ilişkiler hızlanıyor ama derinlik kayboluyor. Oysa adabımuaşeret, hayatı yavaşlatan değil; aksine anlamlandıran bir unsurdur. Bir ortamda herkesin birbirine saygı gösterdiğini düşünün… Sesler yükselmez, sözler yaralamaz, insanlar kendini güvende hisseder. Bu, sadece bireysel bir tercih değil; toplumsal bir huzurun da anahtarıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün en çok karşılaştığımız sorunlardan biri de “netlik” adı altında kabalığın normalleştirilmesi. İnsanlar kırıcı olmayı dürüstlük sanıyor, düşünmeden konuşmayı “samimiyet” olarak görüyor. Oysa adabımuaşeret, dürüstlüğü yok etmez; onu zarafetle sunmayı öğretir. Gerçeği söylemek ile incitmeden söylemek arasında büyük bir fark vardır. Ve bu fark, insan olmanın inceliğinde saklıdır. Adabımuaşeret sadece büyük salonlarda, resmi davetlerde geçerli olan kurallar bütünü değildir. Aksine en çok günlük hayatın içinde anlam kazanır. Birine yol vermek, sıraya saygı göstermek, yaşlı birine yer vermek, birine hitap ederken ses tonunu ayarlamak… Bunlar hayatın küçük ama değerli parçalarıdır. Ve aslında bu küçük davranışlar, büyük bir karakterin yansımasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dijital çağda ise adabımuaşeret yeni bir boyut kazanmış durumda. Artık sadece yüz yüze değil, ekranlar üzerinden de iletişim kuruyoruz. Ama ne yazık ki dijital nezaket konusunda aynı özeni göstermiyoruz. Mesajlara geç cevap vermek, gereksiz sert yorumlar yapmak, insanları kolayca eleştirmek… Tüm bunlar yeni çağın “görgü eksiklikleri” olarak karşımıza çıkıyor. Oysa teknoloji değişse de insanın kalbi, kırılganlığı ve beklentileri değişmiyor. Belki de asıl mesele, adabımuaşereti eskiye ait bir zorunluluk olarak görmek yerine, bugünün ihtiyacı olarak yeniden tanımlamak. Çünkü saygı, incelik ve anlayış hiçbir zaman modası geçen değerler değildir. Tam tersine, zaman ne kadar değişirse değişsin, insan kalabilmenin en temel şartlarıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutmamak gerekir ki; bir toplumun gelişmişliği sadece teknolojisiyle, ekonomisiyle değil; insanlarının birbirine nasıl davrandığıyla da ölçülür. Ne kadar modern olursak olalım, eğer birbirimizi kırıyorsak, saygıyı kaybediyorsak, aslında en temel değerlerimizi de kaybediyoruz demektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak adabımuaşeret, geçmişte kalmış bir formalite değil; bugün yeniden hatırlanması gereken bir zarafettir. Çünkü incelik kaybolduğunda, insanlık da biraz eksilir. Ve belki de en büyük ilerleme, yeniden nazik olmayı hatırlamakla başlayacaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 19:01:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DURUŞ SERGİLEMEK, BULUNMAKTAN DAHA ANLAMLIDIR</title>
                <category>HABİB BABAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/durus-sergilemek-bulunmaktan-daha-anlamlidir-3109</link>
                <author>habib@habercaddesi.com (HABİB BABAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/durus-sergilemek-bulunmaktan-daha-anlamlidir-3109</guid>
                <description><![CDATA[DURUŞ SERGİLEMEK, BULUNMAKTAN DAHA ANLAMLIDIR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sanat dünyası, lösemi tedavisi gören <strong>Cansever </strong>için <strong>Günay Restaurant</strong>’ta anlamlı bir gecede bir araya geldi. Ben de hem değer verdiğim hem de çok sevdiğim sanatçı dostum <strong>Cansever</strong>’e destek olmak adına bu özel buluşmaya katılmak istedim.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O akşam aslında planım oldukça netti. Davet edildiğim ödül törenine katıldım, ödülümü aldım ve ardından çok uzun kalmadan, sadece kısa bir süreliğine Günay Restaurant’a uğrayıp Cansever’i görerek destek olup ayrılmayı düşündüm. Yani ne uzun bir program, ne de özel bir beklenti… Sadece dostluk ve vefa duygusuyla yapılan kısa bir ziyaret.</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ancak mekâna girişte karşılaştığım tavır, ne yazık ki tüm bu iyi niyetli düşüncelerimin önüne geçti. İçeri adım attığım anda, takım elbiseli ve kendisini işletme müdürü olarak tanıtan bir kişi, daha <strong>‘Hoş geldiniz’</strong> deme nezaketini göstermeden, sert ve sorgulayıcı bir üslupla bana <strong>‘Siz kimsiniz?’</strong> diye yaklaştı. O an yaşadığım şaşkınlığı tarif etmek gerçekten zor. Çünkü böylesine köklü ve prestijli bir mekanda, hele ki sanat dünyasının bir araya geldiği özel bir gecede, ilk karşılamanın bu şekilde olması kabul edilebilir değildi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ben de kendisine gazeteci olduğumu ifade ettim. Ancak bu açıklamama rağmen tavrında herhangi bir yumuşama olmadı. Aksine, yaklaşımı daha da rahatsız edici bir hal aldı. Açıkçası o an, neredeyse içeri alınmayacakmışım gibi bir durumla karşı karşıya kaldım. Bu tavır, sadece bana değil, aslında oraya gelen her misafire karşı sergilenmemesi gereken bir yaklaşımın göstergesiydi.</span></span></strong></p>

<p><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Duruma tepki göstermemin ardından başka yetkililer devreye girerek ortamı toparlamaya çalıştı. ‘Pardon, sizi tanıyamadı, buyurun lütfen’ diyerek beni içeri davet ettiler ve söz konusu kişinin işletme müdürü olduğunu ifade ettiler. Ancak yaşanan ilk karşılaşmanın yarattığı kırgınlık ve rahatsızlık, bu daveti kabul etmeme engel oldu. Çünkü bir mekânda ilk izlenim her şeydir ve o ilk izlenim maalesef fazlasıyla olumsuzdu.</span></span></em></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O an şunu düşündüm… Ben gazeteci olabilirim, tanınan biri olabilirim ya da olmayabilirim… Ama kapıdan içeri giren herkes bir misafirdir. Hiç kimseye ‘Sen kimsin?’ gibi bir üslupla yaklaşılmaz. Bu, sadece mesleki bir saygı meselesi değil, aynı zamanda insan olmanın, nezaketin ve misafirperverliğin en temel gereğidir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Birçok ünlü ismin sahne aldığı, sanat dünyasının önemli buluşmalarına ev sahipliği yapan <strong>Günay Restaurant</strong> gibi bir mekânda bu tür bir karşılama ile karşılaşmak gerçekten üzücü. Böylesine anlamlı bir gecede, <strong>Cansever</strong> için bir araya gelinmişken, yaşanan bu olay gecenin ruhuna da gölge düşürdü.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Tüm davetlere rağmen, o yaklaşımın ardından içeri girmeyerek mekândan ayrılmayı tercih ettim. Çünkü bazen duruş sergilemek, bulunmaktan daha anlamlıdır. Saygının olmadığı bir ortamda bulunmanın kimseye bir katkısı olmayacağını düşünüyorum.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Buradan bir kez daha işletmeye seslenmek istiyorum… Kapıdaki karşılama, bir mekânın aynasıdır. <em><strong>Gelen kişi kim olursa olsun, ister gazeteci ister sıradan bir müşteri… Herkes aynı saygıyı hak eder.</strong></em> Özellikle böylesine özel ve anlamlı gecelerde, misafirperverlik en az organizasyon kadar önemlidir. Umarım bu tür olaylar bir daha yaşanmaz ve gerekli hassasiyet gösterilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Habib BABAR</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 10:42:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2021/05/habib-babar-1622130323.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BEN POLLYANNA</title>
                <category>Fatoş ACAR</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/ben-pollyanna-3108</link>
                <author>acarfatos@gmail.com (Fatoş ACAR)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/ben-pollyanna-3108</guid>
                <description><![CDATA[BEN POLLYANNA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatı hep masal güzelliğinde yaşamak…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Buna kanmak ya da kandırılmayı istemekte diyebilir miyiz ?&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben Pollyanna’yı başucumda tuttum, mutluluğa giden yolun anahtarıydı benim için, belki küçücük şeylerdi ama çocukluğumdan bu yana olduğu için ben de o kadar büyüdü ki, ne kanmak ne de kandırılmaktı amacım. Huzur veriyordu her satırı, okuyor dönüyor tekrar tekrar okuyordum beni büyüttü, kızıma okurken biraz daha büyüdüm gün geldi torunuma okurken çok daha fazla büyüdüğümü hissettim. Çünkü hayatıma uygulamaya başlamıştım, o iç huzuruyla çevremde ki küçük büyük arkadaşlarımla da kitabı yaşıyordum, öyle sakin, öyle derin, öyle sevgi dolu olmuştum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçen kış yine ikizlerimle birlikte bu kitabı kim bilir kaçıncı kez okuduk? Bu kitap kendine bizi ne kadar bağlamıştı oysa daha pek çok masal vardı hepsini okumuştuk ama dönüp dolaşıyorduk yine Pollyanna diyorduk. Bu arada ben yetmiş ikizlerim 13 yaşlarında olmuşlardı bitmeyen küçük mutluluklarımıza neler ilave etmiyorduk ki. Okumak, yazmak ve çizmek sonrasında öğrenmek, öğrenirken mutlu olabilmek, ders alabilmekti önemli olan.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki bazıları için bu kadar anlamı yoktu ama kızım bu kitabıma özel kumaştan kılıf bile dikti onun ellerinden çıkan emekle Pollyanna daha da değer kazanmıştı benim için. İşte böyle hayatım sürüp giderken yaşları nerdeyse kızıma yakın komşularımın pamuk şekeri ablaları oldum, seviyor seviliyordum, kimilerinin idolü olduğumu görmek gururumu okşuyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayaller gerçeklerle çakıştığında zorlukların ortaya çıktığını mı zannediyorsunuz, bizim cephemizde her şey normal seyrini takip ediyor çünkü elimizde bir anahtar var kapılarımızı aralayan mutluluk oyunlarıyla gelişip büyüyen SEVGİ’ydi anahtarımızın adı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hırsları olmayan bir dünyanın içinde yaşamak o kadar kolay ki düşüncelerin uykuları bölmemesi, yastığa bir metre kalan mesafede küt diye uyuyabilmek, ne kadar önemli oysa dünya karmakarışık, içinde yaşayanlar yaşamak için savaşla, açlıkla, yoksullukla, kaybettikleriyle ya da kazanacaklarıyla, hastalıklarıyla, ölüm korkusuyla mücadele ederken uyuyabilmek…! Gecenin karanlığından, günün aydınlığına uyanırken duyulan iç huzuru, rahatlık her şeye değer, sihirli bir kitabın içinden çıkıyor gibiyim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okumayı bilmek, severek okumak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben arkadaşlarımın gözünde de iflah olmaz bir Pollyanna’yım. Dokuz yaşındaki torunum babaanne sen hiç bir şeye kızmaz mısın , neden bu kadar pozitifsin seni çok seviyorum babaanne diyor , arkadan da oh hayat sana güzel ama kendine iyi bak diyor , birlikte gülüyoruz onun bu güzel sözlerine.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Benim gözlerim mutluluktan yaşardığında babaanne sakın ağlama seni öyle görmek istemiyorum , sonra üzülürüm duygusallığını yaşatıyor bana . İşte bir kitabın tüm satırlarının hayatınızın içine yayılması ne kadar güzel değil mi ? Sakın çocuk kitabı deyip geçmeyin, ben zaten ruhumla çocuk kalmayı tercih eden fiziken ve yaş olarak büyük biri olsamda içimdeki çocuğu öldürmedim. Masallar uykudan önce değil günün her saatinde okunmalı, başucunuzda değil elinizin altında olmalı, notlar almalı hayatınıza uygulamalısınız izleri sizinle yaşamalı ya da bir pusula gibi olmalı .&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu haftalıkta bu kadar olsun&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>sevgiler saygılar hepinize</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fatoş Acar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gazeteci - Yazar</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 19:07:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/10/fatos-acar-1759674179.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>EMEĞİN SESSİZLİĞİ, CEHALETİN GÜRÜLTÜSÜ</title>
                <category>SEÇİL ESKİOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/emegin-sessizligi-cehaletin-gurultusu-3107</link>
                <author>aaa@habercaddesi.com (SEÇİL ESKİOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/emegin-sessizligi-cehaletin-gurultusu-3107</guid>
                <description><![CDATA[EMEĞİN SESSİZLİĞİ, CEHALETİN GÜRÜLTÜSÜ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Diyorum ki !!.. Sessizce Emek Verenler Asla Kaybetmez yani Sessizce Emek Verenin Gürültüyle Sınandığı Yer ,Değerin Görülmediği Anlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen insanın en büyük yorgunluğu yaptığı işten değil, verdiği emeğin yok sayılmasından gelir. Yıllarını verirsin… sabırla, özenle, geceyi gündüze katarak kendini geliştirirsin. Her detayı öğrenir, her hatadan ders çıkarır, kimse görmese bile işini en doğru şekilde yapmaya devam edersin. Sessizce ilerlersin, çünkü bilirsin ki gerçek emek bağırmaz; kök salar. Zamanla insanlar seni tanır, sana güvenir, sana danışır… Adın “işini bilen”, “güvenilir”, “sağlam” diye anılmaya başlar. Ve sen de bunun haklı gururunu içinde, mütevazı bir şekilde taşırsın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama hayat dediğimiz o uzun yol, sadece hak edenin hak ettiğiyle ilerlemez. Bir gün hiç beklemediğin bir anda, hiçbir emeğin yokmuş gibi davranan insanlar çıkar karşına. Seni hiç tanımamış, senin o yıllarını görmemiş, bir gününü bile yaşamamış kişiler… Ama öyle bir konuşurlar ki sanki sen hiçbir şey bilmiyormuşsun, sanki sen o işi ilk kez yapıyormuşsun gibi. Üstelik bunu öyle bir özgüvenle yaparlar ki, etrafındaki bazı insanlar da buna inanacak gibi olur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte en zor olan da budur… Bilmediğin bir şeyi öğrenmek değil; bildiğin bir şeyi, bilmeyene anlatmaya çalışmak… Ve daha da acısı, anlatmaya bile fırsat verilmeden yargılanmak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlar hep haklıdır… çünkü sesleri yüksektir. Çünkü kendilerini anlatmayı değil, başkalarını küçültmeyi iyi bilirler. Çünkü eksiklerini kapatmanın en kolay yolunun, bir başkasını değersiz göstermek olduğunu öğrenmişlerdir. O yüzden sürekli destek ararlar, sürekli birilerine yaslanırlar. Kalabalık görünürler ama aslında yalnızdırlar; çünkü gerçek bilgi yalnız başına da ayakta durabilir, ama sahte olan hep bir dayanak arar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sen ise tek başına durursun. Çünkü senin dayanağın, yıllardır verdiğin emektir. Ama işte tam da bu yüzden hedef olursun. Çünkü sağlam olan, sarsılmak istenir. Çünkü gerçek olan, gölgelenmek istenir. Çünkü bazı insanlar yükselmenin yolunu çalışmakta değil, başkasını aşağı çekmekte arar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sadece iş hayatında olmaz… Günlük yaşamda da böyledir. Dostluk dediğin yerde bile olur. Sana gülen, seninle yürüyen, seninle paylaşan insanlar bir bakarsın seni en çok yoran, en çok kıran insanlar haline gelir. Sen iyi niyetle yaklaşırken, onlar seni kullanmanın yollarını arar. Sen samimiyet sunarken, onlar bunu zayıflık sanır. Ve en acısı, senin iyi kalbini sınamaya kalkarlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama insan zamanla şunu öğrenir: Herkesin sesi aynı çıkmaz, ama herkesin niyeti bir gün ortaya çıkar. “Gürültü yapanlar dikkat çeker…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Emek verenler iz bırakır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve izler, seslerden daha uzun yaşar.”Gürültü yapanla değer üreten hiçbir zaman aynı yerde durmaz. Ve hakikat, ne kadar üstü örtülmeye çalışılsa da, bir gün kendi yolunu bulur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Senin bildiğini küçümseyenler, aslında bilmediklerini saklamaya çalışıyordur. Seni değersiz göstermeye çalışanlar, kendi değersizlik korkularıyla savaşmaktadır. Ve seni harcamak isteyenler, aslında senin yerinde olamayacaklarını en iyi bilenlerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yüzden artık bazı şeyleri kabullenmek gerekir. Herkes senin gibi olmayacak. Herkes emeğe saygı duymayacak. Herkes hak edene hakkını vermeyecek. Ama bu, senin değerini değiştirmez. Bu sadece onların bakışını gösterir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sen yine işini en iyi şekilde yapmaya devam et. Çünkü senin emeğin, onların sözlerinden daha güçlü. Senin bilgin, onların gürültüsünden daha kalıcı. Ve senin duruşun, onların geçici üstünlüklerinden çok daha sağlam.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Unutma… Gerçek ustalık, kendini ispatlamak zorunda kalmayandır. Gerçek değer, herkes görmese bile var olandır. Ve gerçek güç, seni yok saymaya çalışanlara rağmen dimdik kalabilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gün gelir, roller değişir. Gürültü susar, gerçek konuşur. Kalabalık dağılır, hakikat ortada kalır. Ve o gün geldiğinde, sen yine aynı yerde olursun: emeğinin, bilginin ve onurun tam ortasında.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşte o zaman anlarsın… Aslında hiçbir zaman kaybetmemişsin. Sadece kimlerin gerçekten kazanmaya layık olmadığını görmüşsün.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve hatta daha derin bir farkındalık yerleşir içine…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazı insanlar seni kaybettiğinde değil, senin değerini anladığında geç kalmış olur. Çünkü sen, hep aynı kalanlardan değilsindir; sen öğrenen, büyüyen, olgunlaşan taraftasındır. Ve bir noktadan sonra, seni anlamayanların olduğu yerde kalmak artık sana ağır gelmeye başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan bazen susarak anlatır kendini… bazen geri çekilerek… bazen de hiçbir şey demeden yoluna devam ederek. Çünkü her savaş verilmez, her yanlış düzeltilmez, her insan kazanılmaz. Ve en önemlisi; herkes için kendinden vazgeçilmez.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir süre sonra şunu da fark edersin: Seni aşağı çekmeye çalışanların en büyük korkusu, senin yükselmen değildir aslında… Senin kendi değerini fark etmendir. Çünkü insan kendi değerini bildiği anda, artık kimsenin gölgesinde yaşamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O yüzden bu yaşadıkların bir kayıp değil… bir uyanıştır. Kimin yanında durman gerektiğini, kimin karşısında susman gerektiğini ve en önemlisi kimin için hiç yorulmaman gerektiğini öğreten bir süreçtir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve evet… belki bazı günler içini acıtacak. Belki “neden ben?” diyeceksin. Belki hakkının yendiğini bile bile susmak zorunda kalacaksın. Ama şunu hiç unutma: Sabır, her zaman sessiz bir güçtür. Ve o güç, günü geldiğinde en doğru yerde, en doğru şekilde kendini gösterir. Unutma ,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Gerçek güç, bağırmakta değil; sabırla ayakta kalmaktadır.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü gerçek olan gecikse de gelir…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hak eden, er ya da geç hak ettiğini alır…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve emek, hiçbir zaman sahibini yarı yolda bırakmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sen sadece yolundan şaşma…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendin olmaktan vazgeçme…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve kim olursa olsun, seni kendinden şüphe ettirecek kadar küçülmesine izin verme.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü sen… zaten bildiğin gibi değilsin sadece,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>görülenden çok daha fazlasısın. ✨</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir sonraki yazımda görüşmek üzere kıymetli okurlarım&nbsp;</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİL ESKİOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ-YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 19:02:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2024/03/secil-eskioglu-1710875629.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SAAT KULELERİ</title>
                <category>CELAL KODAMANOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/saat-kuleleri-3106</link>
                <author>celal@habercaddesi.com (CELAL KODAMANOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/saat-kuleleri-3106</guid>
                <description><![CDATA[SAAT KULELERİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Ne içindeyim zamanın,&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne de büsbütün dışında;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yekpare, geniş bir anın,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Parçalanmaz akışında”&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ahmet Hamdi Tanpınar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir döneme altın harflerle imzasını atmış ünlü Şair ve Yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar zamanı ne güzel anlatmıştı “Ne içindeyim Zamanın” adlı şiirinde.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İngiltere’ye her gittiğimde, Londra’da, Times Nehri kenarında bulunan dünyaca ünlü Big Ben Saat Kulesini görmeye giderim, kulenin mimarisi beni çok etkiler, hele ki saatimi Big Ben’e göre ayarlamak ayrıca bir keyif veriyor insana.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Big Ben’i yerinde bırakıp, şimdi yurdumuza dönersek, bizdeki saat kuleleri de görmeye ve övülmeye layıktır, hepsinin ayrı bir hikayesi vardır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesela Yeşilçam’da kaç sevgili Dolmabahçe Saat Kulesi önünde kavuşur ya da ne bileyim, İzmir’i ziyaret ettiğimizde olmazsa olmazlarımızdan bir tanesi de İzmir Saat Kulesi önünde bir fotoğraf çektirmektir değil mi? Meydan Saatleri’nin günümüzde artık fazlaca bir önemi kalmasa da, geçmiş zamanda çok önemliydi, hatta öyle ki, zamanın ünlü dolandırıcısı Sülün Osman’ın Dolmabahçe Saat Kulesine bakıp saat ayarı yapanlardan kira bedeli aldığı, yada saat kulesini sattığı anlatılırdı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde saat kavramı değişti, kolumuzda taşıdığımız dijital saatler ne kadar uyuduğumuzu, kalp ritmimizi, e-maillerimizi telefon aramalarımızı kısaca zamandan çok daha ötesini bize sunuyor.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yurdumuzda Saat Kulesi geleneği ilk olarak XIII. yüzyıl Avrupa’sında başlamış, XVI. yüzyıl sonlarında Osmanlı topraklarına gelmiş ve Anadolu topraklarındaki ilk saat kulesi de 1797 yılında Safranbolu’da inşaa edilmiştir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Oysa geçmişte Cumhuriyetimizin ilk yıllardaki Tanpınar’ın betimlediği gibi ne içinde ne de büsbütün dışında hissettiğimiz dönemlerde zaman saat kuleleri ile akardı. İstanbul’dan İzmir’e, Adana’dan Amasya’ya birçok şehirde karşımıza çıkan saat kulelerinin öykülerini merak edeniniz oldu mu ? İşte bu haftaki yazımda bunları yazayım diye düşündüm.. Fakat hepsini yazmam sizlere çok sıkıcı olur, çünkü güzel yurdumda herbirinin ayrı ayrı öyküsü olan 126 saat kulesi var, onun için sadece en önemli iki saat kulemizi anlatacağım sizlere, ilki İstanbul’da..</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gelin o eski Türk filmlerinin unutulmaz buluşma yeri olan Dolmabahçe Saat Kulesi ile başlayayım anlatmaya..&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BJK Tüpraş Stadının hemen karşısında, Dolmabahçe Sarayı’nın önünde bulunan saat kulesinin aslında biraz hüzünlü öyküsü var desem sizi yanıltmış olmam. Ne kadar estetik ve güzel görünümlü olsa da öyküsüne baktığımız zaman bugün bile hüzünleniyoruz çünkü bu saat kulesi yapılırken Sultan Abdülaziz tahtan indirildiği için yarım kalan Aziziye Camii’nin taşları burada kullanılarak eklektik mimari ile yapıldı. Kule, Balyan ailesinin imzasını taşıyor. Peki, diyeceksiniz ki hüzünlü kısmını anlamadık? Sultan Abdülaziz biliyorsunuz bilekleri kesilerek şehit edildi. Bugünkü Swiss Otel’in olduğu yere büyük bir cami yapımı için inşaat başlatmıştı adı Aziziye Camii olacaktı ama Sultan Abdülaziz şehit olunca cami inşaatı yarıda kaldı. İşte o caminin inşaatında kullanılan taşlar bu saat kulesinin yapımında kullanıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İzmir denilince akla ilk gelen Konak Meydanı’ndaki saat kulesidir, İzmir’e gidipte, saat kulesinin önünde resim çektirmeden olmaz, Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yıldönümü kutlamaları dahilinde 1901’de inşa edilmişti. İzmir Valisi Kıbrıslı Kâmil Paşa, oğlu Bahriye Mirlivası Said Paşa ve Belediye Reisi Eşref Paşa’dan oluşan bir komisyon tarafından yaptırıldı. 25 metre yüksekliğinde, dört katlı, sekizgen planlı olan kulenin saati Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından hediye edildi. Fransız asıllı İzmirli mimar Raymond Charles Pere’nin tasarladığı kulede kullanılan yeşil ve kırmızı mozaikler Efes’ten, esas bünyeyi oluşturan taşlar ise Sarayköy’den getirildi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaman, diğer bir adıyla vakit; ölçülmüş veya ölçülebilen bir dönem olarak tanımlanır. Her ne kadar biz zamanı saniyelere, dakikalara, saatlere, günlere, aylara ya da yıllara bölsek de o süreklidir…. yinede size tavsiyem yaşadığınız her dakikanın tadını çıkartın derim ben..&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CELAL KODAMANOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 19:09:27 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/celal-kodamanoglu-1767211117.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>32 YIL UYUYAN GÜZEL KAROLİNA OLSSON</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/32-yil-uyuyan-guzel-karolina-olsson-3105</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/32-yil-uyuyan-guzel-karolina-olsson-3105</guid>
                <description><![CDATA[32 YIL UYUYAN GÜZEL KAROLİNA OLSSON]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dandini dandini dastana</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Danalar girmiş bostana</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kov bostancı danayı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yemesin lahanayı nenni….&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çocukluğumuzda annelerimiz bizi bu tekerleme ile uyuturdu, saf, tertemiz ne güzel günlerdi o çocukluk günlerimiz.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uyku nedir, hiç merak ettiniz mi ? Cevabını bilimsel vereyim. Doktorlar der ki “İnsan ömrünün en az 1/3'ünü oluşturan, vücudun dinlenmesini ve yeniden restorasyonunu sağlayan, öğrenme ve hafıza gibi kognitif fonksiyonların pekiştirildiği doğal bir süreçtir”.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzün 7-8 saatlik bir bölümü uykuda geçer, ama sizlere anlatmaya çalışacağım hikaye öylesine ilginç ki inanıyorum çok şaşıracaksınız Karolina Olsson’dan bahsedeceğim.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Koroline 14 yaşında derin bir uykuya daldı ve tam 32 yıl boyunca hiç uyanmadı. Doktorlar 8 saatlik uykuyu normal kabul ederler yani gününün 1/3 uykuda geçer, bir insan için 32 yıl hiç uyanmadan uyumak dile kolay gelebilir.… O zamanKarolina’nın ilginç öyküsünü anlatmaya başlıyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kısa bir uykunun saatlerce sürmüş gibi geldiği anlar hepimizin başına gelmiştir ancak Karolina Olsson'un deneyimi bu kavramı bambaşka bir boyuta taşıyor. 14 yaşında iken geçirdiği bir kaza sonucu uykuya dalan Olsson, gözlerini açtığında aradan tam 32 yıl geçmişti ve artık 46 yaşındaydı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karolina Olsson, Sonbaharın yapraklarını döktüğü, hazan mevsiminde takvimler 29 Ekim 1861 tarihini gösterirken, İsveç'in Baltık Denizi kıyısındaki Oknö Adası’nda beş kardeşli bir ailenin tek kızı olarak dünyaya geldi, kardeşleri okula giderken o evde kalıp annesine yardımcı oluyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Okuma yazma bilmemek çok kötüydü, Karolina 14 yaşındayken okuma yazma öğrenmek için ailesinden okula kaydını yaptırmalarını istedi ve ailesi onun isteğini kırmadı, 18 Şubat 1876’da okula başladı. Bir okul dönüşünde hava kararmıştı, Karolina mesafeyi kısaltmak için evinin yakınlarındaki donmuş bir nehirde karşıdan karşıya geçmek isterken, ayağı kaydı, düştü ve yere kafasını çarptı vücudunda morluklar oluşmuştu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>O akşam, yemeğini yedikten sonra yatağa giren Karolina, ertesi sabah çok şiddetli bir baş ve diş ağrısı ile uyandı. ailesi dinlenmesi için&nbsp; yatakta kalmasını tavsiye etmişti ancak Karolina ertesi sabah uyanmadı, hiçbir sarsıntı onu uyandıramadı. Garip durumu haftalarca devam etti ve Olsson ailesi yapabilecekleri tek şeyin dua etmek olduğuna inandı, Karolina'nın annesi kızına banyo yaptırıp saçlarını yıkayarak bakıyordu, ama genç kızın hala derin uykuda olma durumu devam ediyordu. &nbsp; Bu durum komşularında dikkatini çekmişti uzun süre uyuyan genç kızın yanına doktorlar ve ziyaretçiler geldi ancak uykusundan uyandırılmaya çalışılan Karolina'dan herhangi bir yanıt alınamadı, Karolina'yı ilk muayene eden doktor komada olduğu teşhisini koymuştu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Babası bir balıkçıydı ve bir doktoru karşılayacak maddi imkanları yoktu. Aile, kasabadaki ebenin tavsiyelerine güvendi. Karolina’nın annesi ona süt ve şekerli suyu zorla içirdi, komşular bir yıl boyunca devam eden bu durumu düzeltemeyen bir doktora ödeme yapmışlardı. Bunun yanı sıra Karolina’nın saçının, el ve ayak tırnaklarının büyümediği gözlemlendi, alışılmadık duruma rağmen doktor hiçbir şekilde endişeli görünmüyordu, adaya gelip Karolina'yı bir yıl boyunca takip etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günlerden birgün doktoru İskandinavya'nın en ünlü tıp dergisinin editörüne bir mektup yazdı. Karolina ile ilgili bir yazının, kıza nasıl yardımcı olabileceklerini bilen uzmanlara ulaşmasını umuyordu. 1904'te annesinin ölümünden sonra babası bakımı üstlendi ancak nasıl bakılacağını bilmediği ve genellikle uzakta olduğu için hizmetçi tuttu. Hizmetçiler genç kızın hiç konuşmadığını bırakılan yemekleri ise yemediğini bildirdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen tuhaf şeyler de oluyordu, örneğin 1907'de Karoline'nin kardeşi öldüğünde, genç kızın uykusunda ağlamaya başladığı ancak gözlerinin kapalı kaldığı görüldü. Hizmetçi daha sonra birkaç garip şey daha fark ettiğini söyledi. Örneğin, şekerleri bazen ortadan kayboluyordu. Kendisi bahçedeyken Karolina'nın onun şekerlerini aldığından şüpheleniyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nihayet 3 Nisan 1908'de bir hizmetçi Karolina'yı yerde sürünürken buldu. Zayıf ve solgundu, ışığa duyarlıydı ve konuşmakta biraz zorlanıyordu bu haber büyük heyecan yarattı, muhabirler, doktorlar ve izleyiciler ona yaşadıklarını sormak için Oknö'ye gittiler ama uyandığında geçen 32 yıla dair hiçbir şey hatırlamadığını söyledi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ona göre, hala 14 yaşında bir kızdı ve uyuduğu gecenin ertesi sabahı uyanmıştı oysa Karolina artık 46 yaşındaydı. Garip olan 25 ila 30 yaşlarında biri gibi genç görünüyordu. Stockholm’de psikiyatrik testlere tabi tutuldu ve uyumadan önce sahip olduğu tüm yetenekleri koruduğu tespit edildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karolina’nın uyanışı kısa sürede Avrupa ve Amerika basınına yansıdı. Muhabirler onunla röportaj yapmak için adaya gitti ancak ailesi medyadan uzak durmayı tercih etti. Birkaç gün sonra Stockholm’e götürülen Karolina, doktorlar tarafından muayene edildi tamamen sağlıklı olduğu, zekâ seviyesinin normalin üzerinde bulunduğu ve okuyup yazabildiği kaydedildi, sadece gözlerinde ışığa karşı hassasiyet vardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikiyatristler, uyku sürecinin ardında travmatik bir olay ya da psikoz olup olmadığını araştırdı. 1910'da ünlü İsveçli psikiyatrist Harald Fröderström, Karolina'nın ailesinden öğrendiği bilgileri içeren bir makale yayınladı. Fröderström, Karolina'nın aşırı öfke yaşadığını ve ailesinin dikkatini çekmek için hasta olduğuna inandığını öne sürdü. Karolina, Kleine-Levin Sendromu (uyuyan güzel sendromu) tanı kriterlerine uymasa da tıp dünyasını yıllarca şaşkına çeviren bu gizemli uyku durumu, sağlık uzmanları arasında tartışılmaya devam etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Karolina 5 Nisan 1950’de tam 88 yaşında hayatını kaybetti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>88 yıllık hayat yolculuğuna 14 yıllık çocukluk 42 yıllık yetişkinlik ve 32 kayıp yıl sığdırdı.&nbsp;Karolina'nın eşsiz hikayesi ise onu 'Oknö'nün uyuyan güzeli' yaptı. Çoğu doktorun daha önce eşi benzerine rastlamadığı bu durum yegâne olma özelliğini korurken, 32 yıl boyunca uykuda kalması hiçbir şekilde açıklanamadı. Yaşanan bu olay da tıp tarihine 'Karolina Olsson Vakası' olarak geçti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uyumak… gelin sizlerle bir empati yapalım yatalım ve uyuyalım öyle 8-9 saat değil 32 yıl sonra uyanalım ama şimdiki yaşımızla, hayatımızda neler değişirdi? Hayallerin sonu yoktu, acaba nasıl olurdu? Ne dersiniz ?&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başka bir yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşça kalın , Hoşkalın&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 19:01:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BAHAR YENİDEN BAŞLAMAKTIR…</title>
                <category>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/bahar-yeniden-baslamaktir-3103</link>
                <author>mustafacolak66@gmail.com (MUSTAFA ÇOLAKOĞLU)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/bahar-yeniden-baslamaktir-3103</guid>
                <description><![CDATA[BAHAR YENİDEN BAŞLAMAKTIR…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kışın ağırlığı çekilirken, tabiat sanki derin bir uykudan uyanır gibi gözlerini aralıyor. Uzun ve sessiz geçen gecelerin ardından, sabahlar artık daha aydınlık, daha umut dolu. Toprağın içinden yükselen o taze koku, insana hem geçmişi hatırlatıyor hem de yeni başlangıçların mümkün olduğunu fısıldıyor. Sanki her şey yeniden yazılabilir, her şey yeniden anlam kazanabilir gibi…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir dalın ucunda titreyen tomurcuk, sabrın ve umudun en zarif hali gibi… Henüz açmamış, ama açacağına dair içinde güçlü bir söz taşıyor. Rüzgâr onu sarsıyor belki, yağmur onu ıslatıyor, ama o yine de vazgeçmiyor. Belki de insan kalbi de böyledir; kırılır, yorulur, susar… ama yine de bir yerlerde yeniden yeşermeyi bekler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlkbahar sadece doğanın değil, insanın da mevsimidir aslında. İçimizde biriken sessizlikler çözülür, uzun zamandır dile gelmeyen duygular yavaş yavaş yüzeye çıkar. Eski yaralar hâlâ oradadır belki, ama artık daha az acır. Çünkü zaman, en derin izleri bile yumuşatmayı bilir. Güneş biraz daha uzun kalır gökyüzünde, sanki “henüz bitmedi” der gibi… Sanki hayat, tüm eksiklerine rağmen devam etmeye değer.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir parkta yürürken duyulan kuş sesleri, bir bankta oturup izlenen gün batımı, hafifçe esen rüzgârın saçlara dokunuşu… Bunların hepsi küçük ama derin anlar. İnsan o anlarda fark eder; mutluluk bazen büyük olaylarda değil, küçük anların içinde gizlidir. İlkbahar, işte tam da bunu hatırlatır: Yaşamak, bazen sadece fark etmekten ibarettir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Belki de en güzeli, hiçbir şeyin aynı kalmadığını fark etmektir. Soğuk günler nasıl geçtiyse, içimizdeki kışlar da geçebilir. Umutsuzluk ne kadar derin olursa olsun, bir yerlerde mutlaka bir ışık vardır. Tıpkı karların arasından inatla çıkan bir çiçek gibi… Sessiz ama kararlı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve insan, tam da bu mevsimde kendine daha çok yaklaşır. Kendi iç sesini daha net duyar, neyi kaybettiğini değil, neyi hâlâ taşıdığını fark eder. Belki de ilkbahar, sadece dış dünyayı değil, iç dünyamızı da aydınlatır. Unuttuğumuz hisleri hatırlatır, bastırdığımız duyguları yumuşakça gün yüzüne çıkarır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlkbahar geldiğinde, sadece doğa değil, insan da yeniden başlar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeniden umut eder, yeniden sever, yeniden inanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve belki de en önemlisi, yeniden kendine döner.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her zaman gibi sağlığınıza çok çok dikkat edin. Hoşça kal.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MUSTAFA ÇOLAKOĞLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GAZETECİ - YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 18:19:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/05/mustafa-colakoglu-1747817731.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İNSAN OLMAK: YAŞAM, VİCDAN VE GÖLGE</title>
                <category>SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/insan-olmak-yasam-vicdan-ve-golge-3102</link>
                <author>pedagog@habercaddesi.com (SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/insan-olmak-yasam-vicdan-ve-golge-3102</guid>
                <description><![CDATA[İNSAN OLMAK: YAŞAM, VİCDAN VE GÖLGE]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan, yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Anlam üreten, ilişki kuran ve kendini sürekli yeniden organize eden bir psişik yapıdır. Yaşamla kurduğumuz ilişki, nesnel gerçeklikten çok, bu gerçekliği nasıl algıladığımız, düzenlediğimiz ve içselleştirdiğimiz ile şekillenir. Bu nedenle insan olmanın temel dersleri, dış dünyayı kontrol etmekten çok, iç dünyayı anlamakla ilgilidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Algı ve gerçeklik arasındaki mesafe&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan, dünyayı olduğu gibi değil, zihinsel şemaları, inançları ve duygusal durumu üzerinden deneyimler. Bu nedenle yaşanan birçok çatışma, olayların kendisinden değil, o olaylara yüklenen anlamlardan doğar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bastırma ve geri dönüş&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zihin, baş edemediği içerikleri bastırma eğilimindedir. Ancak bastırılan hiçbir şey ortadan kaybolmaz. Sadece biçim değiştirir. Davranışlarda, seçimlerde ve tekrar eden ilişki örüntülerinde yeniden ortaya çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlişkiler ve içsel yansımalar&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kurulan ilişkiler yalnızca karşı tarafla ilgili değildir. Çoğu zaman kişinin kendi iç dünyasını, geçmiş deneyimlerini ve tamamlanmamış duygusal süreçlerini yansıtır. Birinde yoğun tepki uyandıran şey, genellikle içeride karşılığı olan bir parçaya temas eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öz ve içsel yönelim&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojik açıdan “öz”, insanın sahici duygusal merkezini ve potansiyelini ifade eder. Bu, kusursuz bir yapı değil, duyguların, ihtiyaçların ve kırılganlığın birlikte var olduğu bir çekirdektir.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan zamanla bu özden uzaklaşabilir. Uyum sağlamak, kabul görmek ya da sevilmek için. Kendi duygularını bastırabilir, bazı yönlerini geri çekebilir ve fark etmeden kendine yabancılaşabilir.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak yaşamın derinleştiği yer, dışarıya doğru ilerlemek değil, yeniden bu içsel merkeze yönelmektir. Çünkü gerçek anlama dışarıdan öğrenilmez, içeriden fark edilir.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan, ilerledikçe değil, kendine yaklaştıkça olgunlaşır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gölge ve bastırılmış potansiyel&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gölge, yalnızca karanlık yönlerden oluşmaz. Aynı zamanda yaşanmamış, ifade edilmemiş potansiyeli de içerir. Birey reddettiği yönleriyle temas kurmadıkça, bu potansiyel ya bastırılmış kalır ya da kontrolsüz şekilde ortaya çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyilik ve sevgi: kapasite meselesi&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyilik ve sevgi, yalnızca hissedilen duygular değildir. Bunlar; empati kurabilme, sınır koyabilme, başkasını ayrı bir varlık olarak görebilme ve ilişki içinde kalabilme kapasitesidir. Gerçek sevgi, idealize etmek değil, olduğu haliyle görebilmektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vicdanın işlevi&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vicdan, yalnızca doğru-yanlış bilgisi değildir. İçselleştirilmiş ilişkilerin ve duygusal öğrenmelerin bir sonucudur. Sağlıklı bir vicdan bastırmaz, düzenler, yön gösterir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kötülük ve kopuş&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kötülük çoğu zaman bilinçli bir tercih olmaktan çok, içsel kopuşun sonucudur. İnsan kendi duygusuyla temasını kaybettiğinde, başkasının duygusuna da yabancılaşır. Bu yabancılaşma, empati eksikliği ve duyarsızlaşma olarak ortaya çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kontrol ve düzenleme&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dış dünyayı kontrol etme çabası sınırlıdır. Ancak içsel düzenleme mümkündür. Duyguları tanıyabilmek, tolere edebilmek ve yönlendirebilmek, psikolojik dayanıklılığın temelidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlik ve esneklik&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlik sabit değildir. İnsan, yaşam boyu kendini yeniden tanımlar. Katı tanımlar gelişimi sınırlar; esneklik ise olgunluğu artırır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bütünlük ve entegrasyon&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojik sağlık kusursuzluk değil, entegrasyondur. İnsan hem güçlü hem kırılgan olabilir. Olgunluk, bu iki durumu birlikte taşıyabilme kapasitesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yaşam, dışarıda çözülmesi gereken bir denklem değildir. İçeride anlaşılması gereken bir süreçtir.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İyilik, sevgi ve vicdan, kendiliğinden oluşmaz. İçsel farkındalık ve entegrasyonla gelişir.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan, yalnızca “iyi” yanlarını büyüterek değil, reddettiği taraflarıyla da temas kurabildiğinde dönüşür.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en temel gerçek şudur:&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan, hayatın ona ne yaptığını değil,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>hayatın onda neyi açığa çıkardığını anladığında dönüşür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HANIM DEMİRBAŞ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SOSYAL PEDAGOG</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 18:00:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/04/sosyal-pedagog-bireysel-cift-ve-aile-danismani-hanim-demirbas-1776369212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>RAHİBE TERESA</title>
                <category>ESRA SONGÜLER</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/rahibe-teresa-3101</link>
                <author>songuleresra@gmail.com (ESRA SONGÜLER)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/rahibe-teresa-3101</guid>
                <description><![CDATA[RAHİBE TERESA]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir yanda karizmasına, heybetine, kara kaşına, kara gözüne, çapkın bakışlarına ilk görüşte aşık olduğu İlyas, diğer yanda bacası helalle tüten iki göz odasından, mutfağında kaynayan demli çayından, iyilik dolu kalbinden başka bir şeyi olmayan Cemşit…..&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Asya bu iki adamın arasında kalmıştı, tercih yapmalıydı, kendi kendine şu soruyu sordu ve cevabını da yine kendi verdi :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Sevgi Neydi ? Sevgi Emekti…”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazıma “Selvi boylum, al yazmalım”ın hafızalarımıza kazınan sahnesinden başladım ama anlatmak istediğim konu aslında başka.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sevgi gerçekten de emekti… Bu yazımda sizlere iyilik meleği, hayatını sevgi üzerine adamış olarak bildiğimiz Rahibe Teresa’yı anlatmak istedim, daha doğrusu bu yazıyı yazmam ve Rahibe Teresa’yı anlatmam için fikir arkadaşımdan geldi… Ben ona katıldığım Balkan turunu anlatırken, tabiki rahmetli babacığımın dedelerinin geldiği Üsküp’ü anlatmadan geçemezdim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Orada en dikkatimi çeken Üsküp Meydanındaki Rahibe Teresa’nın anıt eviydi…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Dün, geçmişte kaldı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yarın, henüz gelmedi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalnızca bugünümüz var"&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahibe Teresa…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahibe Teresa hakkında yazılmış o kadar çok yazı, makale var ki, elbette biliyorsunuzdur ama birde benden dinleyin bu iyilik timsali, sevgi dolu olarak bilinen kadını!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bizler onu Rahibe Teresa (Mother Teresa) olarak tanırız da, o aslında bir Türk’tü, kendisi her ne kadar kabul etmesede o Osmanlı Dönemi’nde 1910 tarihinde Üsküp ’te doğmuştu, gerçek adı “Agnes Gonca Boyacı” idi şaşırdınız değil mi? Rahibe Teresa bir Türk ismine sahipti ama kendisine bu konu sorulduğunda gülümseyerek soruları yanıtsız bırakırdı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>18 yaşındayken rahibe olma kararı alan Gonca Boyacı, Hindistan'daki hayır işleriyle adı duyulan Loretto Hemşireleri’ne dahil oldu. Teresa ismini bu dönemde alarak nam salmaya başladı. St. Mary's Lisesi'nde Coğrafya ve Temel Hristiyanlık dersleri veren Rahibe Teresa, 1944’te aynı liseye müdür olarak atandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;1950 yılında Vatikan'dan aldığı iznin ardından ‘Hayırsever Misyonerler Cemiyeti’ni kuran Rahibe Teresa, başta 12 kişiyle kurduğu bu cemaati, zaman içerisinde dünyanın 450 noktasına taşıyarak dört bin rahibenin görev aldığı bir kuruma dönüştürdü.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1979 yılında yürüttüğü hayırsever faaliyetlerden dolayı Nobel Barış Ödülü de alan Rahibe Teresa, 4 Eylül 2016’da Vatikan'ın Aziz Petrus Meydanı'nda gerçekleştirilen törenin ardından Papa Franciscus tarafından (Azize) mertebesine yükseltilmişti. Rahibe Teresa'nın iki hastayı iyileştirmesi, (Azize) olabilmek için gerekli olan iki mucize olarak kabul edilmişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1980’de doğduğu şehir olan Üsküp'e bir ziyaret gerçekleştiren Rahibe Teresa, bu ziyaret esnasında kendisine ırkıyla alakalı sorulan soruya da yanıt verdi, kendisini Üsküplü hissettiğini söyleyen Teresa, doğduğu şehrin burası olduğunu kaydederek ‘Ancak ben dünyaya aitim’ demişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>38 yaşındayken fakir ailelerin çocuklarına ders vermeye başlayan Rahibe Teresa, aynı zamanda Temel Tıp eğitimi aldıktan sonra, hastaların evlerine giderek onları tedavi etti. Eski öğrencilerinin de katıldığı bir grup ile sokaklarda, hastanelerin kabul etmeyerek ölüme terk ettiği birçok hastanın tedavisini üstlendi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak yardım için gittiği fakir bölgelerdeki ebeveynler Teresa'nın çocukların beynini yıkayıp Hristiyan yapacağını düşündüğü için onun gitmesini istedi. Bu endişelerinde pek de haksız sayılmazlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teresa'nın yanında 9 yıl çalışıp istifa eden Susan Shields, Teresa'nın karanlık yüzünü ortaya çıkaranlardan biriydi...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Shields'in iddiasına göre Teresa çalışanlarına hayatını kaybetmek üzere olan insanları nasıl gizlice vaftiz edeceğini öğretmişti. Hayatını kaybetmek üzere olan insanlara 'Cennete bilet ister misin?' diye sormalarının ardından herhangi bir olumlu yanıtı vaftiz için onay olarak görmekteydiler. Yanıtın ardından hastanın alnını ıslak bir bezle soğutuyormuş gibi yaparak onları vaftiz ediyorlardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Shields’nin anlattıkları insanları şaşkına çevirmişti, bağışları kaydetmekle görevli olan Shields, sadece New York'taki Bronx bölgesinde bir banka hesabında 50 milyon dolar toplandığını ancak bu paranın yoksul insanlar için harcanmadığını itiraf etti hatta Etiyopya'daki kıtlık için bağış toplandı ancak bu para Etiyopya'ya gönderilmedi çünkü çalışanlardan birinin söylediğine göre Teresa'nın yardım kuruluşu Afrika'ya para göndermiyordu. Ancak yine de makbuzlarda Etiyopya'nın adı geçirildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1991'de Birleşik Krallık'taki bir kurumda yapılan denetim, toplam gelirin sadece %7'sinin yardım için kullanıldığını ortaya çıkardı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geri kalan para ise Vatikan Bankası'na havale edilmişti. Bu denetim sadece bir ülkede bir kere yapıldı. 70 yıllık geçmişlerinde bir kez bile topladıkları bağışı nasıl kullandıklarını bildirmediler. Ancak 5 yıl boyunca onlarla çalışan Eva Kolodziej adındaki bir kadın bağışlar için 'New York'taki evi ziyaret etmelisiniz. O zaman bağışlara ne olduğunu anlayacaksınız. Barınağın mahzeninde değerli kitaplar, takılar ve altın var' açıklamasını yaparak insanları aydınlatmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>20 yıl boyunca Teresa'nın yanında çalışan eski bir rahibe de Teresa'nın fakirlere yardım etme değil, İsa'ya hizmet etme niyetinde olduğunu bu bahane ile para topladığını söylemişti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaten bunu Teresa da 'Birçok insan beni sosyal hizmet uzmanı olarak karıştırıyor. Sosyal hizmet uzmanı değilim. Ben İsa'nın hizmetindeyim. Benim işim Hristiyanlık kelimesini yaymak ve insanları kazanmak' diyerek açıklamış, bir nevi söylenenleri doğrulamıştı. Teresa aldığı bağışları yoksullara yardım etmek yerine manastır inşa ederek yeni rahip ve rahibeler yetiştirmek için kullandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eleştirilerin odağındaki bir diğer konu da yoksullara yapılan tıbbi müdahalelerin yetersizliğiydi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2008'de iki ay boyunca gönüllü olarak çalışan Hemley Gonzalez, çalışanların iğneleri (enjektör) musluk suyu altında yıkayıp ucu körelinceye kadar tekrar tekrar kullandığını, tıbbi ve hayati maddelerin aylarca depolanıp süresi dolduktan sonra bile atılmadığını, çalışanların çok az veya hiç tıbbi eğitimleri olmayan gönüllülerden oluştuğunu, bulaşıcı tüberküloz ve hayati tehdit taşıyan hastalıkların diğer hastalarla birlikte tutulduğunu söyledi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüm bu ihmallerin sonucunda ilk “Ebola” salgını ortaya çıktı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu iddianın sahibi 1976'da dünyanın ilk Ebola salgınını keşfeden doktor olan Peter Piot : “Yoksul hastalar bu denli kötü şartlarda tıbbi yardım alırken, rahibeler hastalandığında özel ve lüks hastaneleri ziyaret ediyorlardı” dedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teresa bir röportajında kendi ağzıyla 23.000'den fazla kişinin onların denetimindeyken hayatını kaybettiğini açıklamıştı, bu bir nevi itiraftı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korkunç acılar çeken, kanserden hayatını kaybeden insanlara Aspirin dışında bir ağrı kesici bile verilmez ve ameliyat olması gerekenler yada başka bir tedaviye ihtiyacı olanlar hastaneye gönderilmezken, Teresa hastalandığında ameliyat da oldu, kalbine pil de taktırdı. Kurumda çalışan birçok kişi bu hastaların kolayca tedavi edilebileceği hastalıklar nedeniyle hayatlarını kaybettiklerini daha sonradan itiraf etti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ancak Teresa'nın çocuk tacizcisi papazlarla, dolandırıcılarla ve 30 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine sebep olan Haiti diktatörüyle yakın ilişkisi oldu, onlardan bol bol bağış topladı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunların yanı sıra yaptığı çalışmalarla pek çok ödüle layık görülen Rahibe Teresa’nın ödülleri arasında,&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Papa XXIII. John Barış Ödülü ve 1979 Nobel Barış Ödülü vardı. Öte yandan ABD'nin en önemli sivil ödülü olan Özgürlük Madalyası da aldığı bu ödüller arasında bulunuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu ödülleri alırken de ziyafet verilmesini istemeyen Rahibe Teresa, 6 bin dolarlık fonun yoksullara bağışlanmasını istedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahibe Teresa, Etiyopya'daki açlara, Çernobil'deki radyasyon kurbanlarına ve Ermenistan'daki depremzedelere sözde yardım etmek için sürekli seyahat etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yardım arzusu ve faaliyetleri sınır tanımıyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Topluluğun faaliyetleri çeşit ve sayı bakımından çoğalırken, Rahibe Teresa da Tanrı adına yapılan işler için dua ediyor ve çalışmalar sürekli artıyordu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sağlık evleri açılıyor; bazıları da politik, sosyal ya da güvenliğe ilişkin gerekçelerle kapanıyordu. Topluluk, son derece yoğun ve faaldi. Rahibe Teresa, dünyanın her yanında insanlara yardım ediyor, çocukları kurtarıyor, hemşirelere öğüt veriyor, organizasyon ve konuşmalar yapıyordu. Kimi zaman "sıradan" kimi zaman da “seçkin” kalabalıklara konuşma yapması için aldığı tekliflerin sayısı her geçen gün artıyordu mesajının hep aynı ve bir iki tümceyle anlatılabilir olmasına ve çoğu zaman doğal olarak epey "geleneksel" bir bakış açısıyla konuşmasına rağmen, dikkatle dinleniyordu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlerlemiş yaşına rağmen, dünyanın dört bir yanında sözde yoksullara yardım edebilmek için kaynak araştırmaya ve elindeki olanakların tümünü kullanarak onlara yardım ediyor gibi gözüküyordu. Her kıtada, Rusya'da bile, Teresa'nın hemşireleri, İsa aşkına kimsesizlere yardım için çalışıyorlardı.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1992 seçimlerinde görevini devretmeye hazırlanırken yeniden seçildi. 1996'da sağlığı ciddi biçimde bozulmaya başladı. Sevgiden ve çalışmaktan yorulan kalbi yüzünden devam edemeyeceğini söyledi. 13 Mayıs 1997'de Hemşireler Kurulu, İsa aşkına yapılan bu onurlu işi Hemşire Nirvala'nın yürütmesine karar verdi.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rahibe Teresa, 5 Eylül 1997'de, saat 21.30’da Kalküta'daki sağlık evinde yaşamını kaybetti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben sizlere hayatına yorum katmadan iyisiyle kötüsüyle anlattım, karar sizin! Rahibe Teresa bir melek mi, yoksa kendi çıkarı uğruna insanları kullanan bir şeytanmıydı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir başka yazımda buluşmak üzere&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hoşçakalın, hoş kalın.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESRA SONGÜLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HABER CADDESİ EDİTÖRÜ</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 19:05:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2025/12/esra-songuler-1767211159.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HAYATA BAKIŞ</title>
                <category>SABİHA ÜNAL</category>
                <link>https://www.habercaddesi.com/makale/hayata-bakis-3100</link>
                <author>sabihaseferunal@gmail.com (SABİHA ÜNAL)</author>
                <guid>https://www.habercaddesi.com/makale/hayata-bakis-3100</guid>
                <description><![CDATA[HAYATA BAKIŞ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat… Üzerine en çok konuşulan, en çok düşünülen ama belki de en az anlaşılan kavram. Herkes aynı dünyada yaşıyor gibi görünse de, aslında herkes kendi dünyasında yol alıyor. Çünkü hayat, dışarıdan bakıldığında ortak; içeriden hissedildiğinde tamamen kişisel bir deneyimdir. Bu yüzden hayatın ne olduğu sorusundan çok, bizim ona nasıl baktığımız sorusu daha anlamlıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü hayat, olduğu gibi değil; gördüğümüz ve yorumladığımız gibidir. Aynı sokakta yürüyen iki insan düşünün… Biri gökyüzüne bakıp umutla dolarken, diğeri başını eğip yorgunluğunu taşır. Aynı şehir, aynı insanlar, aynı zaman… Ama iki farklı hayat. Demek ki hayatı belirleyen koşullar değil, bakış açımızdır. Hayata anlam veren şey yaşadıklarımız değil, onlara yüklediğimiz anlamdır. İnsan çoğu zaman hayatı zor bulur. Oysa belki de zor olan hayat değil, beklentilerimizdir. Kendimizden, başkalarından, hayattan… Hep daha fazlasını isteriz. Daha mutlu olmayı, daha çok sevilmeyi, daha hızlı ilerlemeyi… Ve çoğu zaman sahip olduklarımızı görmezden gelip, eksik olanlara odaklanırız. Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri de budur: Sahip olduklarını küçümseyip, sahip olmadıklarını büyütmek.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden mutluluk çoğu zaman uzak bir hedef gibi görünür. Oysa mutluluk, çoğu zaman fark edemediğimiz kadar yakındadır. Sabah içilen bir kahvede, içten gelen bir gülümsemede, beklenmedik bir mesajda saklıdır. Ama biz büyük anların peşinde koşarken küçük mutlulukları ıskalarız. Ve fark etmeden hayatın en gerçek anlarını kaçırırız.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayata bakış, aynı zamanda insanın kendisiyle olan ilişkisidir. Kendini seven biri, hayatı daha yumuşak karşılar. Kendine karşı acımasız olan biri ise hayatı da sert ve adaletsiz görür. Çünkü insan, iç dünyasında ne taşıyorsa, dış dünyada onu görür. İçinde huzur olan biri, karmaşanın içinde bile dingin kalabilir. Ama içinde fırtına olan biri, en sakin ortamda bile huzursuzluk hisseder. Belki de bu yüzden hayatı anlamak için önce kendimizi anlamamız gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatın bir diğer gerçeği de değişimdir. Hiçbir şey sabit kalmaz. Ne duygular, ne insanlar, ne de şartlar… Bugün bizi mutlu eden bir şey, yarın sıradanlaşabilir. Bugün bizi üzen bir durum ise yarın bize bir ders olarak dönebilir. Ama biz çoğu zaman değişimi kabullenmek yerine direnmeye çalışırız. Oysa hayat, direndikçe zorlaşır; kabul ettikçe hafifler. Kabullenmek pes etmek değildir. Kabullenmek, olanı olduğu gibi görmek ve onunla nasıl baş edeceğini öğrenmektir. Her şeyin kontrolümüzde olmadığını fark ettiğimizde, aslında büyük bir yükten kurtuluruz. Çünkü hayat, kontrol ettiğimiz kadar değil; akışına izin verdiğimiz kadar anlam kazanır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve bir gerçek daha var ki çoğu zaman görmezden gelinir: Hayat kimseye ayrıcalık tanımaz. Herkesin yükü farklıdır ama kimse yük taşımaz değil. Kimisi dışarıdan güçlü görünür ama içinde kırılgandır. Kimisi sessizdir ama içinde fırtınalar kopar. Bu yüzden hayatı sadece görünen yüzüyle değerlendirmek, en büyük yanılgılardan biridir. Belki de bu yüzden biraz daha anlayışlı olmak gerekir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendimize karşı, başkalarına karşı, hayata karşı… Çünkü hayat, sert bakana sert; yumuşak bakana daha yumuşak görünür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayata bakışın en önemli noktalarından biri de “şimdi”yi yaşayabilmektir. Geçmişin yükünü sırtımızda taşırken ve geleceğin belirsizliğinden korkarken, elimizde olan tek şeyi kaçırıyoruz: şu anı. Oysa hayat, ne geride kalan anlarda ne de henüz gelmemiş zamanlarda… Hayat, tam olarak şu anın içinde saklı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir nefeste…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir bakışta…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir histe…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama biz çoğu zaman bu anı ya erteliyoruz ya da fark etmiyoruz. Belki de hayatın en büyük sırrı, büyük anlamlar aramak değil; küçük anları fark edebilmektir. Çünkü hayat, büyük kırılmalarla değil; küçük dokunuşlarla şekillenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve en önemlisi:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat, bize sunulan hazır bir hikâye değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Biz yazdıkça şekillenen, biz baktıkça anlam kazanan bir yolculuktur. Herkesin kalemi farklıdır, herkesin cümlesi başka… Ama kimse başkasının hikâyesini yaşayamaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yüzden hayatı başkalarıyla kıyaslamak, kendi hikâyemizi yarım bırakmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak şunu söylemek mümkün:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat ne tamamen adil, ne tamamen zor, ne de tamamen kolaydır. Hayat, bizim ona verdiğimiz anlam kadar derin; ona gösterdiğimiz sabır kadar güçlü; ona duyduğumuz sevgi kadar güzeldir. Belki de hayatın özü tek bir cümlede saklıdır:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayat, baktığımız kadar değil…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anladığımız, kabullendiğimiz ve hissettiğimiz kadardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SABİHA ÜNAL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:22px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZAR</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 19:21:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.habercaddesi.com/images/kullanicilar/2026/01/sabiha-unal-1767438497.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
