“Dost ile içilen şarap helal,
Puşt ile içilen su haramdır…”
Ne güzel demişti Ömer Hayyam.
Üç kişi düşünün, üçüde de aynı dönemde dünyaya gelmişler, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk'ün gençliklerinde Nişabur'da aynı medresede okuyup birbirlerine söz verdiklerine dair popüler bir “Üç okul arkadaşı" rivayeti bulunsa da, tarihsel olarak bu samimiyet ve aynı dönemde yaşama konusu tartışmalıdır.
Ömer Hayyam bilim ve şiirle ilgilenmiş
Nizamülmülk; devletin zirvesine çıkmış,
Hasan Sabbah; ise Batıni isyanını başlatmıştır.
Bunlardan biri her zaman saygı ile andığımız, rubailerini adeta ezberlediğimiz Ömer Hayyam (Rubailerinin orijinalleri 1912 yılında batan Titanic gemisi ile birlikte okyanusun dibine gömüldüğü rivayet edilir)
Diğerleri ise eski Büyük Selçuklu İmparatorluğu Veziri Suikast ile öldürülen Nizamülmülk, ve her zaman lanetle andığımız, hatta okuduğunuzda hayat hikayesinin geçmişteki birilerinin yaşantılarını da andırdığı katil Hasan Sabbah….
İçi dışı kötülük dolu, Haşhaşilerin kurucusu Hasan Sabbah…
Siz değerli Habercaddesi okurlarıma bugünkü yazımda Hasan Sabbah’ı her yönüyle tanıtmak istedim.
Bir çoğunuz Hasan Sabbah deyince hemen Alamut Kalesini göz önüne getirmiş olabilir. Alamut Kalesi hikayesini ileriki satırlara bırakayım da, Hasan Sabbah’ı anlatmaya başlayayım
Hasan Sabbah 1046-1054 yılları arasında İran’ın Kum kentinde Yemen taraflarından İran’a göç etmiş Şii bir ailededen dünyaya geldi.
Oldukça zeki ve afacan bir çocuk olan Hasan Sabbah henüz 17 yaşında iken Şiiliğin uç inançlarından olan ve Hazreti Muhammed'in torunu İmam Caferu'sc-Sadık'ın oğlu İsmail'i ‘‘İmam’’ kabul eden İsmailiye mezhebine girdi.
Hasan Sabbah sıkı bir eğitim gördü ve uzun seyahatlerle dolu bir gençlik yaşadı. İsmaili inançlarını yaymak için Şam'dan Horasan'a kadar defalarca gidip geldi, yaklaşık 10 yıl davetçi olarak gezdi.
Artık yıllardır planladığı sistemi kurabileceği sabit ve sağlam bir merkeze ihtiyacı vardı. Elbruz Dağlarının uzantısı olan Deylemistan bölgesinde karar kıldı. Arap fetihçiler burayı ele geçirememişti. Halkı görünüşte Müslüman olsa da Arapça bilmiyordu. Yerli halk büyük bir direnişçi potansiyeli taşıyordu ancak Alamut Kalesi “Mehdi” adlı bir yerel beyin elindeydi.
Sizlere hiçte yabancı gelmeyecek bir düşüncesi vardı, Hasan Sabbah buraya davetçiler, propagandacılar göndererek önce kale etrafındaki halk arasında örgütlendi. Ardından sıra kale içindeki askerlere geldi. Bir gün Hasan Sabbah tek başına kalenin zirvesindeki beyin köşküne çıktı. Kale beyi Mehdi’ye
‘Burayı bize bırakıp terk et’ dedi.
Mehdi Bey bu talep karşısında sinirlendi ve adamlarına seslendi “Tez alın bu Sabbah’ın canını !” Fakat bu emre uyan olmadı.
Çünkü en yakınındaki adamları Mehdi’nin haberi olmadan taraf değiştireli çok olmuştu.
Alamut Kalesi etrafı dipsiz uçurumlarla çevrili bir yerde kurulmuştu. Kaleye tek yol vardı ve o da iki bin basamaktan oluşan bir merdivendi.
4 Eylül 1090’da Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ni ele geçirmesiyle birlikte İran’da ilk “İsmaili Beyliği” kurulmuş oldu. Sabbah kalenin önceki sahibinin köşkünü kütüphaneye çevirdi hayatı boyunca o köşkten sadece iki kez çıktı. Kalenin içini envai çeşit bitki ve meyve ağacı ile donattırdı, kayaları deldirerek su kanalları açılmasını sağladı, uzun kuşatma dönemlerini göz önüne alarak yiyecek depoları kurdurdu.
Hasan Sabbah kalede inzivaya çekilmiş, insanlardan uzak bir hayat sürüyordu.
Ailesi dahil kalede yaşayan herkese içki içmek, çalgı aletleri, eğlence yasaklanmıştı.
Oğlu Muhammed’i etrafın dedikodularına inanıp içki içtiği gerekçesiyle infaz ettirdi, fakat oğlunun içki içmediği infazdan sonra ortaya çıktı.
Eşini ve kızlarını kale yakınlarındaki köylerde, tarlalarda çalışmaya gönderdi. Geometri, matematik, astronomi, kimya, sihirbazlık gibi ilimlere vakıftı. Ancak Alamut ne kadar güçlü olursa olsun tek başına saldırılara dayanamazdı. Bu nedenle, Alamut’u çevreleyen 40-50 kadar kale zamanla ele geçirildi, kalelerin etrafındaki köyler de örgütlendi yani Milis kuvvetler oluşturuldu.
Sabbah kimselerin ulaşamadığı kalesinde kendisine sahte bir dünya kurdu.
Önce insanları eğitip mürit yaptı, ardından müritlerinden genç ve yetenekli olanları seçip suikastçi olarak yetiştirdi, en büyük düşmanı da Selçuklu Devleti’nin neredeyse sultandan bile güçlü olan veziri Nizamülmük’tü. Böylesi güçlü bir düşmana karşı suikast yaptırmak kolay değildi. Hasan Sabbah çare olarak uyuşturucudan yararlanmaya karar verdi ancak bu da yetmezdi. Bu nedenle suikastçi olarak seçtiği gençleri kendisine bağlamak için sahte bir cennet yaratmaya girişti.
Önce kaleye birbirinden güzel kızları getirip genç erkeklerin göremeyeceği bir bölümüne yerleştirdi. Burada tek kelimeyle hurileriyle birlikte bir cennet yarattı. Suikastçi olarak eğittiği gençlerin zihinlerini uyuşturucu ile bulandırdı, ardından onları bu sahte cennete koydu. Kendilerini cennette bulan genç erkekler hurilerin arasında yaşam sürüyordu ve bu gençler artık Hasan Sabbah için her şeyi yapmaya hazırlardı.
Bir rivayete göre, Hasan Sabbah bir gün Selçuklu Sultanına bir elçi gönderdi
Sultan gelenin Sabbah’ın elçisi olduğunu öğrenince ‘Huzura kabul edin’ emri verdi. Elçi, huzura geldi.
Sultana “Size bir mesaj getirdim ama bu kalabalıkta söylemem” dedi ve huzurdakilerin çıkmasını istedi. Sultan kabul etti ve nihayetinde kabul salonunda Sultan, Sabbah’ın elçisi ve üç köleden başka kimse kalmamıştı.
Sabbah’ın elçisi kölelerin de çıkmasını isteyince. Sultan, “Olmaz, onlar benim en yakınlarım, en güvendiklerim, biz dört kişi tek insanız” diyerek itiraz etti bunun üzerine Sabbah’ın elçisi, kölelere ‘Kılıcınızı çekin’ der demez, köleler tereddüt etmeden ihtişamlı Selçuklu Sultanına karşı kılıçlarını çektiler. Sabbah’ın elçisi mesajını vermişti, başkaca tek bir kelime dahi söylemeden saraydan çıktı gitti.
İşte Hasan Sabbah böylesi bir sadakat ordusu kurmayı başardığı için düşmanlarında bile korkuyla karışık saygı uyandırmayı başarmıştı.
Sabbah müritlerine “Esasiyun” diye seslenirdi; kurala, ilkelere sadık olanlar, günümüzde hala “Suikatçi” anlamına gelen İngilizce “Assasins” kelimesi “Esasiyun” kelimesinin bozulmuş haliydi.
Hasan Sabah vurucu tim ya da özel bir suikast timi hiçbir zaman oluşturmadı.
Eline bıçağı alan herhangi bir mürit suikast yapabilirdi bunun için gerekli olan tek şey inanç ve iyi bir hazırlık dönemiydi.
Ki, bu da etkisi sınırlı uyuşturucularla sağlanamazdı çünkü bazı suikastler için yıllarca ön hazırlık yapılıyordu. Suikastçi suikasti yapacağı yere gidiyor, halk arasına karışıyor ve iş güç ediniyordu. Ta ki, suikast için uygun an gelene kadar!
Bu suikastlerin en ünlüsü geçmişte okul arkadaşı olan Vezir Nizamülmülk’e yönelik olanıydı.
Nizamülmülk zamanla Sultan Melikşah’tan bile güçlü hale gelmişti. Entrikaların eksik olmadığı Selçuklu sarayında Melikşah ile veziri arasında gerginlikler başladı.
Melikşah Nizamülmülk’ü azletmekle tehdit etti. Nizamülmülk ise “Onun tacı benim mürekkep hokkama bağlı” cevabını verebilecek kadar güçlüydü. Sultan ile vezir arasında ipler koptu ancak Nizamülmülk saltanatını sürdürdü.
Nizamülmülk tarihler 1092 yılını gösterdiğinde derviş kılığına girmiş Hasan Sabbah’ın bir müridi tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
Hasan Sabbah, örgüt üyelerine "Assasins" adını vermişti Arapça'da "Bekçiler" ya da "Sır Bekçileri" anlamına gelen bu kelime daha sonra, Sünni Müslümanlar tarafından "Haşhaş içenler" manasına "Haşhaşiler" olarak anılmaya başladı, fedailerin Sünni yöneticilere karşı giriştikleri suikastlar nedeniyle aynı kelime batı dillerine "Suikastçı" olarak girdi. Sabbah'ın sır bekçileri, yeniden doğuş inancı ile, sınırsız itaat koşuluyla yetiştirilmiş birer fedai idiler. Bu nedenle örgütün bir diğer adı da "Fedaykin" oldu.
Saldırı hazırlıkları gizlilik içinde yapılıyor ama eylem açıkta, halkın gözü önünde gerçekleştiriliyordu. Saldırılar genellikle kentin en büyük camisi, tercih edilen gün de cumaydı. Sanki suikast yapmıyor, cuma namazı için toplanan kalabalığa asla unutamayacakları bir gösteri sunuyorlardı.
Hedef alınan kişi ne kadar iyi korunursa korunsun, bir yolunu bulup bıçak darbeleriyle öldürüyorlardı. Bazıları saldırı sonrasında bıçağı bırakıp kalabalığa söylev çekiyor, bazıları da, muhafızların gelip kendisini öldürmesini bekliyordu. Eylemlerin amacı sadece hedefi ortadan kaldırmak ve düşmandan kurtulmak değil, korku ve dehşet yaratmaktı. Bu yüzden de Hasan Sabbah’ın fedaileri sadece düşmanlarını öldürmüyor, aynı zamanda kendilerini de feda ediyorlardı.
Yıllar yılları kovalayıp durdu, Hasan Sabbah 92 yaşındayken 1124 yılı Mayıs ayında hastalandı sonunun yakın olduğunu anlayınca, Nizari toplumunun gelecekteki önderlik sorunu için çok önemli düzenlemeler yaptı ve aynı yılın Haziran ayının ortasında epeyce ilerlemiş bir yaşta yaşama gözlerini kapadı.
Haşhaşilik, dünyanın ilk cinayet örgütü olarak tarihe geçti, üçyüz yıl kadar hüküm sürdü…
Başka bir yazımda buluşmak üzere
Hoşçakalın, Hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ






















Yorum Yazın