Sadece bir adres, birkaç bina, dar bir yol değildi. Orası, Türk sinemasının kalbiydi. Atan, yorulan, bazen durup bazen yeniden umutlanan bir kalp… Yıllarca o sokağın taşlarını adımladım. Aynı kaldırımlardan defalarca geçtim. Jönünden emektarına, figüranından set işçisine kadar nice hayatı dinledim, nice kaderi kelimelere döktüm. Gazetedeki ‘Hayatları Film’ köşemde, ışıklar söndükten sonra karanlıkta kalanların sesi olmaya çalıştım.
Yeşilçam Sokağı kimi insanın kaderini bir gecede değiştirdi. Alkışlar, afişler, imzalar, şöhret… Ama aynı sokak, kimileri için ağır bir imtihandı. Şöhretin kapısından giremeyenler, bir dönem girip sonra sessizce dışarı bırakılanlar, adını kimsenin hatırlamadığı ama yüzünü herkesin tanıdığı insanlar… O sokak herkese eşit davranmadı. Bazısına umut verdi, bazısının umudunu orada bıraktı.
O sokakta bazı kafeler vardı… Tahta sandalyeleri gıcırdar, çaylar çoğu zaman soğur, sohbetler yarım kalırdı. O kafelerde özellikle emektar oyuncuları görürdünüz. Bir zamanlar perdede devleşmiş yüzler, şimdi bir masanın kenarında küçülmüş umutlarla otururdu. Her biri bir iş beklerdi. Bir telefon, bir teklif, bir ‘Seni hatırladık’ cümlesi… Beklemek onların en uzun rolüydü. Kimi eski bir filmden bir anı anlatırdı, kimi gençliğinde paylaşılan setleri, kimi de susardı. En çok da susanlar acıtırdı insanın içini. Çünkü o sessizlik, anlatılamayan bir hayattı.
Figüranlar vardı o sokakta… Yüzleri tanıdık ama isimleri bilinmeyen. Bir sahnede arka planda yürüyüp geçen, sonra yıllarca gerçek hayatta da görünmez olan insanlar… Set işçileri vardı, kamerayı taşıyan, ışığı kuran, dekoru sırtlayan… Onlar olmadan hiçbir film çekilmezdi ama filmler bitince ilk unutulanlar da hep onlar olurdu.
Geçtiğimiz günlerde yine gittim Yeşilçam Sokağı’na. Bu kez adımlarım daha yavaştı, kalbim daha ağırdı. Çünkü o sokakta artık tanıdık pek az şey vardı. O emektarların büyük çoğunluğu hayata veda etmişti. Kimisi yalnız bir hastane odasında, kimisi borç içinde, kimisi sessiz bir cenazeyle… Ardında alkış kalmayan, afişi olmayan vedalarla gittiler. Bir zamanlar herkesin tanıdığı yüzler, artık sadece birkaç eski film karesinde yaşıyor.
Kafelerin yerinde şimdi başka tabelalar, başka sesler, başka hayatlar var. Ama o duvarlar hala çok şey hatırlıyor sanki. Bir köşede yarım kalmış bir hayal, bir masada unutulmuş bir replik, bir sandalyede beklemekten yorulmuş bir beden… Sokağın kendisi bile yaşlanmış gibi. Gürültüsü azalmış, sesi kısılmış, yalnız kalmış.
Yürürken her adımda bir yüz canlandı gözümde. ‘Beni hatırladın mı?’ der gibi bakan gözler… ‘Bir kez daha yaz beni’ diye fısıldayan sesler… O an anladım ki Yeşilçam Sokağı aslında bir hatıralar mezarlığı olmuş. Ama mezar taşları yok. İsimler yazılı değil. Her şey unutulmaya terk edilmiş.
Yeşilçam sadece filmlerden ibaret değildi. Yeşilçam, bir hayat biçimiydi. Umutla uyanıp hayal kırıklığıyla uyumaktı. Bir gün başrole, ertesi gün yokluğa düşmekti. Alkışın ne kadar kısa, yalnızlığın ne kadar uzun olduğunu öğrenmekti.
Bugün o sokakta yürürken içimden sessizce şunu söyledim:
Siz bu ülkenin hafızasısınız…
Siz güldürdünüz, ağlattınız, sevdirdiniz.
Ama en çok da sustunuz.
Bu yazı bir ağıt değil sadece. Bir vefa çağrısı.
Işıklar söndüğünde unutulanlara, jenerikte adı küçücük yazılanlara, hiç yazılmayanlara…
Yeşilçam emekçileri…
Ruhunuz şad olsun. Siz gittiniz ama o sokak, sizsiz hala sizi anlatıyor.
Habib BABAR





















Yorum Yazın