Bugün Türkiye’de “ Profesör “ her zaman saygı duyduğum hocalarımızın sayısı sanıldığı kadar fazla değildir, otuzyedibin kadar kaldı ki biz her zaman onları saygı ile anarız… “Profesör” ünvanını almak o kadar kolay değildir, yıllarını verirsin, gençliğin kitapların arasında geçer, ancak o zaman hoca olursun…
Hulusi Bahçet ismini duymuş olanınız var mı ? İnanıyorum ki, birçoğunuz eminim ki duymuş olabilirsiniz ve hocaların hocası Hulusi Behçet bugün Türkiye’de “Profesör” ünvanını alan ilk hocadır… Kaldı ki onun başarılarını anlatmak bu kadarla da bitmez…
Bence onun başka yönü çok daha önemlidir… Bugün bütün dünyada, “ Behçet Hastalığı“ olarak dünya tıp literatürlerine geçen hastalığa adını vermiş kişidir kaldı ki dünyada sadece iki kişi çaresini bulduğu hastalığa kendi adını vermiştir.
Tıp dünyasında bunun ne kadar önemli olduğunu söylesem hiçte abartmış olmam, bunlardan ilki İngiliz Doktor James Parkinson’un 1817 yılında bulduğu “Parkinson Hastalığı” diğeri ise yaklaşık yüz yıl sonra Ord.Prof.Dr.Hulusi Behçet’in kendi soyadını verdiği “Behçet Hastalığı”dır.
Kendi soyadı ile anılan Behçet Hastalığı’nı bulan ilk kişi olan Ord.Prof.Dr. Hulusi Behçet, 20 Şubat 1889 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi, küçük yaşta annesini kaybeden Hulusiyi babası büyüttü.
Öğrenim hayatı boyunca çok başarılı bir öğrenciydi, Tıp Fakültesinin ardından 1911 yılında Gülhane Uygulama Okulu’nda Dermatoloji asistanı oldu. Üç yıl sonra çıkan Birinci Dünya Savaşı nedeniyle Kırklareli ve Edirne hastanelerinde değişik görevlerde bulundu.
Edirne’de çalıştığı sıralarda Halep cephesinden gelen askerler arasında “Şark Çıbanı” üzerine araştırmalar yaptı. İşte bu dönemde ilk önemli buluşu olan “Çivi Bulgusu”nu belirledi. Daha önceleri bilinmeyen bir bulguydu ve Tıp bilimi için çok önem bir buluştu.
Uzmanlığını arttırmak üzere 1917 yılında Avrupa’ya gitti. Budapeşte ve Berlin’de çeşitli hastanelerde çalıştı. Üniversite reformunun olduğu 1933 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’nde Profesörlüğe ve Kürsü Başkanlığına atandı. Böylece “Profesörlüğe yükseltilen ilk Türk” ünvanını da almış oldu. 1939 yılında ise Ordinaryüs Profesör’dü.
1934’de soyadı kanunu çıktı. Bu sırada Atatürk, kendisine gönderdiği bir mektupta, Behçet sözcüğünün “Çok parlak, güzel” anlamına gelen Türkçe bir sözcük olduğunu yazmıştı, bu mektubun ardından Hulusi Bey ulu önderimiz Atatürk’ün tavsiyesi ile “Behçet” soyadını alarak yaşamını Hulusi Behçet olarak idame ettirdi.
Hulusi Behçet 1923’te, tedavi ettiği bir hastasının kız kardeşi ve meşhur bir diplomatın kızı olan Refika Davaz ile evlenmiş ve Ayşe Güler Behçet adında bir de kızları olmuştu.
Hulusi Behçet 1924 yılında bir hasta ile karşılaştı, genital bölge ülserleri, ağız içinde aftları ve gözlerde iridosikliti (Gözde iris çevresinde iltihaplanma) vardı. Daha önce gittiği hekimler kendisine frengi ya da verem tanıları koymuşlardı. Ama o bir tür virüsün bu bulgulara neden olmuş olabileceğini düşündü ve bulgulara dayanarak bu hastaların üzerinde çalışmalara başladı.
Aradan altı yıl geçmişti, bu kez bir kadın hastada aynı belirtileri gördü, yine aynı fakültede İç Hastalıkları (Dahiliye) Profesörü olan Erich Franc da kendisine benzer bulguları olan bir hasta gönderdi. Hulusi Behçet artık, daha önce hiç tanımlanmamış olan sendromlar ile karşı karşıya kalmıştı.
Bu yeni durumla ilgili sabahlara kadar uzayan çalışmalara girişti, gecesini gündüzüne katıyor, bu illete bir çare bulmaya çalışıyordu. Bu yorucu ve uzun çalışmalar sırasında kendisi de kolit ve koroner spazm geçirdi ama asla yılmadı, çalışmalarına ara vermeden devam etti, bulduğu bulguları yazdı, yurt dışındaki bilimsel toplantılarda yayınladı.
Sonunda varmak istediği hedefe ulaşmıştı. 13 Eylül 1947 günü Cenevre’de toplanan Uluslararası Deri Hastalıkları Kongresine bir bildiri sundu. Ağız ve üreme organları çevresinde yaralara ve gözde iltihaplara neden olan bu sendromun şimdiye kadar tanımlanmamış yeni bir sendrom olduğunu açıkladı. Zürih Tıp Fakültesi profesörlerinden Miescher’in önerisi ile Kongre bu hastalığa “Behçet Hastalığı “ denilmesini kabul etti. Bazıları buna, “Trisymptom Behçet” ya da “Morbus Behçet” demiş olsalarda, bugün dünyada tıp literatüründe sadece “Behçet Hastalığı” olarak tanımlanmaktadır.
Bu tarihten iki yıl sonra tarihte de her zaman rastladığımız gibi Yunanlı bir hekim olan Adamantiadis adında biri ortaya çıktı, aynı sendromu tanımladığını açıkladıysa da, uluslararası bilim dünyasında ancak alaylı bir gülümseme ile karşılandı, yaptığı çalışmalar yetersizdi, Ord.Prof.Hulusi Behçet’in çalışmalarının yanında sadece bir hiç olarak kalmıştı. Günümüze kadar uzanan tıp literatürüne geçen bu hastalık tüm dünyada “Behçet Hastalığı” olarak kabul edildi ve tarihe böyle geçti.
Hulusi Behçet bu başarısından kısa bir süre sonra 8 Mart 1948 tarihinde, henüz 59 yaşında yani en verimli çağında İstanbul’da geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda ederek aramızdan ayrıldı. Naaşı Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Ölümünden sonra Japonya’dan ABD’ye kadar birçok ülkede adını taşıyan dernekler kuruldu, kliniklere onun adı verildi.
Seni saygı ile anıyorum güzel insan, ışıklarda uyu…
Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere Hoşçakalın ama hep dostça kalın ….
CELAL KODAMANOĞLU
GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ..






















Yorum Yazın