İstanbul’da yaşayıpta Topkapı Sarayı’nı gezmeyen yada İstanbul’a gelipte Topkapı Sarayı’na gitmeyen yoktur sanırım, varsa sizin için büyük kayıp, Sultanahmet’te ki Topkapı Sarayı’nı gezerken, iç avluda bulunan Hazine dairesinde oldukça loş bir odada, pırıl pırıl parlayan, bir elmas dikkatinizi çeker “Kaşıkçı Elması”
Bu elmasın hikayesini bilmeyen, elması adından dolayı kaşığa benzetmeye çalışsada başarılı olamaz… Çünkü gözlerinizi kamaştıran elmas 86 karat (17.5gram) ağırlığında, çevresi 49 adet çift sıra pırlanta ile çevrili damla kesimli ünlü bir elmastır. Dünyanın en büyük ve değerli elmaslarından biri kabul edilir, değerine ise paha biçilemiyor çünkü bir ikincisi yok….
Bu yazıyı yazmak nereden aklına geldi derseniz, onu da anlatayım. Geçtiğimiz aylarda şehir dışından bir arkadaşım İstanbul’a gelmişti, bir gününü bana bıraktı, ona İstanbul’un tarihi yerlerini gezdirirken, tabiki olmazsa olmazlarımızdan biri olan Topkapı Sarayını da gezdirmiştim, hayranlık içerisinde sarayı dolaşırken Kaşıkçı Elması’nın görünce başından zorla ayrıldı. Bana:
- Hep bunu görmek istemiştim ama bu kadar muhteşem olacağını düşünmemiştim, sana çok teşekkür ederim” demişti,
İşte o Kaşıkçı Elması’nı, çoklarınız bilir de öyküsünü birde benden dinleyin isterseniz, aslında anlatacaklarım tabiki efsaneye dayanıyor… Efsanelerin zihnimizde bıraktığı izlerin hepsinin birer öyküsü vardır.
Bu kimi zaman bulunduğu mekanın duvarlarına sinmiş gözyaşları, kimi yerde hazin bir aile dramı, bir başka sararmış tozlu sayfada ise yarım kalmış bir aşk öyküsü olarak çıkar karşımıza. Her hikaye geçmişten bir macerayı zaman tünelinden süzüp getirir, karıştırır hayatımıza iyi de eder...
Çünkü hayat efsaneler, söylenceler ve öykülerde gerçeklerden çok daha güzel değil mi? Sizce haklı mıyım? Ne derseniz?
İşte bugün size anlatacağım hikaye bilindik bir efsane.
Kaşıkçı Elması hakkında çokça söylenti vardır aslına bakarsanız.
Çok araştırdım, sonuçta bunlardan bana en mantıklı geleni , İstanbul’da yaşanan bir efsane.
Gelin geçmiş tarihe gidelim, çokk eskilere, 1600’lü yılların sonlarına; henüz asfaltın icat olmadığı şarkılara konu olmuş, Arnavut kaldırımlı İstanbul sokaklarına uzanalım..
Hikayemiz Eğrikapı’da başlıyor, eskiden İstanbul sadece sur içiydi. Bu surların en batısında Edirnekapı - Ayvansaray arasında sur dibinde bugünde müze olarak kullanılan Konstantin’in doğduğu ünlü Tekfur Sarayı vardır. Öykümüz oradan, yani o zamandan beri kalan adıyla “Eğrikapı” da başlar, sokakta kağıt toplayıcıları vardır çöpleri karıştırarak karton, kağıt toplar bunları satarlar, işte o zamanlarda da bu meslek varmış, hatta onlara ‘Baldırıçıplak’ denilirmiş.
Bugün, garibanlara bu ad veriliyorsa, bilinki bu “Baldırıçıplak” lakabı taaa o zamanlardan gelmedir. Bu kişiler mahallelinin attığı kıyafet, çanak, çömlek, eski eşya artık o gün nasibinde ne varsa onu toplarlar. Öyle kağıt toplayıcı dedikse onlarda belirli bir plan içinde çalışırlar her bölgenin, her semt ve mahallenin ayrı bir toplayıcısı vardı. Senenin başında Kadı tarafından atanır ve topladığı çöpe göre vergi öderlerdi.
Bulduklarıysa kendilerine kalır, hayatlarını da bunları satarak kazanırlardı.
İşte yine böyle bir sabah, baldırı çıplaklardan birisi, başına geleceklerden habersiz, mahalledeki çöp toplama işine dalmıştı. Her gün olduğu gibi Kadırga, Suriçi ve Eğrikapı’ya uğrayıp çöpleri alacak aşağı yani Ayvansaray’ya inip Haliç’in kenarında topladığı eşyaları yıkayıp, üçe beşe bakmadan kaça tutturabilirse satacaktı.
Aynen de öyle oldu. Sahile indi ve çamurdan arındırdığı eşyaların arasında, yuvarlak bir taş buldu, ne olduğuna anlam veremiyordu, yıkandıkça güneşin ışığında pırıl pırıl parladı bu taş.
Baldırı çıplak, bu taşıda aldı omuzundaki çuvala atıp Balat yakınlarında , ‘“Oymacı” diye tabir edilen tahta kaşık yapan kaşıkçıya gitti. Ben tarihin yalancısıyım, söylenceye göre üç tahta kaşık karşılığında, parlayan taş parçasını sattı.
Nereden bilecekti ki gariban baldırıçıplak , o anda hayatını değiştirecek olan büyük bir fırsatı elinden kaçırdığını.
Hep dürüstler olacak değil ya, o zamanda vardı böyle kurnazlar, kaşıkçı ise taşı hiç vakit kaybetmeden, komşusu olan kuyumcuya götürdü. Üç tahta kaşığa aldığı taş parçasını, tam 10 akçeye sattı kuyumcuya, eh keyfi yerindeydi, aslında 10 akçeyi o da büyük para olarak görüyordu ama değil, o da günümüz parasına vurursanız 150-200 lira civarındaydı, yani pekte büyük bir para sayılmazdı. Fakat kuyumcuda o taşın gerçek değerini ve elmas olduğu bilmediğinden dolayı taşa ödediği paranın çok fazla olduğunu düşünüp pişmanlık içerisinde içi içini yiyordu, bir yanda da bu taşı çok daha fazla fiyata satacağına inanmıştı, yoksa bir taş parçasına 10 akçe sayacak göz yoktu onda!
“Hiç olmazsa bir arkadaşıma danışayım” diye düşündü, taşı götürdüğü diğer kuyumcu da görür görmez adeta büyülenmişti. Başladılar atışıp, kapışmaya... Diğer kuyumcuda bu taşa sahip olmak istiyordu, kavgaları o kadar büyüdü ki, sonunda konuya ‘Kuyumcubaşı’ dahil oldu. O da daha ilk bakışta taşın kıymetinin farkına varmıştı.
Her iki taraf da işi fazla uzatmayıp seslerini kessinler diye, en şişkininden birer kese altın verip taşı aldı ve bu kavga eden iki kuyumcuyu gönderdi ve bu değerli taş, artık Kuyumcubaşı’nın zimmetindeydi.
Ancak bu durum ‘Saray-ı Hümayun’ çevrelerinde de konuşulmuş olacak ki, Osmanlı’nın en güçlü sadrazamlarından Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa’nın kulağına gitti mesele. Paşa hem çok kültürlü, hem de zeki bir adamdı. Anında duruma el koyup, Hatt-ı Hümayun’la elması Osmanlı Devleti’nin malı haline getirdi. Elden ele gezen taş, hemen sarayın elmas tıraşçısına verildi. Ve Sonunda hepimizin hayranlıkla izlediği Topkapı Sarayı’nın en kıymetli parçalarından 86 karatlık Kaşıkçı Elması günümüze kadar geldi.
Dedim ya efsane bu diye, aslında bu ünlü elmas hakkında başka bir efsane de var, pek bilinmese de, tarih yine yazar, onun için onuda sizlerle paylaşayım dedim, artık kararı siz verirsiniz.
Efsane bu ya güya 1774’te Pigot adlı bir Fransız subayı, bu elması bilemediğim bir nedenle alıp, Hindistan’ın Madaras Mihracesi’nden ülkesine götürür. Bir süre sonra tekrar satışa çıkarılan bu elması Napolyon’un annesi mücevherlerinin arasına katar ve uzun süre göğsünde taşır.
Ne var ki tarih bu kez çarkları ters döndürür, Napolyon’un annesi Letizia Ramolino oğlu sürgüne gönderildiğinde onu kurtarabilmek için elması elinden çıkarmaya çalışır. İşte o esnada, Fransa’da bulunan Tepedelenli Ali Paşa’nın bir adamı, 150 bin altın ödeyerek elması alıp yurda döner. Bu kez Kaşıkçı Elması uğursuz gelir, Sultan II. Mahmud zamanında Tepedelenli Ali Paşa, devlete karşı ayaklandığı için öldürülür. Varlıklarına el konulup, nesi var nesi yoksa hazineye devredilir. Böylelikle, Napolyon’un annesinden satın alınan ‘Kaşıkçı Elması’ Osmanlı Hazinesi’ne girmiş olur.
Topkapı Sarayı’nda Kaşıkçı Elması’na bakarken “Ah be bu bende olsa neler yapardım var ya…” diyerek yutkunduğunuzu görür gibiyim. Gözleriniz pırıl pırıl parladı değil mi? Ama ben sizlerle aynı görüşte değilim, bense elmasa her baktığımda “Elmasa bak ne badireler atlatmış” diye düşünür dururum.
Evet, yorum sizin.
Görmediyseniz, gidin görün, büyülenin.
Ve her yolda bulduğunuza da çöp deyip tekme atmayın olur mu!
Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın
CELAL KODAMANOĞLU
GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ






















Yorum Yazın