Kimi insanlar vardır; isimleri bir ülkenin tarihine altın harflerle yazılır. Mesela “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” gibi, bazıları ise tarihe yalnızca isimlerini değil, korkuyu, sessizliği ve ardında cevapsız sorular bırakan bir gölgeyi de kazır.
Sevgili Habercaddesi okurlarım bu yazımın konusunu oluşturan Nikolay Çavuşesku da böyle bir figürdü.
Romanya'nın üzerine yerleşen kasvetli yılları düşündüğümüzde, akla yalnızca bir lider gelmez. Karanlık sokaklar, pencerelerin arkasında fısıltıyla konuşan insanlar, geceleri uzaktan duyulan ayak sesleri ve herkesin birbirinden şüphe ettiği bir toplum gelir.
Sizlere anlatacağım Çavuşesku'nun hikâyesi, aslında iktidarın insanı nasıl değiştirebileceğine dair ürpertici bir hikâyedir.
Takvimler 26 Ocak 1918 gösteriyordu, Nikolay Çavuşesku soğuk bir kış gününde Romanya’da Scorniceşti kasabasında on çocuklu yoksul bir köylü ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı… Zor bir çocukluk geçirdi her gün dayak yediği babasının eziyetine dayanamayarak gizlice bindiği bir kamyonun dorsesiyle Bükreş’e kaçtı. O henüz çocuktu ama hayatını bir durumda sürdürmek zorundaydı. Bükreşin sokaklarında amaçsızca dolaşırken bir ayakkabı tamircisiyle tanıştı ve onunla çalışmaya başladı.
Çalışkanlılığı ve uysallığı ile kendisini sevdirmişti, 14 yaşına geldiğinde o dönem yasadışı olan Komünist Partisi’ne üye oldu… 1933 ile 1940 arası mücadelelerle geçti… 1933 yılında grev kışkırtıcılığından tutuklandı… Bunu, 1934 yılında demiryolu işçilerinin yargılanmasını protesto eden bildiriye imza topladığı gerekçesiyle tutuklanması izledi… Artık polis kayıtlarında “Aktif bir komünist” diye geçiyordu birçok işçi hareketine katıldı 1936-1940 yılları arasında bir süre hapis yattı.
Hapisten çıkıp özgürlüğüne kavuştuğu günlerde kendinden üç yaş büyük olan Elena Petresku ile 1947 Aralık ayında evlendiler “tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” derler ya, Elena da Nikolay Çavuşesku gibi PCR üyesiydi.
Bu arada II. Dünya Savaşı bitmiş, Romanya’nın müttefiki Almanya savaşı kaybetmiş, ülke Sovyetler Birliği’nin etkisi altın girmişti. 1947’de komünistlerin iktidara gelmesi sonucunda Çavuşesku Tarım Bakanlığı görevine getirildi artık Allah yürü kulum demişti, parti içinde hızla yükselmeye devam eden Çavuşesku 1954’te Politbüro’ya seçilerek parti hiyerarşisinde ikinci en üst pozisyona gelmiş oldu. 1965 yılında ise, 1943’te aynı hücreyi paylaşmış olduğu Gheorghe Gheorghiu-Dej’in ölümü üzerine PCR’nin birinci sekreteri oldu ve partinin başına geçti. 1967’de Devlet Konseyi Başkanı da oldu ve konumu iyice kuvvetlendi.
Sovyetler Birliği’nden bağımsız bir dış politika izlemeye başlayan Çavuşesku, Batı dünyasında son derece popülerdi. Batı kendisini Sovyet karşıtlığı nedeniyle “Reformist bir Komünist” olarak değerlendiriyordu ancak iç politikada son derece katıydı. Ülkeyi demir bir yumrukla yönetti, Stalinist bir politika izledi. Zaten Sovyetler Birliği’ne muhalefeti de Moskova’nın Stalinizm’den uzaklaşmasından kaynaklanıyordu. Gizli polis teşkilatı vasıtasıyla, özgürlükleri baskı altına aldı. Medya üzerinde sıkı kontroller uyguladı, muhalif görüşlere hiç tahammülü yoktu. Çin, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam’a yaptığı ziyaretlerde sosyalizmine sert uygulamalarını gördü, Kuzey Kore’nin baskıcı diktatörlük olan yönetim tarzından etkilendi ve dönüşünde Romanya’da bu yönetim tarzını uygulamaya başladı.
Çavuşesku nüfus politikalarına da ilgi duyuyordu. 1966’da nüfusu artırmak takıntısına saplandı. Beş çocuklu annelere önemli avantajlar sağlamaya başladı. 25 yaşına gelmesine rağmen çocuğu olmamış evli veya bekar kişilere % 20 ek vergi getirdi. Oysa ki her çiftin çocuğu olacak diye bir şey yoktu. Düşük nüfus artış hızı ve doğurganlık oranını yükseltmek için kürtajı yasakladı. Bu arada boşanmaları da zorlaştırmayı ihmal etmedi ardından doğum kontrolünü de yasakladı, fakirlik nedeniyle çocuklarına bakamayan aileler, gözyaşları arasında biricik yavrularını sokaklara, kilise bahçelerine bırakmaya başladılar yetimhaneler sokakta bırakılmış çocuklar ile doldu taştı.
Çavuşesku diktatörlüğünü artık zirveye taşımıştı. Kentlerin belli mahallelerini yıkarak yeni yerleşim yerleri oluşturmaya ve büyük çaplı inşaat projelerini uygulamaya karar verdi. Bu sayede çok yönlü gelişmiş bir toplum oluşturacağına inanıyordu. Bu çılgın proje kapsamında 1980’li yıllarda başkent Bükreş’in %20’si yıkıldı ve kentin kendine özgü mimarisi yok edildi her tarafta betonarme toplu konutlar inşa edildi ve buralara kentleştirme iddiasıyla çiftçiler yerleştirilmeye başlandı.
Bu proje kapsamında günümüzde müze ve parlamento binası olarak da kullanılan 1100 odalı saray inşaa edildi. Çavuşesku bu binada oturmayı çok istiyordu.
Bu saray , yapıldığı dönemde dünyanın en pahalı sarayıydı. Binanın yapımı için çevresindeki 30 bin konut yıkıldı. Kentin özgün mimarisi yok edildi.
Sovyetlere kafa tutması nedeniyle Batı’nın sempati duyduğu Çavuşesku, çılgın projelerini gerçekleştirmek için 13 milyar dolarlık ağır bir dış borç yükü altına girdi. Batı’dan sağladığı bu kaynağı ekonomik kalkınma planının finansmanında kullanacaktı ancak para bürokratik engeller, yolsuzluklar ve beceriksizlikler sonucu heba edildi. Çavuşesku durumu fark edince tüm dış borçları geri ödemeye, bir daha da dış borç almamaya karar verdi.
1980’lerde ülkenin tüm tarımsal ve endüstriyel üretiminin, dış borçların ödenebilmesi için ihraç edilmesine karar verdi. Bu karar sonucunda Romanya’da kıtlık baş gösterdi. Yiyecek maddeleri karneye bağlandı. Isınma, gaz ve elektrik kesintileri olağan hale geldi. Hayat standardı hızla düşüyor, halk yoksullaşıyordu. Resmi açıklamalarda ise ülkenin borçlarını ödemesi için halkın bir süreliğine acı çekmesi gerektiği vurgulanıyordu. Balkanlar’ın dondurucu kışında binalar ısıtılamıyordu. Evler o kadar soğuktu ki ‘pencereleri biraz açalım da ev ısınsın’ diye espriler yapılıyordu. Ancak, halk günlük hayatlarını sürdürebilme gailesi içerisinde çok kızgındı.
1989’a gelindiğinde Çavuşesku tamamen gerçeklerden kopmuştu. Külliyedeki rezidansında yakın çevresiyle ve ailesiyle birlikte halktan kopuk bir yaşam geçiriyor, özel uçağıyla yurt dışı ziyaretleri yapıyordu. Sık sık devlet televizyonuna çıkıyor, gıda kuyruklarında perişan olan, evlerinde soğuktan donan Rumen halkına yiyecek maddeleriyle dolu marketlere yaptığı ziyaretlerde açıklamalarda bulunuyordu. Yaptığı konuşmalarda ülkenin kendi yönetimi altında ulaştığı yüksek yaşam standardını anlatıyordu. Televizyonlarda üretimde rekor kıran çiftlikler ve sanayi kurumlarını halka bağıra çağıra yaptığı konuşmalar desteğinde gösteriyordu. Bu programlar öncesinde propaganda ekibi marketleri gıda ve diğer tüketim mallarıyla tıka basa dolduruyor, ziyaret ettiği çiftliklere besili inekler ülkenin dört bir yanından taşınıyordu.
Çavuşesku azınlıkları şeytanlaştırarak kendini destekleyen tabanı konsolide etmeye de çalışmaktaydı. Özellikle Romanlar (Çingeneler) ve Macar azınlık hedefindeydi. Bu çabalar esnasında, istihbarat teşkilatı Aralık 1989’da Temeşvar kentinde, Macar azınlıktan bir din adamını evinde gözaltına alma girişiminde bulundu. Din adamına atılan suç, halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa sevk etmekti.
Bu olay Temeşvar’da Macar azınlığın tepkisine neden oldu. Macar azınlık din adamının evinin çevresinde toplandı. Spontane bir şekilde gelişen olaylar Romen asıllı öğrencilerin de Macar azınlığa destek vermesiyle büyüdü. Hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. 17 Aralık’ta polis, asker ve istihbarat elemanları halkın üzerine ateş açtı. 18 Aralık’ta Çavuşesku, olayları önemsemediğini göstermek istercesine Temeşvar’daki olayların bastırılması işini eşi Elena’ya bırakarak İran’a bir resmi ziyarete gitti. Elena zaten Başbakan yardımcılığı görevini yapmaktaydı.
20 Aralık’ta geri döndüğünde olaylar kontrolden çıkmaya başlamıştı. Aynı akşam televizyonlardan külliyeden canlı olarak yayınlanan bir konuşma yaptı. Konuşmasında, Temeşvar olaylarının dış güçler tarafından kışkırtıldığını iddia etti ona göre ülkede her şey aslında güllük gülistanlıktı.
Ancak halk yabancı radyolar ve kulaktan kulağa yayılan haberlerle Temeşvar olayları hakkında bilgileniyordu. 21 Aralık’ta Bükreş’te halk ayaklanması oldu, büyük bir protesto gösterisi düzenlendi. Ancak devlet televizyonları bu gösteriyi Çavuşesku’ya destek için yapılan bir gösteri olarak yayınlamaya başladı. Gösteriler sürerken Çavuşesku külliyenin balkonuna çıkarak bir konuşma yapmayı denedi. Bu konuşmasında asgari ücretin 10 kat artırılacağını halka müjdeledi ancak halk artık kendisini dinlemiyordu. Yuhalanmaya başlandı, ilk defa durumun ciddiyetini kavramıştı. Eşiyle birlikte balkondan ayrıldı ve binaya girdi ertesi sabaha kadar orada kaldılar.
Aynı gün Bükreş’in meydanlarında polis ve askerle halk arasında çatışmalar çıktı. Silahsız halk ateş açılarak dağıtıldı. Ölü sayısı belli değildi.
Ertesi sabah çatışmalar tüm kentlere yayılmıştı. Binin üstünde gösterici çatışmalarda öldü, binlerce yaralı vardı. Nikolay ve Elena Çavuşesku ise külliyenin çatısından helikopterle kaçtılar. Bu esnada göstericiler külliyenin kapısını zorlamaya başlamıştı. Uçuşları, artık taraf değiştirmiş olan ordu tarafından bir süre sonra engellendi ve inmeye zorlandılar. İndikleri Târgoviște kentinde yerel polis tarafından askerlere teslim edildiler.
25 Aralık 1989 tarihinde bir Noel gecesi eşi Elena ile birlikte Romanya’nın geçici hükümetinin talimatı üzerine alelacele oluşturulan bir askeri mahkemede yargılandılar. Çavuşesku’nun
“Ben bu ülkenin Cumhurbaşkanıyım, dokunulmazlığım var, haddinizi bilin, beni yargılayamazsınız” sözleri mahkemece dikkate alınmadı.
Çavuşesku çifti, başta nedensiz ve kanunsuz zenginleşme olmak üzere pek çok gerekçeyle askeri mahkemece ölüme mahkûm edildi. Elleri bağlı olarak Bükreş dışındaki Târgoviște kentinde bulunan bir askeri kışlanın bahçesinde bir duvarının dibinde kurşuna dizildiler.
Nikolay Çavuşesku öldüğünde şahsi banka hesaplarında kesin olarak kanıtlanmış net bir nakit serveti yoktu ancak devrik liderin İsviçre ve diğer yabancı bankalarda 400 milyon ile 1 milyar dolar arasında gizli parası veya altını olduğuna dair dönemin iddiaları ve haberleri bulunmaktaydı, fakat bu iddialar hiçbir zaman resmi olarak kanıtlanamadı.
Ve bir zamanlar ülkenin her köşesinde yankılanan bir isim, tarihin karanlık sayfalarına çekildi.
Tarih boyunca Hitler’den Pinochet’e kadar, tarihte insanlık suçu işlememiş, halktan topladığı parayı kendi şatafatı için harcamamış bir Diktatör yoktur ve bu nedenle tarihin en kirli sayfaları diktatörlerle doludur.
Buna karşılık, diktatör olma olanağı varken bunu kesinlikle reddeden, tüm varlığını halkına bağışlayan, halkını aydınlanma çağına taşıyan GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK gibi liderler ise tarihe altın harflerle geçmiştir… Seni saygı, sevgi ve özlemle anıyorum Atam…
Başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ
























Yorum Yazın