Korna sesleri, yol vermeme inadı, birkaç saniye için edilen hakaretler, öfkeyle araçtan inmeler, kavgalar… Trafik artık yalnızca bir ulaşım meselesi değil; toplumdaki sabırsızlığın, öfkenin ve birbirimize karşı azalan tahammülün aynası hâline geliyor.
Trafik artık yalnızca bir yerden başka bir yere ulaşma meselesi değil. Özellikle büyük şehirlerde yollar, toplumda giderek biriken öfkenin, sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün en görünür olduğu alanlardan birine dönüşmüş durumda.
Normal şartlarda küçük bir anlayışla çözülebilecek olaylar, saniyeler içinde hakarete, tehdide, tacize ve fiziksel şiddete dönüşebiliyor. Her geçen gün benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Bir sürücü diğerinin önünü kesiyor, araçtan iniyor, tehditler savuruyor. Bir başkası kilometrelerce takip ediyor. Camlar açılıyor, küfürler ediliyor, araçlar bilinçli şekilde birbirlerinin üzerine sürülüyor. Bazen birkaç saniyelik öfkenin bedeli yaralanmayla, hatta ölümle sonuçlanıyor.
O zaman sormamız gereken soru yalnızca “Trafikte neden bu kadar kavga ediyoruz?” olmamalı.
Asıl soru şu:
Biz ne zaman birbirimize karşı bu kadar tahammülsüz olduk?
Trafikte yaşananları yalnızca sürücü hataları üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Çünkü direksiyon başındaki insan, günlük hayatından bağımsız biri değildir. Ekonomik kaygılar, iş stresi, ailevi sorunlar, gelecek endişesi, kalabalık şehir yaşamı, sürekli bir yerlere yetişme telaşı…İnsan bütün bunlarla birlikte aracına biniyor. Ancak hiçbir stres, hiçbir sıkıntı ve hiçbir öfke başka bir insanı aşağılamanın, tehdit etmenin ya da ona şiddet uygulamanın gerekçesi olamaz.
Ne yazık ki bugün trafikte “yol vermek” kimi zaman geri adım atmak, “özür dilemek” güçsüzlük, “sessiz kalmak” ise korkaklık gibi algılanabiliyor. Oysa medeniyet tam da burada başlar. Kendimizi haklı gördüğümüz anda bile karşımızdakine saygı gösterebilmekte…
Trafikteki tahammülsüzlüğün kadın sürücüler açısından başka bir boyutu daha var. Hatalı bir manevra yapan erkek sürücü çoğu zaman yalnızca yaptığı hareket üzerinden eleştirilirken, aynı hatayı yapan bir kadın sürücünün doğrudan cinsiyetini hedef alan aşağılayıcı sözlerle karşılaşabildiğini görüyoruz. Buna zaman zaman araçla sıkıştırma, ısrarlı takip, sözlü taciz ve tehdit de ekleniyor. Bunları sıradan bir “trafik tartışması” olarak görmek doğru değildir. Bir insanı korkutmak amacıyla takip etmek, aracını üzerine sürmek, yolunu kesmek veya tehdit etmek öfkenin masum bir dışavurumu değildir. Toplumda şiddetin normalleşmesinin başka bir yüzüdür. Belki üzerinde en fazla düşünmemiz gereken nokta da bu.
Trafikte kavga eden iki insanın çoğu, birkaç dakika önce birbirini hiç tanımıyordu. Birbirlerinin isimlerini bilmiyorlar. Hayatlarını bilmiyorlar. Ailelerini tanımıyorlar. Ama küçücük bir trafik anlaşmazlığı yüzünden birbirlerine hayatları boyunca unutamayacakları zararlar verebiliyorlar.
Üstelik bazen arka koltukta bütün bunları izleyen çocuklar var. Babasının başka bir sürücüye küfrettiğini duyan, annesinin trafikte tehdit edildiğini gören, iki yetişkinin araçlarından inerek birbirlerine saldırmasına şahit olan çocuklar… Sonra aynı çocuklara saygıyı, hoşgörüyü ve sorunları konuşarak çözmeyi öğretmeye çalışıyoruz. Oysa çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı da öğreniyor.
Belki toplum olarak bazı basit kavramların anlamını yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Yol vermek yenilmek değildir. Özür dilemek küçülmek değildir. Bir hatayı görmezden gelmek zayıflık değildir. Her korna bir meydan okuma değildir. Ve her tartışmaya cevap vermek zorunda değiliz. Asıl güç, öfkelendiğimiz anda ne yapabileceğimizi göstermek değil, yapabileceklerimizi kontrol edebilmektir.
Çünkü direksiyon başında yalnızca kendi hayatımızdan sorumlu değiliz. Yanımızdaki çocuğun, karşı şeritteki ailenin, kaldırımdaki yayanın ve hiç tanımadığımız insanların hayatlarını da etkileyebilecek bir aracın kontrolünü taşıyoruz. Trafik kültürü yalnızca trafik ışıklarına uymak, emniyet kemeri takmak veya hız sınırını aşmamak değildir.
Trafik kültürü aynı zamanda insan kültürüdür.
Saygıdır.
Sabırdır.
Empatidir.
Ve gerektiğinde “Buyurun, siz geçin” diyebilecek kadar kendinden emin olabilmektir. Gideceğimiz yere beş dakika geç ulaşabiliriz.Bir toplantıya geç kalabiliriz.
Bir ışıkta daha bekleyebiliriz. Bir başka araca yol verebiliriz. Bunların hepsi telafi edilebilir. Ama birkaç saniyelik kontrolsüz öfkenin sonucunda söylenen bir sözün, atılan bir yumruğun ya da yapılan tehlikeli bir hareketin bedeli bazen bir ömür boyunca ödenir. Bu yüzden trafikte birbirimize rakip olmadığımızı hatırlamak zorundayız.
Hepimiz aynı yolları, aynı şehri ve nihayetinde aynı hayatı paylaşıyoruz.
Belki mesele trafikte kimin önce geçtiği değil, nasıl bir toplum hâline geldiğimizdir.
Direksiyonun başına geçtiğimizde yalnızca kontağı değil, vicdanımızı da çalıştıralım.
Çünkü önemli olan gideceğimiz yere birkaç dakika önce varmak değil; insanlığımızdan bir şey kaybetmeden varabilmektir.
Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın
SABİHA ÜNAL























Yorum Yazın