“Dünyada hiçbir kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez”
Mustafa Kemal Atatürk
Ve bugün 8 Mart “Dünya Kadınlar Günü”nde bir erkek olarak bu yazıyı yazmak benim için ayrı bir gurur kaynağıydı çünkü benim için kadın her zaman erkeğinin yanında gitmeli ne önünde ne de arkasında.
Kaldı ki Hz.Muhammed bir hadisinde “Cennet Annelerin Ayağı Altındadır” demiştir, Atatürk ise Kadınlara Seçme ve Seçilme hakkını (3 Nisan 1930) tarihinde vermişti.
Bence 8 Mart takvimlerde çiçekli görsellerle süslenen, indirim kampanyalarına malzeme edilen, “Kutlu Olsun” mesajlarıyla geçiştirilen bir gün değil, bir bayram değil bir hatırlayış, bir yüzleşme ve bir mücadele günüdür.
Elbetteki evimizin direği, yoldaşımız kadınların gününü senede bir gün kutlamak değil onları her gün kutlamamız lazım.
Nereden çıktı bu “Kadınlar Günü” derseniz, elbette onu da anlatayım.
Takvim yaprakları 1857 yılını gösterdiğinde New York’ta tekstil işçisi kadınlar, insanca çalışma koşulları ve eşit ücret talebiyle greve çıktıklarında tarihin yönünü değiştireceklerini bilmiyorlardı. Çıkan yangında hayatını kaybeden o kadın işçiler, yalnızca bir fabrikanın değil, dünyanın vicdanının kapılarını araladı. 8 Mart işte o küllerin içinden doğdu. Bu yüzden her ne kadar bazı kesimlerce 8 Mart bir bayram olarak kutlansada, bu eğlence değil; emeğin ve direnişin vücut bulmuş halidir.
İşte bu acı anma yıllardır devam ederken, Alman feminist Clara Zetkin, Dünya Kadınlar Günü kavramını ilk kez 1910’da Kopenhag’daki Uluslararası Çalışan Kadınlar Kongresi’nde sundu. Onyedi ülkeden diğer heyetlerle birlikte Zetkin, her yılın bir gününün kadın haklarını ve karşılaştıkları zorlukları anmaya adanmasını önerdi. Fikir herhangi bir itiraz olmaksızın onaylandı ve 19 Mart 1911’de ilk Dünya Kadınlar Günü tüm dünyada kutlandı.
Avrupa’da birçok ülkede bu önemli gün kutlanırken kadınların kamuda görev alma, işgücüne katılma ve oy kullanma hakları gibi konulara dikkat çekmek için protestolar düzenlendi. 1913 tarihinde Şubat ayının son pazar günü, Rus kadınları Dünya Kadınlar Günü’nün ilk kutlamalarını yaptılar. O gün barış çağrıları yapıldı ve Birinci Dünya Savaşı’na karşı gösteriler düzenlendi. Daha sonra tarih 8 Mart’a taşındı ve 1917’den beri her yıl Dünya Kadınlar Günü olarak anılıyor.
Şubat 1917’de son pazar günü, Rus kadınları “Yiyecek Ve Barış” sloganıyla bir grev başlattılar. Grev, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı kayıp ve ıstıraba ve yiyecek kıtlığına bir tepki olarak planlandı. Grev sonucunda Rusya Hükümeti devrildi ve kadınlara oy hakkı veren geçici bir hükümet kuruldu.
Dünya Kadınlar Günü; o dönemde Rusya’da ulusal bayram statüsüne yükseltilmiş, geçit törenleri ve mitinglerle anılmıştı. 1970’lerde tüm dünyada kadın hareketlerinin hız kazanmasıyla giderek daha popüler hale gelmiştir.
“Elinin hamuruyla, erkek işine karışma” bu söz artık gerilerde kaldı, kadınların mücadelesi coğrafya tanımaz.
Nadia Murad, Iraklı bir Êzidî kadınıydı. IŞİD tarafından kaçırıldı, köleleştirildi, ailesi katledildi. O susmadı. Acısını saklamak yerine dünyaya anlattı. Bir halkın uğradığı soykırımı görünür kılmak için kendi yaralarını açtı.
Onun mücadelesi, kadın bedeninin savaş ganimeti olmadığını haykıran bir insanlık çağrısı oldu.
Somali çöllerinden çıkan başka bir ses Waris Dirie’di . “Çöl Çiçeği” olarak bilinen hayat hikâyesini dünyaya anlatarak kız çocuklarına uygulanan kadın sünnetine karşı küresel bir mücadele başlattı. Kendi travmasını bir farkındalık hareketine dönüştürdü. Çünkü bazı coğrafyalarda kadın olmak, hayatta kalma mücadelesinin ta kendisiydi.
Siyasette de kadınlar tarih yazdı. Sirimavo Bandaranaike, dünyanın ilk kadın Başbakanı olarak yalnızca bir ülkeyi değil, bir algıyı yönetti. Kadınların “yönetemez” denilen alanlarda nasıl iz bırakabileceğini herkese gösterdi.
Bilim ve uzay alanında İnsanlığın en iddialı alanlarından biri olarak ilk adım atan kadın Valentina Tereshkova oldu. 1963’te uzaya çıkan ilk kadın olarak yalnızca Dünya’nın etrafında dönmedi; erkek egemen bilimin etrafında ki önyargıları da sarstı.
Toplumsal dayanışma denildiğinde Jane Addams’ı hatırlamak gerekir. 1889’da kurduğu “Hull House” ile yoksullar, göçmenler ve kadınlar için eğitim, sağlık ve sosyal destek hizmetleri başlattı. Sosyal adaletin kurumsallaşabileceğini gösterdi. Kadınların yalnızca hak talep eden değil, sistem kuran özne olabileceklerini kanıtladı.
Bu topraklarda da kadınlar tarihin kırılma anlarında en önde yürüdü. Nene Hatun, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Aziziye Tabyası’nın savunmasında gösterdiği cesaretle hafızalara kazındı. Henüz genç bir anneydi; ama vatan söz konusu olduğunda eline aldığı baltayla cepheye koştu. Onun direnişi, Anadolu kadınının gerektiğinde nasıl bir iradeye dönüştüğünün sembolüdür. Kadınlar bu ülkenin tarihinde sadece evin içinde değil, cephede de varlardı.
Bugün ise bilim dünyasında bir Türk kadını sınırları aşan çalışmalarıyla adından söz ettiriyor: Canan Dağdeviren. Giyilebilir kalp pili ve esnek elektronik cihazlar üzerine yaptığı çalışmalarla uluslararası alanda başarı kazandı. Onun hikâyesi, bilimin cinsiyeti olmadığını ama fırsat eşitliğinin hayati olduğunu kanıtlıyordu.
Bu isimler birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı dönemlerde yaşadılar, ama ortak noktaları aynı: Sessiz kalmayı reddettiler. Tabiki tüm bu isimleri sayarken Madam Teresa’yı, Florence Nightingale, Türkan Saylan’ı, Muazzez İlmiye Çığ’ı, Türk Sinemasının Sultanı Türkan Şoray’ı ve daha nicelerini unutmamamız lazım.
İşte 8 Mart’ın ruhu tam da burada saklıdır.
Bugün sevdiğiniz kişiye, eşinize, yoldaşınıza, annenize, kız kardeşinize, çiçek almak elbette kötü değildir. Ancak çiçek verirken emeği görmezden gelmek, “Kadınlar Başımızın Tacıdır” deyip karar mekanizmalarından dışlamak; işte asıl çelişki budur.
Tüm kadınlarımızın sonuna kadar hakettikleri bu anlamlı günlerini kutluyorum. Her birisinin daha nice “Dünya Kadınlar Günü”ne ulaşmalarını gönülden diliyor ve önlerinde saygıyla eğiliyorum.
Bu haftalıkta bu kadar.
Hoşça kalın ama hep dostça kalın
CELAL KODAMANOĞLU
GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ






















Yorum Yazın