İnsan bazen geçmişi özlediğini düşünür. Çocukluğunu, eski dostlarını, yaşadığı şehri ya da geride bıraktığı yılları... Oysa biraz düşündüğümüzde özlediğimizin yalnızca geçmiş olmadığını fark ederiz. Belki de en çok, insanların birbirine daha fazla zaman ayırdığı, güvenin bu kadar sorgulanmadığı, samimiyetin yerini çıkar ilişkilerinin almadığı günleri özlüyoruz.
Peki, ne değişti? Zaman mı, insanlar mı, yoksa bizim hayata bakışımız mı?
Teknoloji gelişti, hayat hızlandı, iletişim kolaylaştı. Dünyanın diğer ucundaki bir insana saniyeler içinde ulaşabiliyoruz ama yanı başımızdaki insanın yalnızlığını fark edemiyoruz. Herkes birbirinin hayatını takip ediyor, fakat çok az insan gerçekten birbirini dinliyor. Sosyal medya hesaplarımızda yüzlerce arkadaşımız var; ancak zor bir günümüzde kapısını çalabileceğimiz kaç insan kaldı? Bir zamanlar kapısı çalınan evler, habersiz gelen misafirler, karşılık beklenmeden yapılan iyilikler vardı. Komşunun derdi yalnızca onun derdi değildi. Bir sofraya fazladan tabak koymak, bir büyüğün hâlini hatırını sormak, ihtiyacı olanın yardımına koşmak hayatın doğal bir parçasıydı. Bugün ise bir telefon görüşmesine bile zaman ayırmakta zorlanıyoruz. İnsan ilişkileri giderek hesaplara, beklentilere ve kişisel çıkarlara göre şekilleniyor.
Elbette geçmiş kusursuz değildi. O yılların da kendine özgü sorunları, zorlukları ve toplumsal çatışmaları vardı. Ancak bugün özlemini duyduğumuz şey, geçmişin kendisinden çok, o günlerde hissettiğimiz güven ve aidiyet duygusu olabilir. Asıl mesele, insanların birbirine ulaşamaması değil; birbirinin hayatına gerçekten dokunamaması. Modern yaşam bize daha fazla imkân sunarken bazı insani değerleri geri plana itti. Başarıyı unvanlarla, mutluluğu maddi olanaklarla, insanın değerini ise sahip olduklarıyla ölçmeye başladık. Daha iyi evlerde yaşamak, daha pahalı eşyalara sahip olmak ve daha gösterişli hayatlar sürmek birer hedef hâline geldi. Peki, bütün bunların arasında huzuru nereye koyduk?
İnsan yalnızca maddi ihtiyaçları karşılandığında mutlu olabilen bir varlık değildir. Anlaşılmak, önemsenmek, güvenmek ve olduğu gibi kabul edilmek de temel ihtiyaçlarımız arasındadır. Psikolojik açıdan aidiyet duygusu, bireyin kendisini güvende ve değerli hissetmesinde önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle toplumsal gelişmişliği yalnızca ekonomik göstergelerle değerlendirmek yeterli değildir; insan ilişkilerinin niteliğini de sorgulamak gerekir.
Bir dostun içtenliğini, annemizin sesini, babamızın güven veren varlığını, aynı sofrada paylaşılan kahkahaları özlüyoruz. Belki de sürekli güçlü görünmek zorunda olmadığımız, kendimizi ispat etmeye ihtiyaç duymadığımız ilişkileri arıyoruz. Birinin bizi çıkarı olduğu için değil, yalnızca biz olduğumuz için aramasını istiyoruz.
Daha da önemlisi, insanların birbirine karşı daha anlayışlı olduğu bir yaşamı özlüyoruz. Hata yapıldığında hemen yargılanmadığımız, farklı düşündüğümüzde dışlanmadığımız, iyi niyetimizin zayıflık olarak görülmediği bir dünyayı...
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken soru şu: Özlediğimiz bu değerleri yeniden yaşatmak için neyi bekliyoruz?
Bir dostu sebepsiz aramak, yaşlı bir insanın hâlini sormak, bir çocuğu sevindirmek, verilen sözü tutmak ya da birine yalnızca insan olduğu için değer vermek bu kadar zor olmamalı. Çünkü toplumsal değişim yalnızca büyük kararlarla değil, günlük yaşamımızdaki küçük davranışlarla da başlar.
Unutmamalıyız ki toplumları güçlü kılan yalnızca ekonomik gelişmişlik ya da teknolojik ilerleme değildir. Güven, dayanışma, vicdan ve karşılıklı saygı da sağlıklı bir toplumun temelini oluşturur. Bu değerlerin zayıfladığı yerde maddi zenginlik artsa bile insani ilişkiler yoksullaşabilir.
Belki de geçmişe duyduğumuz özlemin altında, bugünün dünyasında eksikliğini hissettiğimiz bu değerler yatıyor. Aslında zamanı geri almak istemiyoruz; geçmişte bıraktığımız bazı güzellikleri bugüne taşıyabilmek istiyoruz.
Sonuç olarak; biz eski zamanları değil, o zamanlarda hissettiğimiz insan sıcaklığını özlüyoruz. Çünkü insanın yoksulluğu yalnızca maddi imkânsızlıklarla açıklanamaz. Bazen en büyük yoksulluk, kalabalıklar içinde kendisini yalnız, anlaşılmamış ve değersiz hissetmektir.
Belki de en çok, birinin yanında hiçbir şey söylemeden huzur bulabilmeyi, bir söze tereddütsüz inanabilmeyi ve bir dostluğun arkasında gizli bir hesap aramamayı özlüyoruz. Ve bütün bunların sonunda kendimize sormamız gereken çok basit ama önemli bir soru kalıyor:
Hepimiz iyi insanlara rastlamayı özlüyoruz. Peki, birbirimiz için o insan olmayı ne kadar hatırlıyoruz?
SABİHA ÜNAL
























Yorum Yazın