“Lüks” denildiğinde zihnimizde çoğu zaman pahalı otomobiller, büyük evler, marka kıyafetler, seçkin restoranlar ve uzak ülkelere yapılan seyahatler belirir. Modern tüketim kültürü, uzun zamandır bize lüksü sahip olduklarımız üzerinden tanımlamayı öğretiyor. Oysa insanlık belki de hiçbir dönemde bugünkü kadar çok şeye sahip olup, sahip olduklarından bu kadar az tatmin olmamıştı. Daha fazlasına ulaşırken daha az dinleniyor, daha çok insanla iletişim kurarken daha fazla yalnızlaşıyor, hayatımızı kolaylaştıran teknolojiler çoğaldıkça kendimize ayırdığımız zamanı kaybediyoruz. Evler büyüyor fakat aynı sofrada geçirilen zaman azalıyor. İletişim araçları çoğalıyor ama gerçek sohbetler seyrekleşiyor.
Belki de bu nedenle “lüks” kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü hayatın en büyük lüksü pahalı şeylere sahip olmak değil; zamanına, huzuruna ve kendi hayatına sahip olabilmektir. Para kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir. Bir eşya yenisiyle değiştirilebilir. Mesleki kayıplar zamanla telafi edilebilir. Ama geçen bir saat geri getirilemez. Bu nedenle gerçek zenginlik yalnızca banka hesabındaki rakamlarla değil, insanın kendi zamanı üzerindeki söz hakkıyla da ölçülmelidir.
Sevdiğiniz insanla acele etmeden bir kahve içebilmek… Çocuğunuz konuşurken saate bakmamak… Yaşlanan anne babanızla vakit geçirebilmek… Bir kitabın başında zamanı unutabilmek… Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan yürüyebilmek…
Bunların fiyat etiketi yoktur. Belki de çağımızın en büyük lükslerinden biri, sürekli bir yerlere yetişmek zorunda olmamaktır.
Modern insanın zihni neredeyse hiç susmuyor. Telefon bildirimleri, sosyal medya, haberler, iş hayatı, ekonomik kaygılar, gelecek planları, başkalarının beklentileri…
Üstelik tüketim kültürü bize mutluluğun sürekli bir sonraki adımda olduğunu söylüyor: Biraz daha yüksek gelir… Biraz daha büyük ev… Biraz daha iyi otomobil…Biraz daha fazla başarı…
Ve insan “biraz daha”ların peşinde koşarken elindekilerin değerini fark etmeyi unutuyor.
Elbette ekonomik güvence önemlidir. Yoksulluğu romantikleştirmek doğru değildir. Barınma, sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlara ulaşabilmek insan yaşamının vazgeçilmez koşullarıdır. Ancak para hayatımızdaki birçok sorunu çözebilse de her şeyi çözemez. Çok pahalı bir yatak satın alabilirsiniz; uykuyu satın alamazsınız.
Muhteşem bir eviniz olabilir; o evin içindeki huzuru satın alamazsınız. Kalabalık sofralar kurabilirsiniz; gerçek dostluğu satın alamazsınız. İşte tam burada maddi zenginlikle insani zenginlik birbirinden ayrılır.
Bugün yüzlerce, hatta binlerce insanla bağlantıda olabiliriz. Fakat bağlantıda olmak ile gerçekten bağlı olmak aynı şey değildir. Bir insanın gerçek sosyal zenginliği telefon rehberindeki isimlerin sayısıyla değil, zor gününde tereddüt etmeden arayabileceği insanların varlığıyla ölçülür.
Başarılı olduğunuzda yanınızda olmak kolaydır. Asıl mesele düştüğünüzde, yorulduğunuzda, korktuğunuzda veya hayatın size yüklediği bütün unvanları bir kenara bıraktığınızda yanınızda kimin kaldığıdır.
Maskesiz konuşabildiğiniz bir dost…
Sessizliğinizi anlayan bir eş…
Evinize döndüğünüzde sizi gerçekten merak eden bir aile…
Başarınızdan çıkar sağlamadan sizin için sevinebilen insanlar…
Bunlar satın alınamaz. Tam da bu yüzden çok değerlidir. İnsan sağlıklıyken bedeninin değerini çoğu zaman fark etmez. Yürümek sıradandır. Nefes almak sıradandır. Gece ağrısız uyumak sıradandır. Ta ki bunlardan biri zorlaşana kadar…
Bir hastane koridorunda beklerken hayatın değerler sıralaması bir anda değişir. O anda sahip olunan evin, otomobilin veya unvanın önemi azalır.
Tek bir cümle kalır: “Yeter ki sağlıklı olsun.”
Belki de sağlık, elimizdeyken sıradan sandığımız fakat kaybetme ihtimaliyle karşılaştığımızda gerçek değerini anladığımız en büyük servettir.
Çağımızın görünmez baskılarından biri de sürekli “iyi görünmek” zorunda hissetmektir.
Başarılı görünmeliyiz. Mutlu görünmeliyiz.
Genç görünmeliyiz. Güçlü görünmeliyiz.
Hayatımız kusursuz görünmeli… Dikkat ederseniz çağımızın anahtar kelimesi çoğu zaman “olmak” değil, “görünmek.” Oysa insanın kimseyi etkilemeye çalışmadan yaşayabilmesi büyük bir psikolojik özgürlüktür.
Her davete gitmek zorunda olmadığını bilmek… Herkesi memnun etmeye çalışmamak… Gerektiğinde “hayır” diyebilmek… Yorulduğunda dinlenebilmek…
Yanlış yaptığında özür dileyebilmek…Bilmediğinde “bilmiyorum” diyebilmek…
Ve başkalarının alkışlamadığı bir hayatı yine de severek yaşayabilmek… Bunların her biri özgürlüktür. Ve özgürlük, lüksün belki de en rafine biçimidir.
Hayatın büyük bölümü olağan günlerden oluşur. Bu nedenle mutluluğu yalnızca büyük olaylarda aramak, yaşamın büyük bölümünü kaçırmak demektir. Mutluluk bazen yeni demlenmiş bir kahvenin kokusundadır.
Bazen yağmurun cama vuruşunda… Bazen eski bir şarkıda… Bazen sevdiğiniz insanın “Eve vardın mı?” diye sormasında…
Bazen çocuğunuzun kahkahasında…
Bazen uzun zamandır görmediğiniz bir dostun sarılışında… Bazen de hiçbir şey yapmak zorunda olmadığınız sessiz bir sabahta. İnsan küçük şeylerden mutlu olabilme yeteneğini kaybettiğinde, mutlu olmak için sürekli büyük olaylara ihtiyaç duymaya başlar. Oysa gerçek yaşam becerisi, sıradan bir günü değerli kılabilmektir.
Belki artık zenginliği yeniden tanımlamalıyız.
Zenginlik daha büyük bir eve sahip olmak değil, yaşadığınız evde huzur bulabilmektir.
Binlerce insan tarafından tanınmak değil, birkaç insan tarafından gerçekten sevilmektir. Pahalı bir saat taşımak değil, o saatin gösterdiği zamanı istediğiniz insanlarla geçirebilmektir. Dünyanın her yerine gidebilmek değil, dönmek istediğiniz bir yuvanızın olmasıdır. Hiç ağlamamak değil, ağladığınızda başınızı yaslayabileceğiniz bir omuz bulabilmektir.
Ve belki de zenginlik, sahip olduklarınızı başkalarına göstermek zorunda hissetmeyecek kadar kendinizle barışık olabilmektir.
Hayatın sonunda hiç kimse kaç marka çantamız, kaç otomobilimiz veya kaç metrekarelik evimiz olduğunu hatırlamayacak.
Başka şeyler kalacak:
Nasıl bir insandık?
Birinin hayatına dokunduk mu?
Sevdiğimiz insanlara sevgimizi gösterebildik mi?
Bir çocuğun yüzünü güldürdük mü?
Zor durumda olan birinin elinden tuttuk mu?
Çünkü insanın gerçek mirası sahip olduğu eşyalar değil, başka insanların kalbinde bıraktığı duygudur.
Son Söz
Hayatın en büyük lüksünün ne olduğunu sorarsanız cevabım tek bir kelime olmayacaktır. Sağlık, zaman, huzur, özgürlük, güven, sevgi ve kendin olabilme cesareti… Bunların hiçbirinin üzerinde fiyat etiketi yoktur. Belki de hayatın en büyük ironisi şudur:
İnsan, satın alabileceği şeyleri biriktirmek uğruna satın alamayacağı şeyleri harcıyor.
Daha fazla para için sağlığını…
Daha fazla başarı için zamanını…
Başkalarının onayı için özgürlüğünü…
Haklı çıkmak için huzurunu…
Gururu için sevgisini…
Sonra bir gün dönüp bütün bunları yeniden satın almak istiyor. Ama bazı şeylerin mağazası yok. Bu nedenle gerçek lüks, dünyanın size hayran olması değil; gece başınızı yastığa koyduğunuzda kendi hayatınızla kavga etmiyor olmaktır.
Sevdiğiniz insanların sağlıklı olduğunu bilmek, güvenebileceğiniz birkaç insanın varlığından emin olmak ve aynaya baktığınızda karşınızdaki insana yabancılaşmamaktır.
Ve bir gün geriye baktığınızda; “Çok şeyim vardı” değil, “Gerçekten yaşadım” diyebilmektir.
İşte hayatın en büyük lüksü budur.
Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın
SABİHA ÜNAL
























Yorum Yazın