İstanbul ! Napolyon Bonapart’ın ,
"Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu" diye hayranlığını belirttiği,
Yahya Kemal Beyatlı’nın :
“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” Diye şiirlerine taşıdığı, dünyanın incisi, yurdumun gözbebeği kentimiz.
İstanbul’un kalabalığı hiç bitmez. Sokaklarında insanlar yürür, vapurlar kıyılara yanaşır, ezan sesleri gökyüzüne karışır, araçların gürültüsü şehrin üzerine yayılır. Fakat bütün bu telaşın hemen birkaç metre altında, zamanın sustuğu başka bir İstanbul vardır:
Yukarıda bugünün İstanbul’u akıp giderken aşağıda 1500 yıl önce kurulmuş bir dünyanın sütunları hâlâ ayakta durmaktadır.
Suyun üzerinde titreyen ışıklar, birbirini sonsuzluğa doğru takip ediyor gibi görünen mermer sütunlar, taşların arasından yükselen nem ve uzaklardan gelen su damlalarının sesi…
Burası yalnızca bir sarnıç değildir.
Burası İstanbul’un yeraltındaki hafızasıdır.
Ve belki de onu asıl büyüleyici yapan şey, tarih ile efsanenin burada birbirine olağanüstü biçimde yaklaşmasıdır.
Sultanahmet’e gidilipte Yerebatan Sarnıcı’nı ziyaret etmeden olmaz… Dışarıdan bakıldığında sıradan bir yapı olarak görülse de merdivenlerden aşağı doğru indikçe şehir yavaş yavaş geride kalır. Yukarıda bıraktığımız dünyanın sesleri azalır; yerini suyun dinginliği, taşların sessizliği ve yüzlerce yıldır orada duran sütunların ağırbaşlı görüntüsü alır. Sanki insan yalnızca yerin altına değil, geçmişin içine doğru iner.
Yerebatan Sarnıcı’na ilk adım atıldığında hissedilen şey yalnızca hayranlık değildir. Biraz hüzün, biraz merak, biraz da tarif edilmesi zor bir ürperti vardır çünkü burası yalnızca taşlardan, sütunlardan ve sudan oluşan eski bir yapı değildir, burada yüzyılların ayak izleri saklıdır.
Kim bilir, bu sütunların arasında kaç insan yürüdü? Kaç imparator, kaç asker, kaç işçi, kaç yolcu İstanbul’un değişen kaderine tanıklık etti? İnsanların hayatını sürdürebilmesi için sessizce çalışan bu devasa yapı, yüzyıllar boyunca şehrin susuzluğuna karşı insanlar buraya su taşıdı burası görünmez bir umut oldu.
Tarih sayfalarını geriye çevirelim, eskilere çok eskilere gidelim, İstanbul’un Konstantinopolis olduğu yıllara 532 yılında I.Jüstinyen tarafından VI.yy’da yaptırılan Yerebatan Sarnıcı yada ilk adı ile (Basilica Cistern), İstanbul’da bulunan en büyük sarnıç. Yerebatan’a indiğinizde, sizi dış dünyadan koparırken, huzur, sessizlik ve biraz da ürperti içinizi kaplıyor.
Suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görülen mermer sütunların arasındaki ihtişamından dolayı halk arasında “Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilmiştir. Sarnıcın bulunduğu yerde daha önce bir Bazilika bulunduğundan, Bazilika Sarnıcı olarak da anılır.
Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un 1453 yılında fethinden sonra, bir müddet daha kullanılmış ve padişahların oturduğu Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su verilmiştir.
Durgun su yerine çeşme suyunu yani akan suyu tercih eden Osmanlıların şehirde su tesislerini kurduktan sonra kullanmadıkları anlaşılan sarnıç, 1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak üzere İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P.Gyllius tarafından yeniden keşfedilmiştir.
Yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine sahip olup yapının inşaatında 7 bin kölenin çalıştığı ve sarnıcın suyunun Valens Kemeri ve Mağlova Kemeri yardımıyla şehre 19 km mesafedeki Belgrat Ormanları’ndan getirildiği rivayet olunur.
Sarnıç, uzunluğu 140 metre, genişliği 70 metre olan dikdörtgen biçiminde bir alanı kaplayan, dev bir yapıdır. 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde her biri 9 metre yüksekliğinde 336 sütun bulunmaktadır.
Sarnıçtaki sütunların, köşeli veya yivli biçimde olan birkaç tanesi hariç büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Bu sütunlar içerisinde üzeri oyma ve kabartma halinde Tavus Gözü, Sarkık Dal, Gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı özellikle dikkati çeker. Rivayete göre, üzerindeki şekillerin gözyaşına benzemesin nedeni Büyük Bazilika’nın inşasında ölen yüzlerce köleyi anlatmasıymış.
Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa Başı, Roma Dönemi heykel sanatının şaheserlerindendir.
Her köşesinde başka bir hikâyeyi saklar. Bir duvarında bir ayrılığı, bir çeşmesinde bir duayı, bir sokağında eski bir aşkı, bir yapısında koca bir imparatorluğun izlerini taşır. Yerebatan Sarnıcı da İstanbul’un hafızasının en derin sayfalarından biridir.
Sarnıcın içindeki sütunlara baktığınızda, onların yalnızca mermerden yapılmış olduğunu düşünmek mümkün değildir. Her biri sanki başka bir çağdan kopup gelmiş birer hatıradır. Kimi dimdik durur, kimi yorgun görünür fakat hepsi aynı şeyi söylüyor gibidir.
“Biz buradaydık. Sizden önce de vardık. Sizden sonra da bir şeyler anlatmaya devam edeceğiz.”
Yukarıdaki İstanbul bugüne aittir.
Aşağıdaki İstanbul ise geçmişe.
Ve Yerebatan Sarnıcı, bu iki dünyayı birbirine bağlayan kapılardan biridir. Belki de bu nedenle sarnıcın adına yalnızca “sarnıç” demek yetersiz kalır. Çünkü burada su depolanmış olsa da aslında çok daha fazlası korunmuştur: Taşlar, mitler, imparatorluklar, korkular, inançlar ve insan hafızası. Yerebatan Sarnıcı’nın sütunları hâlâ suyun üzerine yükseliyor.
Medusa hala karanlığın içinde bekliyor. Gözyaşı Sütunu hala geçmişin sessizliğini taşıyor.
Ve su, yüzyıllardır olduğu gibi, bütün bu hikayelerin altında sessizce hareket ediyor.
Belki bir gün sarnıç tamamen sessiz kaldığında, ışıklar söndüğünde ve son ziyaretçi yukarı çıktığında, geriye yalnızca suyun sesi kalacak. O zaman İstanbul’un altında başka bir zaman başlayacaktır.
Sütunların zamanı.
Taşların zamanı.
Medusa’nın zamanı.
Ve 1500 yıldır hiç gerçekten susmayan o yeraltı sarayının zamanı.
Çünkü bazı şehirlerin geçmişi kitaplarda yaşamaz.
Bazı geçmişler toprağın altında saklanır.
Ve İstanbul’un en büyük sırlarından biri hala suyun altında nefes almaktadır.
Yerebatan Sarnıcı….
Haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın ama hep dostça kalın
CELAL KODAMANOĞLU
GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ
























Yorum Yazın