Atilla Taş'ın eski damadı Uğur Haliloğlu'nun hayatındaki en zor yolculuk
Bazı insanlar vardır… Hayatı dört duvar arasında yaşamayı sevmezler. Özgürlüğün peşinden gider, doğanın kalbine yolculuk eder, dağlara tırmanır, zorluklara meydan okurlar. Ama gün gelir, hayat öyle bir sınav çıkarır ki karşılarına, ne cesaretleri yeter o acıyı hafifletmeye ne de alışkın oldukları mücadeleler… Uğur Haliloğlu'nun fotoğraflarına bakarken bunları düşündüm. Karların içinde, zorlu doğa koşullarında, bazen karavanıyla yollarda, bazen bir dağın eteğinde… Hayatı keşfetmeyi seven, maceracı bir ruhun izlerini gördüm o karelerde. Bir fotoğrafında kollarını iki yana açmış, sanki bütün dünyayı kucaklıyor. Bir başka fotoğrafında doğanın sessizliği içinde kendine ait bir dünyada… Ve sonra yaptığı o açıklamayı okudum.
İtiraf edeyim, fotoğraflara bakarken düşündüklerimle açıklamayı okuduktan sonra hissettiklerim birbirinden çok farklıydı. Çünkü insanın karşısına bazen öyle bir acı çıkıyor ki dünyanın bütün dağlarını aşsanız da o acının üzerinden kolayca geçemiyorsunuz. Bir insanın en büyük mücadelesi bazen hayatla değil, hayatın ondan aldıklarıyla oluyor. Bir zamanlar aynı hayatı paylaşan iki insan… Sanatçı Atilla Taş'ın kızı Sezen Taş'ın vefatı, geride tarifsiz bir acı bıraktı. Bir kadın… Bir anne… Bir zamanlar hayalleri, umutları, yarınlara dair beklentileri olan bir insan… Ve şimdi onun ardından konuşulanlar, yazılanlar, tartışılanlar… Sezen Taş'ın eski eşi Uğur Haliloğlu'nun sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayı dikkatle okudum. İlk cümlesi bile insanı durup düşünmeye davet ediyordu: "İki evladımın annesi, 12 yılımı paylaştığım eski eşim Sezen’i kaybetmenin tarifsiz acısını ve şokunu yaşıyorum." On iki yıl… Dile kolay. Bir insanın hayatından geçen on iki yılın içinde neler vardır kim bilir? Birlikte kurulan hayaller, yaşanan sevinçler, belki kırgınlıklar, belki vedalar… Ve bütün bunların ötesinde dünyaya gelen iki çocuk. İnsanlar ayrılabilir. Evlilikler bitebilir. Yollar farklı yönlere uzanabilir. Ama iki insanın ortak geçmişini, hele ki birlikte dünyaya getirdikleri çocukları, hiçbir mahkeme kararı silemez.
O yüzden bu açıklamayı yalnızca eski bir eşin kendisini savunması olarak okumadım. Satırların arasında, iki çocuğun geleceği için duyulan kaygıyı da gördüm. Bir annenin yokluğunu hangi kelime anlatabilir? Beni en çok düşündüren bölüm ise çocuklarla ilgili sözleriydi. Haliloğlu, günlerdir yalnızca çocuklarına sarıldığını ve onların bu büyük travmayı mümkün olduğunca az zararla atlatabilmesi için sessizliğini koruduğunu söylüyor. Düşünüyorum da… Bir çocuğa annesinin artık geri gelmeyeceğini anlatmak ne kadar zor olmalı. Sabah uyandığında annesinin sesini arayan bir çocuğun dünyasında oluşan boşluğu hangi kelimeler doldurabilir? Bir annenin yokluğu nasıl anlatılır? Hangi cümle, hangi teselli, hangi sarılış o özlemi tamamen giderebilir? Elbette bir babanın sevgisi çok kıymetlidir. Yakınlarının şefkati, uzmanların desteği, güvenli bir aile ortamı da öyle… Ama kaybedilen bir annenin yeri, bir başka insanın doldurması gereken bir boşluk değildir. O sevgi, çocuğun kalbinde kendi yeriyle yaşamaya devam eder. İşte bu yüzden, böylesine ağır bir kaybın ardından en çok korunması gerekenlerin çocuklar olduğunu düşünüyorum.
Peki, acının ortasında neden bu kadar çok tartışıyoruz? Uğur Haliloğlu'nun açıklamasında dikkatimi çeken bir başka konu da sosyal medyada ve basında yer alan iddialardı. Eski eşiyle 11 ay önce anlaşarak boşandıklarını belirtiyor. Çocukların Trabzon'a götürülmesiyle ilgili iddiaları reddediyor ve bu yolculuğun annelerinin bilgisi ve onayıyla gerçekleştiğini savunuyor. Bunlar onun açıklamasında dile getirdiği hususlar. Elbette gerçeklerin ortaya çıkması önemlidir. Kamuoyunu ilgilendiren iddialar varsa bunların araştırılması, gerektiğinde yetkili merciler tarafından açıklığa kavuşturulması gerekir. Ancak burada kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: Biz ne zaman bir insanın acısını anlamaya çalışmadan önce onun hakkında hüküm vermeye başladık? Bir haber görüyoruz. Bir yorum okuyoruz. Birkaç paylaşımın ardından, hayatını hiç bilmediğimiz insanlar hakkında kesin yargılara varabiliyoruz.
Oysa dışarıdan baktığımız hiçbir hayatın bütün ayrıntılarını bilemeyiz. Hele ki ölümün, ayrılığın ve çocukların söz konusu olduğu böylesine hassas bir olayda… Ne bir insanı yalnızca kendi açıklamasıyla tamamen haklı ilan etmek doğru ne de doğrulanmamış iddialarla suçlu göstermek. Benim düşüncem şu: Adaletin yerini sosyal medya yorumları almamalı. Vicdanın yerini de merak duygusu doldurmamalı. "Kendimi aklamak uğruna onun anısını incitmeyeceğim" Açıklamada beni özellikle durduran bir cümle daha vardı. Uğur Haliloğlu, Sezen Taş'ın yaşadığı kişisel zorlukların mahrem kalmasını istediğini belirterek şöyle diyor: "Kendimi aklamak uğruna, evlatlarımın annesinin anısını incitecek tek bir kelime dahi etmeyeceğim."
Bu cümleyi birkaç kez okudum. Çünkü bazen insanın söylemedikleri de en az söyledikleri kadar önemlidir. Elbette bu sözlerin arkasında neler yaşandığını bilmiyoruz. Bilmediğimiz konularda hikâyeler üretmek de istemiyorum. Ama bir insanın hatırasına saygı göstermek gerektiğine inanıyorum. Sezen Taş artık kendisi hakkında yapılan yorumlara cevap veremeyecek. Bu nedenle onun yaşamını, kişisel mücadelelerini ve hatırasını konuşurken çok daha dikkatli olmak zorundayız. Çünkü bir insanın ardından konuşmak kolaydır. Asıl mesele, o insan artık kendisini anlatamayacak durumdayken de hakkını ve onurunu koruyabilmektir.
Dağları aşmak kolay olabilir… Peki ya kalpteki acıyı? Yeniden Uğur Haliloğlu'nun fotoğraflarına dönüyorum. Karların içinde ilerlediği görüntülere… Karavanıyla çıktığı yolculuklara… Doğanın ortasında geçirdiği zamanlara… Bir fotoğrafında elindeki nefesli çalgıyı çalıyor. O kareye uzun uzun baktım. İnsanın bazen kelimelere ihtiyaç duymadan da kendisini ifade edebileceğini düşündüm. Doğayı seven insanlar bilir… Bazen bir dağın sessizliği, kalabalıkların bütün seslerinden daha anlamlıdır. Bazen uzun bir yolculuk insana kendisini yeniden tanıtır. Ama yas bambaşka bir yolculuktur. Haritası yoktur. Nerede başlayıp nerede hafifleyeceğini önceden bilemezsiniz.
Güçlü olmakla da her zaman üstesinden gelinmez. Çünkü insan ne kadar cesur olursa olsun, sevdiği ya da hayatında derin izler bırakmış birini kaybetmenin karşısında kırılganlaşabilir. Ve bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur. Geride kalan iki çocuk için… Ben bu olayın en çok bu yönü üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum. Bir anne hayatını kaybetti. Geride iki evladı kaldı. Bir aile büyük bir acıyla karşı karşıya. Ve bizler, ekranlarımızın başında, yaşananları anlamaya çalışıyoruz. Belki de burada hepimizin kendisine sorması gereken çok basit bir soru var: Bugün yazdığımız bir yorum, yarın o çocukların karşısına çıktığında onlara ne hissettirecek? Annesinin adını internette arayan bir çocuk, yıllar sonra nasıl cümlelerle karşılaşacak?
Acısını mı hatırlayacak, yoksa hiç tanımadığı insanların anne ve babası hakkında verdiği hükümleri mi okuyacak? İşte bu yüzden kelimelerimizi dikkatli seçmeliyiz. Çünkü internet unutmuyor. Ve bazen yetişkinlerin birkaç saniyede yazdığı bir cümle, bir çocuğun hayatında yıllarca taşınan bir yüke dönüşebiliyor. Hayat bazen en güçlü görünen insanları bile sessiz bırakır… Uğur Haliloğlu'nun nasıl bir baba olduğunu, özel hayatında neler yaşadığını, bugün neler hissettiğini bütün ayrıntılarıyla bilemem. Bunu bildiğimi de iddia edemem. Ancak paylaştığı açıklamadan, çocuklarının geleceğine ilişkin kaygılarını kamuoyuyla paylaşmak istediğini anlıyorum.
Ve bu acı olayın ardından tek bir tarafın değil, geride kalan herkesin insani duygularına saygı gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Sezen Taş'ın ailesinin acısına… İki çocuğun mahremiyetine… Ve yaşananların bütün yönleriyle aydınlatılmasını bekleyen insanların adalet duygusuna… Bir hayat sona erdiğinde geride yalnızca haber başlıkları kalmamalı. O insanın bir zamanlar güldüğü, sevdiği, hayaller kurduğu, birilerinin hayatına dokunduğu da hatırlanmalı. Sezen Taş, yalnızca trajik bir haberin konusu değil; iki çocuğun annesi, bir ailenin evladı ve kendine ait bir hayatın sahibiydi. Ben bu hikâyenin sonunda en çok bunun hatırlanmasını istiyorum. Ve Uğur Haliloğlu'nun maceralarla dolu hayatından söz ederken aklımda kalan düşünceyi de paylaşmak istiyorum: İnsan bazen dünyanın en zorlu yollarını aşabilir. Karların içinde yürüyebilir. Dağlara tırmanabilir. Korkularıyla yüzleşebilir. Ama bazı acıların karşısında yapılabilecek en büyük şey, yeniden ayağa kalkmak için kendine zaman tanımaktır. Bazen de bir çocuğun elini tutup, onunla birlikte yarına yürümektir. Çünkü bazı yolculuklar insanı yeni yerlere götürür… Bazılarıysa insana hayatta gerçekten neyin kıymetli olduğunu yeniden hatırlatır. Sezen Taş'a Allah'tan rahmet, başta çocukları olmak üzere ailesine ve bütün sevenlerine sabır diliyorum. Dilerim bundan sonraki süreçte tartışmaların değil, vicdanın ve sağduyunun sesi daha yüksek çıkar. Ve dilerim o iki çocuk, annelerinin hatırasını sevgiyle yaşatabilecekleri huzurlu bir geleceğe kavuşur.
Burhan AKDAĞ























Yorum Yazın