Okul kapısından içeri yalnızca çocuklarımız girmiyor artık. Öfke giriyor. Şiddet giriyor.
Dijital dünyanın acımasız dili, aile içinde çözülemeyen çatışmalar, sınır tanımayan davranışlar, değersizleştirilen otorite ve giderek zayıflayan toplumsal saygı da o kapıdan içeri giriyor. Sonra bir gün bir öğrencinin başka bir öğrenciyi acımasızca darbettiği görüntüleri izliyoruz. Başka bir gün bir öğretmenin öğrencisi ya da veli tarafından saldırıya uğradığı haberini okuyoruz.
Şaşırıyoruz. Gerçekten şaşırmalı mıyız?
Yoksa yıllardır gözümüzün önünde büyüyen bir toplumsal problemin sonuçlarıyla mı karşılaşıyoruz?
Çünkü bugün okullarda yaşanan şiddeti yalnızca “eğitim sisteminin sorunu” olarak değerlendirmek, meselenin en kolay ve en yüzeysel açıklamasıdır. Okul toplumun dışında steril bir alan değildir.Tam tersine okul, toplumun küçültülmüş bir modelidir.
Toplumda ne varsa bir süre sonra sınıfta da vardır.
Öncelikle kavramları doğru kullanmak zorundayız. Her öğrenci çatışması akran zorbalığı değildir. Ancak kasıtlı biçimde gerçekleştirilen, tekrar eden ve taraflar arasında fiziksel, sosyal ya da psikolojik güç dengesizliği bulunan davranışlar artık sıradan bir “çocuk tartışması” olarak görülemez. Fiziksel şiddet bunun yalnızca en görünür biçimidir. Bir öğrenciyi sistematik biçimde dışlamak, aşağılamak, bedeniyle alay etmek, ailesi veya ekonomik koşulları üzerinden küçük düşürmek, tehdit etmek, dedikodu yoluyla sosyal çevresinden koparmak ve dijital ortamda hedef göstermek de şiddetin farklı biçimleridir.
Üstelik geçmişte okul bahçesinde başlayan zorbalık çoğu zaman okul bahçesinde kalırken bugün çocuğu evine kadar takip ediyor. Telefonundan odasına, odasından gecesine giriyor. Çocuk 24 saat ulaşılabilir bir hedef hâline gelebiliyor.
İşte çağımızın eğitim politikalarının yüzleşmek zorunda olduğu gerçeklerden biri budur. Daha ürkütücü başka bir mesele var.
Bir çocuk diğerini döverken çevresindekilerin ayırmak yerine telefonlarını çıkararak görüntü kaydetmesi… Bu davranışı yalnızca çocukların duyarsızlığıyla açıklamak kolaycılık olur. Çünkü çocuklar, görünürlüğün değer hâline geldiği bir çağda büyüyor. İzlenmek, paylaşılmak, beğenilmek ve viral olmak… Acı bile “içeriğe” dönüşebiliyor.Dolayısıyla mesele yalnızca şiddeti uygulayan çocuk değildir.
Şiddeti seyredilebilir bir gösteriye dönüştüren kültürü de konuşmak zorundayız.
Bir insanın aşağılanmasının eğlenceye dönüşebildiği yerde ciddi bir empati erozyonu vardır. Meselenin diğer tarafında öğretmenler bulunuyor. Öğretmene yönelik saldırıları yalnızca münferit adli vakalar olarak değerlendirmek de yeterli değildir.
Çünkü burada daha büyük bir soru bulunmaktadır:Öğretmenin dokunulmaz olması gerektiğini savunmuyorum. Öğretmen hata yapabilir.Eleştirilebilir.
Şikâyet edilebilir. İdari ve hukuki denetime tabi tutulabilir. Zaten hukuk devletinde olması gereken de budur.
Fakat eleştirinin yerini hakaret, tehdidin ve fiziksel saldırının aldığı noktada artık eğitimden değil, toplumsal şiddetten söz ediyoruz. Bir öğretmen öğrencisine sınır koyarken “Başım derde girer mi?”, veliyle konuşurken “Saldırıya uğrar mıyım?” kaygısı taşıyorsa o sınıfta pedagojik otoritenin sağlıklı biçimde kurulmasını bekleyemeyiz.
Öğretmenin korktuğu bir eğitim sisteminde öğrencinin özgürleşeceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü korku ile otorite aynı şey değildir. Çocuğun korkmadığı ama sınırlarını bildiği; öğretmenin bağırmadığı ama sözünün karşılık bulduğu bir eğitim kültürüne ihtiyacımız var.
Modern ebeveynliğin üzerinde düşünmesi gereken sorulardan biri de budur. Çocuğun özgüveni olsun. Kendini ifade etsin. Birey olsun. İtiraz edebilsin. Bunların tamamı değerlidir. Fakat özgürlük ile sınırsızlık birbirine karıştırıldığında sonuç özgüvenli birey değil, davranışlarının sonuçlarını kabul etmekte zorlanan birey olabilir. Çocuğun her isteğini yerine getirmek sevgi değildir. Her hatasını savunmak korumak değildir.
Öğretmeni karşısına alıp çocuğunun her davranışını koşulsuz biçimde haklı çıkarmak ise iyi ebeveynlik hiç değildir. Bazen bir çocuğa verilebilecek en büyük eğitim şu iki kelimedir:
“Hayır” ve “sorumlusun.”
Çünkü hayatın ilerleyen dönemlerinde toplum çocuğumuza bizim gösterdiğimiz toleransı göstermeyecektir.
Eğitim sistemimizin başarı anlayışını da tartışmamız gerekiyor. Çocuklarımız kaç net yaptı? Hangi liseyi kazandı? Hangi üniversiteye girdi? Kaç yabancı dil biliyor?
Kaç sertifikası var? Bütün bunları büyük bir titizlikle takip ediyoruz.
Peki başka sorularımız var mı?
Arkadaşının acısını anlayabiliyor mu?
Kendisinden güçsüz birine nasıl davranıyor?
Kaybettiğinde öfkesini kontrol edebiliyor mu? Farklı olanla birlikte yaşayabiliyor mu?
Özür dilemeyi biliyor mu? Bir insan ağladığında durmayı biliyor mu?
Çünkü bir ülkenin eğitim sisteminin başarısı yalnızca yetiştirdiği mühendislerin, doktorların, akademisyenlerin sayısıyla ölçülemez.
Nasıl insanlar yetiştirdiğiyle de ölçülür.
Matematikten yüz alan ama arkadaşını sistematik biçimde aşağılayan bir öğrenciyi gerçekten “başarılı” kabul edecek miyiz?
İşte tartışılması gereken mesele budur.
Her sorunun çözümü okul kapısına güvenlik görevlisi koymak değildir
Elbette fiziksel güvenlik önemlidir. Risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Okul yönetimleri, rehberlik servisleri, öğretmenler ve aileler arasında etkili bildirim mekanizmaları kurulmalıdır. Şiddet belirtileri erken dönemde tespit edilmelidir. Zorbalığa uğrayan çocuk korunurken zorbalık uygulayan çocuk da yalnızca cezalandırılacak bir fail olarak görülmemeli; davranışın altında yatan psikolojik, ailesel ve sosyal faktörler profesyonel biçimde değerlendirilmelidir. Öğretmenler şiddet karşısında kurumsal olarak yalnız bırakılmamalıdır. Fakat bütün bunlardan sonra hâlâ çözümü yalnızca kamera, turnike ve güvenlik görevlisinde arıyorsak meseleyi anlamamışız demektir. Çünkü okulun kapısını koruyabilirsiniz.
Asıl soru okulda değil, toplumda
Belki de “Okullarda neler oluyor?” sorusu artık yeterli değildir.
Asıl soru şudur:
Bizim toplumumuza ne oluyor?
Trafikte birkaç saniye için birbirine saldırabilen yetişkinlerin… Sosyal medyada hiç tanımadığı bir insana hakaret edebilen milyonların… Televizyon ekranlarında bağırmanın tartışmak zannedildiği bir iletişim kültürünün…Gücü haklılıkla karıştıran anlayışın…
Sonra çocuklarımızın dünyasında hiçbir karşılığının olmayacağını mı düşündük?
Çocuklarımıza sürekli “Şiddet kötüdür” dedik. Ama onlar yetişkinlerin birbirine nasıl davrandığını da gördüler.
“Saygılı olun” dedik. Sonra birbirimizi aşağılamamızı izlediler. “Empati kurun” dedik. Fakat toplum olarak giderek daha tahammülsüz hâle geldik. Çocuklar yalnızca nasihatlerimizi değil, çelişkilerimizi de öğreniyor. İşte bu nedenle okullardaki şiddet yalnızca Millî Eğitim Bakanlığının, yalnızca öğretmenin, yalnızca rehberlik servisinin ya da yalnızca ailenin çözebileceği bir mesele değildir. Bu, toplumsal bir alarmdır.Ve alarm uzun zamandır çalıyor.
Duymamakta ısrar ediyoruz. Eğitimin amacı yalnızca sınav kazandırmak değildir. Birlikte yaşamayı öğretmektir. Sınır öğretmektir.
Sorumluluk öğretmektir. Öfkeyi yönetmeyi öğretmektir. Farklı olana saygı göstermeyi öğretmektir. Ve nihayetinde vicdan sahibi insan yetiştirmektir.
Çünkü yarın çocuklarımızın diplomalarının üzerinde hangi üniversitenin adının yazdığı elbette önemli olacak.Ama çok daha önemli bir şey var: O diplomayı taşıyan insanın nasıl biri olduğu.
Bugün okul koridorlarında gördüğümüz tabloyu değiştirmek istiyorsak önce çocuklara değil, aynaya bakmalıyız.
Çünkü çocuklarımız bizim söylediklerimizin değil, büyük ölçüde yaşattığımız kültürün öğrencileridir. Ve belki de bugünün eğitim meselesini tek bir cümlede özetlemek mümkün:
Çocukların karnelerini düzeltmeye çalışırken toplumun davranış karnesini ihmal ettik.
Şimdi o karnenin sonuçları okul sıralarında önümüze geliyor.
Haftaya başka konuda buluşmak üzere Hoşçakalın
SABİHA ÜNAL
























Yorum Yazın