Balıkçıların denize açılırken sabahları söylediği bir laf olarak söylenir ama bizlerde kimi zaman yeri geldiğinde kullanırız.
Yazıma bir Temel Fıkrası ile başlamak isterim
“ Temel dünya turuna çıkar ve yolu Canada'ya da düşer.
Kırk yılda bir Karadeniz'de hamsi avlamaktan daha değişik bir fırsat çıktığını düşünerek buz tutmuş bir gölde, buzu kırıp balık tutmaya özenir. Oltasını ve takımlarını alarak işe koyulur.
Tam buzu kıracakken, insanın içini titreten bir ses duyulur:
- Oğlum burada balık yok!
Temel az öteye gidip tekrar buzu kıracakken ses yine gürler,
- Burada balık yok dedim sana...
Temel'in eli ayağı titreyerek seslenir:
- Tanrım, senmisun yoksa?
Ses yeniden duyulur,
- Hayır oğlum, ben buz hokeyi stadının spikeriyim. “
“Gün olur alır başımı giderim denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim yelkovan kuşlarının peşi sıra…”
Orhan Veli’nin bu muhteşem şiiri en sevdiğim şiirlerden biri olmuştur “Gün Olur”. Bana adaların kıyısındaki maviyi hatırlatır. Yelkovan kuşlarını, balık ağlarını… “Gün olur başıma kadar güneş, gün olur başıma kadar mavi” olmayı. Gün olur, “deli gibi” alıp başımı, denizlere yol almayı.Bir zaman sonra gitmek yada ne bileyim uzaklaşmak eylemlerinin ne rahatlatıcı olduğunu anlatır bu mısralar bana.
Geçtiğimiz yazdı daha doğrusu Sonbahar başlangıcı diyelim, Eylül ayıydı, yazlığımdan çıkmış limanda salaş bir çay bahçesinde, gün batımını izlerken çayımı içiyorum. Denize karşı iyi demlenmiş bir çay, bu keyif müthiş bir şey .
Komşumuzun oğlu vardı “Ahmet Reis “ onunla karşılaştım, teknesini kıyıya çekmiş büyük bir sabırla sarı ağın iplerini örüyordu. Gözlerini ayırmadan ipleri sıkı sıkı kavramış, mekikle daireler çizerek ağların yırtılmış kısımlarını onarıyordu
“Rastgele Ahmet Reis“ dedim, Kolay gele… Sohbet sohbeti açtı… Kelimeler havada uçuştu, balıkçılığa meraklı olduğumu bilen Ahmet Reisten ilginç bir teklif geldi,
“Yarın sabah açılırım ağları toplamaya, derdime derman olacaksan gel abi.” Bu cümle beni biraz düşündürse de,
“Tamam” dedim, teyitleşerek ayrıldım.
Ertesi sabah 7:00 civarı, büyük bir heyecanla yataktan kalkıyorum kısa bir kahvaltımın ardından arabama binip, günün yavaş yavaş kızmaya başlayacak olan asfaltlarında, taş döşeli yollarında sabırsızca limana ilerliyorum.
Limana vardığımda denizin renginin gökyüzünden ayrılmadığını görüyorum sakinlikleri de birebir aynı. Su muhallebisi kıvamında deniz; sanki parmaklarımı daldırsam yumuşacık içe göçecek gibi. Gökyüzü de en ufak dokunuşumla, yumuşacık pamuklarını dökmeye başlayacak ve sonra denize karışacak…
Liman kenarına bırakılmış, geceden kalma dağınık meyhaneleri andıran balık ağları, sandalyeler ve iplerin bağlandığı taşlar var etrafta. Balıklar denizde ne kadar kalabalıksa, liman kenarına serilmiş ağlar da bir o kadar yalnız duruyor.
Bir banka oturup, uzaktan denizi, tekneleri ve havada süzülen birkaç martıyı izliyorum. İplerinin bir ucundan karaya bağlı, renkli balıkçı tekneleri durgun denizin üzerinde sabit bir şekilde duruyor.
Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabındaki şu sözler geliyor aklıma: “Herkes uyur; güneş uyur, ay uyur, hatta akıntının azaldığı, rüzgarın durduğu günler deniz bile uyur.” Gerçekten de, bu sabah deniz dahil herkes uyuyor.
Tekneye yanaşıp sesleniyorum. “Ahmet reisss” yaz geceleri teknesinde uyumayı seviyormuş. Bunu bir gün önceden bana söylüyor; “Geldiğin de teknede olurum zaten.” demişti. Seslendiğimde, teknenin içinden çıkıp tepede kurulu olan su deposundan akan suyla yüzünü yıkadı. Tekneye atlayıp, bir köşeye tutunuyorum. Ahmet Reis bir çay içip kendine geldiğinde motoru çalıştırdı. Teknenin sol tarafına iplerle tutturduğu küçük bir teypten Karadeniz türküleri gelmeye başlıyor. Kendisi Karadenizli değil; adalı.
Yıllar önce, “Mübadele olmadan birkaç yıl önce” Midilli’den karşı tarafa geçmişti ailesi. Annesi Ramize teyzeyi de iyi tanırım ailede herkes, beş kuşaktır balıkçılıkla iç içe bir hayat sürüyorlardı.
Tabiri caizse, çarşaf gibi denizin teknenin hareketiyle köpüren yüzeylerini, üzerindeki kaymağı sıyırıp, kaldırırmışçasına yarıp geçiyoruz. Motor sesi, türküler ve arada bir üzerimizde dönen martılar… Git gide kıyı gözden yitiyor. Denizin rengi git gide laciverte dönüyor. Ağların atıldığı noktaya varıyoruz. İşte o an etrafımızın sadece denizle çevrelendiğini görüyorum.
Bodrum balıkçısı Cevat Şakir’in özgürlüğü tanımlarken neden sıkça denizden söz ettiğini ya da Sait Faik’in neden deniz insanlarına, balıkçılara ilgi duyduğunu anlıyorum. Deniz özgürlüktür. Özgürlük çağrıştıran her şey deniz sevdalılarını içine çeker. Hayal kurdurur, merak uyandırır.
Ağa takılmış birkaç balık çıkıyor suyun yüzeyine. Tek başına kalmış Barbun, yavru Köpek Balığı, Karagöz, sürüden ayrı oldukları için mi takılmış Ahmet reisin attığı ağlara? Ağların açılmış, yırtılmış yerlerine hayata tutunurcasına dolanmışlar. Tutunduklarının hayat değil ölüm olduğunu fark edemeden. “Bugün şanssız günümüzdeyiz.” diyor Ahmet reis “Pek balık yok.” “Uğursuz olan benim herhalde “ dediğimde gülüşüyoruz.
Bir yandan ruhumun, denizin en diplerine kadar inmesine ve çocukluk hayallerimi yeniden yüzeye çıkarmasına izin veriyorum. Bir yandan da Ahmet reisin denizin açıklarında dün bırakıp gittiği ağları, tek tek makarayla çekerek, çıkarmasını izliyorum. “Mutlu musun hayatından?” diye sorduğumda, laf denize ve balıkçılığa geliyor. “Mutluyum çünkü buradayken özgürüm.” diyor. Denizin ortasındayken özgür olmasını, mutlulukla bağdaştıran genç bir balıkçı var karşımda. Henüz 25 yaşında. Bir yandan da, işin zorluklarından bahsediyor. Balıkçılığın sabır işi olduğundan, yunusların sürekli ağlarını parçaladığından, dünyanın dengesi bozulurken denizin de bütün çeşitliliğinin gün geçtikçe azaldığından söz ediyor.
“Bir abi vardı geçenlerde. Uzaktan beni gördü. Oh be, hayat size güzel dedi. Tutmuşum balıkları, geldim kıyıya yanaştım. Bir 35’lik açtım, müziği koyup balıkları kızarttım. O an benden mutlusu yok. İyi hayat bana güzel de, abi sana bir sorum var dedim. Kızın olsa bana verir misin?”
“Yok, ne yalan söyleyeyim vermem.” dedi.
“İşte işin özeti bu. Uzaktan iyi, hoş hayatımız ama kızını bile vermez kimse…” diye ekliyor. O sırada içimden düşünüyorum; balıkçıların sadece kendi başlarına kaldıklarında, mutlu ve özgür hissetmeleri de belki bundandır. Kimseye hesap verme gereksinimi duymadan ya da kimsenin gözünde tartılmadan, statüsüz kaldıkları tek yer denizin ortasıdır. Hesapsız, kimliksiz, dünsüz ve yarınsız.
Gün doğumu ve gün batımından açılıyor laf. “Öyle bir batar ki güneş şuradan, görmelisin Celal abi!” diyor. Eliyle ufuktaki en uç noktayı göstererek, Midilli’ye kaç kez gidip geldiğinden, atlattığı birkaç fırtınadan, annesinin balıkçılığı pek desteklemediğinden de söz ediyor. Bazen gece 3-4’te yatıp, 1 saat uykuyla ağları toplamaya geldiğine, yorulsa da denizin ortasında olduğu sürece keyfi de yerinden olduğuna değiniyor. Bunları anlatırken gururlu ve kendinden emin.
“Peki kışın nasıl, balık çok mu?” diye soruyorum. “Olmaz mı… Bir keresinde öyle bol çıktı ki, balıkları topladığımız gibi amca, dayı kim varsa çağırıp, rakı eşliğinde bir güzel yedik, bir kısmını da sattık.”
Afiyet olsun Ahmet reis diyorum.. Artık karaya yanaşmıştık, “Rastgele” deyip inerken bana tuttuğu balıklardan bir kova dolusu hediye ediyor, ikimizin de yüzü gülüyor ayrılırken…
Bugünlükle bu kadar değerli okurlarım, Başka bir yazıda buluşmak üzere
Hoşçakalın ama hep Dostça kalın.
CELAL KODAMANOĞLU
Genel Yayın koordinatörü
Yorum Yazın