Tarih kitapları genellikle hükümdarları anlatır. Tahtları, savaşları, anlaşmaları ve ihtişamlı zaferleri... Oysa bazen bir dönemin ruhunu anlamak için hükümdarın değil, onun kalbine dokunan insanların hikâyelerine bakmak gerekir.
Bazı insanlar vardır ki ne taç giyerler ne de resmi tarihin başrolüne yerleşirler. Buna rağmen yaşadıkları çağın ruhunu, iktidarın görünmeyen yüzünü ve insan kalbinin en kırılgan yanlarını temsil ederler.
Siz değerli Habercaddesi okurlarıma hikayesini anlatacağım Anis el-Doleh böyle bir kadındı.
Bugün belkide onun adını ilk defa benden duyanların çoğu sosyal medyada dolaşan birkaç eski fotoğrafı hatırlıyor olabilir. Kimi zaman alaycı yorumların hedefi oluyor, kimi zaman dönemin güzellik anlayışına dair yüzeysel tartışmalara konu ediliyor. Oysa o fotoğrafların ardında, İran tarihinin en etkili kadınlarından birinin hikâyesi yatıyor.
Hepinizin sosyal medya platformlarından tanıdığı Anis-el Doleh ile ilgili en çok konuşulan şeylerden biri de şu meşhur iddiadır:
145 kişinin âşık olduğu ve 13 kişinin uğruna intihar ettiği hatta bir tanesininde sarayın bahçesinde kendini yaktığı iddiasıdır. Uğruna erkeklerin intihar ettiği o meşhur, aşırı şişman, göbekli, kalın kaşlı, kaytan bıyıklı geleneksel giysiler içindeki kadın!
Tabii bu görselin gerçekten Anis-el Doleh’e mi ait olup olmadığı günümüz tarihçileri arasında da tartışılıyor ama gerçek olan şu ki; o dönemin güzellik algısı bugünün tamamen zıttıydı. O dönem İran’da ve birçok Doğu kültüründe dolgun vücut, gür kaş, hafif bıyık ve koyu ten, kadınsılığın simgesi sayılıyordu. Anis-el Doleh’de bu “güzelliğin vücut bulmuş hali” olarak görülüyordu.
Kimdi bu erkekleri çıldırtan, aşkına karşılık bulamayanların uğruna intihar ettiği erkek kılıklı kadın? derseniz hemen başlıyorum anlatmaya.
1840'lı yıllarda ,Tahran'ın kuzeydoğusunda bulunan Lavasan'daki Amamme Köyü'nde yoksul bir çobanın kızı olarak dünyaya geldi, asıl adı Fatıma Sultan’dı. Çocukluğu ve gençliği sarayların altın işlemeli koridorlarında değil, yoksulluğun sessizliği içinde geçti babasını küçük yaşta kaybettikten sonra hayatın sert yüzünü daha çocuk yaşlarında iken tanıdı. Yaşamın tüm ağırlığını sırtında, nasırlaşan ellerinde yaşıyordu Fatima Sultan.
Kim bilebilirdi ki yıllar sonra bu köylü kız, İran'ın mutlak hükümdarının en güvendiği insanlardan biri olacaktı?
Saray kapıları ona bir prenses olarak açılmadı o, haremde hizmetçi olarak çalışmaya başladı.
Zamanın İran’ının Kaçar Hanedanı döneminde hüküm süren Nâsırüddin Şah, zevke düşkün bir hükümdardı, tarih hareminde yüz kadın olduğunu yazıyordu.
XIX. Yüzyıl İran'ında, Kaçar Sarayı'nın yüksek duvarları arasında yaşayan yüzlerce kadın arasından sıyrılarak yalnızca bir eş değil bir danışman, bir sırdaş ve kimi zaman bir vicdan sesi olmayı başarmıştı Fatima Sultan, bu yüzdendir ki “Anis-el Doleh” yani “Devletin Dostu” veya “Devletin Yoldaşı” ünvanları kendisine verilmişti.
Fakir bir çobanın kızı olarak başlayan hayatı, onu dönemin en güçlü kadınlarından biri hâline getirdi. Bu yükseliş, yalnızca bir hükümdarın sevgisini kazanmanın değil; zekânın, iradenin ve karakterin de hikâyesiydi.
Tarih yaprakları onun saraydaki diğer kadınlardan çok daha farklı bir konumda olduğunu anlatıyordu. Nâsırüddin Şah'ın onlarca eşi ve cariyesi vardı ancak sofraya birlikte oturabildiği, devlet meselelerini konuşabildiği ve fikirlerine değer verdiği kişi her zaman Anis el-Doleh'ti.
Bu olağanüstü bir durumdu çünkü XIX.Yüzyıl İran'ında kadınların görünürlüğü son derece sınırlıydı.
Fakat bazı insanlar tarih sahnesine resmi unvanlarla değil, karakterleriyle çıkarlar.
Anis el-Doleh de öyle yaptı.
Onun hikâyesini daha da ilginç kılan şeylerden biri halk arasındaki itibarıydı.
Saray çevresinde yaşayan birçok kişi onu kibirli bir aristokrat olarak değil; halkın sorunlarına kulak veren, ihtiyaç sahiplerine yardım eden güçlü bir kadın olarak anlatırdı.
O halktan biriydi, kim bilir belki de yoksulluktan geldiği için insanların sıkıntılarını unutmamıştı halkına karşı her zaman mütevazi davranırdı.
Fakat her iktidar hikâyesinin bir sonu vardır o koltuklar kimselere kalmaz, biri gider, diğeri gelir.
Ve sonu olan sadece koltuk değil, her büyük aşkın da bir sonu vardır.
1896 yılında Nâsırüddin Şah bir suikast sonucu öldürülünce İran sarayı sarsıldı.
Onlarca yıl boyunca imparatorluğun merkezinde duran adam artık yoktu, tahtın sahibi ölmüştü.
Aslında bir çağ da sona ermişti ama Anis el-Doleh için bu yalnızca bir hükümdarın ölümü değildi.
Hayatının merkezindeki insanı kaybetmesiydi çünkü onu çok seviyordu.
Nâsırüddin Şah’ın ölümünün ardından fazla yaşayamadı aylar sonra aynı yıl içinde o da hayata veda etti.
Araştırdım, tarihçiler bunu bir tesadüf olarak açıklıyor ama bence tesadüf değil insan kalbi bazen tarihin açıklayamadığı şeyleri bilir, bazı insanlar ölmeden önce yalnızlaşırlar, bazıları ise sevdiklerinin ardından sessizce çekip giderler bu dünyadan belki öteki alemde buluşmuşlardır bilinmez. O günlerden bugüne geriye birkaç fotoğraf, birkaç resmi kayıt ve birkaç anı kaldı fakat Anis el-Doleh'in hikâyesi bize başka bir şey anlatıyor. Mutlak gücün tahtta oturmakla olmadığını.
O gücün bazen tahtın yanında duran bir insanda toplandığını ve tarihin en etkili kişilerinin bile bazen isimlerinin unutulduğunu.
Sosyal medya çağında insanlar onun bıyıklarını, kıyafetlerini veya dönemin estetik anlayışını konuşuyor onunla alay ediyor, gülüyor oysa bence asıl mesele bu değil.
Asıl mesele, yoksul bir köyden çıkıp bir imparatorluğun merkezine kadar yürüyen akıllı bir kadının hikâyesi.
Asıl mesele, erkeklerin yönettiği dünyada bir kadının söz sahibi olabilmesiydi.
Belki de bu yüzden Anis el-Doleh bugün hâlâ ilgi çekiyor çünkü onun hikâyesi yalnızca bir saray hikâyesi değil, insanın kaderle mücadelesinin hikâyesidir.
Böyle yoksul bir hayattan çıkan acıklı hikayeydi Anis el-Doleh’in yaşadıkları, varsın insanlar alay etsinler, o tarihin başarı kısmında çoktan yerini almıştır.
Başka bir yazımda buluşmak üzere
Hoşçakalın, Hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ
























Yorum Yazın