Bir zamanlar otomobil sahibi olmak büyük bir hayaldi. Mahallede bir kişinin arabası varsa herkes onu tanır, çocuklar arkasından bakar, büyükler ise arabanın markasını ve modelini konuşurdu. Şimdi ise otomobiller yalnızca bizi bir yerden başka bir yere götüren araçlar olmaktan çıkıyor. Direksiyonun başında insanın değil, bilgisayarın oturacağı günlere doğru ilerliyoruz.
Düşünsenize, sabah evden çıkıyorsunuz. Arabanıza biniyorsunuz, gideceğiniz adresi söylüyorsunuz. Direksiyon kendi kendine dönüyor, araç trafik ışıklarında duruyor, önündeki otomobille mesafesini koruyor. Siz de arkanıza yaslanıp gazetenizi okuyorsunuz. Hatta belki köşe yazınızı son kez gözden geçiriyorsunuz. Yalnız dikkat edin, yazıyı beğenmeyip sizi yanlış adrese götürmesin!
Kendi kendine giden otomobiller artık bilim kurgu filmlerinin konusu değil. Bu teknoloji üzerinde çalışmalar sürüyor. Ancak akıllara hemen bir soru geliyor: Bu arabalar hiç kaza yapmayacak mı?
Elbette yapabilirler. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, yollarda beklenmedik durumlar bitmeyecek. Bir anda yola fırlayan çocuk, kuralları umursamayan bir sürücü veya önüne çıkan bir çukur… Üstelik bilgisayarların da hata yapabileceğini unutmamak gerekiyor. Belki gelecekte kazalar azalacak ama sıfırlanacak mı, bunu zaman gösterecek.
Bir de işin komik tarafı var. Eskiden trafik polisi sürücüye, “Ehliyetinizi alabilir miyim?” diye sorardı. Gelecekte belki de otomobile dönüp, “Yazılımınızın ehliyeti nerede?” diyecek!
Hava ulaşımında da büyük değişiklikler bizi bekliyor. Bugün uçağa binmek için havalimanına gidiyor, uzun kontrollerden geçiyor, bekleme salonlarında zaman geçiriyoruz. Gelecekte elektrikle çalışan küçük hava araçları, şehir içi ulaşımın bir parçası olabilir. Trafikte saatlerce beklemek yerine birkaç dakikada karşı yakaya geçmek kulağa hoş geliyor.
Tabii İstanbul'da bu araçların sayısı artarsa bir başka sorun çıkabilir. Bugün karada korna seslerinden şikâyet ediyoruz, yarın gökyüzünde uçan araçların park yeri için tartışabiliriz. Bir de yukarıdan gelen trafik cezalarını düşünün!
Deniz ulaşımı da bu değişimden nasibini alacak. Elektrikli vapurlar, otonom tekneler ve daha çevreci gemiler yaygınlaşabilir. İstanbul Boğazı'nda kaptansız bir vapurun yolcu taşıdığını düşünün. Yolcular çaylarını yudumlarken vapur kendi rotasında ilerliyor. Yalnız martılar yine aynı martılar olacak. Simidi kimin elinden kapacaklarını teknolojiye danışacaklarını hiç sanmıyorum.
Bütün bu gelişmeler yalnızca araçları değil, şehirleri de değiştirecek. Daha az egzoz, daha sessiz caddeler, akıllı trafik sistemleri ve belki de daha az park yeri ihtiyacı… İnsanların işe, okula ve sosyal hayata ulaşma biçimleri yeniden şekillenecek. Ancak teknolojinin sunduğu kolaylıkların herkes için erişilebilir olması da önemli.
Bir başka mesele ise insanın alışkanlıkları. Direksiyon başında yıllarını geçirmiş birine, “Artık sen hiçbir şey yapmayacaksın, araba seni götürecek” demek kolay mı? Hele ki otomobil kullanmayı özgürlük sayanlar için bu durum biraz zor olabilir. Belki de geleceğin sürücüleri, eski neslin direksiyon tutma merakını anlamayacak.
Bizler çocukluğumuzda at arabalarından otomobillere, siyah beyaz televizyonlardan akıllı telefonlara uzanan büyük değişimlere tanıklık ettik. Şimdi de otomobillerin sürücüsüz kaldığı, uçan araçların konuşulduğu bir dönemin eşiğindeyiz.
Ama bütün bu yeniliklerin ortasında değişmeyecek bir şey var: İnsanların bir yere yetişme telaşı!
Eskiden at arabasıyla geç kalanlar vardı, bugün otomobille geç kalanlar var. Yarın belki sürücüsüz arabayla toplantıya geç kalacağız. Üstelik suçlayacak bir şoförümüz de olmayacak.
Geleceğin ulaşımı ne kadar akıllı olursa olsun, umarım insanlık biraz daha sabırlı, biraz daha saygılı ve biraz daha anlayışlı olmayı öğrenir. Çünkü yolları güzelleştiren yalnızca teknoloji değil, o yolları paylaşan insanlardır.
Belki de geleceğin en büyük icadı, kendi kendine giden otomobil değil, birbirine yol veren insan olacaktır.
Her zaman ki gibi kendinize çok çok iyi bakın. Hoşça kalın.
MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
























Yorum Yazın