Güzel bir üçlü değil mi ?
Oysa yıllar öncesinde üçü de topraklarını genişletmek uğruna birbirleriyle az kan dökmemişler di. Üçüde ayrı ayrı hükümdarlık ken bugünlere gelinceye kadar, o saltanat dünyasından eser kalmamış yani ben şu imparatorun torununun torunuyum diyen kimse yok gibi.
Onların İmparatorlukları teknoloji üzerine, neredeyse tüm dünyaya kafa tutuyorlar. Çiçeklerle bezeli yeşilin her tonu ağaçları öyle sıhhatli ki kuruyan tek bir dal bile yok, gökyüzüne yükselen devasa binaları görünce içim ürperdi, belki de kıskandım.
Üç ülkede yarışa koşturulan atlar gibiler, Çin için biraz düşünsem de, Japonya ve Kore’ nin şehirleri birbirlerinin inadına çok temizler, yerlerde ne bir izmarit, ne bir kağıt parçası ne teneke kutular görebilirsiniz, sokak çöpçüleri faraş ve süpürgeleriyle kıyı köşeyi devamlı temizliyorlar, neredeyse yerlere basmaya kıyamıyacak gibiyim.
Uzun süren bir uçak yolculuğundan sonra çıkışa doğru ilerlerken gördüğüm çirkin manzaradan kendim utandım, yerler terlik, örtü, yastık ve yenilip sağa sola atılmış kağıt parçalarıyla doluydu. Uçak motorlarını susturmadan ayağa fırlayarak kabin kapaklarını açıp eşyalarını almaya kalkan bu yolcular neden sırtlarını dayadıkları yastıkları, üstlerine örttükleri örtüleri yerlere atar ve üstlerine basarak giderlerdi ki? Bence bir anons da bunun için yapılmalı, o uçaklarda bizim evimiz gibi temiz tutulmalı. Uzun yol bahanesi, uykusuzum yorgunum sözleri yalan dolan, inişe geçildiğinde iki ucu tutulup dörde katlanacak örtüyü düzgünce koltuğa bırakıp gitmek bu kadar zor muydu? İnsanların ayaklarına dolanmak zorunda mı bırakılmalıydı?
İlk durak Seul… şükür kavuşturana , panoramik geziyoruz, oldukça düzgün görünen şehir pırıl pırıl , insanın yüzüne gülüyor , tıpkı kendi halkı gibi , yollar tertemiz , caddeler , sokak araları her yer pir-ü pak. Binalar güzel korunmuş not vererek yürüyoruz fotoğraf çekmek için indiğimiz yerlerde.
Sen kalk bütün kış eski yeni Kore filmleri izle sonra gel kendini burada bul mutluluğum zirve yapmış durumda. Uçakta da yanımda üç Koreli oturuyordu maşallah sessiz sedasız oturarak öyle iyi anlaştık ki gözlerimizle..Bir kere çok kibarlar, saygıyla eğiliyorlar, biz artık unuttuk o kelimeyi.
Bu yeni nesil var ya hangi kuşaksa artık hepten bilmeyecek bu kelimelerin neyi ifade ettiğini.
Ve Seul…
Gerçekten sana ayak bastım , geziyorum adım adım , kremlerin , maskelerin beni ilgilendirmiyor ben seni geceli gündüzlü yaşamak istiyorum. Mağazaları es geçtim, satış elemanlarına gözlerim kapalı, kulaklarım tıkalı, gençlik sevdam da yok, yalnızca yemek, uyku ve bol bol gezmek yani havanı teneffüs etmek.
Seul de geçirdiğimiz üç günde etlerini çok beğenerek yediğimi itiraf edebilirim sinisiz, yumuşacık ben ki ot severim ama burada ete hayır diyemedim.
Sakuraların özellikle Kore’ye ait olduğunu öğrendim. Japonlar buradan ülkelerine taşımışlar, Kore de bir ay yaşayan Sakura ağaçları Japonya da en fazla onbeş gün yaşıyormuş, reklamı Japonyayı aşmış, dünyayı sarmış.
Çiçeklerin artık zamanı geçmiş tek tük kalan ağaçları gördük , rüzgarla çiçekler savrulup gitmiş. Hava biraz esintili oysa üç gün sonra baharın son ayını yaşayacağız. Bir yanda modern mimari gökdelenler, alış veriş merkezleri, markaları sağlı sollu dağıtmış şık bir cadde diğer yanda tapınaklar, eski evler.
Tokyo’ya uçuyoruz , hayatımın hatasını THY uçağının inişteki içinin , fotoğrafını çekmemekle yapmışım iki uçağı mukayese ederdim , pırıl pırıl, tertemiz bir iniş , sırt örtüleri katlanmış , yastıklar koltuklara dayalı en ufak bir döküntü yok , hostesler şık ve zarif, kuğu gibiler uçağın içi oldukça ferah.
Tokyo’nun ayağımıza giydiğimiz parmak arası tokyo terlikle hiç alakası yok ama hangi akıldan çıktı ki yıllarca giydik o terlikler. Yine şık bir mimari ve devasa gökdelenler biz gelmeden bir kaç gün önce yine deprem olmuşt, hem de 7.4 şiddetinde, biz de olsa yer yerinden oynardı burada sallanan tek bir ağaç bile yok , bu sabah yine olmuş hissetmedik.
Tokyo -Osaka-Kobe - Kiyoto Bambu ormanları ve Fuji Dağı, Geyşa Mahallesi, Çay Seremonisi
Tekne, Hızlı Tren , Uçak, Otobüs hatta Taksi, tüm bu araçları kullanıyoruz.
Şehirler çok güzel, çok temiz, mimarisi eşsiz , tapınaklar , gösteriler her şehirde bir otel kiminde iki kiminde üç gün kalacağız . Grup uyumlu 33 kişiyiz yedisi genç gerisi 60 ila 82 arası rehberimiz Haluk Bey son derece kültürlü, geniş bir birikime sahip, anlatımıyla hepimize dinlettiren 60 yaşında bir beyefendi, Boğaziçi mezunu, Mühendis ama rehberlikte çok çok başarılı, Turumuzun adı (Dünya Değişmeden) turumuzun adı.
Tekneyle Fuji Dağı’nı görmek için gölde tur attık ama sis onu kapatmış bir de bulutlar o tarafa doğru akınca sanki saklambaç oynuyor gibiyiz azıcık tepesini gördüğümüzde mutluluktan bağırıyoruz , geçmişini yaşayan çocuklar gibiyiz hepimiz. Meraklı gözlerimiz Fuji’yi bulmaya çalışıyor, tahta sıralarımızdaki atlaslarımızdan başlarımızı kaldırıp dağın güzelliğini seyretmeye başladık , sis bir gidiyor bir geliyor..
Başka bir gün Bambu ormanının içine daldık, bambular rüzgarın uğultusuna ses veriyor sanki, o incecik gövdelerinde hışırtılı bir sesle şarkı söylüyor gibiler.
Ve Kiyota :
Masalsı bir şehir savaş bu şehrin güzelliğine hiç dokunmamış bombalarını diğer şehirlere atıp burayı kendi güzelliğiyle baş başa bırakmışlar. Tapınaklar bir cennetin içerisinde mücevher gibi, yeşilin tonları her ağacın cinsinde farklı, oldu bitti ağaca sevdalıyım yine de aç bir kurt gibi bakıyorum bu güzelliğe.
Hava biraz açıyor, sonra kapıyor bir iki damla serpiştirip gidiyor yere eğilip üç beş tane taş aldım tapınağın çıkışında, benim alışkanlığım yıllardır gittiğim her ülkeden taş getiririm bir kavanoz dünya kardeşliğim var.
Arkadaşım illada deodorant alacağım dedi ya ne Seul’de ne de Japonya da gezdiğimiz tüm şehirlerde sprey deodorant yok yalnızca roll-on var, ozon tabakasına zarar vermemek için satmıyorlarmış bu nasıl bir duyarlı insan olma hali.
Biraz da Geyşa Mahallesini geziyoruz, yerel kimono giysili genç kızlar hemen her yerde, kiralayarak giydikleri bu giysilerin fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşıyorlarmış. Geyşa Mahallesinde, Geyşaların misafir beyleri ağırladıkları evler kapalı bir mücevher kutusu gibi, polislerle korunuyor, dikkatli bakmak ve bir Geyşa’nın fotoğrafını çekmek yasak , saygı duyuyoruz..
Tokyo ile Osaka arasında yer alan Nara şehrini geziyoruz , geyikleriyle ünlü bu şehrin , geyiklerini ellerimizle besleyeceğiz, herkes çantasında ne varsa onu veriyor, geyikler oyun arkadaşımız gibi hiç çekinmeden yanımıza yaklaşıp beni sev ve beni besle diyor. Hiç kırar mıyız ?
Yavaş yavaş şehri arkamızda bırakıyoruz.
Gecesi ayrı, gündüzü ayrı güzel Japonya’ ya ertesi sabah veda edip hızlı trenle Çin’ e geçiyoruz.
Şanghay’dayız:
Dünyada ne kadar çok renk varsa hepsi Şanghay da buluşmuş adeta. Kırmızı fenerler, yol boyunca sarı pembe, mavi yeşil balonlar ağaçların dallarında, sardunyalar ve diğer çiçekler alabildiğince coşmuş , havası suyu her yere dağılmış her şey o kadar can dolu ama bir o kadar da kalabalık bir şehir , çok değil bir iki evsiz var gibi , işte yine evsiz Çinlilere rast geldik yerlere kıvrılmışlar, yüzlerinde buruk bir gülümsem. Acaba Kore de ve Japonya da da evsiz yurtsuz var mıydı? Gezerken hiç görmedim, hayat herkese adil değil ne yazık ki.
Zengin Şanghay’dan sonra bürokrasinin kalbi Pekin deyiz: Oldukça sade bir şehir,
Şanghay daki binalar gerçekten görmeye değer, bir yanda tarihi binalar diğer yanda modern mimari şık binalar, taş köprüler , çocuklar için uçsuz bucaksız oyuncak mağazaları büyükler için teknolojinin en son modelleri, küçük adamların dev adımları.
Bence dünya onlar için bir top ve onlar elden ele bunu o kadar güzel oynuyorlar ki , mutlular mı derseniz güler yüzlü oldukları için mutlular diyebilirim.
Öğleden sonra geleneksel “Çay Evin” de çay seremonimiz var, minik kaselerde çeşitli çayların lezzetlerini deneyeceğiz. Kaç gün geçti bilmiyorum ama en son çayımı memleketimde içmiştim.
Artık gezimizin son durağı Pekin’deyiz:
Yapacak çok iş var yeşim taşlarının nasıl yapıldığını gösteren fabrikayı ziyaret ediyoruz öncelikle , meşhur Çin Seddi’ nde yürüyüş , mahşeri bir kalabalık, Çin ipeğinden yaplan yorganlar, yastıklar, kıyafetler ve eşarplar, gelmişken bir yorgan iki yastık aldık vakumlattık, bilgisayar çantası büyüklüğünde oldu rehberimiz Haluk Beyin tavsiyesiyle, Cennet Tapınağı ve Yasak Şehri ve Tian An Men meydanını ziyarete gittik tanklar yok, gül bırakamadık ama sevgimizi bıraktık bu arada gökyüzü delirmiş gibiydi. Fındık büyüklüğündeki doluları yağdı sırtımıza, sanki savaş meydanındayız ne şemsiye, ne yağmurluk hepsi valizlerde anlayacağız sonrasında hepimiz öksürmeye başladık.
Son İmparator filminin çevrildiği sarayın merdivenlerinde poz vermek güzeldi ve en sonunda da akşam yemeği olarak Pekin Ördeği yedik ve bu güzel üç ülkeye veda ederek havaalanına doğru yol aldık, gece uçuşumuz başlayacak birazdan.
Geriye kalan ne varsa aklımızda getirdik , üç ülkenin üçünün de yolları kaymak gibi , kaldırımları çok düzgün , arada hafif çatlayanlar olsa da kırık ucu kalkık tek bir taş yok yürüdükçe yıllar içerisinde tüm taşlar yerine oturmuş , eğri büğrü değil caddeler çok geniş , altı gidiş altı geliş on iki şerit engelli yolları neredeyse diğer zeminle aynı seviyede. Hepsi çalışkan, hepsi temiz, rekabet elbette var ama o olmasa çalışkan olamazlar ki. Bizi taşıyan tur otobüslerimizde kristal avizelerin sallanmasına çok güldük bir de klasik dikişli püsküllü perdelerine.
Başka bir geziden başka anıları toplamak ve burada sizlerle paylaşmak isterim
Tekrar görüşmek üzere
Saygılar, sevgiler
FATOŞ ACAR
GAZETEC YAZAR






















Yorum Yazın