Bir Yakınını Kaybettiğimizde Ölen Sadece O Kişi Değildir
Bir insan öldüğünde evde bir sandalye boş kalır.
Ama yas, o sandalyenin boş kalmasından çok daha büyük bir şeydir.
Çünkü bazen insanın kaybettiği yalnızca bir kişi değildir.
Bir telefon konuşması kaybolur.
Bir “Nasılsın?” kaybolur.
Birlikte içilecek kahve kaybolur.
Bir bayram sabahı kaybolur.
Bir hastalıkta aranacak kişi kaybolur.
Bir başarıyı ilk anlatmak istediğin insan kaybolur.
Ve belki en acısı:
Henüz yaşanmamış olanlar da kaybolur.
İnsan çoğu zaman bunun yasını tuttuğunu fark etmez.
Ölen kişinin cenazesi kaldırılır, fakat onunla birlikte kurulmuş gelecek de sessizce toprağa verilir.
“Bir gün birlikte gideriz.”
“Emekli olunca şunu yaparız.”
“Çocuk büyüsün, beraber görürüz.”
“Gelecek yaz yine…”
O “bir gün” artık yoktur.
İşte yasın en derin katmanlarından biri burada başlar.
İnsan yalnızca geçmişte yaşadıklarının değil, artık asla yaşayamayacaklarının da yasını tutar.
Ölümden sonra ev aynı evdir, fakat insanın zihnindeki harita değişmiştir
Yasın tuhaf taraflarından biri şudur:
Dış dünya çoğu zaman değişmemiş gibi görünür.
Market hâlâ açıktır.
Otobüs yine gelir.
İnsanlar işe gider.
Telefonlar çalar.
Sosyal medya akmaya devam eder.
Güneş doğar.
Fakat yas tutan kişinin iç dünyasında zaman başka türlü ilerler.
Çünkü zihnin yıllardır alıştığı bir gerçek artık yoktur.
İnsan, sevdiği kişiyi yalnızca hatırlamaz, onu hayatının içine yerleştirir.
Hangi haberi ona anlatacağını bilir.
Hangi yemeği sevdiğini bilir.
Hangi saatte arayacağını bilir.
Birlikte hangi cümlelere güldüğünü bilir.
Bu nedenle ölüm, yalnızca bir insanın yokluğu değildir.
Bir insanın hayatımızdaki işlevlerinin, ritüellerinin ve anlamlarının da aniden ortadan kalkmasıdır.
Beden bunu zihinden daha yavaş öğrenebilir.
Telefon çaldığında insan hâlâ bir an için onun arayabileceğini düşünebilir.
Bir dükkânda sevdiği bir şeyi görünce eli ona uzanacakmış gibi olabilir.
Bir haber olduğunda refleks olarak onu aramak isteyebilir.
Sonra gerçek gelir:
“Artık arayamam.”
İşte o küçücük anların her biri yasın yeniden yaşandığı anlardır.
Yasın en acı taraflarından biri, beynin hâlâ “birlikte” düşünmesidir
İnsan yıllarca “ben” olarak değil, çoğu zaman “biz” olarak yaşar.
“Bizim ev.”
“Bizim çocuk.”
“Bizim planımız.”
“Bizim tatilimiz.”
“Bizim şarkımız.”
Bir ölüm olduğunda yalnızca karşıdaki insan gitmez.
Bazen kişinin kendi cümlelerinden biri de ortadan kalkar:
“Biz.”
Bu yüzden bazı kayıplardan sonra insan kendisini tanımakta zorlanabilir.
“Ben şimdi kimim?”
sorusu yalnızca felsefi bir soru değildir.
Psikolojik bir sorudur.
Çünkü yakın ilişkiler kimliğimizin oluşumunda rol oynar.
Bir eşini kaybeden kişi yalnızca eşini kaybetmez; “eş olma” kimliğinin günlük hayattaki karşılığını da yeniden tanımlamak zorunda kalabilir.
Bir ebeveynini kaybeden kişi, yaşı kaç olursa olsun, bir anda hayatında “anne” veya “baba” tarafından sevilen çocuk olma deneyiminin fiziksel karşılığını kaybedebilir.
Bir kardeşini kaybeden insan ise çocukluğunun tanıklarından birini kaybetmiş olur.
Çünkü kardeş bazen yalnızca kardeş değildir.
Senin geçmişini senin kadar hatırlayan birkaç kişiden biridir.
Bu nedenle bazı kayıplar insanın yalnızlığını değil, kendi hikâyesine tanıklık eden insan sayısını da azaltır.
“Keşke” çoğu zaman suçluluktan daha fazlasıdır
Yasın ardından zihinde bir kelime sık sık dolaşır:
Keşke.
Keşke arasaydım.
Keşke gitseydim.
Keşke son konuşmamızda bunu söylemeseydim.
Keşke daha çok sarılsaydım.
Keşke son gün yanında olsaydım.
İnsan geçmişi değiştiremeyeceğini bildiği halde neden tekrar tekrar geçmişe döner?
Çünkü zihnin bir bölümü hâlâ kontrol arar.
Ölüm geri döndürülemezdir.
Bu gerçek insan zihni için son derece ağırdır.
“Ben başka türlü davransaydım belki…”
düşüncesi bazen acı verici olsa da insana geçici bir kontrol hissi sağlayabilir.
Çünkü “Benim bir şey yapmam gerekiyordu.” düşüncesi, “Bunu hiçbir şekilde kontrol edemezdim.” gerçeğinden psikolojik olarak daha kolay taşınabilir.
Bu nedenle yas tutan insanın “keşke”lerine hemen mantıkla cevap vermek yerine, o cümlenin altında ne olduğunu anlamak gerekir.
Çünkü bazen “keşke” aslında şunu söylüyordur:
“Onu kurtaramamış olmanın çaresizliğini taşıyamıyorum.”
Bazı insanlar ağlamaz, çünkü herkes acısını aynı dilden yaşamaz
Yasın bir de toplumsal olarak yanlış anlaşılmış bir tarafı vardır.
İnsanlardan belli bir yas davranışı bekleriz.
Ağlayacak.
Çökecek.
İşe gitmeyecek.
Sürekli onu anlatacak.
Oysa insan psikolojisi bu kadar düzenli değildir.
Bazıları ağlar.
Bazıları çalışır.
Bazıları herkesi toparlar.
Bazıları sessizleşir.
Bazıları sürekli konuşur.
Bazıları hiçbir şey hissetmiyor gibi görünür.
Ve bazen en güçlü görünen kişi, geceleri yatağına girdiğinde bütün gün taşıdığı duygunun altında eziliyordur.
Bu nedenle yasın görünürlüğü, yasın derinliğinin ölçüsü değildir.
Sessizlik de yas tutabilir.
İnsan ölen kişiyi değil, bazen kendisinin eski hâlini de arar
Bir yakınını kaybettikten sonra insan zaman zaman:
“Ben eskisi gibi değilim.”der.
Belki de değildir.
Çünkü bazı insanlar bizi yalnızca sevmez.
Bizi belirli bir biçimde var ederler.
Onların yanında çocuğuzdur.
Onların yanında ablayızdır.
Onların yanında oğluzdur.
Onların yanında korunuruz.
Onların yanında geçmişimize ait bir versiyonumuza geri döneriz.
Onlar öldüğünde yalnızca onların yokluğunu yaşamayız.
Onların yanında olduğumuz kişiyi de kaybedebiliriz.
Bu nedenle bazı yaslar insanın kimlik duygusunu sarsar.
Ve insan bir süre sonra yalnızca:
“Onu nasıl unutacağım?”diye değil,
“O olmadan kendimi nasıl yeniden tanımlayacağım?”
diye sormaya başlar.
Yasın amacı unutmak değildir
Belki de yas hakkında değiştirmemiz gereken en önemli düşünce budur.
İyileşmek, ölen kişiyi daha az sevmek değildir.
Daha az özlemek de değildir.
Onu hayatından çıkarmak hiç değildir.
İnsan zamanla kaybıyla yaşamayı öğrenebilir.
Ölen kişi artık yanında değildir.
Ama onun sana bıraktığı bir cümle vardır.
Bir davranış vardır.
Bir değer vardır.
Bir bakış açısı vardır.
Bir anı vardır.
Belki senin bir parçandır.
Bu noktada yasın yönü değişir.
İlk başta insan:
“Onsuz nasıl yaşayacağım?”diye sorar.
Zamanla soru şuna dönüşebilir:
“Onun yokluğuyla birlikte nasıl yaşayacağım?”
Ve belki iyileşme tam olarak burada başlar.
Çünkü amaç ölümü kabul edip sevgiyi bırakmak değildir.
Amaç, sevgiyi ölümün taşıyamayacağı bir biçime dönüştürmektir.
Bazı insanlar hayatımızdan çıkar, içimizden çıkmaz
Bir insan öldüğünde ilişki sona ermez.
İlişkinin biçimi değişir.
Artık konuşamazsın.
Ama onunla konuştuğun eski cümleleri hatırlayabilirsin.
Artık sarılamazsın.
Ama bedeninin sarılmayı hatırladığı bir yer vardır.
Artık birlikte plan yapamazsın.
Ama onun sana öğrettiği bazı şeylerle hayatına devam edebilirsin.
Bu nedenle yasın sonunda hedef:
“Artık onu düşünmüyorum.’ değildir.
Belki daha gerçek olan şudur:
“Onu düşündüğümde artık yalnızca acı hissetmiyorum.”
Bir gün onun adını duyduğunda gözlerin dolabilir ama aynı anda gülümseyebilirsin.
Bir fotoğrafına bakıp ağlayabilir, sonra onun yaptığı komik bir şeyi hatırlayıp gülebilirsin.
Çünkü iyileşmek, acının tamamen yok olması değildir.
Acının hayatındaki yerinin değişmesidir.
Yakınını kaybeden bir insana bazen söylenebilecek en yanlış cümlelerden biri:
“Artık hayatına devam etmelisin.”
Çünkü yas tutan insan zaten hayatına devam etmektedir.
Sadece bunu, içinde artık başka birinin bulunmadığı yeni bir dünyada yapmayı öğrenmektedir.
O nedenle bazen insana ihtiyacı olan şey “güçlü olmak” değildir.
Ağlayabilmektir.
Özleyebilmektir.
Öfkelenebilmektir.
“Keşke” diyebilmektir.
Bir gün gülüp ertesi gün yeniden ağlayabilmektir.
Ve en önemlisi, kendisine şunu söyleyebilmektir:
“Ben hâlâ buradayım. O yok. Ve ikisinin aynı anda doğru olması çok acı.”
Yas belki de insanın sevdiği birini kaybettikten sonra verdiği en derin cevaptır.
Çünkü bazen gözyaşı yalnızca acıyı değil,
“Sen benim hayatımda gerçekten vardın.”
cümlesini de söyler.
Ve bazı insanlar öldükten sonra hayatımızdan eksilirler, ama hikâyemizden asla silinmezler...
HANIM DEMİRBAŞ
SOSYAL PEDAGOG
BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI























Yorum Yazın