Bir zamanlar hayat, yaşandığı yerdeydi… Bir kahve sohbetinde, bir sokak gülüşünde, bir dostun gözlerinin içine bakarken saklıydı. Anılar, fotoğraflardan çok kalplerde birikirdi. Bir bakış, bir dokunuş, bir içten “nasılsın?” bile insanın gününü değiştirmeye yeterdi. Şimdi ise elimizin içinde bir dünya var; kaydırdıkça büyüyen ama dokundukça eksilen bir dünya… Sosyal medya. Peki bu dünya gerçekten hayatı kolaylaştıran bir köprü mü, yoksa fark etmeden gerçek hayatı bizden çalan görünmez bir uçurum mu? Belki de en tehlikelisi, bu uçurumun kenarında olduğumuzu fark etmeyişimiz…
Artık sabah uyanır uyanmaz kendimize değil, ekrana bakıyoruz. Gözlerimiz daha güne değil, başkalarının hayatlarına açılıyor. Daha kendi ruh halimizi anlamadan, başkalarının “mükemmel” anlarına şahit oluyoruz. Kim nerede, kim ne yemiş, kim ne giymiş, kim ne kadar mutlu… Oysa kimse “gerçekten” nasıl hissettiğini paylaşmıyor. Çünkü sosyal medya, gerçeğin değil, en parlatılmış halinin sahnesi. Ve biz o sahnede gördüğümüz hayatları, kendi perdemizin arkasındaki gerçeklerle kıyaslıyoruz. İşte o an başlıyor içsel kırılma… Sessiz, derin ve fark edilmeden büyüyen bir kırılma.
Bir süre sonra fark etmeden içimizde bir eksiklik hissi büyüyor. “Ben neden böyle değilim?” sorusu sinsice yerleşiyor zihnimize. “Neden benim hayatım bu kadar sıradan?” demeye başlıyoruz. Oysa kimse mutsuz olduğu anı paylaşmıyor, kimse ağladığı geceyi story yapmıyor, kimse kırıldığı yeri göstermiyor. Herkes güçlü, herkes mutlu, herkes kusursuz… en azından görünürde. Sosyal medya bize bir hayat sunmuyor aslında; bir illüzyon sunuyor. Ve en tehlikelisi de bu illüzyona inanıyor olmamız. Çünkü insan, inanmadığı bir şeye özenmez… ama inandığında kendini kaybetmeye başlar.
Gerçek hayatta bir kahkaha saniyeler sürer ama sosyal medyada o kahkaha defalarca izlenir. Gerçek hayatta bir sarılma iç ısıtır ama sosyal medyada bir beğeni sayısı kalp atışlarımızı belirler hale gelir. Artık “nasılım?” yerine “kaç beğeni aldım?” sorusu daha çok ilgilendiriyor bizi. Değerimizi rakamlarla ölçmeye başladığımız an, aslında kendimize yaptığımız en büyük haksızlığı yapıyoruz. Çünkü insan, sayılarla değil hislerle var olur. İşte tam da burada başlıyor kopuş… İnsan kendinden uzaklaştıkça, hayat da anlamını yitirmeye başlıyor. Ve en acısı, bunu fark ettiğimizde çoğu zaman zaten çok yorulmuş oluyoruz.
Sosyal medya bir araçtı, ama biz onu amaç haline getirdik. Paylaşmak için yaşamaya başladık, yaşadıklarımızı paylaşmak yerine. Gittiğimiz yerin keyfini çıkarmadan önce fotoğrafını çekiyoruz. Yediğimiz yemeğin tadına varmadan önce en güzel açıyı bulmaya çalışıyoruz. Bir anı yaşamadan önce nasıl görüneceğini düşünüyoruz. Anı yaşamıyoruz, anı “gösteriyoruz.” Ve gösterdikçe içimiz boşalıyor. Çünkü gerçek haz, yaşanan andadır; sergilenen değil hissedilen an kıymetlidir.
En acı olanı ise yalnızlık… Kalabalık görünen ama derin bir yalnızlık barındıran hayatlar. Yüzlerce takipçi, binlerce beğeni… ama konuşacak bir dost yok. İçini dökecek bir omuz yok. Dert anlatacak bir sessizlik bile yok. Çünkü gerçek bağlar, ekranın arkasında değil, kalbin içinde kurulur. Ve o bağlar zayıfladıkça insan kendini daha çok kaybeder. İnsan, anlaşılmadığı yerde kalabalıklar içinde bile yalnızdır. Ve sosyal medya, çoğu zaman bu yalnızlığı daha da görünmez hale getirir.
Bir başka tehlike de zaman… Fark etmeden akıp giden saatler, kaydırdıkça eriyen günler… “Bir bakayım” diye girilen o dünya, saatlerimizi, enerjimizi, hatta bazen ruhumuzu alıp götürüyor. Oysa o süre içinde yapılabilecek nice gerçek şey, kurulabilecek nice gerçek bağ, hissedilebilecek nice gerçek duygu var. Ama biz onları erteliyoruz… sürekli erteliyoruz. Ve hayat, ertelendikçe yaşanmamış bir hikâyeye dönüşüyor.
Ama tüm bunlara rağmen sosyal medya tamamen kötü mü? Hayır… Aslında o, bizim nasıl kullandığımızın bir yansıması. Bilinçli kullanıldığında bir ilham kaynağı, bir iletişim köprüsü, bir farkındalık alanı olabilir. İnsanlara dokunabilir, ses olabilir, umut olabilir. Ama ölçüyü kaçırdığımızda, hayatın yerini almaya başlar. İşte o zaman tehlike başlar. Çünkü hiçbir sanal dünya, gerçek hayatın yerini dolduramaz.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şu: “Ben sosyal medyayı mı kullanıyorum, yoksa o mu beni kullanıyor?” Çünkü bu sorunun cevabı, hayatımızın yönünü belirliyor. Gerçek hayat; filtresizdir, kusurludur, bazen yorucudur ama en gerçek olandır. Sosyal medya ise seçilmiş anların vitrini… Vitrin güzel olabilir ama içinde yaşanmaz. Ve insan, vitrinlerde değil, gerçeklerin içinde büyür.
Hayat; bir ekranın içine sığmayacak kadar derin, bir fotoğraf karesine hapsedilemeyecek kadar değerlidir. Bir çocuğun gülüşünde, bir annenin duasında, bir dostun samimiyetinde saklıdır. Bir akşamüstü esen rüzgârda, bir çayın buharında, bir “iyi ki varsın” cümlesinde gizlidir. Ve bunların hiçbirinin “beğeni”ye ihtiyacı yoktur. Çünkü bazı duygular sadece yaşanır, gösterilmez… ve en kıymetlileri de zaten görünmeyenlerdir.
Belki de artık biraz durma zamanı… Telefona değil, yanımızdakine bakma zamanı. Paylaşmadan önce hissetme, göstermeden önce yaşama zamanı. Kendimize dönme, içimizi duyma, gerçek bağları hatırlama zamanı. Çünkü gerçek hayat bekliyor… Sessizce, sabırla… Biz onu fark edelim diye, biz ona geri dönelim diye…
Ve belki de en net, en vurucu gerçek şu:
Sosyal medya hayatı öldürmez…
Ama biz ona fazla yer verdiğimizde, hayatı yaşamayı unuturuz.
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere kıymetli okurlarım
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ - YAZAR






















Yorum Yazın