Bir zamanlar kapı önlerinde akşam serinliğinde kurulan sandalyeler vardı… Komşular birbirine “bir çay koy da geleyim” diye seslenir, çocuklar sokakta oyun oynarken anneler pencereden göz kulak olurdu. Birinin derdi, diğerinin derdi sayılır; birinin sevinci, mahalleye yayılırdı. İnsanlar birbirine daha yakındı… belki fiziksel olarak değil ama kalben, ruhen, vicdanen çok daha yakındı. Hatta bazen aynı sofraya oturmak için özel bir davete bile gerek olmazdı; kapı çalınır, “ben geldim” denirdi sadece… Ve bu bile yeterdi. Çünkü o zamanlar insanlar birbirine yabancı değildi, birbirinin yükünü taşıyan, acısını bölüşen, sevincini çoğaltan birer yol arkadaşıydı.
Şimdi ise kalabalıklar içindeyiz ama yalnızız. Aynı masada oturup aynı ekrana bakıyor, aynı evde yaşayıp birbirimizi duymuyoruz. Ve en acısı… artık kimse kimseye tahammül edemiyor. Bir bakış, bir söz, hatta bazen sadece bir sessizlik bile yanlış anlaşılıyor. Kalpler hızla kırılıyor, köprüler kolayca yıkılıyor. Oysa eskiden insanlar kırılınca susmaz, konuşur; uzaklaşmaz, yaklaşırdı.
Peki ne oldu bize?
Zaman mı değişti, yoksa biz mi?
Aslında cevap biraz ikisi… ama en çok da biz.
Hayat hızlandı. Her şey “hemen şimdi” olsun istiyoruz. Beklemek bize ağır geliyor, sabretmek ise neredeyse unutulmuş bir erdem gibi… Bir mesaj geç cevaplanınca kırılıyoruz, trafikte biri önümüze geçince öfkeleniyoruz, farklı bir fikir duyunca tahammülümüz tükeniyor. Çünkü artık dinlemiyoruz… anlamıyoruz… sadece cevap vermek için bekliyoruz. Oysa eskiden insanlar konuşurken gözlerinin içine bakılırdı; sözün değil, duygunun peşinden gidilirdi. Şimdi gözler ekranda, kalpler kapalı. Parmaklarımız hızlı ama kalbimiz yavaşladı sanki… hissetmek yerine tepki vermeyi seçiyoruz.
Gerginliğimizin bir diğer nedeni de yükümüzün artması. Geçim derdi, gelecek kaygısı, belirsizlikler… Herkesin içinde görünmeyen bir fırtına var. İnsanlar yorgun… hem de çok yorgun. Ama dinlenemiyorlar. Çünkü bedenleri dursa bile zihinleri susmuyor. Geceleri bile düşünceler konuşuyor, endişeler büyüyor, korkular içten içe yankılanıyor. Bu da en küçük bir kıvılcımı bile yangına çeviriyor. Bir bakıyorsun küçücük bir mesele büyüyor, kırgınlıklar derinleşiyor, insanlar birbirine uzaklaşıyor. Oysa çoğu zaman mesele o an yaşanan değil… içimizde biriktirdiğimiz her şeyin taşması.
Bir de kıyas var… Eskiden insanlar kendi hayatını yaşardı. Şimdi herkes başkasının hayatını izliyor. Kim ne giymiş, nereye gitmiş, ne almış… Sürekli bir yarış hali. Ama bu yarışın ne başlangıcı belli ne de bitişi… Ve en acısı, çoğu zaman kazananı da yok. Çünkü bu yarış insanın kendisiyle barışını bozuyor. Bu da içten içe bir huzursuzluk, bir eksiklik duygusu yaratıyor. İnsan kendine yetememeye başlıyor. Ve kendine yetemeyen insan, başkasına nasıl tahammül etsin? Kendi içindeki boşluğu dolduramayan biri, dış dünyaya nasıl huzur versin?
Ama belki de en önemlisi… sevgiyi ifade etmeyi unuttuk.
Eskiden “gel sarılayım” derdik, şimdi “mesaj atarım” diyoruz. Eskiden “yanındayım” demek için kapıya giderdik, şimdi bir emojiyle geçiştiriyoruz. Duygularımız azalmadı aslında… ama onları göstermeyi ihmal ettik. Sevgi içimizde var ama dışarı çıkamıyor. Söylenmeyen sevgi, paylaşılmayan duygu zamanla köreliyor. Sevgi gösterilmeyince, anlayış beslenmeyince, sabır büyütülmeyince… tahammül de doğal olarak yok oluyor. Çünkü insan ancak sevdiğine sabreder, anladığına tahammül eder.Oysa tahammül dediğimiz şey, sevginin sabırlı halidir.
Birini anlamaya çalışmak, hemen yargılamamak, kırıcı olmamak… bunlar büyük şeyler değil gibi görünür ama aslında bir toplumu ayakta tutan en güçlü bağlardır. Biz o bağları zayıflattık. Belki farkında olmadan, belki mecburiyetten, belki de alışkanlıktan… Ama her zayıflayan bağ, bizi biraz daha yalnızlaştırdı. Ve yalnızlaşan insan daha çabuk öfkelenir, daha çabuk kırılır, daha az tahammül eder.
Ama iyi haber şu: Kaybettiğimiz şeyi geri kazanabiliriz.
Çünkü insanın özü değişmez… sadece üzeri tozlanır. Ve o tozu silmek bizim elimizde.
Yeniden dinlemeyi öğrenebiliriz. Birine cevap vermek için değil, gerçekten anlamak için kulak verebiliriz. Küçük şeylere kızmak yerine derin bir nefes alıp kendimize “gerçekten buna değer mi?” diye sorabiliriz. Birine sert davranmadan önce onun da bir yük taşıdığını hatırlayabiliriz. Çünkü herkesin görünmeyen bir hikayesi var. Kimse dışarıdan göründüğü kadar güçlü değil aslında… herkes bir yerinden kırık, bir yerinden eksik.
Belki de başlamamız gereken yer çok basit…
Bir tebessüm.
Bir “nasılsın?”
Bir “anlıyorum seni.”
Bir “haklı olabilirsin…”
Bir “gel, konuşalım…”
İnan… bazen bir insanın bütün gününü, hatta belki hayatını değiştiren şey, sadece anlaşılmış hissetmektir. Küçük bir iyilik, beklenmedik bir nezaket, içten bir bakış… bunlar hâlâ dünyanın en güçlü şeyleri.
Toplumun gerginliği aslında bireyin içindeki gerginliğin yansımasıdır. İçimiz ne kadar huzurluysa, dışımız da o kadar yumuşak olur. O yüzden çözüm dışarıda değil… içimizde başlıyor. Kendimize biraz daha şefkat gösterdiğimizde, hatalarımızla barıştığımızda, eksiklerimizi kabullendiğimizde… başkalarına da daha nazik davranmaya başlıyoruz. Çünkü kendine sert olan, dünyaya da sert olur. Kendine merhamet eden ise herkese merhamet eder.
Unutmayalım…
Herkes biraz kırgın, herkes biraz yorgun, herkes biraz eksik…
Ama herkes aynı zamanda sevilmek istiyor.
Belki de artık daha fazla haklı olmaya değil, daha fazla anlayışlı olmaya ihtiyacımız var. Daha fazla konuşmaya değil, daha çok hissetmeye… Daha fazla tepki vermeye değil, biraz durup düşünmeye… Belki de bazen susmak, bazen geri çekilmek, bazen alttan almak kaybetmek değil… tam tersine insan kalabilmenin en güçlü halidir.
Çünkü bu dünya, bağıranların değil… anlayanların omuzlarında yükselecek.
Ve belki de her şey, bir gün birimizin sabretmesiyle değişecek. Birimizin kırmak yerine onarmayı seçmesiyle… birimizin öfke yerine sevgiyi koymasıyla… birimizin “ben değil biz” demesiyle…
Kim bilir…
Belki o biri, sensin.
Ve belki de değişim, tam da şu an… bu satırları okurken kalbinde başladı. ?
Haftaya yeni bir yazımda görüşmek üzere
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ -YAZAR






















Yorum Yazın