Bu bir düşünce değildir.
Bu bir inanç da değildir.
Bu, erken dönemde öğrenilmiş bir sinir sistemi organizasyonudur.
Ve insanın kendisiyle, başkalarıyla ve hayatla kurduğu tüm ilişkiyi belirler.
Modern psikoloji literatüründe bu yapı; bağlanma travması (attachment trauma), gelişimsel travma ve eş-bağımlı ilişki örüntüleri ile birlikte ele alınır.
Kişinin sadece ne düşündüğünü değil, nasıl düzenlendiğini belirler.
1. Başlangıç: Değerin koşullu öğrenilmesi
Çocuk doğduğunda kendini sorgulamaz.
Değerini kanıtlamaya çalışmaz.
Olduğu haliyle yeterlidir.
Ama eğer bakım verenle ilişki:
• tutarsızsa
• duygusal olarak geri çekiliyorsa
• ancak belirli davranışlarla yakınlık kuruluyorsa çocuk şu sonucu çıkarır:
“Ben olduğum için değil, işe yaradığım için kabul ediliyorum.”
Bu noktada kritik bir kırılma oluşur:
Değer, varoluştan kopar ve işlevselliğe bağlanır.
Bu öğrenme bilişsel değildir.
Sinir sistemi düzeyinde kodlanır.
Çocuk, bağın devamını sağlayan davranışları tekrarlar.
Bu süreç, literatürde “fawn response” olarak tanımlanan uyumlanma tepkisinin temelini oluşturur.
1. Uyumlanma: Kendinden vazgeçerek bağı korumak
Çocuk için en büyük tehdit yalnızlıktır.
Bu yüzden sistem şu kararı verir:
“Kendimden vazgeçerim ama bağı korurum.”
Bu karar bilinçli değildir.
Sinir sistemi düzeyinde gerçekleşir.
Ve çocuk zamanla:
• kendi duygularını geri çeker
• karşı tarafın ihtiyaçlarını öne alır
• “sorun çıkarmayan” olmayı öğrenir
Bu bir karakter değildir.
Bu, bağ kaybını önlemek için gelişmiş bir hayatta kalma stratejisidir.
Bu noktada düzenleme dışarıdan sağlanır (co-regulation).
Kişi kendi içinden değil, başkalarının tepkisi üzerinden dengelenir.
1. Kimlik oluşumu: İşlev = benlik
Bu strateji tekrarlandıkça davranış olmaktan çıkar.
Kimlik haline gelir.
Kişi artık:
• hisseden biri değil, düzenleyen biridir
• var olan biri değil, işe yarayan biridir
Ve “Ben kimim?” sorusunun cevabı şuna dönüşür:
“İhtiyaç duyulan kişiyim.”
Psikanalitik literatürde bu yapı, “false self” olarak tanımlanır.
Kişi gerçek benliğiyle değil, uyum sağlayan benliğiyle var olur.
1. İç mekanizma: Sürekli aktif bir sistem
Bu sistem dışarıdan güçlü görünür.
Ama içeride sürekli çalışan bir alarm vardır.
Sinir sistemi şu modda kalır:
Sürekli tetikte olma
Bu durum, otonom sinir sisteminin sempatik aktivasyonunun kronik hale gelmesiyle ilişkilidir.
Beyin şunu varsayar:
• “Her an bir şey ters gidebilir”
• “Kontrol etmezsem kaybederim”
• “Gevşersem risk artar”
Bu yüzden kişi:
• rahatlayamaz
• anda kalamaz
• zihinsel olarak hiç durmaz
Bu durum klinik olarak kronik anksiyete olarak görülür.
Ama özünde şudur:
Kapanmayan bir alarm sistemi.
1. Mükemmeliyetçilik: Kontrolün psikolojik formu
Bu yapı çoğu zaman “mükemmeliyetçilik” olarak adlandırılır.
Ama bu bir özellik değildir.
Bu, kontrol üzerinden güvenlik üretme çabasıdır.
Çocukken öğrenilen denklem şudur:
• Hata = Risk
• Eksiklik = Reddedilme
Bu yüzden yetişkinlikte sistem şöyle çalışır:
“Kusursuz olursam güvende olurum.”
Ama bu sistemin temel problemi vardır:
Asla tamamlanmaz.
Çünkü güvenlik dış koşullara bağlanmıştır.
1. İlişkiler: Kendini silerek bağ kurmak
Bu yapı en net ilişkilerde ortaya çıkar.
Kişi:
• verir
• taşır
• düzenler
• idare eder
Ama kendini göstermez. Çünkü içte şu inanç vardır:
“Ben ne kadar az olursam, o kadar kalırım.”
Bu nedenle ilişkide görünmez bir denge oluşur:
• biri verir
• diğeri alışır
Bu yapı eş-bağımlı (codependent) ilişki örüntüsü olarak tanımlanır.
1. İstismar neden oluşur?
Bu kişiler sınır koyamadığı için değil,
sınırı hissedemedikleri için istismara açık hale gelir.
Burada kritik kavram interosepsiyondur.
Kişi kendi içsel sinyallerini (rahatsızlık, sınır, ihtiyaç) yeterince algılayamaz.
Bu yüzden sistem otomatik çalışır:
• karşı tarafın ihtiyacını algılar
• kendi ihtiyacını bastırır
Ve en kritik nokta:
Sınırı hissedemeyen biri, ihlali de fark edemez.
1. Sınır koyduğunda neden kriz olur?
Bu sistem için sınır koymak bir davranış değildir. varoluşsal bir tehdittir.
Sinir sistemi bunu şöyle algılar:
“Bağ kopuyor → yalnız kalacaksın → tehlike”
Bu, sinir sisteminin tehdit algısının abartılı çalışmasıyla ilişkilidir.
Bu yüzden kişi sınır koyduğunda:
• yoğun anksiyete yaşar
• suçluluk hisseder
• utanç duyar
• geri adım atar
1. Ruhsal belirtiler: Aynı sistemin farklı yüzleri
Ortaya çıkan sorunlar ayrı ayrı hastalıklar değildir.
Aynı mekanizmanın farklı dışavurumlarıdır.
Anksiyete
Sistem sürekli tetikte olduğu için, tehlike yokken bile tehlike hissedilir.
Panik
Bastırılan duygular beden üzerinden dışa çıkar.
Depresyon
Sistem uzun süre yük taşıdığında kapanır.
Duygusal donukluk
Zihin şunu öğrenir:
“Hissetmek riskli.”
Bu yüzden sistem, polyvagal teoriye göre dorsal vagal kapanmaya geçer.
Kişi ne tam iyi hisseder ne de tam kötü.
Sadece uzak hisseder.
Kaçış davranışları
Aşırı çalışma, meşguliyet, bağımlılıklar…
Bunlar regülasyon çabalarıdır.
1. Kısır döngü
Kişi değer hissetmek için verir.
Verdikçe kendinden uzaklaşır.
Uzaklaştıkça daha çok vermek zorunda hisseder.
Bu süreç self-abandonment olarak tanımlanır.
1. En derin nokta: Çaresizlik
Bir noktada kişi şunu hisseder:
“Ne yaparsam yapayım değişmiyor.”
Bu durum öğrenilmiş çaresizliktir.
1. En ağır farkındalık
“Ben hep başkalarının hayatını taşıdım
ama kendi hayatımı yaşamadım.”
1. Sorunun özü
Sorun sınır koyamamak değildir.
Sorun:
insan olmanın güvenli şekilde öğrenilememiş olmasıdır.
1. İyileşme
İyileşme bir karar değildir.
Bu, sinir sisteminin yeniden öğrenmesidir.
Bu süreç nöroplastisite ile mümkündür.
Kişi şunu deneyimlemeye başlar:
• sınır koymak kayıp değildir
• ihtiyaç ifade etmek tehdit değildir
• gevşemek risk değildir
Ve yavaş yavaş dış regülasyondan iç regülasyona geçer.
Kişi hâlâ güçlüdür.
Ama bunu kanıtlamak zorunda değildir.
Hâlâ verir.
Ama kendinden vazgeçmez.
Ve ilk kez şunu hisseder:
Değer, yapılana değil varoluşa aittir.
Haftaya başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın
HANIM DEMİRBAŞ
SOSYAL PEDAGOG
BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI






















Yorum Yazın