Eskiden dostlukların bir hesabı yoktu. İnsanlar birbirine yaklaşırken kalem oynatmaz, gönül koyardı ortaya. Bir fincan çayın, uzun bir sohbetin, omuz omuza verilen mücadelenin değeri bugünün ölçülebilir, hesaplanabilir dünyasında belki de anlaşılması en zor kavramlardan biri haline geldi. Oysa bir zamanlar dostluk, bir çıkar ilişkisi değil, bir varoluş biçimiydi.
Mahalle kültürünün hâkim olduğu yıllarda insanlar birbirinin hayatına sadece tanık olmaz, aynı zamanda parçası olurdu. Birinin derdi, diğerinin derdiydi. Birinin sevinci, diğerinin bayramıydı. ‘Menfi çıkar’ gibi kavramlar dostlukların kapısından içeri girmezdi. Çünkü dostluk, zaten başlı başına bir kazançtı. Maddi ya da manevi bir beklentiye ihtiyaç duymayacak kadar güçlüydü.
Bugün ise ilişkilerde görünmez bir terazinin sürekli çalıştığını hissediyoruz. Kim ne kadar fayda sağlıyor, kim ne kadar katkı sunuyor, kim neyi geri veriyor… Dostluklar bile sanki birer sözleşmeye dönüşmüş durumda. Samimiyetin yerini strateji, içtenliğin yerini ise hesap kitap aldı. Artık insanlar birbirine ne hissediyorum? diye değil, ne kazanırım? diye bakıyor.
Elbette zaman değişti. Hayatın temposu arttı, rekabet sertleşti, bireyselleşme derinleşti. İnsanlar kendi hayat mücadelelerine öylesine odaklandı ki, başkası için fedakârlık yapmak çoğu zaman lüks gibi görülmeye başlandı. Ancak burada gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek var. Çıkar üzerine kurulan hiçbir ilişki kalıcı değildir. Çünkü çıkar bittiğinde ilişki de biter.
Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte dostluk kavramı daha da yüzeyselleşti. Artık insanlar birbirinin hayatına dokunmak yerine, ekran üzerinden varmış gibi yapıyor. Bir beğeni, bir yorum, bir mesaj… Hepsi hızlı, pratik ama bir o kadar da derinlikten uzak. Oysa gerçek dostluk, zaman ister. Emek ister. Sabır ister. Ve en önemlisi, karşılıksız olmayı gerektirir.
Bugün en büyük eksikliğimiz belki de tam olarak bu: Karşılıksızlık. İnsanlar artık iyilik yaparken bile karşılığını düşünür hale geldi. ‘Ben bunu yaptım, o da bana şunu yapmalı’ anlayışı, dostlukların ruhunu kemiren bir virüs gibi yayılıyor. Oysa gerçek dostlukta hesap tutulmaz. Yapılan iyilikler biriktirilmez, hatalar büyütülmez.
Peki bu gidişatın geri dönüşü var mı? Elbette var. Ama bu, toplumsal bir değişimden önce bireysel bir farkındalık gerektiriyor. Herkes önce kendi ilişkilerine bakmalı. Dostluklarını sorgulamalı. ‘Ben gerçekten karşılıksız bir dost muyum?’ diye sormalı kendine. Çünkü değişim, başkalarından değil, insandan başlar.
Belki de yeniden küçük şeylerin kıymetini bilmekle başlamalıyız. Bir dostu sadece işi düştüğünde aramamakla… Bir mesajı menfaat için değil, hal hatır sormak için atmakla… Birinin yanında olmayı, bir beklentiye bağlamamakla…
Unutmamak gerekir ki, gerçek dostluklar zor zamanlarda belli olur. Çıkarın olmadığı yerde samimiyet filizlenir. Ve o samimiyet, insanı hayata bağlayan en güçlü köklerden biridir. Bugün dostlukların değiştiğinden şikâyet ediyor olabiliriz. Ama belki de asıl soru şu… Biz ne kadar değiştik?
Habib BABAR





















Yorum Yazın