“Eğer olmasam da men esirligde
Gemlerin elinde esir galmışam
Bu nece heyatdır? Nece zemandır?
Hele uşağlıgdan men gocalmışam
Ebulfez Elçibey “
Azerbaycan Türkçesi ile yazılmış bu şiiri hatırladınız mı?… Özgürlüğün savaşçısı, Elçibey’in kaleminden.
Özgürlük ve Bağımsızlık neydi?
İşte onun en güzel tanımını Mustafa Kemal Atatürk şu satırları ile yapmıştı “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.”
Özgürlük ve bağımsızlık hepimizin karakteriydi tabiki Azerbaycan’ın unutulmaz efsane Lideri Ebulfez Elçibey’in idolüydü o.
Elçibeyin kimliğini eminim onu hepiniz biliyorsunuz da, ben farklı bir yönden anlatmak istedim, bu efsane lideri.
O ki Haziran 1992 de Azerbaycan tarihinde halk tarafından demokratik yolla seçilen ilk Cumhurbaşkanıydı,
Ömrü boyunca bağımsız ve özgür bir Azerbaycan hayali kuran Ebulfez Elçibey, “SSCB sizin için vatan olabilir. Benim vatanım, ikiye bölünmüş Azerbaycan. Hayatımın amacı bu yarayı iyileştirmek kendini Türk gören herkesle birlikte Azerbaycan'ı özgürlüğe götürmek” diyordu.
İşte böyle özgürlük ve bağımsızlık ateşiyle yanıp tutuşan Azerbaycanın efsane lideriydi.
Takvimler 24 Haziran 1938 tarihini gösterdiğinde Azerbaycan’ın Keleki Köyü’nün Halil Yurdu Yaylasında Kadirkulu Beğ ve Mehrinisa Hanım’ın bir erkek evlatları dünya geldi. Aile fertleri bir isim üzerinde tartışırlarsa da bir sonuç alamadılar ve bebek kırk günden fazla isimsiz kaldı işte o günlerde köy halkının “Baba” diye adlandırdığı Mir Yahya Baba günler sonra ona “Ebulfez” adını koyar.
Rus Emperyalizmi halkı haksız vergilerle boğar, ardı arkası gelmeyen idamlarla mazlum milletlere korku salarken şüphesiz Keleki’de doğan bu çocuğun bir gün kendisinden hesap soracağını ve günü geldiğinde kendisini yıkanlardan biri olacağından habersizdi.
Elçibey’in hayatını uzun uzun araştırdım, dikkatimi çeken ise henüz dünyadan bi haber bebek iken, kundağının altına bir yılanın yerleşmesi ve köyün aksakallılarının “O yılana dokunmayın, o Ebulfez’i koruyor” diye aileye salık vermeleridir. Ebulfez oldukça cesur bir çocuktu eliyle tutup eve getirdiği yılanlara bakıp “Onları evlerinden ayrı koyma oğlum” diye nasihat veren annesinin isteği ile bulduğu yere bırakır.
Elçibey yani o anki ilk adıyla Ebulfez’de vatan sevgisi ve millet şuuru çok küçük yaşlarda başlamıştı, daha ilkokul sıralarında hocalarına sorduğu sorularla dikkatleri üzerine çekiyordu, o çok farklı bir çocuktu, arkadaşları sokakta oyun oynarken bütün ısrarlara rağmen oyundan uzak durur ve zamanını kitap okumakla geçirirdi. O yıllarda Azerbaycan’ı Güneyde Farslar, Kuzeyde Ruslar paylaşmışlardı, kitaba olan tutkusundan dolayı arkadaşları onu Ebulfez diye değil ona lakap olarak taktıkları “Millet” ismiyle çağırmaktadı.
Elçibey çok zeki bir çoçuktu 1957 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesinin Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne girmeyi başardı, 1960 yılında ilk teşkilatlanma çalışmalarına bir gazeteye verdiği röportajda üniversite yılları için şöyle konuşmuştu.
“Beş yıl üniversite talebesi oldum, bu beş yılda sırtım ne palto gördü ne de plaş (Pelerin)”
İşte böyle bir hayattır onun hayatı ızdırapla yoğrulmuş ve acı ile bütünleşmiş bir hayat.
Yokluklara rağmen okumakta hırslıydı Elçibey, Üniversite hayatının ardından Mısır’a gitti. Burada aldığı maaşın çok önemli bir bölümünü Azerbaycan’ı tanıtmak için gizli faaliyetlerinde kullandı. Çünkü onun için Azerbaycanın özgürlüğü herşeyini üstünde geliyordu, ardından Üniversitede yüksek lisans yapmaya başladı, artık akademisyenlik yılları başlamıştı onun için. Bu dönemde Moskova, Tiflis ve Leningrad şehirlerinde yorucu araştırmalarda bulunur ve “Tolunoğulları Devleti” adıyla ilk eserini verir.
O herkesten farklı olarak Sovyetlerin dağılacağını çok önceden görmüştü ve kendi sözleriyle “Sovyetler dağılırken bağımsızlığa hazır olmak için” çalışmalarına başlamıştı ancak bu çalışmalar ülkenin istihbarat organlarının gözünden kaçmadı.
Nitekim 20 Kasım 1974’te sabah 08.05’te Betsi Bağırova sokağında bulunan apartmanın 5. katındaki 32 numaralı evin kapısı dövülür ve KGB evin altına üstüne getirir ve evde bulunan bazı yazılara el konuldu, Yazımın başında da demiştim o bir Atatürk ve Türk hayranıydı diye, öyleki, evinde bulunup zabıt altına alınan dökümanların başında Atatürk Resmi geliyordu.
Elçibey öngörüsü güçlü biriydi, konunun buralara geleceğinden şüphesiz haberdardı. Kendisi daha önce defalarca uyarılmış hatta bir keresinde çalıştığı Üniversitenin Rektörü Sovyetler’in lehine, Türkiye’nin aleyhine bir yazı yazması karşılığında kendisinin affedileceğini ve devlet idaresinde yüksek makamlara yüksek maaşlarla getirileceğini söylemiştir. Elçibey tüm bunları reddetmişti.
Ve Elçibey’i hapse atarlar.
Mahkeme süreci oldukça ilginçti yine bir mahkeme günü bina önünde toplanan gençlere
“Hocanızı dışarı çıkarak kadar paranız var mı? O kadar rüşveti nasıl vereceksiniz” diye sorup sataşan polislere bir kız öğrencisi;
“Ben yeni nişanlandım işte nişan yüzüğüm bu yüzüğü veririm” demesiyle polisler oradan uzaklaşmıştı.
Bu olayı duyduğunda Elçibey çok etkilendi ve kendi deyimiyle “Yeniden doğdu”.
Şimdi mücadelenin en ağır kısmına gelinmişti. Mahkeme 1 yıl 6 aylık bir ceza verdi Elçibey’e.
O daha önce rejim muhaliflerine ağır işler verilmeyeceğini düşünmekteydi ancak cezasını taş ocaklarında taş kırarak geçirmek zorunda kaldı ve onun için para bir hiçti, kağıt parçasından başka birşey değildi, öyle ki, Üniversite hayatı boyunca sırtı palto görmemiş adam kendisine yüksek maaşlı işler teklif edildiğinde bu işleri elinin tersiyle itmişti yaklaşık otuz yıl sonra yine kendisi ile yapılan bir röportajda şöyle konuştu.
“Bir zamanlar Sovyet tanklarının önünde beraber omuz omuza durduğumuz arkadaşlarla yolumuzu para ayırdı”
Şüphesiz onun tercihi de aşkı da millet olmuştu.
Zor geçen tutsaklık yılları inancını ve azmini kamçılayamadı, hapisten sonra çalışmalarına kaldığı yerden devam etti.
28 Eylül 1979’da 41 yaşındaki Elçibey yakın akrabası Halime Hanım ile hayatını birleştirdi, bu evlilikten Çilenay adında bir kızı ile Erturgut adında bir oğlu oldu.
Artık ok yaydan çıkmıştı, teneffüsler de tebligatlar yapmaya, dernekler teşkil etmeye başladı, bu tebligatlar bazen teneffüslerde okul koridorlarında bazen bir çay bahçesinde devam etti, girdiği derslerde “Azerbaycan’ın esir olduğunu ve parçalandığını” açık açık söylemekteydi artık.
Elçibey’in ön gördüğü bütün gelişmeler gerçekleşip Sovyet Rusya hızla kan kaybederken 25 Ocak 1988 tarihinde Ermeniler, Ruslarında yardımıyla Ermenistan’da yaşayan Türkleri öldürme ve göç ettirme harekâtına başladılar, hemen ardından 18 Şubat 1988 günü Bakü’de bir “Karabağ Mitingi” tertip edilidi. Bu mitingle beraber Halk Harekâtı “Meydan Harekâtı” adıyla şekillenmeye başladı.
Ermeni saldırılarıyla beraber bağımsızlık mücadelesi açıktan ve hızlı bir şekilde yapılmaya başlanacaktı.
16 Mayıs 1988 günü Azatlık Meydanında büyük bir miting yapıldı, burada halka seslenen Elçibey Azerbaycan Halkını Müdafaa Cemiyetinin kurulduğunu dünyaya ilan etti.
Azerbaycan’ın Rusya yanlısı hükümeti Ermenilerin Türkleri öldürmesine sessiz kalmaktaydı. İlk olarak Elçibey önderliğinde Türklerin direnişleri örgütlenmeye ve kurulan cephelere gizlice silah ve erzak yardımı yapılmaya başlandı.
İşte bu dönemde Ebulfez Aliyev halk tarafından “Elçibey” olarak anılmaya başlandı.
1989 Yılının Şubat ayında 10 kişilik bir komiteyle Azerbaycan Halk Cephesi koordinasyon kurulu kurulur.
Elçibey’in yaktığı özgürlük ateşi artık bütün bir vatanı sarmıştı. Moskova yönetimi Azerbaycan’ın yönetiminin bütün yetkilerini kendi üzerine aldı. 24 Eylül günü bir miting daha düzenledi ve bu mitingde Elçibey; Azerbaycan’ın parasının basılması, ordusunun ve hazinesinin kurulmasını ister ve bu yoldan dönmeyeceklerini dünyaya ilan etti.
Nihayetinde 5 Eylül 1989 günü Bakü yönetimi AHC’yi (Azerbaycan Halk Cepheisi ) partisini tanıma kararı aldı.
1989 yılında Türkiye’de “En Büyük Siyaset ve Devlet Adamı” ünvanı Elçibey’e verildi.
Ancak Elçibey’in “Olacağını tahmin ediyordum” dediği facia 20 Ocak günü Bakü’nün kapısını çaldı. Rus tankları Azerbaycan’da karışıklığı dindirmek ve asayişi sağlamak adına Bakü’ye girdi ve onlarca günahsız masum insanı katlettiler. O kadar acımasızdılar ki, yaralıları tedavi eden doktorlara ve hatta ambulanslara dahi ateş açtılar, ancak AHC’nin ve Azerbaycan Türklerinin yılmaya niyetleri yoktu, gelişmeler birbirini takip eti. 28 Mayıs 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin meclis binası olan ve 1990’lı yıllarda Elyazmalar Enstitüsü olarak kullanılan binanın çatısına Kızıl Ordu tarafından indirilen Azerbaycan bayrağını 70 yıl sonra 28 Mayıs 1990 tarihinde bizzat Elçibey göndere çektikten sonra şöyle dedi;
“Sevinçten gözümden iki damla yaş düştü ve ellerim titredi”
Rusya’nın son kozu Azerbaycan’ın cumhurbaşkanı Muttalibov’dur ancak oda Halk Harekâtının önünü alamadı ve 1992 yılında yapılan seçimlerde Elçibey oyların çoğunluğunu alarak Azerbaycan’ın ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
Elçibey bence bir kahraman gibi yaşadı ve bir kahraman gibi öldü.
“Ben Atatürk’ün askeriyim” sözünü unutmamız mümkün mü ?
1990’lı yılların sonlarında sağlık sorunları nedeniyle Türkiye’ye gelmiş ve “Atatürkün askeriyim” diyerek gurur duyduğu Atatürk’ün kabrinin bulunduğu Ankara’da 22 Ağustos 2000’de hayatını kaybetti.
Vasiyeti üzerine doğduğu köy Keleki’ye defnedildi.Elçibey, ömrünü bağımsızlık ve Türk milletinin birliği ülküsüne adayan bir dava adamı olarak Türk dünyasının sembol isimlerinden olmuştu. Elçibey, kendi ifadesiyle “Türksüz bir dünya yetimdir” diyerek, Türk birliği idealini gelecek nesillere miras bırakmıştı.
Seni saygı ile anıyorum Elçibey, ışıklarda uyu
Başka bir yazımda, başka bir konuda buluşmak üzere hoşçakalın, hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ


























Yorum Yazın