Eskidendi… Mevsimler takvim yapraklarından ibaret değildi; zamanın içinden geçer, insanın içine değerek değişirdi. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış yalnızca hava durumu değil, birer hâldi; insan ruhu gibi ağır ağır gelir, iz bırakarak geçerdi. İlkbahar eskiden bir uyanıştı; toprağın nefes aldığını duyardık, yağmur acele etmeden yağar, çamur olurdu ama bereketti o çamur, insan da beklemeyi öğrenirdi. Ağaçlar yeşermeden önce susardı insan; ilk tomurcuğu görmek bir mucizeye tanıklık etmek gibiydi, pencereler açılır, evlerin içine hava değil umut girerdi, affetmek daha kolay, başlamak daha mümkündü. Yaz eskiden aceleci değildi; güneş yakardı ama incitmezdi, zaman uzardı, günler genişlerdi, sokaklarda çocuk sesleri, akşamlarda bitmeyen bir ferahlık olurdu. Ter yorgunluk değil canlılık demekti; deniz, gökyüzü, açık pencereler insanın kendini dışarıya bırakmasıydı, saklanmadan, örtmeden, cesurca; gülüşler daha yüksek, hayaller daha pervasızdı ve yaşamak gerçekten yaşamak demekti. Sonbahar eskiden hüzün değil bilgelikti; yapraklar düşerken kimse telaşlanmaz, gitmenin de bir zamanı olduğunu öğrenirdi, rüzgâr sertleşir ama anlam kazanır, insanın fazlalıklarını savururdu. Vedalar daha sakin, kabulleniş daha olgundu; kahveler daha sıcak, konuşmalar daha derin, sessizlikler daha doluydu; insan kendine döner, neyi tutup neyi bırakacağını anlar, kayıplar acıtsa da büyütürdü. Kış eskiden korkutmazdı; soğuk düşman değil sığınak olurdu, evler içten ısınır, soba başında anlatılan hikâyeler zamanın yerini tutardı, kar yağınca her şey eşitlenir, beyazlık insanın içini de sadeleştirirdi. Kış yavaşlamaktı; susmak, dinlemek, toparlanmak, güçlenmek için durmanın da bir mevsimi olduğunu hatırlatmaktı. Eskiden mevsimler birbirine saygılıydı; hiçbiri diğerini kovmaz, her biri zamanını ve yerini bilirdi, insan da öyleydi; acele etmezdi hissetmeye, bir duygu bitmeden yenisine koşmazdı, beklemek kusur değil erdemdi. Şimdi mevsimler hızlı; ilkbahar gelmeden yaz basıyor, yaz bitmeden kış çöküyor, sonbahar arada kayboluyor; tıpkı duygular gibi yarım kalan sevinçler, aceleye gelen umutlar, tamamlanamayan hüzünler… İnsan da mevsimler gibi yoruldu. Ama yine de bir yerde hâlâ eskisi gibi gelen bir ilkbahar vardır; bir sabah camı açtığında içine dolan o tanıdık koku, bir yaz akşamı gökyüzüne bakarken kalbin genişlediği o an, bir sonbahar günü içini acıtan ama büyüten sessiz rüzgâr, bir kış gecesi yalnız ama güvende hissettiğin o derin duruş… Mevsimler değişti belki ama insan hatırladıkça eskimez; belki de mesele mevsimler eskiden güzeldi demek değil, biz eskiden daha yavaş, daha dikkatli, daha canlıydık demektir. Eskidendi… ama tamamen kaybolmadı; insan isterse içinde hâlâ dört mevsimi birden taşıyabilir ve her birine zamanı geldiğinde yer açmayı yeniden öğrenebilir. ?
Bi sonraki Yazimda görüşmek üzere sevgimle kalin kiymetli okurlarim
SEÇİL ESKIOĞLU
GAZERECİ /YAZAR






















Yorum Yazın