Dünümüzden bugüne uzanan yolun üzerinde, takvim yapraklarından çok kalplere işlenen bir zaman vardır: Ramazan. Kapısı çalındığında sadece bir ay gelmez; beraberinde sükûneti, bereketi, hatırlamayı ve yeniden bağ kurmayı getirir. Gündelik telaşın gürültüsü bir adım geri çekilir; sofraların başında bekleyen saatler, içimize dolan sabırla yumuşar. Akşam ezanı yaklaşırken şehirlerin kalbi aynı anda atar; pencerelerden yükselen kokular, çocukların sevinci, büyüklerin sessiz duası birbirine karışır. Dün ile bugün arasında ince bir köprü kurulur: Hatıralar canlanır, niyetler tazelenir, kalpler evine döner.
Ramazan’ın gelişinde bir incelik vardır. Gün boyu beklemenin verdiği açlık, yalnızca mideye değil, ruha da öğretilen bir ölçüdür. İnsan, azın kıymetini öğrenir; bir lokmanın, bir yudum suyun ne büyük nimet olduğunu hisseder. Bu ay, paylaşmanın adını yükseltir: Kapı önlerine bırakılan sıcak çorbalar, komşunun tenceresine uzanan kaşık, iftar saatine yetişemeyene uzatılan bir hurma… Aynı masada tanıdık yüzler kadar yabancılar da yer bulur; çünkü Ramazan, “biz” demeyi hatırlatır. İletişim yumuşar; sözler acele etmez, kalpler dinlemeyi öğrenir. Küçük bir tebessüm, büyük bir köprü olur; kırgınlıklar susar, gönüller konuşur. Geceler ayrı bir güzellik taşır. Işıklar azalırken içimiz aydınlanır. Sessizce okunan satırlar, edilen dualar, uykuyla uyanıklık arasında kalbin attığı yer… İnsan kendine döner; neyi neden yaptığını, nereye yürüdüğünü sorar. Bu sorular yormaz; bilakis hafifletir. Çünkü Ramazan, yükleri bırakmayı öğretir. Affetmenin ferahlığını, şükretmenin zenginliğini tattırır. İftar sofralarında bir araya gelenler yalnızca yemek paylaşmaz; sevinci, umudu, yarına dair niyeti paylaşır. Bir çocuğun gözlerindeki pırıltı, bir büyüğün duasındaki sükûn, bütün bir günün yorgunluğunu alır götürür. Bu ayda zaman, başka türlü akar. Sabahlar daha berrak, akşamlar daha anlamlıdır. İnsanlar birbirine daha çok bakar, daha az hükmeder. Bir selam, bir hal-hatır sorusu, bir gönül alma cümlesi… Hepsi bereketlenir. Ramazan, inceliği çoğaltır; aceleyi törpüler; kalbi genişletir. Öğrettiği dersler sessizdir ama kalıcıdır: Paylaşmadan çoğalamayacağımızı, sabırla güçleneceğimizi, şükürle zenginleşeceğimizi fısıldar. Ve bu fısıltı, kalabalıklar içinde bile duyulur. Sonunda anlarız ki Ramazan yalnızca geçmişten bugüne taşınan bir gelenek değil; her yıl yeniden doğan bir davettir. Daha merhametli olmaya, daha dikkatle dinlemeye, daha içten sevmeye çağırır. Kapısından girerken kalbimizi hafifletir; çıkarken elimizi dolu bırakır. Geriye, yüzlerdeki tebessüm, sofralardaki bereket, ilişkilerdeki sıcaklık kalır. Hoş geldin Ramazan… Dünümüzden bugüne taşıdığın güzelliklerle, bugünümüzü anlamlandırıp yarınımıza umut ol. Kalplerimize düşürdüğün bu ışık, yılın geri kalanına da yayılsın; paylaştıkça çoğalsın, sevdikçe derinleşsin.
Ve Ramazan bize şunu hatırlatır: Gerçek zenginlik sofrada değil, o sofranın etrafında toplanan kalplerdedir. Paylaşılan bir lokma, edilen içten bir dua, uzatılan samimi bir el; insanı insana yaklaştıran asıl bereket budur. Günler geçer, aylar değişir ama Ramazan’ın kalpte bıraktığı o yumuşak iz kalır. Çünkü Ramazan, gelip geçen bir zaman değil; insanın kendine, hayata ve birbirine yeniden kavuştuğu kutsal bir duraktır. Her şeye hızla yetiştiğimiz bu çağda, en çok kalbimizi ihmal ediyoruz. Oysa gerçek bereket; paylaştığımız sofrada, sustuğumuz anda kurulan bağda, içten bir “nasılsın?” sorusunda saklıdır. Ramazan geçer ama insanda açtığı farkındalık kalır; çünkü bu ay, daha çok şeye sahip olmayı değil, daha insan olmayı öğretir. ?✨
Sevgili okurlarım haftaya başka bir yazımda buluşmak üzere sevgimle kalın.
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ - YAZAR






















Yorum Yazın