İnsanız, yaşıyoruz. İnsanlık tarihi hikayelerle dolu. Bu hikayelerin içinde büyük buluşlar da var medeniyetler de var. Maalesef savaşlar da, yıkımlar da var. İnsanın insana yaşattığı acılar var. İnsanlığın var olduğundan beri değişen sadece araçlar oldu, niyetler, korkular, güç arayışı büyük ölçüde aynı kaldı. Geçmişte kılıçlar vardı, onların yerini füzeler aldı. Surların yerini siber güvenlik duvarları aldı fakat geride bırakılan acılar hâlâ tanıdık, hâlâ derin.
Savaşların zorunluluk diye anlatılmasına karşıyım. Tarih stratejilerden, zaferlerden ve kayıplardan söz eder. Halbuki savaşın gerçek yüzü, kitaplara sığmaz. Bir annenin bekleyişi, bir çocuğun yarım kalan hayalleri, yıkılmış şehirlerin sessizliği… Bunlar istatistik değildir, bunlar insanlığın en ağır bedelleridir. Ve ne yazık ki bu bedel, her çağda yeniden ödenmiştir.
Bugün savaş kavramı daha karmaşık bir hal aldı. Artık sadece cephelerde karşı karşıya gelen ordular yok. Ekonomik yaptırımlar, enerji krizleri, bilgi kirliliği, siber saldırılar… Modern dünyanın savaşları görünmeye cephelerde sürüyor. Bir ülkenin elektriği kesildiğinde, bir toplum yanlış bilgiyle yönlendirildiğinde ya da ekonomik olarak köşeye sıkıştırıldığında, aslında başka bir tür savaş yaşanıyor. Bu durum, savaşın sınırlarını belirsizleştirirken etkisini de daha geniş kitlelere yayıyor.
Peki insanlık neden hala savaşlardan vazgeçmiyor- Bu sorunun tek bir cevabı yok. Güç arzusu, korku, güvensizlik, kaynakların adaletsiz paylaşımı, ideolojik ayrılıklar… Hepsi birer neden olarak sıralanabilir. Ancak belki de en temel sorun, “öteki”ni anlamakta zorlanmamızdır. İnsan, kendine benzemeyeni tehdit olarak görmeye meyillidir. Bu eğilim, tarih boyunca çatışmaların en derin köklerinden biri olmuştur.
Oysa dünya farklılıklarıyla anlamlıdır. Kültürler, diller, inançlar ve yaşam biçimleri, insanlığın ortak zenginliğini oluşturur. Bu çeşitliliği bir tehdit değil, bir değer olarak görebildiğimiz gün, belki de savaşların gerçek anlamda sona ermeye başladığı gün olacaktır. Çünkü barış, sadece silahların susması değildir. Barış aynı zamanda zihinlerin ve kalplerin değişmesidir.
Unutmamak gerekir ki, savaşlar bir anda başlamaz, küçük kırılmaların, büyüyen öfkelerin ve ihmal edilen adaletsizliklerin sonucunda ortaya çıkar. Aynı şekilde barış da bir anda gelmez. Barış, küçük adımlarla büyür, anlayışla güçlenir, güvenle kalıcı hale gelir.
Bugün dünya, belki de tarihin en kritik eşiklerinden birinde duruyor. Bir yanda hızla gelişen teknoloji, diğer yanda derinleşen eşitsizlikler. Bir yanda küreselleşme, diğer yanda artan kutuplaşma… Bu çelişkiler içinde insanlık, kendi yolunu yeniden belirlemek zorunda. Ya geçmişin alışkanlıklarına sığınarak aynı hataları tekrar edecek ya da yeni bir bilinç geliştirerek daha adil ve sürdürülebilir bir gelecek inşa edecek.
Sonuç olarak, insanlık kendi hikayesini yazmaya devam ediyor. Bu hikayenin nasıl şekilleneceği ise bizim seçimlerimize bağlı. Daha fazla çatışma mı, yoksa daha fazla dayanışma mı? Daha fazla ayrışma mı, yoksa daha fazla ortaklık mı? Belki de artık en önemli soru şu: Geleceği korkularımızla mı inşa edeceğiz, yoksa umutlarımızla mı?
Kendinize çok iyi bakın.
Sağlığınıza dikkat edin. Hoşça kalın.
MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
GAZETECİ - YAZAR






















Yorum Yazın