Bugün sizlere şeytani bir karakteri anlatmak istiyorum, satırlarıma nereden başlayacağım diye inanın uzun uzun düşündüm…
Dünyanın göz bebeği, Osmanlı’nın başkenti, İstanbul’umun tarihinde özellikle iki isim benim için çok önemlidir.
İlki 527-565 yılları arasında Bizans İmparatoru olan I.Justinianus
Diğeri ise… İstanbul’u fetheden, yeni bir çağ açan Fatih Sultan Mehmet han.
Başlığı attım bile THEODORA…
Dünya güzeli bir kadın ama aslında bir canavardı, O bir dansöz, fahişe ve Sultanahmet Meydanı’nda 30 bin kişinin katletilmesine sebep olan İmparatoriçe ….
Sizleri fazla merakta bırakmadan başlayalım Theodora’nın inişli, çıkışlı bazende “Yok artık bu kadarı da olmaz” dedirten öyküsüne.
Sıfırdan, Bizans İmparatoriçeliğine kadar yükselecek olan Theodora; İstanbuľda (yani o zamanki adı ile Konstantinapolis) yaşayan ve hipodromda at bakıcılığı yapan bir baba ile oyunculuk ve dansçılık yapan bir annenin üç kızından en küçüğü idi.
497 yılında doğan Theodora’nın doğum yeri tam olarak bilinmemekle birlikte Suriyeli, Rum, hatta Karadenizli
olduğunu söyleyen farklı kaynaklarlarla karşılaştığım için, tam olarak doğum yerini veremiyorum ama çok kaynaklarda Konstantinapolis’de doğduğu söylenmektedir.
Babası Acacius, Konstantinapolis’de hipodrom yarışlarındaki Yeşil takıma dahil bir at bakıcısı, annesi ise oyuncu ve dansçıydı. Babasının ölümü ardından annesinin de yaşlılık durumu nedeniyle iki kız kardeşiyle birlikte gösterilerde sahne almaya başlayan Theodora, güzelliği ve kıvrak dansları ile herkesin ilgisini çeken bir isim olmuştu. O dönemlerde bu işler pek hoş karşılanmaz, hatta fahişelik olarak adlandırılırdı. Theodora; güzelliği, zekası ve dișiliği ile diğer kardeşlerinden farklıydı ve kısa sürede Konstantinapolis'in en cazip ve fettan kadınlarından biri haline gelmişti. Bizans'ta at yarışları oldukça meşhurdu Maviler ve Yeşiller olmak üzere iki holigan siyasi grup vardı. Hipodromda (Sultanahmet Meydanı) yapılan at yarışları, toplumun her kesiminden insanı bir araya getiriyordu.
İşte tam da böyle bir ortamda Theodora ve I.Justinianus tanıșarak birbirlerine aşık oldular. İlerde Bizans'a İmparator olacak olan I.Justinianus Theodora ile evlenmek istiyordu. O dönemde “Justinianus Yasaları” olarak bilinen yasalar, soylu bir kişinin sıradan bir kadınla evlenmesini yasaklıyordu.
I.Justinianus bu yasayı değiştirmek için Kral olan amcası Justinianus baskı yaptıysa da bașaramadı çünkü yengesi Euphemia bu duruma karșı çıkıyordu.
Nihayetinde yengesinin ölümü ile I.Justinianus amcasını ikna ederek yasayı değiştirmeyi başardı ve Theodora ile görkemli bir şölen ile evlendi.
Çok geçmeden amca I.Justinianus'un da ölümü ile herșey hızla değişmeye başladı. Artık I.Justinianus Bizans’ın yeni İmparatoru, Theodora ise yeni İmparatoriçesiydi
532 yılı Ocak ayı başında Mavilerle Yeşiller arasında beklenmedik bir kavga çıktı. Kavganın şehirde karışıklık çıkartma tehlikesine karşı Vali olaya karışan yedi kişiyi İmparatorun emriyle 10 Ocak 532 Cumartesi günü idam edilmek üzere Galata'ya götürdü, dördünün kafası kesildi üçü de darağacına asıldı.
Ancak garip bir olay oldu, biri Mavilerden, diğeri Yeşillerden olmak üzere iki mahkumun ipi koptu. Durumu gören dört keşiş bu iki mahkumu alıp en yakın manastıra götürdü, resmi makamlara teslim etmediler.
Bu olaydan birkaç gün sonra, 13 Ocak Salı günü Mavilerin ve Yeşillerin temsilcileri Hipodromdaki yarışmaları yönetmek üzere gelen İmparatordan, bu iki kişiyi affetmelerini istediler. İmparator onlara cevap bile vermedi.
22. yarışa kadar her şey normal gitti, ancak 22.yarış başladığı anda Hipodromda bir tezahürat yükseldi:
"Yaşasın Yeşiller !Yaşasın Maviler!"
Bu, Hipodromda veya başka bir yerde ilk defa duyulan bir tezahürattı. Yüzyıllardır sürekli birbirlerinin rakibi olan bu iki grup, şimdi İmparatora karşı birleşmiş gibiydiler.
Ancak tezahürat bitmeyince İmparator Hipodromu terk ederek Büyük Saray'a döndü. Arkasından tezahüratın şekli değişti, bütün halk tek ses olup, hep bir ağızdan bağırmaya başladılar:
"Nika!... Nika!... Nika!..."
Bunun tam kelime anlamı "Belki Kazanırsın”demekti. Ancak burada mecaz vardı, belki daha doğru bir ifadeyle İmparatora, "Hiç şansın yok!..." denmekteydi.
Hipodromun kapılarından çıkan kızgın kalabalık ilk önce Valiliğe gidip orayı ateşe verdi, peşinden de hapishanenin kapılarını açarak mahkûmları serbest bıraktılar. Sonra her tarafı yakıp yıkmaya, özellikle askerleri öldürmeye başladılar.
Ayasofya'yı Aya İrini'yi, Sampson Hastanesi'nin bir kısmını yaktıktan sonra doğruca Büyük Saray'a yöneldiler. Saray koruma altında olduğu için ana giriş kapısına biraz zarar verdiler ama Senato Binası’nın önemli bir bölümünü yaktılar.
Hızları kesilmedi, oradan ünlü eğlence merkezi Pornai Sokağı'na dalarak tiyatro binalarını yakmaya başladılar. Çoğu ahşap olan binalarda başlayan yangın, rüzgarın da etkisiyle hızla yayıldı, gecekonduları da sararak batıya doğru ilerledi. I.Justinianus yıkıp yeni baştan inşa etmeyi planladığı bölgelerin tamamı yanıp kül oldu. En büyük hasar ise isyancıların oturduğu bölgedeydi. Neredeyse başlarını sokacak evleri kalmadı.
Ama umurlarında değildi, ok yaydan çıkmıştı bir kere, saldırılar yayılarak devam ediyordu.
Ertesi gün tekrar Hipodromda toplanarak kendilerine bir İmparator seçtiler.
Göründüğü kadarıyla mevcut güçlerin sarayı koruma imkanı da kalmamış gibiydi. Sonunda I.Justinianus bütün hazineyi de gemilere yükleyerek kaçmaya karar verir.
Tam o sırada toplantı salonunun kapısı açılır, İmparatoriçe Theodora başında tacı, üzerinde erguvan rengi İmparatoriçe peleriniyle içeri girer ve onu biraz da hayretle seyreden İmparator ve müşavirlerinin karşısına dikilir.
"Buraya gelmeden önce çok düşündüm" der, orada bulunan herkesin gözlerinin içine bakarak.
"Biliyorum, bu ölçüde tehlikeli bir durum erkeklerin kendi aralarında konuşup karara varacakları bir husustur, itiraf etmeliyim ki olayların bu duruma gelmesi bize şu veya bu şekilde hareket edebilmemiz için fazla seçenek de bırakmamaktadır.
Mevcut durum bize, hayatımızı kurtarmak için kaçmaktan başka bir alternatif bırakmasa da bunun düşünülmesi gereken en son husus olduğu kanısındayım. Soğukkanlı ve sağduyu ile düşünürsek, bir adamın ölümden kurtulmak için gördüğü tek ışık bu olsa bile, bir suçlu gibi kaçmak, bir İmparator için katlanılamaz bir durumdur."
"Bana gelince, ben bu erguvan rengi (Erguvan İmparatorluk ailesinin rengiydi) giysim olmadan hiçbir zaman var olmak istemediğim gibi benimle karşılaşan kişilerin bana İmparatoriçem diye hitap etmedikleri günü görmek bile istemiyorum."
Theodora, I.Justinianus’a doğru döndü ve devam etti.
"Bir insan dünyaya geldikten sonra elbet bir gün ölecektir. İmparatorum, kendinizi kurtarmayı düşünüyorsanız, zaten bu zor değil. İşte deniz orada, geminiz orada, hazineniz orada. Ama kaçışınız size ölüm kadar şeref getirmeyecektir... Eskilerin deyimiyle son olarak ben derim ki; 'Erguvan rengi pelerinim, bana en iyi kefen olacaktır...'"
Konuşma bitmişti. Bu müthiş kadının, bu gerçek İmparatoriçenin karşısında herkes donup kalmıştı. I.Justinianus, Theodora'nın kendisiyle gelmeyeceğini anlamıştı, bu söz üzerine kaçmaktan vazgeçen İmparator, Hipodromun kapıları kapattırarak, 30 bin insanı kılıçtan geçirtti.
Bu katliam İstanbul’un tarihte gördüğü en büyük katliamdı ve günümüzdeki Sultanahmet Meydanı adeta bir et yığınına dönmüștü! Bu 30 bin kişinin kanı, Sultanahmet meydanından Marmara Denizi’ne aktığı söylenir ceset kokuları genizleri yakıyordu, kontrolü tekrardan ele geçiren I.Justinianus; şehri sil baștan imar ederek yanan Ayasofya'nın yerine bugünkü Ayasofya'yı inșa ettirdi.
Hiç kuşkusuz Bizans en parlak dönemini birbirine aşık bu iki caninin (I.Justinianus ve Theodora) döneminde yașadı.
Fakat Theodora 548 yılında, henüz 48 yaşında iken muhtemelen kanserden hayatını kaybetti. I.Justinianus Theodora’nın ölümünden sonra kimseyle evlenmedi, çünkü Theodora’yı çok seviyordu o da 17 yıl sonra hayata veda etti. Her ikisininde mezarı bugünkü Fatih Camisi’nin olduğu yerde eskiden bulunan Havariyyun Kilisesi'nde gömülü olduğu söylenmektedir fakat 4. Haçlı Seferinde tahrip edilen mezarların akibeti ile ilgili net bir bilgi yok kısaca Teodora ve I.Justinianus mezarlarının, bugün nerede olduğu bilinmemektedir.
İşte böyle değerli okurlarım, Atalarımız boşuna dememişler “Kadının fendi, erkeği yendi” diye… Feminist değilim… Ama kadınların haklarını sonuna kadar savunurum.
Başka bir yazımda buluşmak üzere
Hoşçakalın, hoş kalın.
ESRA SONGÜLER
HABER CADDESİ EDİTÖRÜ


























Yorum Yazın