Yabana atmak…
Basit bir deyim gibi söylenir çoğu zaman. Dilin ucundan düşüverir, üzerinde durulmaz. Oysa bu iki kelimenin içinde, insanın insana yaptığı en sessiz haksızlık gizlidir. Yabana atmak; görmezden gelmektir, önemsememektir, değersizleştirmektir. Ama en çok da yalnız bırakmaktır. Bir duyguyu, bir emeği, bir insanı kalabalığın ortasında sahipsiz bırakmaktır.
Bu satırlar bir makaleden ziyade, kalpten kalbe yazılmış bir nâmedir. Biraz sitemlidir, biraz yorgun, biraz da umutludur. Çünkü bugün insanlığın en büyük sorunu kötülükten çok, umursamazlıktır. Ve umursamazlık, çoğu zaman “yabana atmak” kılığında karşımıza çıkar.
Eskiden bir söz söylenirken durulurdu. Bir bakış, bir suskunluk bile anlam taşırdı. İnsanlar birbirinin yükünü sezerek yaşardı. Şimdi ise hız çağındayız. Her şey aceleye geliyor. İnsanlar, duygular, ilişkiler… Birinin içinin acıdığını fark ediyoruz ama durmuyoruz. “Geçer” diyoruz. “Takılma” diyoruz. Ve o an, farkında olmadan bir kalbi yabana atıyoruz.
Yabana atılan ilk şey çoğu zaman emektir. Gecelere sığmayan çabalar, sessiz fedakârlıklar, kimsenin görmediği yorgunluklar… Sonuç hemen alınmadığında, alkış gelmediğinde, hepsi bir anda görünmez olur. Oysa emek, karşılık bulsa da bulmasa da kutsaldır. Değersizleştirildiği anda insanın içindeki ışık kısılır. Heves susar, umut geri çekilir.
Sonra duygular gelir. Güçlü olman beklenir. Kırılmaman, üzülmemen, yorulmaman… Kalbin paramparça olsa bile gülümsemen istenir. İnsan zamanla kendi duygularını bile yük gibi görmeye başlar. İçindeki fırtınaları susturur, gözyaşını içine akıtır. Çünkü öğrenmiştir: Kimse uzun uzun dinlemeyecek, kimse gerçekten anlamaya çalışmayacaktır.
Ama belki de en acı olanı şudur: İnsan, bir süre sonra kendini yabana atar. Hayallerini erteler, iç sesini küçümser, sezgilerini susturur. “Benimkisi de dert mi?” der. Oysa her insanın acısı kendine ağırdır. Kıyaslandığında küçülen dertler, yaşanırken küçülmez. Bastırılan her duygu, insanın içinde sessizce büyür.
Bugünün dünyasına bakın. Doğa uyarıyor, insan görmezden geliyor. Vicdan konuşuyor, çıkar kulaklarını tıkıyor. Küçük işaretler ciddiye alınmadığı için büyük felaketler yaşanıyor. Çünkü insanlık, uzun zamandır uyarıları yabana atıyor. Bir çocuğun sessiz çığlığını, bir yaşlının yorgun bakışını, bir insanın yardım isteğini… Hepsi kalabalığın gürültüsünde kayboluyor.
Yabana atmak sessizdir ama iz bırakır. Ciddiye alınmayan her kalp, biraz daha kabuk bağlar. Görmezden gelinen her iyilik, yavaş yavaş yok olur. Kabuk bağlayan kalplerle merhametli bir dünya kurulamaz. Çünkü merhamet, fark etmekle başlar.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey çok basit ama çok kıymetlidir: Dikkat etmek. Gerçekten dinlemek. Küçük görüneni küçümsememek. Bir sözün arkasındaki niyeti, bir suskunluğun içindeki çığlığı fark etmek. Birinin emeğine teşekkür etmek, birinin halini sormak, bir bakışta durup kalabilmek…
İnsan olmak biraz da şudur: Yabana atmamak. Ne bir emeği, ne bir duyguyu, ne de bir insanı. Çünkü insanlık, en çok da ciddiye alındığında iyileşir. Bir kalp duyulduğunda, bir emek görüldüğünde, bir insan anlaşıldığında… Dünya biraz daha yaşanır hâle gelir.
Bu yazı bir hatırlatma olsun. Kendimize ve birbirimize… Bugün bir şeyi yabana atmadan önce durup düşünelim. Belki bir söz, bir dokunuş, bir anlayış; birinin hayatında umuda dönüşecektir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan tek şey, yabana atılmadığını hissetmektir.
Ve şimdi, bu satırların sonunda, kalbine küçük ama sarsıcı bir hatırlatma bırakarak susmak istiyorum: Bir gün dönüp baktığında, seni en çok yaralayan şeylerin yapılanlar değil, önemsenmeyenler olduğunu fark edeceksin; duyulmayan sözler, görülmeyen emekler, tutulmayan eller… İşte o yüzden bugün, tam da bu an, bir şeyi yabana atmama cesaretini seç; bir kalbi ciddiye al, bir sesi duy, bir insana dur ve bak… Çünkü bazen insanlığı kurtaran şey büyük laflar değil, yabana atılmayan küçücük bir vicdandır.
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ / YAZAR


























Yorum Yazın