Bu kelimeler olan biteni tarif etmekte yetersiz kalıyor.
Çünkü mesele kaba bir söz ya da yanlış bir ton değil; insanın ruhsal alanına izinsiz girilmesi.
Bir cümle kurulur.
Kibar olabilir, mantıklı görünebilir, hatta doğru olabilir.
Ama o cümleden sonra içeride bir şey yer değiştirir.
İnsan kendini açıklama ihtiyacı hisseder, savunmaya geçer, geri çekilir; zamanla kendi algısına güvenmeyi bırakır.
Ve tam da burada kısır döngü başlar.
Hasar gürültüyle gelmez.
Yavaş ilerler.
Fark edilmeden yerleşir.
İnsan bir süre ne olduğunu anlayamaz; sadece içinden bir şeylerin eksildiğini hisseder.
Sonra geriye, adı konmamış bir yorgunluk ve hazin bir yabancılaşma kalır.
Çünkü beyin, adını koyamadığı tehdidi bırakmaz.
Açık bir saldırıdan çok, belirsizlik yorar insanı.
Ne olduğunu bilmediği ama yanlış hissettiren bir şey, zihinde dönüp durur.
Bu belirsizlik çoğu zaman şu cümlelerle beslenir:
“Şaka yaptım.”
“Yanlış anladın.”
“Abartıyorsun.”
“Çok alıngansın.”
“Hassassın.”
Bu cümleler masum değildir.
Bunlar yaşananı inkâr eden, sınırı görünmez kılan manipülatif düzeltmelerdir.
Etkisi şudur:
Kişi karşısındakinin davranışını değil, kendi algısını sorgulamaya başlar.
Ve sınır ihlali böylece sessizce meşrulaştırılır.
Ukalalık, hadsizlik ya da kibir çoğu zaman sanıldığı gibi güçlü bir yerden doğmaz.
Aksine, çoğu zaman özgüven eksikliğinden, başkasını küçülterek kendini iyi hissetme ihtiyacından beslenir.
Bazen de kişi kendini o kadar merkezde hisseder ki, karşısındakini ayrı bir insan olarak görmez.
Psikolojide bu mekanizma açıktır: projeksiyon.
Kişi kendi yetersizliğini, huzursuzluğunu ya da bastırdığı duyguları karşısındakine yansıtır.
Sonuçta sorun, sınırı aşan davranıştan koparılır ve ihlale maruz kalan kişinin “fazlalığına” yüklenir.
Burada şunu net söylemek gerekir:
Sorun senin hassas olman değil.
Sorun, sana hassasiyet payı tanınmamasıdır.
Ukalalık tam da bu noktada devreye girer.
Bilgi paylaşımı gibi görünür ama işlevi başkadır:
Karşısındakini konumlandırır, yukarıdan bakar, etiketler; yargıyla sınırlandırır.
Bu bir tarz değildir; karşısındaki insanı ciddiye almamak, onu eşit bir muhatap olarak görmemek ve söz-duygu hakkını yok saymaktır.
Haddini bilmezlik burada belirginleşir.
Çünkü had, yazılı bir kural değil; duygusal bir farkındalık eşiğidir.
O eşik yoksa, insan durması gereken yeri hissetmez.
Ve hissetmediği için durmaz.
Çünkü başkasının sınırını fark etmek, önce kendi sınırlarını tanımayı gerektirir.
Kendi iç sinyallerine yabancı olan biri, karşısındakinin verdiği sınır sinyallerini de okuyamaz.
İhlal sürdükçe içeride başka bir şey olur.
Kimi insanlar içe çekilir, sessizleşir.
Bu sessizlik çoğu zaman olgunluk, sabır ya da sakinlik değildir; ruhun hayattan elini çekmesidir.
“Ağzı var dili yok” diye övülen hâl, çoğu zaman kendinden vazgeçilen yerdir.
İnsan susmaz; susturulur.
Çünkü artık kendini koruyacak bir alanı kalmamıştır.
Bu noktada olan şey uyum değil, çözülmedir.
İstekler solar, tepkiler körelir, sınırlar silikleşir.
İnsan, kendi adına konuşmayı bırakır.
Bu bir kabulleniş değil; yaşarken yavaş yavaş silinmenin işaretidir.
Ama ruh tamamen susmaz.
Sadece başka bir yol arar.
Bir süre sonra bu sessizlik, “dırdır”, “huysuzluk” ya da “geçimsizlik” diye etiketlenip küçümsenen tepkilere dönüşür.
Oysa görünen şey bir karakter kusuru değildir.
Öfke patlamaları, ruhen boğulmama çırpınışlarıdır.
Bu, çoktan aşılmış sınırların ve çözülmemiş sorunların gecikmiş alarmıdır.
Sınır ihlali tekrarlandığında, kişi kendi sınırını savunmamayı öğrenir.
Ama bu öğrenme yalnızca sessizlik üretmez.
Kimi insanlar susar.
Kimi insanlar pasif-agresifleşir.
Kimi insanlar öfkesini kendine yöneltir; bedenine, ruhuna.
Kimi insanlar bir noktada patlar.
Biçimi değişir ama özü aynıdır:
İnsan savunmasız bırakılmıştır.
Bu yüzden tekrarlayan sınır ihlalleri, kişinin güçsüzlüğünden, çaresizliğinden, umutsuzluğundan ve üzüntüsünden besleniyorsa, bunun adı artık iletişim değildir.
Bu, psikolojik şiddettir.
Ve bu tanımı yapmak hayati önem taşır.
Çünkü adı konmayan şey insanı içeriden kemirir.
Adı konan şey ise, iyileşmenin başladığı yerdir.
Burada altı çizilmesi gereken temel bir gerçek vardır:
Hiç kimsenin başka bir insana saygısızlık yapma hakkı yoktur.
Bu bir kişilik meselesi değil,
insan onuruna dair bir sınırdır.
Kendi haklarını bilen insan şunu bilir:
Rahatsızlık açıklanmak zorunda değildir.
“Hayır” gerekçe istemez.
Saygı bir lütuf değil, asgari koşuldur.
Kendine güvenmek yüksek sesle konuşmak değildir.
Kendine güvenmek, bedenin verdiği sinyalleri inkâr etmemek, rahatsızlığı bastırmamak ve gerektiğinde geri çekilebilmektir.
Değerini bilmek üstünlük değildir.
Değerini bilmek, başkasının seni tanımlamasına ihtiyaç duymamaktır.
Bu, ruhu hayatta tutan şeydir.
Sınır koymak kabalık değildir.
Yön göstermektir.
Ve bazı davranışlar düzeltilmez.
Onlara sadece bir şey yapılır:
Sınır konur.
Haftaya başka bir konuda Haber caddesinde buluşmak üzere hoşçakalın.
HANIM DEMİRBAŞ
SOSYAL PEDAGOG,
BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI






















Yorum Yazın