Kalp kırıldıysa, zarar kabul edilmemişse ve davranış değişmemişse, “hakkını helal et” bir erdem değil; dini istismarla örtülmüş bir kaçıştır.
Kötülüğün İlk Tohumları
İnsan kötü doğmaz; işlevsel ve dengeli bir yapıyla doğar.
Sinir sistemi, bağ kurmaya, sınır algılamaya ve karşılıklılık ilkesini öğrenmeye elverişlidir.
Bu yapı, insanı işbirliğine, adil ilişkilere ve başkasının varlığını gözeten bir duyarlılığa yatkın kılar.
Bu yapı sabit değildir; yaşam koşulları içinde biçimlenir.
İnsan, dünyayla ilk temaslarını ve temel öğrenmelerini yakın ilişkiler aracılığıyla edinir.
Öğrenme yalnızca yaşananlarla değil; gözlemsel öğrenme ve model alma yoluyla da gerçekleşir.
İlişki kurma, duygu düzenleme ve baş etme örüntüleri, tekrar eden ilişkisel deneyimler üzerinden içselleştirilir.
Bu nedenle dengeyi zorlayan koşullar, çoğu zaman ilişkiler içinde ortaya çıkar.
Bebeklik, çocukluk ve ergenlikte stres yalnızca açık (fiziksel ya da cinsel nitelikli) şiddetle sınırlı değildir.
Sürekli kıyaslanmak, görmezden gelinmek, duygusal geri çekilme, sessiz cezalandırma ve koşullu ilgi,
şiddetin daha örtük ama etkisi güçlü biçimleridir ve sinir sistemi tarafından tehdit olarak kaydedilir.
Bu tür deneyimlerin etkisi kişiden kişiye değişir.
Maruz kalma süresi, yaşantının yoğunluğu ve destek varlığı,
bireyin bu deneyimleri düzenleyip düzenleyemeyeceğini belirler.
Bu nedenle hiçbir yaşantı genelleştirilemez;
her biri kendi bağlamı içinde değerlendirilmek zorundadır.
Sürekli kıyas, kişinin değer algısını dış referanslara bağlar.
Görmezden gelinme, varlığın hesaba katılmadığına dair kalıcı bir algı oluşturur.
Duygusal geri çekilme, güven duygusunu zayıflatır ve kaygıyı artırır.
Sessiz cezalandırma, belirsizlikle baş etme kapasitesini düşürür.
Adaletsizlik ise ilişkilerde emek ile karşılık arasında bir denge kurulabileceğine dair inancı zedeler.
Bu deneyimler, kişinin ilişkilerde karşılıklılık, güven ve sınırlar üzerinden kurduğu beklenti yapısını zedeler.
Bu bozulma, kıskançlık, haset, öfke, hırs ya da umursamazlık gibi yönelimler olarak görünür hâle gelebilir.
Bu örnekler çoğaltılabilir.
Ortaya çıkan bu yönelimler kişiliğin özü değildir;
tekrar eden ilişkisel ihlallerin davranış düzeyindeki sonuçlarıdır.
Beyin ve Savunma Mekanizmaları:
Yetişkinlikte sorumluluk alanı genişler.
Kişi artık yalnızca ne hissettiğinden değil,
bu duygularla ne yaptığından da sorumludur.
Kıskançlık, haset ya da öfkeyi tetikleyen durumlarla karşılaşıldığında savunma mekanizmaları devreye girer.
Savunma durduk yere başlamaz;
kişinin davranışı, kendi benlik algısıyla çatıştığında ortaya çıkar.
Bir yanda “Ben iyi, adil, vicdanlı biriyim” algısı vardır.
Diğer yanda ise “Birine zarar verdim” gerçeği.
İnsan zihni bu noktada kendini bütünüyle “kötü” olarak tanımlayamaz.
Böyle bir tanımlama, benlik bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehdit oluşturur
ve yoğun psikolojik stres üretir.
Bu nedenle zihin, duyguyu inkâr etmez;
zararın sorumluluğunu taşımaktan kaçınır.
Savunma mekanizmasının yaptığı şey burada nettir:
Davranış ikincilleştirilir; benliği tehdit eden suçluluk ve olumsuz duygular dışsallaştırma yoluyla başkalarına yöneltilir.
Zarar, kişinin kendi eyleminden uzaklaştırılır;
ilişkinin koşullarına ya da karşı tarafın tutumlarına yüklenir.
Bu süreç, olanı düzeltmeye değil,
“ben kötüyüm” demeden yaşayabilmeye hizmet eder.
Zihin, kendini korumak için davranışı
ahlaki açıdan kabul edilebilir bir çerçeveye benzeterek meşrulaştırır.
Ancak bu anlatı, zararı ortadan kaldırmaz.
Bu strateji tesadüfi değildir.
Amaç, cezadan kaçınmaktır.
Ceza yalnızca dışsal yaptırımlar değil;
yüzleşmenin kendisi, suçluluk, utanç, benlik zedelenmesi ve dışlanma tehdididir.
Kişi bu bedellerle karşılaşmamak için kendini korurken,
zararın yükünü başkasına devreder.
Bu kaçınmanın bedeli ağırdır.
Çünkü psikolojik savunma, bireyin iç dünyasında kalmaz;
davranış düzeyine taşındığında etik ve ilişkisel sonuçlar üretir.
Helallik
Helallik tam bu noktada anlam kazanır ya da tamamen değerini yitirir.
Helallik, yaşanan zararı görünmez kılmak için kullanılan bir söz değil;
zararla nasıl bir ilişki kurulduğunu gösteren ahlaki bir ölçüttür.
Söylenen bir cümleyle, taşınmayan bir sorumluluk temizlenmez.
Davranış durmamışken,
zarar kabul edilmemişken
ve yük hâlâ başkasının üzerinde dururken talep edilen helallik,
bir yüzleşme değil; rahatlama arayışıdır.
Helallik ancak üç koşulda anlam taşır:
Davranış sona erdiğinde,
zarar açıkça kabul edildiğinde
ve yük sahibine geri alındığında.
Aksi hâlde helallik,
kişinin kendisiyle ilgili algısını koruyan bir savunmaya dönüşür;
ama başkasının hayatında oluşan izi onarmaz.
Hiç kimse, başkasının ödediği bedelle arınamaz.
Bu nedenle helallik, bir ilişkiyi onarmaya yönelik en son imkândır;
başlangıç noktası değildir.
Asıl ahlaki sorumluluk,
helallik istemeyecek durumda kalabilmektir.
Toplumların ceza sistemleri de bu yüzden vardır.
Cezalar, insanın doğası gereği kötücül olduğu varsayımından değil;
insanın kendisiyle yüzleşmekten kaçınma eğiliminden doğar.
Vicdan her zaman otomatik çalışmaz.
Savunma mekanizmaları devredeyken,
insan davranışını durdurmak yerine
benlik algısını korumayı tercih edebilir.
Eğer savunma mekanizmaları devre dışı bırakılabilseydi,
bireysel ve toplumsal hayat köklü biçimde değişirdi.
Zarar yayılmaz, kesilirdi.
İlişkiler suçlama üzerinden değil,
hesap verebilirlik üzerinden yeniden kurulurdu.
Hukuk, sürekli işletilen bir baskı aracı değil;
nadiren başvurulan bir güvenlik ağı olurdu.
Toplumsal iyilik,
kimsenin hata yapmamasıyla değil;
hata yapıldığında sorumluluğun yer değiştirmemesiyle mümkündür.
Vicdanlı olmak, kusursuz olmak değildir;
savunmaya sığınmadan
“Bunu ben yaptım” diyebilecek iç açıklığı sürdürebilmektir.
Helallik bir temizlik ritüeli değildir.
Zarar verildikten sonra başvurulan bir çıkış kapısı hiç değildir.
Zarar sürerken talep edilen helallik,
iyilik değil; dini istismardır.
Başkasının hayatında açılmış bir yara kapanmadan
kimse ahlaki temizlik iddia edemez.
Başkasının ödediği bedel üzerinden
ne vicdan rahatlar
ne de ilahi bir arınma gerçekleşir.
İyilere Düşen
İyilik, sessizce katlanmak değildir.
Anlayış göstermek, zararı normalleştirmek anlamına gelmez.
Bağışlamak, yükü taşımayı kabul etmek değildir.
İyiler için asıl sorumluluk,
zarar verenin savunmasına ortak olmamaktır.
Gerçeği yumuşatmadan tutabilmek,
“Ben buna razı değilim” diyebilmektir.
Sürekli anlayan, sürekli taşıyan, sürekli susan iyilik tükenir.
Tükenen iyilik ya öfkeye dönüşür ya da donukluğa.
Bu da kötülüğün başka bir dolaşım biçimidir.
İyilik, kendini feda etmek değil;
kendini koruyarak sınır koyabilmektir.
Zararı durdurmak,
helallik istenen değil,
helallik gerekmeyecek bir ilişki düzenini savunmaktır.
Gerçek ahlak, helallik istemek zorunda kalmamaktır.
Haftaya başka konuda buluşmak üzere
Hoşça kalın
HANIM DEMİRBAŞ
SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI






















Yorum Yazın