Bazı insanlar “hiçbir şey hissetmiyorum” der.
Bu cümle çoğu zaman bir boşluğu değil, ulaşılamayan bir yoğunluğu anlatır.
Çünkü hissetmemek her zaman yokluk değildir.
Bazen, fazla olanın geri çekilmesidir.
Duygusal donukluk genellikle dramatik bir kırılmayla ortaya çıkmaz.
Hayat devam eder. İnsan konuşur, işine gider, cevap verir, yapılması gerekenleri yapar.
Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir.
Ama içeride bir mesafe oluşur.
Olan biten anlaşılır, kaydedilir, mantıklı bulunur,
yine de bedene değmez.
Sevinç vardır ama içe işlemez.
Üzüntü vardır ama gözyaşına dönüşmez.
Sanki duygular camın arkasındadır.
Görülür, tanınır…
Ama dokunulamaz.
Bu hâl çoğu zaman yanlış okunur.
“Mesafeli”, “soğuk”, “umursamaz” denir.
Oysa mesele ilgisizlik değildir.
Mesele, taşıma kapasitesinin aşılmasıdır.
Duygusal donukluk, duyguların yokluğu anlamına gelmez.
Daha çok, duygularla kurulan temasın geçici olarak askıya alınmasıdır.
Kişi ne hissettiğini bilir
ama his, bedene ve davranışa tam olarak geçmez.
Bu bilinçli bir tercih değildir.
Sistem, aşırı yük altında kendiliğinden şunu yapar:
“Şu an bunu alamam.”
Bu yüzden hem acı veren hem de haz veren duygular aynı anda körelebilir.
İnsan ne iyi hisseder ne kötü.
Daha çok, hiçbir yerdeymiş gibi hisseder.
Tepkiler gecikir, bazen hiç gelmez.
Ama bu, duyguların kaybolduğu anlamına gelmez.
Sadece güvenli bir mesafeye alınmışlardır.
Bazı insanlar “hiçbir şey hissetmiyorum” dediğinde, bu yalnızca başkalarının onlara yakıştırdığı bir hâl değildir.
Kimi zaman kişi de kendini böyle tanımlar.
Kendine kalpsiz der.
Vicdansız olduğunu düşünür.
Gaddar hissettiğini söyler.
Başkası adına sevinemediğini, mutlu olmayı beceremediğini düşünür.
Tepkisizliğini bir eksiklik gibi okur,
sanki içeride olması gereken bir şey yokmuş gibi.
Bu tanımlar çoğu zaman acımasızdır.
Gerçeği anlatmaktan çok, kişinin kendine yönelttiği bir suçlamaya dönüşür.
Oysa burada olan şey kalbin yokluğu değildir.
Aksine, kalbin fazla şey görmüş olmasıdır.
İnsan hissetmez gibi görünür ama çoğu zaman hissettiklerini bedenine kadar indiremez.
Sevinç vardır, içe geçmez.
Üzüntü vardır, akmaz.
Empati vardır ama yüzeye çıkamaz.
Bu yüzden kişi kendini “başkası adına sevinemeyen biri” olarak tanımlar.
Oysa mesele sevinmemek değil,
sevince giden yolu kapatan derin bir yorgunluktur.
“Mutlu olmayı beceremiyorum” der.
Halbuki bazen mutlu olmak, kendini savunmasız bırakmak demektir.
Ve savunmasızlık bir zamanlar güvenli değilse, sistem buna izin vermez.
Travma her zaman büyük ve tekil bir olay değildir.
Bazen çok uzun süre taşınmış şeylerin sonucudur.
Anlatılamayan, karşılanmayan, yatıştırılmayan duyguların birikimidir.
Duyguların güvenli biçimde paylaşılmadığı ortamlarda büyüyen çocuk, zamanla şunu öğrenir:
“Bunu içimde tutmalıyım.”
Yetişkinlikte bu bazen şöyle hissedilir:
İnsan bir an durur.
İçinde tanıdık ama söze gelmeyen bir hüzün belirir.
Bakışı uzaklara kayar.
Kimseye anlatmaz.
Geçmesini bekler.
Bu bir boşluk değildir.
Bu, erken dönemde öğrenilmiş bir korunma biçimidir.
Duygusal donukluk sıklıkla yas ve kayıpla birlikte görülür.
Ama her yas yüksek sesli değildir.
Bazı kayıplar ağlatmaz.
Bazı vedalar donuklukla yaşanır.
Bu, yasın yaşanmadığı anlamına gelmez.
Aksine, yas bazen duyguların tamamına aynı anda temas edemeyecek kadar ağır olduğu noktalarda soğuyarak taşınır.
Donukluk burada inkâr değil, çöküşü erteleyen bir ara alandır.
Ruhun kendine açtığı küçük bir tampon bölge.
Terapötik olarak burada amaç, “yeniden hisset” demek değildir.
Asıl soru şudur:
Bu donukluk neye hizmet ediyor?
Çoğu zaman şu mesajı taşır:
Yük fazla.
Tempo hızlı.
Kayıp sindirilemedi.
Temas güvenli gelmiyor.
Bu hâl kısa süreliyse, ruhsal dengeyi koruyabilir.
Ama uzun sürdüğünde kişi yalnızca başkalarından değil, kendisinden de uzaklaşmaya başlar.
Bu yüzden mesele donukluğu zorla çözmek değil,
onu dinleyebilecek bir alan açabilmektir.
Yavaş temas.
Bedeni zorlamayan fark edişler.
Duyguyu değil, önce zemini güçlendirmek.
Duygusal donukluk kalbin taşlaşması değildir.
Bu, kalbin bir süreliğine geri çekilmesidir.
Bir kusur değil.
Bir arıza değil.
Bir izdir.
Bir şeylerin fazla geldiğini söyleyen sessiz bir işaret.
Ve sessiz işaretler bağırılarak değil,
ancak anlaşıldığında çözülür.
HANIM DEMİRBAŞ
SOSYAL PEDAGOG
BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI






















Yorum Yazın