Hayat bazen tuhaf bir terazidir… Ne kadar dürüstsen o kadar sınanırsın, ne kadar iyiysen o kadar görmezden gelinirsin gibi gelir insana. Sokakta yürürken bile fark edersin bunu; birinin sırasını verirken, birine yol açarken, birine zarar vermemek için kendinden kısarken… İçinden sessizce şu cümle geçer: “Ben neden böyleyim ve neden hep ben kaybediyor gibi hissediyorum?” İşte bu soru, aslında sadece senin değil, bu dünyada kalbi temiz kalmayı seçmiş herkesin ortak yarasıdır. Çünkü bu soru bir zayıflığın değil, incinmiş bir vicdanın sesidir.
İyi insanlar kaybetmez aslında… ama kaybediyormuş gibi hissettirilir. Çünkü bu çağ, hızlı olanın, yüksek sesle konuşanın, kurnaz davrananın kazandığı bir çağ gibi sunulur. Sessizce emek veren, kimseyi kırmamak için kelimelerini tartan, hakkını ararken bile karşısındakini düşünmekten geri duran insanlar bu gürültünün içinde görünmez olur. Görünmez oldukça da değersiz hisseder. Oysa mesele değer değil… mesele algıdır. Gürültü her zaman haklı olanın değil, en çok bağıranın sesini duyurur. Ve ne yazık ki çoğu zaman haklı olanlar susmayı seçtiği için kaybeden tarafmış gibi görünür.
Dünden bugüne değişmeyen bir şey var: İyi insanlar hep vardı. Eskiden mahallede herkesin saygı duyduğu, kapısı çalındığında kimseyi geri çevirmeyen, “ayıp olur” diye kendini ikinci plana atan insanlar… Bugün de varlar. Sadece artık daha yorgunlar. Çünkü eskiden iyilik karşılık bulmasa bile en azından ayıplanmazdı; şimdi ise çoğu zaman “saflık” olarak etiketleniyor. Ve insanın canını en çok da bu yakıyor. İyiliğin küçümsenmesi… Oysa bir insanın saf olması değil, kirlenmemiş olmasıdır asıl mesele. Ama kirli düzen, temiz kalanı hep sorgular.
İyi bir insan düşün… İş yerinde herkese yardım eden, ama terfi zamanı geldiğinde adı unutulan. Ailesi için her fedakârlığı yapan ama en zor anında “sen güçlüsün” denilerek yalnız bırakılan. Dostlarına omuz olan ama kendi düştüğünde kimsenin el uzatmadığını fark eden… İşte o an geliyor o his: “Ben neden hep veren tarafım?” Çünkü iyi insanlar vermeyi bilir ama istemeyi öğrenmemiştir. Çünkü onlar sevgiyi hesaplayarak değil, hissederek yaşar. Ve ne yazık ki bu dünyada en çok istismar edilen şey de karşılıksız verilen duygulardır.
Biraz daha derine inelim… İyi insanlar çoğu zaman “hayır” demeyi ayıp sanır. Birini kırmaktansa kendini kırmayı seçer. Bir tartışmayı büyütmemek için susar ama içinde büyüyen kırgınlığı fark etmez. Herkese anlayış gösterirken, kendine karşı acımasızdır. İşte bu yüzden kaybediyor gibi hisseder… çünkü kendine karşı kazanmıyordur. Kendini savunmadığın her an, aslında kendi değerinden vazgeçmiş olursun. Ve insan en çok kendinden vazgeçtiğinde kaybeder.
Zaman değişti… İnsan ilişkileri hızlandı, duygular yüzeyselleşti, çıkarlar daha görünür oldu. Artık kim ne kadar iyi diye değil, kim ne kadar işine yarıyor diye bakılıyor çoğu zaman. Ve iyi insanlar, fayda sağlayamadıkları an unutulduklarını fark ediyor. İşte en ağır gelen de bu: Değerinin, karakterinle değil, işlevinle ölçülmesi… Oysa iyi insanlar kullanılmak için değil, anlaşılmak için vardır.
Ama burada durup sert bir gerçekle yüzleşmek gerekiyor: Herkes senin gibi düşünmeyecek. Herkes senin kadar vicdanlı olmayacak. Ve en önemlisi… herkes senin iyiliğini hak etmeyecek. İşte iyi insanların en geç öğrendiği ama en çok ihtiyaç duyduğu ders budur. İyiliğini herkese eşit dağıtmak adalet değildir; kendine yapılan en büyük haksızlıktır.
Oysa gerçek şu: Kaybetmiyorsun… sadece yanlış savaşlarda doğru kalmaya çalışıyorsun. Herkesin oyun oynadığı bir yerde dürüst kalmak zor bir seçimdir. Ama bu seni zayıf değil, farklı yapar. Ve evet, bazen farklı olmak yalnız hissettirir. Ama yalnızlık, yanlış insanların kalabalığından daha temizdir. Çünkü kalabalıklar içinde kaybolmaktansa, kendi doğrularınla yalnız kalmak daha onurludur.
Zaman zaman sert konuşmak gerekir… Çünkü bazı insanlar sen iyi oldukça sınırlarını zorlar. Bazıları sen sustukça daha çok konuşur. Bazıları sen affettikçe aynı hatayı tekrar eder. Ve o noktada iyi insanın kendine sorması gereken soru değişmelidir: “Ben neden kaybediyorum?” değil… “Ben neden kendimi korumuyorum?” Çünkü kendini korumayan bir iyilik, zamanla kendine zarar veren bir fedakârlığa dönüşür.
İyilik, güçsüzlük değildir. İyilik, doğru yerde kullanıldığında en büyük güçtür. Ama kontrolsüz iyilik, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıktır. Çünkü başkalarına gösterdiğin anlayışı kendine göstermezsen, en büyük kaybı kendinde yaşarsın. Kendine gösterdiğin saygı, başkalarının sana göstereceği değerin sınırını belirler. Sen kendini ne kadar geri plana atarsan, hayat da seni o kadar geri plana iter.
Ve şunu da kabul etmek gerekir… İyi insanlar bazen gerçekten kaybeder. Fırsatları kaçırır, hak ettiği değeri geç alır, bazen hiç alamaz. Ama onların kaybı geçicidir. Çünkü karakter kaybetmezler. Ve bu dünyada en büyük kazanç, karakterini koruyabilmektir. Para gider, insanlar gider, zaman gider… ama insanın kendine duyduğu saygı giderse, işte o zaman gerçekten kaybetmiş olur.
Yine de… tüm bu yorgunluğun, kırgınlığın, hayal kırıklığının içinde bir gerçek var ki değişmez: Dünya hâlâ iyi insanların omuzlarında dönüyor. Bir çocuğun gülüşünde, bir yabancının uzattığı suda, bir dostun sessiz desteğinde… O küçük ama gerçek iyiliklerde hayat yeniden anlam buluyor. Belki alkışlanmıyorlar, belki manşetlere çıkmıyorlar ama hayatın görünmeyen kahramanları onlar.
Ve şimdi gelelim o sert, nokta atışı gerçeğe:
İyi insanlar kaybetmiyor… sadece yanlış insanlara fazla değer veriyor.
İyi insanlar yenilmiyor… sadece kendilerini son sıraya koyuyor.
İyi insanlar kırılmıyor gibi duruyor… ama en derinden onlar hissediyor.
Ve en acısı şu:
İyi insanlar tükenmiyor aslında… sadece kendilerini unuttukları için eksiliyor.
Ama şunu unutma:
Sen kendini hatırladığın an, kimse seni eksiltemez.
Ve kendini korumayı öğrendiğin gün…
İşte o gün, artık kimse sana kaybeden diyemez.
Kıymetli okurlarım haftaya yeni yazımda buluşmak üzere
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ - YAZAR






















Yorum Yazın