Her yıl Ramazan ayı yaklaşırken aynı cümle yankılanır zihinlerde: “Nerede o eski Ramazanlar…”
Bu cümle bir sitem mi, bir özlem mi, yoksa zamanın acımasız akışına karşı içten bir itiraf mı? Belki hepsi. Çünkü Ramazan yalnızca dini bir zaman dilimi değil; bir ruh hâli, bir toplumsal atmosfer, bir birlikte yaşama kültürüydü.
Peki gerçekten değişen Ramazan mı, yoksa biz miyiz?
Bir zamanlar Ramazan mahalleyle yaşanırdı. Sokakların sesi değişirdi. Fırın önlerinde pide kuyrukları uzar, o sıcacık kokular iftar saatinin yaklaştığını haber verirdi. Çocuklar oruç tutmaya heves eder, yarım gün bile dayansalar büyük bir gurur yaşardı. İftar sofraları kalabalık olurdu; dedeler, nineler, komşular aynı masada buluşurdu. Sofrada çeşit azdı belki ama sohbet çoktu. Davul sesi sahurun habercisiydi. O tok ve ritmik ses yalnızca bir uyanma çağrısı değil, bir geleneğin devam ettiğinin işaretiydi. Sahura kalkmak bir görev değil, küçük bir şenlik gibiydi. Çayın buharı, uykulu gözler, hafif bir tebessüm… Hepsi bir bütünün parçasıydı.
Bugün ise hayat çok daha hızlı, çok daha bireysel. İftar sofraları hâlâ kuruluyor ama çoğu zaman ekranlar eşlik ediyor bize. Aynı masada otururken bile başka dünyalara dalıyoruz. Paylaşım sürüyor ama dijitalleşmiş bir biçimde: Fotoğraflar, hikâyeler, paylaşımlar… Manevi bir atmosfer bazen görünürlük kültürünün gölgesinde kalabiliyor. Eski Ramazanların belki de en güçlü tarafı mahalle ruhuydu. Komşuya tabakla yemek götürmek doğal bir davranıştı. İhtiyaç sahibinin kim olduğu bilinirdi. Kapılar çalınır, sofralar birleşirdi.
Bugün büyük şehirlerde yan dairede kimin yaşadığını bilmeden yıllar geçirebiliyoruz. Fiziksel yakınlık artarken duygusal mesafe büyüyor. Toplumsal temas azaldıkça Ramazan’ın kolektif ruhu da zayıflıyor.
Geçmişte imkânlar sınırlıydı. Sofralar daha mütevazıydı ama bereket duygusu daha yoğun hissedilirdi. Azla yetinmenin huzuru vardı. Bugün çeşit bol, sofralar zengin; fakat bazen şükür duygusu o oranda derinleşmiyor. Bolluk arttıkça tatmin azalabiliyor.
Ramazan aslında bir arınma ayı. Tüketimi azaltma, nefsi terbiye etme, fazlalıklardan kurtulma zamanı. Ancak modern hayatın tüketim kültürü, bu sadeleşme çağrısıyla çelişiyor. İftar menüleri yarışıyor, mekanlar dolup taşıyor, kampanyalar artıyor. Maneviyatın yerine zaman zaman gösteriş geçebiliyor. Belki de en büyük fark zaman algısında. Eskiden iftarı beklemek başlı başına bir deneyimdi. Dakikalar ağır ağır ilerlerdi. Şimdi ise günler hızla akıyor. Ramazan başlıyor ve fark etmeden bitiyor.
Hız çağında yaşıyoruz. Beklemek zor, sabretmek zor, durmak zor. Oysa Ramazan biraz da yavaşlamaktır. Kendine dönmektir. Gün içinde birkaç dakika bile olsa iç muhasebe yapmaktır. Açlık sadece mideyi değil, ruhu da terbiye eder.
Eski Ramazanları özlerken aslında biraz da çocukluğumuzu özlüyoruz. O günlerdeki heyecanı, masumiyeti, saf sevinci… Büyüklerimizin koruyucu gölgesini. Çocukken Ramazan daha büyülüydü çünkü dünya daha basitti. Bugün sorumluluklarımız arttı, kaygılar çoğaldı, hayat karmaşıklaştı. Bu yüzden Ramazan’ın o büyülü havasını yakalamak zorlaşıyor olabilir. Yine de şunu kabul etmek gerekir: Her dönem kendi Ramazanını yaşar. Bugün yardım kampanyaları daha geniş kitlelere ulaşıyor. Teknoloji sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir ihtiyaç sahibine destek olabiliyoruz. Dayanışma biçimi değişti ama tamamen yok olmadı.
Demek ki mesele “eskisi daha iyiydi” demekten çok, özü koruyabilmekte. Ramazan’ın ruhu; paylaşmak, empati kurmak, sabretmek, şükretmek ve arınmaktır. Bu değerleri yaşatabildiğimiz sürece zamanın değişmesi her şeyi silmez.
Belki de asıl soru şu:
Biz gerçekten Ramazan’ı yaşamaya niyet ediyor muyuz? Telefonu bir kenara bırakıp sofraya odaklanabiliyor muyuz?
Komşumuzun kapısını yeniden çalabiliyor muyuz? Bir ihtiyaç sahibini incitmeden sevindirebiliyor muyuz? Çünkü Ramazan bir dekor değil, bir bilinçtir. Bir takvim yaprağı değil, bir iç hâlidir. Eski Ramazanları ararken belki de yapmamız gereken şey geçmişe dönmek değil; bugünü daha bilinçli yaşamak. Çocuklarımıza o heyecanı aktarabilmek. Sofralarımızı sadece yemekle değil, sohbetle doldurabilmek. Gökyüzünde aynı hilal doğuyor. Ezan aynı vakitte okunuyor. Ayetler aynı derinlikle yankılanıyor.
Değişen zaman olabilir.
Ama Ramazan’ın ruhu, onu yaşatmak isteyenlerin kalbinde hâlâ yer bulur.
Ve belki de en samimi soru şu:
Eski Ramazanlar nerede değil…
Biz o eski hissin neresindeyiz?
Haftaya yeni bir yazıda buluşmak üzere hoşçakalın
SABİHA ÜNAL
YAZAR






















Yorum Yazın