Sanat, insanlığın kendini anlatma biçimiydi. Mağara duvarlarına çizilen ilk şekilden bugünün dijital ekranlarına kadar uzanan o uzun yolculukta sanat, hep bir tanıklık görevi üstlendi. Acıya, aşka, savaşa, yalnızlığa, isyana… İnsan ne yaşadıysa, sanat onun izini tuttu. Bugün ise o izler silikleşiyor. Çünkü sanat artık yaşanmıyor; tüketiliyor.
Tüketmek, çağımızın en güçlü fiili. Yiyoruz, içiyoruz, izliyoruz, dinliyoruz, kaydırıyoruz. Aynı hızla sıkılıyor, aynı hızla unutuyoruz. Bu tüketim kültürü yalnızca eşyaları değil, duyguları, düşünceleri ve en sonunda sanatı da içine aldı. Sanatın zamana yayılan, insanı dönüştüren doğası; yerini anlık hazlara, hızlı beğenilere ve geçici görünürlüğe bıraktı.
Bir sergi salonuna girin. İnsanlar eserlerin önünde durmuyor; önünden geçiyor. Bir tabloya bakmak, onunla göz göze gelmek değil; onunla fotoğraf çekilmek önemli. “Oradaydım” demek, “anladım” demekten daha kıymetli hale geldi. Sanat, deneyim olmaktan çıkıp kanıt haline dönüştü. Görmek değil, göstermek çağındayız. Edebiyat da bu tüketimden payını aldı. Romanlar kısaldı, cümleler sadeleşti, derinlik riskli bulunmaya başlandı. Okur yorulmasın, düşünmesin, zorlanmasın diye metinler törpülendi. Oysa edebiyat biraz yorar. Bir insanı kendisiyle baş başa bırakır. Rahatsız eder, sorular sorar, bazen cevap bile vermez. Ama biz cevapsızlığa tahammül edemiyoruz artık. Her şey net olsun, hızlı olsun, çabuk bitsin istiyoruz.
Müzik… Belki de en hızlı tüketilen sanat dalı. Şarkılar listeler için yapılıyor, algoritmalar için yazılıyor. İlk on saniyede yakalamayan şarkı eleniyor. Nakarat öne çekiliyor, duygu kısaltılıyor. Bir şarkının büyümesi için zamana ihtiyacı var oysa. Defalarca dinlenmeye, hayatın bir anına eşlik etmeye… Ama kimsenin vakti yok. Bir sonraki şarkı çoktan sırada. Sinema ve dizi dünyası da farklı değil. Her platform yeni içerik istiyor. Daha fazla, daha hızlı, daha çok. Senaryo derinliği yerini formüllere bırakıyor. İzleyici sıkılmasın diye risk alınmıyor. Çünkü bu çağda en büyük korku, izleyicinin başka bir ekrana kaçması. Sanat, izleyiciyi tutmak zorunda kalan bir esire dönüşüyor.
Bu noktada sanatçının durumu daha da trajik. Sanatçı artık yalnızca üretmekle değil, kendini pazarlamakla da yükümlü. Sürekli görünür olmak, paylaşmak, anlatmak zorunda. Sessizlik lüks, geri çekilmek risk. Oysa bazı eserler sessizlikte olgunlaşır. Bazı fikirler zaman ister. Ama piyasa zaman tanımaz. Algoritma sabretmez.
Ve biz… Sanatın bu hale gelmesinde bizim payımız büyük. Zor olanı değil, kolay olanı seçiyoruz. Bizi sarsan değil, oyalayan eserleri tercih ediyoruz. Sanat bize ayna tuttuğunda yüzümüzü çeviriyoruz. Çünkü aynada gördüğümüz şeyle yüzleşmek istemiyoruz. Oysa sanat tam da bunun için vardır: insanı kendine göstermek için.
Tüketilen sanat, aslında tüketilen insanın sonucudur. Dikkati dağılmış, derinliği aşınmış, her şeyi hızla yaşayıp hızla unutan insanın… Sanat bu çağda hâlâ direnmeye çalışıyor. Hâlâ “dur” diyen, “bak” diyen, “hisset” diyen eserler var. Ama onların sesi gürültüde kayboluyor.
Belki de mesele sanatı kurtarmak değil. Belki mesele, sanata yeniden zaman ayırmayı öğrenmek. Bir tablo karşısında durmayı, bir kitabı acele etmeden okumayı, bir şarkıyı baştan sona dinlemeyi… Sanatla bir ilişki kurmayı. Onu tüketilecek bir şey değil, yaşanacak bir alan olarak görmeyi.
Çünkü sanat tükendiğinde, geriye yalnızca gürültü kalır. Gürültü ise insanı beslemez, iyileştirmez, dönüştürmez. Gürültü sadece unutturur. Ve unutmak, insanın kendine yaptığı en büyük kötülüktür.
Sanat, hatırlamaktır. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, ne hissettiğimizi hatırlamak… Eğer sanatı tüketmeye devam edersek, en sonunda hatırlayacak bir şeyimiz de kalmayacak.
SABİHA ÜNAL
YAZAR


























Yorum Yazın