Bir zamanlar iş dünyasında itibar, nasırlı ellerle, uykusuz gecelerle ve yılların süzgecinden geçmiş tecrübeyle kazanılırdı. Birinin "ustalığı" veya "müdürlüğü", kağıt üzerindeki bir ibareden ziyade, odasına girildiğinde hissedilen bir ağırlıktı. Bugün ise bambaşka bir manzara var: LinkedIn profillerinde karakter sınırını zorlayan, okurken nefes tüketen, içinde en az üç İngilizce kelime barındırması farz olan o parıltılı ünvanlar... Peki, ne ara işimizi yapmaktan çok, işimize verdiğimiz isimle ilgilenir olduk? Bu "ünvan enflasyonu" bize neyi anlatıyor?
İktisatta bir kural vardır: Bir şeyin miktarı kontrolsüzce artarsa, değeri düşer. Bugün iş dünyasında tam olarak bu yaşanıyor. Şirketler, çalışanlarına hak ettikleri maaş zamlarını veya sosyal hakları veremediklerinde, onlara şık birer "teselli ikramiyesi" sunuyorlar: Yeni bir ünvan.
Dün "Satış Elemanı" olan bir gencin bugün "Strategic Account Engagement Lead" olarak uyanması, cebindeki parayı artırmıyor belki ama egosuna geçici bir pansuman yapıyor. Bu, modern çalışma hayatının en büyük illüzyonlarından biri. "Hollow Titles" yani içi boş ünvanlar, düşük ücretlerin ve verimsiz çalışma koşullarının üzerine örtülen kadife bir örtü haline geldi. İnsanlar, unvanları uzadıkça yetkinliklerinin de arttığına dair bir sanrıya hapsoluyor.
Şirket hiyerarşilerindeki bu şişkinlik, aslında büyük bir yönetim zafiyetinin de habercisi. Herkesin "Direktör", "Head of..." veya "Global Lead" olduğu bir ofis ikliminde, asıl işi mutfakta kimin pişirdiği meçhul kalıyor. Sorumluluğun bu kadar çok etikete bölündüğü yerde, hata yapıldığında kimse o ünvanın ağırlığını üstlenmiyor. Daha da ilginci, bu ünvanların "mistik" bir dile bürünmesi. Eskiden ne iş yaptığını sorduğunuzda "Muhasebeciyim" diyen birinden ne bekleyeceğinizi bilirdiniz. Şimdi "Financial Happiness Catalyst" (Finansal Mutluluk Katalizörü) cevabını aldığınızda, karşınızdakinin fatura mı kestiğini yoksa yoga mı yaptırdığını anlamak için bir sözlüğe ihtiyaç duyuyorsunuz. Kelimeler ağırlaştıkça, yapılan işin somut karşılığı hafifliyor.
Bu çılgınlığın altında yatan asıl neden, dijital çağın getirdiği "görünme" ve "onaylanma" arzusudur. Sosyal medya profillerimiz, bizim modern zaman vitrinlerimiz. O vitrine ne kadar çok "Senior", "Executive" veya "Guru" etiketi koyarsak, o kadar değerli olduğumuzu sanıyoruz. Ancak burada hayati bir tehlike var: Kişinin kimliğini tamamen mesleki sıfatı üzerine inşa etmesi. Eğer varlığınızı sadece size verilen o geçici kartvizit üzerine kurarsanız, o kartvizit elinizden alındığında –ki emeklilik, istifa veya işten çıkarılma ile bir gün mutlaka alınacaktır– geriye devasa bir hiçlik kalır. "Ben kimim?" sorusuna "Ben filanca şirketin bölge müdürüyüm" dışında bir cevap veremeyen insan, aslında en büyük unvansızlığı yaşıyordur.
Tarihe dönüp baktığımızda, iz bırakanların hiçbirinin ünvan peşinde koşmadığını görürüz. Mimar Sinan’ın isminin önünde kaç tane "Lead Architect Specialist" ibaresi vardı? Ya da Einstein, LinkedIn profilini "Global Physics Visionary & Content Creator" diye mi güncellerdi? Onlar yaptıkları işin büyüklüğüyle anıldılar, işlerine verdikleri cafcaflı isimlerle değil. Gerçek otorite, bir ünvana ihtiyaç duymaz. Gerçek uzmanlık, üç paragraflık bir imzayla değil, masaya koyduğu çözümle belli olur.
Son Söz:
Kartvizitlerinizdeki kelime sayısını azaltıp, ruhunuzdaki ve zihninizdeki birikimi artırmadığınız sürece; o havalı ünvanlar sadece dijital birer gürültüden ibaret kalacaktır. Dünya, sizin kendinize ne dediğinizle değil, başkalarının hayatında neyi değiştirdiğinizle ilgileniyor. Sıfatlarınızdan soyunduğunuzda geriye "iyi bir insan" ve "işinin ehli bir usta" kalıyorsa, asıl en büyük ünvan budur.
SABİHA ÜNAL
YAZAR






















Yorum Yazın