Bir zamanlar vicdan dediğimiz şey, insanın kendi içine dönüp kendisiyle hesaplaştığı o sessiz alandı. Kimsenin alkışlamadığı bir iyilik, kimsenin görmediği bir fedakârlık, kimsenin bilmediği bir pişmanlık… Hepsi vicdanın görünmez defterine yazılırdı. Şimdi ise o defter, sanki çevrimiçi bir platforma taşınmış gibi. Duygularımızı, tepkilerimizi, hatta ahlaki duruşumuzu bile dijital vitrinlerde sergiliyoruz. Artık bir acıyı yaşanmadan önce izliyoruz. Bir felaketi hissetmeden önce paylaşımını görüyoruz. Gündem olan her olay karşısında hızla taraf oluyor, hızla öfkeleniyor, hızla unutuyoruz. Dijital çağın en belirgin özelliği hız; fakat vicdan hızla değil, derinlikle çalışır. Bir şeyi gerçekten anlamak için durmak gerekir. Oysa biz durmuyoruz, kaydırıyoruz.
Sosyal medya, duyguların dolaşım hızını artırdı. Bir haksızlık saniyeler içinde milyonlara ulaşıyor. Bu büyük bir güç. Ama aynı zamanda büyük bir yüzeysellik riski. Tepkilerimiz çoğu zaman düşünceden değil, reflekslerden doğuyor. Bir etiketi kullanmak, bir paylaşımı yeniden yayımlamak, birkaç cümlelik bir öfke mesajı yazmak… Bunlar vicdanın ifadesi mi, yoksa anlık rahatlama biçimi mi? Dijital dünyada iyilik de görünür olmak zorunda kalıyor. Yardım kampanyaları, bağış dekontları, dayanışma fotoğrafları… İyilik elbette yayılmalı; ancak gösterilmeyen iyilik değersiz mi sayılıyor artık? Bir şeyi paylaşmadığımızda, sanki hiç yapmamışız gibi hissediyoruz. Oysa vicdan, tanık aramaz. İçten gelen bir sorumluluk duygusudur; alkışla beslenmez.
Bir diğer mesele ise linç kültürü. Dijital kalabalıkların öfkesi çoğu zaman yargısız infaza dönüşüyor. Bir hata, bir cümle, bir eski paylaşım… Anında mahkeme kuruluyor, hüküm veriliyor, ceza kesiliyor. Empati yerini sertliğe bırakıyor. Oysa vicdan, adaletle birlikte yürür; bağırarak değil, anlayarak güçlenir. Hata karşısında yok etmeyi değil, düzeltmeyi seçer. Sürekli maruz kaldığımız acı görüntüler ve kriz haberleri ise başka bir tehlike doğuruyor: duyarsızlaşma. İlk başta kalbimizi sarsan olaylar, zamanla sıradanlaşıyor. Çünkü insan zihni kendini korumak için mesafe koyuyor. Ama bu mesafe arttıkça, vicdanın sesi kısılıyor. Bir trajedi daha, bir mağdur daha, bir kriz daha… Ve biz bir sonraki içeriğe geçiyoruz.
Yine de dijital dünya bütünüyle karanlık değil. Tam tersine, doğru kullanıldığında vicdanı büyütebilecek bir alan. Bir çocuğun tedavisi için başlatılan kampanyanın kısa sürede sonuç vermesi, bir haksızlığın görünür kılınması, bir kaybın binlerce insan tarafından paylaşılması… Bunlar kolektif vicdanın yeni tezahürleri. Teknoloji, kalbi büyütebilir de küçültebilir de. Belirleyici olan niyet.
Belki de asıl soru şu: Ekran kapandığında biz kimiz? Beğeni gelmediğinde de doğruyu savunabiliyor muyuz? Kimse görmediğinde de yardım edebiliyor muyuz? Yoksa vicdanımız, Wi-Fi bağlantısına mı bağlı?
Vicdanın dijitalleşmesi, insanın dönüşümünün bir parçası. Ama unutmamak gerekir ki insan kalbi hâlâ analog çalışıyor. Temas istiyor, göz teması istiyor, gerçek bir “nasılsın?” sorusunu istiyor. Dijital dünya bizi birbirimize bağlarken, aramıza görünmez mesafeler de koyabiliyor. Belki de yapmamız gereken şey, teknolojiyi suçlamak değil; kendi iç sesimizi yeniden güçlendirmek. Tepki vermeden önce düşünmek, paylaşmadan önce hissetmek, yargılamadan önce anlamaya çalışmak… Çünkü gerçek vicdan, görünür olmasa da vardır. Sessizdir ama etkilidir. Ve en önemlisi, internetsiz de bağlanır.
Dijital çağda insan kalabilmek, belki de en büyük ahlaki meydan okumamızdır.
SABİHA ÜNAL
YAZAR






















Yorum Yazın