Bir zamanlar mahallelerin kendilerine has, sakin ve insana derin bir güven veren ritmi vardı. Her sokağın tam ortasında duran, ne tam göğe yükselen ne de yerin dibine batan, bu ülkenin asıl yükünü taşıyan görünmez bir omurga mevcuttu. Biz ona "orta sınıf" derdik. Ne yatları, katları olan zenginler kadar dertsiz ve tasasızdı ne de günü kurtarmaya çalışan yoksullar kadar çaresiz ve boynu bükük. Öğretmen hanımın akşamdan hazırladığı jilet gibi ütülü önlüğü, bakkal amcanın akşamüstü dükkanının önünü süpürürken çıkardığı o huzur veren ses, pazar sabahları kapı önünde kova ve süngerle neşeyle yıkanan o ilk sıfır kilometre beyaz sedan araba orta sınıftı. Komşunun çocuğu üniversiteyi kazandığında tüm mahallenin kendi evladı kazanmış gibi sevinmesi, yaz tatilinde akrabalarla bölüşülen o mütevazı Akdeniz pansiyonundaki neşeli kahkahalar hep bu sınıfın harcıydı. Hem gerçekleştirebileceğine inandığı güzel, makul hayalleri vardı hem de ayakları yere sağlam basardı. Toplumu bir arada tutan, yukarıdakilerin kibri ile aşağıdakilerin öfkesini yumuşatan gizli bir yapıştırıcıydı o. Kendi küçük, korunaklı dünyasında akşam ajansını izlerken çayını yudumlar, halısına batan güneşe bakar ve "Çok şükür, bu ay da bitti" diyerek başını yastığa huzurla koyardı. Ancak zamanla bir şeyler oldu; bir yerlerde bir vida gevşedi, bir dişli kırıldı ve o koca omurga, arkasında büyük bir gürültü bile bırakmadan, adeta parmak uçlarında yürüyerek sahneyi terk etmeye başladı.
Zamanın çarkları hızla dönerken, değişen dünya dengeleri o eski korunaklı kalelerin surlarında derin gedikler açtı. Orta sınıf üzerine çöken bu yükü ilkin fark edemedi; "geçici bir dönemdir, her kışın bir baharı vardır" diyerek kemerleri biraz daha sıktı, pazar filesini biraz daha küçük doldurdu, kasaptan eti gramla almaya başladı. Fakat o kemerde delik açacak yer kalmadığında gerçeğin soğuk ve çıplak yüzüyle hayli sert bir biçimde karşılaştı. Eskiden bir memur maaşıyla, bilemediniz otuz yılın emeği olan bir emeklilik ikramiyesiyle başını sokacak bir ev sahibi olmak, çocuk evlendirmek olağan bir hayat doğrusuyken; bugün bir ev alabilmek neredeyse piyangodan büyük ikramiyenin vurmasıyla eşdeğer bir hayale dönüştü. Eskinin o gururlu orta sınıfı, şimdilerde maaşının yarısından fazlasını sadece bir çatı altında oturabilmek için kiraya verirken, ev sahibinin "Almanya’dan oğlum gelecek" ya da "Kızım evleniyor" bahanelerine karşı elinde kira kontratıyla kara kara düşünen mahcup insanlara dönüştü. Üstelik bu erozyon sadece maddi varlıkları değil, yıllarca göz nuru dökülen manevi değerleri de vurdu. Eskiden dirsek çürütüp üniversite bitirmek, hayata önde başlamanın ve ailesini gururlandırmanın mutlak garantisiyken, şimdilerde iki diploma sahibi, dil bilen gencecik çocuklar bir kafede barista olarak çalışırken "Kahveniz yulaflı sütle mi olsun?" sorusunun arkasına koca bir ömrün emeğini gizliyor. Diploma artık sınıfsal bir basamak değil, işsizlik kuyruğunda beklerken elde kalan hüzünlü bir hatıradan ibaret.
Bu keskin inişi ne kendine ne de çevresine yakıştıramayan, kabullenmek istemeyen halkımız, standardını ve en önemlisi o dillere destan saygınlığını koruyabilmek adına sessiz bir mücadeleye girişti. Nakit paranın yetmediği yerde kredi kartlarının o sihirli dünyasına sarıldı, maaş kartından diğer kartın borcunu kapatma sanatında usta birer cambaza dönüştü. "Biz aslında fakirleşmiyoruz, sadece hayatı on iki takside bölüyoruz" avuntusu, modern orta sınıfın yeni yaşam felsefesi haline geldi. Hafta sonları çocukların gönlü olsun diye gidilen o kalabalık alışveriş merkezleri, ayda bir kez zar zor çıkılan ve fotoğrafları "her şey yolunda" mesajı vermek için sosyal medyada paylaşılan o zorlama lokanta ziyaretleri, aslında içeride kopan fırtınaları gizleme çabasından başka bir şey değil. Bu haliyle yeni orta sınıf, geminin su aldığını bildiği halde melodiyi ilk bozan olmak istemeyen o eski hikayelerdeki mağrur müzisyenleri andırıyor. Eskiden geleceğe dair uzun vadeli planlar yapıp kenara çeyrek altın koyabilen bu güzel insanlar, artık sadece bir sonraki ayın kredi kartı ekstresini nasıl kapatacağını düşünüyor. Çocuğunu mahalledeki devlet okuluna güvenle gönderemediği için yemeyip içmeyip, kendi üstünden başından kısıp özel okul taksiti ödeyen anne babaların omuzlarındaki yük her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Sinemaya gitmenin, bir bardak dışarıda kahve içmenin lüks; vitrinde beğenilen güzel bir montu almanın ise vicdan azabına dönüştüğü bu yeni düzende, işlerin ters gideceği tek bir ay, tüm o düzeni yerle bir etmeye yetiyor.
Nihayetinde bu halkın güzel omurgası bağırıp çağırarak, sokaklara dökülüp öfkesini kusarak gitmedi. Sessizce, mutfak masasında gece yarıları hesap kitap yaparken, markette kimseye çaktırmadan arkasını çevirip etiket fiyatına bakarken, kasabın önünden geçerken başını öte yana çevirirken kayboldu. Çocuğunun hevesle istediği o oyuncağı ya da şık ayakkabıyı "haftaya bakarız güzelim" diyerek hüzünle geçiştirirken, kendi eskiyen ceketini birkaç yıl daha giymeye karar verirken görünmez oldu. Kendi içine çekildi ve geride sadece buruk bir nostalji bıraktı. Bugün kendimizi her ne kadar temiz kıyafetlerin ve parıltılı telefon ekranlarının arkasına saklasak da, iki uçlu bir makasın tam ortasında sıkışmış durumdayız; bir taraf çok yukarılara tırmanırken, diğer tarafın safı iyice sıklaşıyor. Yine de bu gidiş sadece bir yok oluşun değil, aynı zamanda asil bir direnişin hikayesidir. Çünkü bu toprakların insanı, cebindeki parası azalsa da ruhundaki zarafeti, evine gelen misafire gösterdiği o güler yüzü ve umudunu kolay kolay kaybetmek istemiyor.
Akşam eve dönerken fırından yükselen o taze ekmeğin sıcak kokusunda, komşunun açık penceresinden sokağa sızan o tanıdık çay buğusunda ya da dostlarla paylaşılan bir bardak demli çayın sıcaklığında, o eski orta sınıfın tok, mağrur ve temiz ruhu hâlâ bir yerlerden bize göz kırpıyor. Belki o beyaz sedan arabalar artık uzak birer rüya, belki o dertsiz pazar sabahları bir daha geri gelmeyecek; fakat mutfakta çorba kaynadığı, masanın etrafında toplanıp birbirimizin yüzüne sevgiyle, güvenle bakabildiğimiz sürece en büyük zenginlik hâlâ bizim ellerimizdedir.
Unutmayalım ki, asıl fakirlik cepteki paranın bitmesi değil, kalpteki umudun ve insani zarafetin tükenmesidir; paranın satın alamadığı tek şey, bir akşam vakti sevdiklerinle aynı sofrada paylaştığın o huzurlu esenliktir.
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ YAZAR























Yorum Yazın