Modern toplum, yalnızca teknolojik araçlar ve iletişim biçimleriyle değil; zaman algısı üzerinden de köklü bir dönüşüm yaşamaktadır. Bu dönüşümün merkezinde yer alan olgu ise “hız kültürü”dür. Hız, artık yalnızca ulaşımın, üretimin ya da iletişimin bir niteliği değil; bireyin düşünme biçimini, algı kapasitesini ve anlam kurma süreçlerini belirleyen temel bir kültürel norm hâline gelmiştir. ÜHız kültürü, modern bireyi sürekli olarak daha kısa sürede daha fazla şeye maruz bırakan bir yapı üretir. Bu yapı içerisinde düşünme, sindirme ve eleştirel değerlendirme gibi zihinsel süreçler, verimsiz ve zaman kaybettirici eylemler olarak konumlandırılır. Oysa düşünme, doğası gereği yavaş, katmanlı ve süreklilik isteyen bir süreçtir. Bu bağlamda hız kültürü ile derin düşünce arasında yapısal bir gerilim bulunmaktadır.
Düşünsel yüzeyselleşme tam da bu gerilim hattında ortaya çıkar. Yüzeyselleşme, bireyin bilgiye ulaşamamasından değil; bilgiyle kurduğu ilişkinin parçalı, bağlamsız ve hız odaklı olmasından kaynaklanır. Dijital çağda bilgi bolluğu, paradoksal biçimde anlam yoksunluğunu beraberinde getirmiştir. Bilgi, hızla tüketilen bir nesneye dönüşmüş; düşünce ise bu tüketim döngüsünün içinde işlevini yitirmiştir.
Günümüzde metinler okunmaktan çok taranmakta, kavramlar derinlemesine tartışılmaktan ziyade etiketlenmektedir. Sosyal medya ve dijital platformlar, düşünsel üretimi kısa, çarpıcı ve anlık tepkiler üzerinden teşvik ederken; süreklilik, tutarlılık ve derinlik gibi entelektüel değerleri geri plana itmektedir. Bu durum, bireylerin fikir sahibi olmaktan çok pozisyon sahibi olmalarına yol açmaktadır.
Hız kültürünün düşünsel düzlemdeki en önemli sonuçlarından biri, eleştirel düşünme kapasitesinin zayıflamasıdır. Eleştirel düşünme, yalnızca bilgiye sahip olmayı değil; bilgiyi karşılaştırmayı, sorgulamayı ve bağlamı içerisinde değerlendirmeyi gerektirir. Oysa hız çağında birey, bilgiyi analiz etmek yerine ona hızla tepki vermeye yönlendirilir. Tepki, düşünmenin yerini aldığında; anlam yerini kanaate, kanaat ise çoğu zaman önyargıya bırakır.
Bu süreç aynı zamanda duyguların düşüncenin önüne geçmesine zemin hazırlar. Hızlı tüketilen içerikler, güçlü duygusal tepkiler üretmeye odaklanır: öfke, korku, hayranlık, linç. Duygusal yoğunluk arttıkça düşünsel derinlik azalır. Böylece kamusal alan, rasyonel tartışmadan uzaklaşarak duygusal kutuplaşmanın hâkim olduğu bir zemine dönüşür.
Hız kültürü, zamanla yüzeyselliği normalleştirir. Uzun metinler “zahmetli”, derin analizler “gereksiz”, düşünsel çaba ise “elitist” olarak algılanmaya başlanır. Bu algı, entelektüel emeği değersizleştirirken; hızlı ve kolay tüketilebilir olanı yüceltir. Sonuç olarak bilgi, bilgelikten; fikir, sorumluluktan koparılır. Öte yandan hız kültürü, bireyin zamanla kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. “Şimdi” kutsallaştırılırken; geçmiş deneyimler ve gelecek perspektifleri anlamını yitirir. Bu durum, düşüncenin tarihsel ve toplumsal bağlamdan kopmasına neden olur. Bağlamını yitiren düşünce ise derinleşemez; yalnızca tekrar eder.
Düşünsel yüzeyselleşme, bu anlamda bireysel bir zayıflık değil; yapısal ve kültürel bir sorundur. Sistem, hızlı tüketen, hızlı tepki veren ve derinlemesine sorgulamayan bireyler üretme eğilimindedir. Çünkü sorgulayan zihin, mevcut düzeni rahatsız eder. Derin düşünce ise yalnızca entelektüel bir faaliyet değil; aynı zamanda özgürlük talebidir. Bu noktada yavaşlamak, pasif bir geri çekilme değil; bilinçli bir tercih ve entelektüel bir direniş biçimi olarak okunmalıdır. Bir metni acele etmeden okumak, bir fikri hemen hükme bağlamamak, belirsizlikle birlikte düşünebilmek… Tüm bunlar hız kültürüne karşı geliştirilebilecek düşünsel reflekslerdir.
Sonuç olarak hız kültürü, yalnızca hayatı hızlandırmamakta; anlamı inceltmekte, düşünceyi sığlaştırmakta ve zihni sürekli meşgul ederek onu düşünemez hâle getirmektedir. Asıl soru artık şudur:
Bu kadar hızın içinde, düşünmeye yer kalacak mı?
Yoksa düşünce, hızın gürültüsü içinde sessizce kaybolacak mı?
SABİHA ÜNAL
YAZAR






















Yorum Yazın