Bazı insanlar vardır, hayatınızın belli bir döneminde karşınıza çıkarlar. Belki o gün bunun farkına varmazsınız. Hatta zaman zaman kızarsınız, söylenirsiniz, ‘Bu adam neden böyle yapıyor?’ dersiniz. Ama yıllar geçer, yaşınız ilerler, meslekte biriktirdiklerinize dönüp bakarsınız ve o insanın hayatınızdaki yerini daha iyi anlarsınız. İşte Celal Korkut benim hayatımda böyle bir isimdir. Celal abiyle yollarımız yıllar önce kesişti. O yıllarda Hürriyet Gazetesi’ne Çapa muhabiri aranıyordu. Ben de genç, heyecanlı ve gazeteciliğe gönülden bağlı bir muhabirdim. Bir şekilde yolumuz Celal abiyle kesişti ve beni Hürriyet Gazetesi’ne aldırdı. Ortadoğu Gazetesi’nden istifa etmiştim ve o gün benim için yeni bir kapı açılmıştı. Ama o kapının ardında beni neyin beklediğini henüz bilmiyordum. İlk işe başladığımda muhabir arkadaşlar beni bir kenara çekip. ‘Allah yardımcın olsun…’ dediler. Ardından da eklediler… ‘Celal Korkut korkutan biridir. Onunla çalışmak çok zor.’ Doğrusu ilk günlerde ben de onların ne demek istediğini anlamaya başladım. Celal abi işinde son derece titizdi. Haberi yarım istemezdi.Eksik bilgi istemezdi. ‘Bitti’denilen haberin bile yeniden araştırılmasını isterdi. Bir olay yerine gittiğimizde, olayın görünen kısmıyla yetinmemizi istemezdi. Telsizden sesini duyduğumuz anda hepimiz toparlanırdık. ‘Alfa 2… Alfa 8…’ Bu iki kelime bizim için adeta bir gazetecilik şifresiydi. Celal abi konuşuyorsa, daha işimiz bitmemiş demekti. Ben Çapa’da görev yapıyordum. O dönem gazetecilik bugünkü gibi değildi. Cep telefonu yoktu. İnternet yoktu. Sosyal medya yoktu. Bir haberin peşine düştüğünüzde gerçekten haberin peşinden koşardınız.
Olay yerine gider, insanlarla konuşur, komşuları dinler, esnafın kapısını çalar, bazen saatlerce beklerdik. Ve Celal abi bütün bunların eksiksiz yapılmasını isterdi. İlk zamanlar içimden çok kızardım. ‘Bu adam neden bu kadar baskı yapıyor?’ diye düşünürdüm. Hatta bazen olay yerinde beklerken kendi kendime söylenirdim… ‘Ya şu kalp krizinden ölen kadının neyini bekliyorum? Haber belli. Kadın kalp krizinden ölmüş…’ Ama gazetecilikte görünen ile gerçek her zaman aynı değildir. Bir süre sonra o olayın altında cinayet çıktığını öğrenirdim. İşte o zaman Celal abinin neden bizi saatlerce olay yerinde tuttuğunu anlardım. Meğer o, bizim görmediğimizi görüyormuş. Bizim düşünmediğimizi düşünüyormuş. Bizim ’tamam’ dediğimiz yerde onun için haber daha yeni başlıyormuş. Bugün geriye dönüp baktığımda, o baskının aslında bir gazetecilik terbiyesi olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Celal abi iş konusunda sertti. Ama insan konusunda öyle değildi. İşler tam teşekküllü bir şekilde toplandıktan sonra muhabirlerinin yanına gelir, bir abi şefkatiyle yaklaşırdı. Sorunlarımızı dinlerdi. Halimizi hatırımızı sorardı. O sert şefin altında, aslında muhabirlerini düşünen bir abi vardı. Bunu özellikle yılbaşlarında daha iyi hissederdik. Çapa’da görev yaptığım günlerden birinde yine geldi. Elinde poşetler vardı. Poşetlerin içinde çikolatalar, yiyecekler ve yeni yıl hediyeleri… Önce bize uğrar, hediyelerimizi verir, sonra evine giderdi. Düşünün… Gün boyunca telsizden bağıran, haberi eksik bırakmayan, muhabirinin peşini bırakmayan Celal Korkut… Akşam olduğunda ise elinde çikolata ve hediyelerle muhabirlerinin kapısını çalıyordu. İnsan yıllar sonra bazı ayrıntıların kıymetini daha iyi anlıyor. O zaman belki sıradan geliyordu.
Bugün düşündüğümde ise o poşetlerin içinde sadece çikolata ve hediyeler olmadığını görüyorum. İçinde bir abi sevgisi vardı. Ben gerçek anlamda polis muhabirliğini Celal Korkut’tan öğrendim. O bana sadece haber yazmayı öğretmedi. Olayın arkasındaki gerçeği aramayı öğretti. Bir kişinin anlattığıyla yetinmemeyi öğretti. Komşuya sormayı… Esnafa sormayı… Olayın geçmişini araştırmayı… Fotoğrafın peşine düşmeyi… Ve en önemlisi, ‘Bu haber gerçekten bitti mi?’ diye kendimize sormayı öğretti. Biz Hürriyet muhabirleri zaman içerisinde bu anlayışla çalışmaya başladık. Ve açık söylemek gerekirse, birçok gazeteci arkadaşımızdan bir adım önde olmamızın altında biraz da bu gazetecilik terbiyesi vardı. Telsizden… ‘Alfa 2… Alfa 8…’ diye anons geldiğinde artık Celal abinin ne istediğini biliyorduk. Hemen cevap verirdik. ‘Abi, malum şahsın vesikalık çalışması tamamlandı. Komşularla görüştük. Esnafla konuştuk. Olayın geçmişini de araştırdık.’ Bir süre sessizlik… Sonra o cümle… ‘Elinize sağlık…’ İnanın, o iki kelime bütün yorgunluğumuzu alırdı. Saatlerce olay yerinde beklemişiz… Koşmuşuz… Üşümüşüz… Yorulmuşuz… Birilerinin peşinden koşmuşuz… Ama haber tamamlandığında insanın içinde bambaşka bir mutluluk oluşurdu.
Çünkü biliyorduk ki elimizde sadece bir haber yoktu. İşini hakkıyla yapmış olmanın huzuru vardı. Bugün gazetecilik hayatımda geriye dönüp baktığımda, bazı insanlara olan borcumu daha iyi anlıyorum. Celal Korkut’un benim üzerimdeki hakkı çok büyüktür. Bunu bugün daha açık yüreklilikle söyleyebiliyorum. Çünkü gençken insan bazı şeylerin kıymetini hemen anlayamıyor. O zamanlar kızıyorsunuz. Baskıdan bunaldığınızı düşünüyorsunuz. ‘Biraz rahat bıraksın’ diyorsunuz. Ama yıllar geçiyor… Meslekte yıllar birikiyor… Siz de genç muhabirlikten deneyimli gazeteciliğe doğru yürüyorsunuz. Ve bir gün geriye dönüp baktığınızda anlıyorsunuz ki o kızdığınız insanlar, aslında sizi mesleğe hazırlamış. Ben de bugün Celal abi için aynı şeyi düşünüyorum. İyi ki bana psikolojik baskı yapmış. İyi ki, ‘Biraz daha araştır…’ demiş. İyi ki, ‘Bekle…’ demiş. İyi ki, ‘Bu iş daha bitmedi…’ demiş. İyi ki saatlerce olay yerinde kalmamızı istemiş.
Çünkü her bekleyişin sonunda bir şey buluyorduk. Ve o bulduğumuz şey çoğu zaman haberimizin farkını yaratıyordu. Gazetecilik biraz da ustadan çırağa geçen bir meslektir. Kitaplardan öğrenirsiniz ama asıl gazeteciliği sokakta öğrenirsiniz. Olay yerinde öğrenirsiniz. Telsiz başında öğrenirsiniz. Gece yarısı telefonun çalmasıyla öğrenirsiniz. Bazen bir polisin tek cümlesinden haber çıkarmayı öğrenirsiniz. Bazen bir komşunun ‘Ben size bir şey söyleyeceğim ama ismimi yazmayın' demesiyle hikayenin bambaşka bir yere gittiğini anlarsınız. İşte ben bunları öğrenirken yanımda Celal Korkut vardı. Onun sertliği beni mesleğe hazırladı. Onun titizliği bana disiplin kazandırdı. Onun ısrarı bana araştırmayı öğretti. Onun ‘Elinize sağlık’ demesi ise yaptığımız işin değerini hissettirdi. Yıllar sonra bugün, o günleri düşündüğümde gözümün önüne Çapa geliyor. Gençliğim geliyor. Koşuşturmalar geliyor. Olay yerleri geliyor. Telsiz sesleri geliyor. Ve bir de Celal abi geliyor.
Belki o günlerde onun bizim için ne kadar önemli olduğunu tam olarak anlayamıyorduk. Ama bugün biliyorum. Bazı insanlar size meslek öğretmez sadece; size bir meslek ahlakı bırakır. Celal Korkut bana bunu bıraktı. Bugün hala bir haberin peşine düştüğümde, bir ayrıntının üzerinde durduğumda, 'Burada başka bir şey olabilir mi?' diye düşündüğümde, aslında yıllar önce Celal abiden öğrendiğim gazetecilik refleksini kullanıyorum. Ve içimden şöyle diyorum… ‘Celal abi şimdi burada olsaydı, kesin ‘Daha araştır’ derdi.’ Hayatımda çok insan oldu. Kimi geldi geçti. Kimi kısa süreliğine dokundu. Kimi ise iz bıraktı. Celal Korkut benim hayatımda iz bırakanlardan biri. Onun benim gazetecilik mesleğinde büyük bir hakkı var. Bugün o günlere baktığımda, gençliğime baktığımda, Hürriyet Gazetesi’ndeki o yılları düşündüğümde, Celal abinin sert yüzünün arkasındaki o büyük emeği görüyorum. Ve artık kızmıyorum. Tam tersine… Minnet duyuyorum. Çünkü bazen hayatımıza giren insanlar bizi severek değil, zorlayarak büyütür. Bazen bir insanın size yaptığı en büyük iyilik, sizi rahat bırakmamasıdır. Celal abi de beni rahat bırakmadı. Haberin peşinde koşturdu. Bekletti. Araştırttı. Sorgulattı. Ve sonunda gazeteciliğin ne olduğunu öğretti.
Bugün ona söyleyebileceğim tek bir cümle var… ‘Celal abi, üzerimde hakkın çok büyük.’ O günlerde belki sana kızdım. Belki içimden söylendim. Belki ‘Yeter artık’ dediğim çok zaman oldu. Ama bugün biliyorum ki o günlerin her biri benim gazetecilik hayatımın yapı taşlarıymış. İyi ki beni Hürriyet Gazetesi’ne aldırdın. İyi ki beni zorladın. İyi ki eksik haberi kabul etmedin. İyi ki saatlerce olay yerinde beklettin. İyi ki telsizden, ‘Alfa 2… Alfa 8…’ diye seslendin. Ve iyi ki bütün iş bittikten sonra o iki kelimeyi söyledin… ‘Elinize sağlık…’ O iki kelime belki kısa bir cümleydi. Ama bizim için saatlerce süren emeğin karşılığıydı. Bugün geriye dönüp baktığımda, o iki kelimenin içinde çok şey görüyorum… Güven… Emek… Ustalık… Abi şefkati… Ve gazetecilik… Celal Korkut… Benim meslek hayatımda adını hiçbir zaman unutmayacağım insanlardan biri. İyi ki yollarımız kesişmiş. İyi ki seni tanımışım. İyi ki senden gazetecilik öğrenmişim. Ve iyi ki yıllar sonra dönüp baktığımda, kızgınlıklarımın yerini büyük bir vefa ve minnet duygusu almış. Allah senden razı olsun Celal abi… Senin bana öğrettiğin gazetecilik terbiyesi, bugün hala üzerimde. Ve biliyorum ki meslek hayatım devam ettiği sürece de üzerimde olmaya devam edecek. Çünkü bazı ustalar unutulmaz. Bazı dersler eskimez. Bazı insanlar ise aradan yıllar geçse de hep ‘abi’ olarak kalır.
Habib BABAR























Yorum Yazın