MENU
  • EĞİTİM
  • MEKAN
  • HABER
  • Basın Bülteni
  • SİNEMA
  • Kadın
  • YAZARLAR
  • FOTO GALERİ
  • WEB TV
  • HABER ARŞİVİ
  • YOL TRAFIK DURUMU
  • BİYOGRAFİLER
  • RÖPORTAJLAR
  • Künye
  • Gizlilik Politikası
  • İLETİŞİM
  • Foto Galeri
  • Web TV
  • Yazarlar
Haber Caddesi
DOLAR6.8555
EURO7.7475
GR ALTIN390.45
ÇEYREK640.68
İstanbul
Haber Caddesi
Haber Caddesi
  • MAGAZİN
  • MÜZİK
  • YAŞAM
  • GÜNCEL
  • MODA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SAĞLIK
  • KÜLTÜR & SANAT
  • RÖPORTAJ
  • SPOR
Kapat

İNSANLAR BİRBİRİNE NEDEN KIYIYOR?

Ana SayfaYazarlarSOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ
27 Ağustos, 2026, Perşembe 19:04
  • yazdıryorum yazfont küçültfont büyüt
İNSANLAR BİRBİRİNE NEDEN KIYIYOR?

 

Türkiye’de şiddeti, insanı ve yaşam hakkını yeniden düşünmek

Bir insanı öldürmek ne demektir?

Bir insanın nefesini kesmek, kalbini susturmak, ailesinden koparmak, çocuklarını annesiz ya da babasız bırakmak, bir daha eve dönmemesini sağlamak.

Bunu yalnızca “cinayet” kelimesiyle söylemek bazen yaşananın ağırlığını anlatmaya yetmiyor.

Çünkü öldürülen kişi bir haber değildir.

Bir insandır.

Birinin çocuğudur.

Birinin annesidir.

Birinin babasıdır.

Birinin kardeşidir.

Birinin arkadaşıdır.

Birinin hayatının merkezindedir.

Ve o insan öldüğünde yalnızca bir beden ortadan kalkmaz. Bir hayatın bütün ihtimalleri de ortadan kalkar.

Belki yarın işe gidecekti.

Belki çocuğuna sarılacaktı.

Belki birine telefon edecekti.

Belki hayatında ilk kez “artık yeter” diyecekti.

Ama artık hiçbirini yapamayacak.

Bu nedenle cinayet, yalnızca hukuki bir suç değildir.

İnsanın başka bir insanın yaşam hakkını kendi öfkesinden, çıkarından, kıskançlığından, intikamından veya kontrol arzusundan daha değersiz görmesidir.

Ve bunu anlamaya çalışmak, cinayeti mazur görmek değildir.

Tam tersine.

Nedenini anlamak zorundayı, çünkü önlemek istiyoruz.

Türkiye’de gerçekten daha fazla mı insan öldürülüyor?

Toplumda zaman zaman “artık herkes birbirini öldürüyor” duygusu oluşuyor.

Fakat bilimsel bir yazının ilk görevi, duyguyla veriyi birbirinden ayırmaktır.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 100 bin kişi başına kasten öldürme mağduru sayısı 2020’de 2,6, 2021’de 2,6, 2022’de 2,7, 2023’te 3,3 ve 2024’te 2,5 olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla “cinayetler sürekli artıyor” demek doğru değildir. 2023’teki yükselişin ardından 2024’te düşüş görülmektedir. (tuik.gov.tr)

Fakat bu veri bizi rahatlatmamalıdır.

Çünkü mesele yalnızca sayı değildir.

Mesele, bir insanın başka bir insana zarar vermeyi nasıl kabul edilebilir bir seçenek olarak görebildiğidir.

Bir insanın öldürülmesi bir sayı değildir.

Bir insanın hayatıdır.

Bu nedenle cinayet oranlarının bir yılda düşmesi, şiddetle mücadeleden vazgeçmek için gerekçe olamaz.

İnsan neden öldürür?

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur.

Bilimsel araştırmalar kişilerarası şiddeti tek bir nedene bağlamıyor. Çocuklukta şiddete maruz kalma veya şiddete tanıklık, madde kullanım bozuklukları, dürtü kontrolüyle ilgili güçlükler, saldırgan davranış geçmişi, sosyal izolasyon, ekonomik stres, şiddeti meşrulaştıran tutumlar, silah ve diğer ölümcül araçlara erişim gibi birçok faktör, kişisel ve toplumsal koşullarla birlikte riski etkileyebiliyor. (pmc.ncbi.nlm.nih.gov)

Ama burada çok önemli bir sınır var:

Risk faktörü, mazeret değildir.

Çocukluğunda şiddet görmüş olmak bir insanı öldürmeye mecbur etmez.

Yoksulluk cinayet için izin değildir.

Alkol öldürme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Öfke mazeret değildir.

Travma mazeret değildir.

Reddedilmek mazeret değildir.

Kıskançlık hiç değildir.

İnsan davranışının nedenlerini anlamak başka şeydir, o davranışın sorumluluğunu ortadan kaldırmak başka.

Bu ayrımı kaybettiğimiz anda bilimsel açıklama, istemeden mazerete dönüşür.

Cinayet bir anda başlamaz

Bir cinayetin kendisi bazen birkaç saniye içinde gerçekleşebilir.

Ama insan ilişkilerindeki şiddet çoğu zaman daha önce başlamıştır.

Bir hakaret.

Bir tehdit.

Bir yumruk.

Bir takip.

Bir kontrol.

Bir “sana bunu yaptırmam.”

Bir “benim değilsin ama başkasının da olamazsın.”

Bir “seni öldürürüm.”

Bu cümleler cinayet değildir.

Ama bazı cinayetlerin öncesinde böyle davranışlar bulunabilir.

İşte bu nedenle şiddeti yalnızca son noktada görmemeliyiz.

Bir insan öldüğünde artık müdahale etmek için çok geçtir.

Asıl mesele, daha önce ne olduğunu fark edebilmektir.

Öfke öldürmez, ama öfkeyle ne yaptığımız önemlidir.

Hepimiz öfkeleniyoruz.

Birimiz terk ediliyoruz.

Birimiz reddediliyoruz.

Birimiz haksızlığa uğradığımızı düşünüyoruz.

Birimiz ekonomik olarak zorlanıyoruz.

Birimiz aşağılandığımızı hissediyoruz.

Ama bütün öfkeli insanlar öldürmüyor.

Demek ki mesele yalnızca öfke değil.

Öfkeyle kurduğumuz ilişki.

Bir insan öfkelendiğinde uzaklaşabiliyor mu?

Konuşabiliyor mu?

Yardım isteyebiliyor mu?

Karşısındaki insanın “hayır” demesine tahammül edebiliyor mu?

Kaybetmeyi kabul edebiliyor mu?Kendisine yapılan bir haksızlık karşısında intikam almak yerine başka yollar arayabiliyor mu?

Şiddet önleme yaklaşımları, sosyal-duygusal becerilerin, çatışma çözme becerilerinin ve şiddetsiz problem çözmenin geliştirilmesini önemli koruyucu alanlar arasında görüyor. (cdc.gov)

Bu nedenle çocuklara yalnızca başarılı olmayı değil, insanlarla yaşamayı da öğretmek gerekiyor.

Çocuklar şiddeti nasıl öğreniyor?

Bir çocuk dünyayı ilk olarak ilişkilerinden öğrenir.

Evde insanlar birbirine nasıl konuşuyor?

Anne babası kavga ettiğinde ne oluyor?

Baba öfkelendiğinde ne yapıyor?

Anne korktuğunda ne yapıyor?

Çocuk hata yaptığında nasıl karşılanıyor?

Bir sorun konuşularak mı çözülüyor, yoksa bağırılarak mı?

Çocuk bunların hepsini kaydediyor.

Bilimsel araştırmalar çocuklukta şiddete maruz kalmanın veya aile içindeki şiddete tanıklığın ilerleyen yaşamda şiddet riskiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu, şiddet görmüş her çocuğun ileride fail olacağı anlamına gelmez, ancak önemli bir risk alanıdır. (pmc.ncbi.nlm.nih.gov)

Bu nedenle şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılmasını önlemek, çocuğa “sakın baban gibi olma” demekten daha fazlasını gerektirir.

Çocuğa başka bir yol göstermek gerekir.

Öfke geldiğinde vurmak yerine konuşabileceğini.

Kaybettiğinde yıkılmak yerine yas tutabileceğini.

Reddedildiğinde intikam almak yerine uzaklaşabileceğini.

Yardım istemenin zayıflık olmadığını.

Bir erkeğin güçlü olması neden bazen öldürmekle ilişkilendiriliyor?

Türkiye’de ve dünyada cinayet mağdurlarının büyük çoğunluğunu erkekler oluşturuyor TÜİK’e göre.

Bu bize erkeklerin yalnızca şiddet uygulayan değil, aynı zamanda şiddetin önemli mağdurları olduğunu gösteriyor.

Burada “erkekler daha saldırgandır” gibi basit bir açıklama yeterli değildir.

Erkek çocuklarına ne öğrettiğimize bakmamız gerekiyor.

“Geri adım atma.”

‘’Sana vurana sen de vur.”

“Erkek adam kendini ezdirmez.”

“Ağlama.”

“Zayıflığını gösterme.”

Bu cümlelerin her biri tek başına cinayet yaratmaz.

Ama bir çocuğun duygularını tanımak yerine onları bastırmayı ve sorunları güç gösterisiyle çözmeyi öğrenmesine katkıda bulunabilir.

Oysa gerçek güç, zarar verebilmek değildir.

Gerçek güç, zarar verebilecekken kendini durdurabilmektir.

Bir insanı susturmak güç değildir.

Kendini ifade edebilmek güçtür.

Birini korkutmak güç değildir.

Kendi öfkesini yönetebilmek güçtür.

Birini öldürmek güç değildir.

Bir insanın hayatına kendi öfkesinden daha fazla değer verebilmek güçtür.

Kadın cinayetleri: Sevgi değil, yaşam hakkının ihlali

Kadın cinayetleri bu büyük tablonun önemli bir parçasıdır.

Kadına yönelik şiddette toplumsal cinsiyet eşitsizliği, güç ve kontrol davranışları ve kadınların özerkliğini sınırlayan normlar önemli risk alanlarıdır. WHO da erkek ayrıcalığını ve kadınların özerkliğini sınırlayan normları, kontrol edici davranışları, çocuklukta şiddete maruz kalmayı, zararlı alkol kullanımını, silahların bulunabilirliğini ve yasaların etkili uygulanmamasını çeşitli risk faktörleri arasında saymaktadır. 

Fakat burada kullanılan dile çok dikkat etmek gerekir.

“Kıskançlıktan öldürdü.”

‘’Ayrılmayı kabullenemedi.”

“Çok seviyordu.”

Bunlar cinayetin açıklaması olarak kullanıldığında tehlikeli olabilir.

Çünkü sevgi ile sahip olmayı birbirine karıştırır.

Bir insanı sevmek, onun üzerinde hak sahibi olmak değildir.

Bir kadın ayrılmak istediğinde bunu kabul etmek gerekir.

Bir insan “hayır” dediğinde bunu kabul etmek gerekir.

Bir insanın kendi hayatına ilişkin karar vermesi, karşısındaki kişiye zarar verme hakkı vermez.

Hiçbir ilişki, hiçbir ayrılık ve hiçbir kıskançlık bir insanın yaşam hakkından daha değerli değildir.

Silah, alkol ve madde: Neden önemliler?

Bir insanın öfkelenmesi ile bir insanın ölmesi arasında bazen çok büyük, bazen de çok küçük bir mesafe vardır.

Bu mesafeyi etkileyen koşullar bulunabilir.

Silah gibi ölümcül araçlara erişim bunlardan biridir.

Alkol ve bazı maddelerin zararlı kullanımı da riskli davranışları artırabilir.

Bilimsel çalışmalar madde kullanım bozukluklarını ve çocuklukta şiddete maruz kalma veya tanıklığı kişilerarası şiddet için önemli risk faktörleri arasında göstermektedir. WHO da alkol ve madde kullanımı ile silahlara erişimi şiddet açısından önemli risk alanları arasında saymaktadır. (pmc.ncbi.nlm.nih.gov)

Ama tekrar aynı yere geliyoruz:

Alkol öldürmez. Madde kullanımı öldürmez. Silah kendi başına karar vermez.

Öldüren insandır.

Dolayısıyla risk faktörlerini konuşmak, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmak için değil, şiddeti önleyebileceğimiz noktaları bulmak için gereklidir.

Medya şiddeti normalleştiriyor mu?

Bu soru önemli.

Fakat cevabı “Evet, medya insanları katil yapıyor” kadar basit değil.

Bilimsel araştırmalar, şiddet içerikli medya maruziyetinin bazı kişilerde saldırgan düşünceler ve dünyayı daha düşmanca algılama ile ilişkili olabileceğini gösteriyor. Bir meta-analizde 37 bağımsız çalışma ve 10.410 katılımcı incelenmiş; şiddet içerikli medyaya maruz kalma ile düşmanca yorumlama arasında küçük-orta büyüklükte bir ilişki bulunmuş. (pubmed.ncbi.nlm.nih.gov)

Başka araştırmalar da tekrarlanan şiddet içeriklerine maruz kalmanın bazı kişilerde şiddete verilen duygusal tepkinin azalmasıyla, yani duyarsızlaşmayla, ilişkili olabileceğini göstermiştir. 

Fakat bundan “cinayet haberi izleyen kişi cinayet işler” sonucu çıkmaz.

Bilim bunu söylemiyor.

Buradaki asıl mesele başka:

Bir insanın ölümünü sürekli ayrıntılarıyla göstermek, faili tekrar tekrar gündeme taşımak, cinayeti dramatik bir gösteriye çevirmek, mağdurun özel hayatını didiklemek, şiddeti eğlenceye veya tıklanmaya dönüştürmek, toplumun şiddete verdiği tepkiyi etkileyebilir.

Bu nedenle medya için de önemli bir etik soru vardır:

Bir insanın ölümünü anlatırken, yaşam hakkının değerini mi görünür kılıyoruz, yoksa ölümü tüketilen bir görüntüye mi dönüştürüyoruz?

Haber vermek gereklidir.

Ama insanın ölümünü teşhir etmek başka bir şeydir.

En tehlikeli şeylerden biri: “Bana olmaz” düşüncesi

Şiddetin toplumsal boyutunda bir başka sorun daha var.

İnsanlar bazen şiddeti yalnızca “kötü insanların yaptığı bir şey” olarak düşünüyor.

“Bizim ailede olmaz.”

“Bizim çocuk yapmaz.”

“Bizim ilişkimizde olmaz.”

“Komşumuz öyle biri değildir.”

Oysa şiddetin ilk işaretlerini yalnızca başkalarında ararsak, kendi çevremizdeki işaretleri kaçırabiliriz.

Kontrol.

Aşırı kıskançlık.

Tehdit.

Takip.

Sürekli aşağılama.

Fiziksel saldırı.

Silahla tehdit.

“Seninle yaşayamazsam seni yaşatmam” gibi cümleler.

Bunlar romantik değildir.

Bunlar sevgi göstergesi değildir.

Bunlar “sinir” diye geçiştirilecek davranışlar değildir.

Bunlar ciddiye alınması gereken davranışlardır.

Cinayeti anlamak neden cinayeti hafifletmek değildir?

Bu makalenin en önemli ayrımı burada.

Bir insanın neden şiddete yöneldiğini araştırmak, o insanın yaptığını haklı çıkarmaz.

Tam tersine.

Bir hastalığın nedenlerini araştırmak hastalığı onaylamak olmadığı gibi, cinayetin nedenlerini araştırmak da cinayeti onaylamak değildir.

Biz nedenleri bilirsek: çocuğa daha erken müdahale edebiliriz. şiddeti daha erken fark edebiliriz. riskli davranışları daha ciddiye alabiliriz. kadınları ve çocukları daha iyi koruyabiliriz. gençlere daha sağlıklı çatışma çözme yolları öğretebiliriz. yardım mekanizmalarını güçlendirebiliriz.

Ama hiçbir noktada şu cümleden vazgeçmeyiz: Bir insanın hayatını almak kabul edilebilir değildir.

İnsanlara yeniden “kıyamamayı” öğretmek

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri bu.

İnsana kıyamamak.

Bir çocuğun ağladığını gördüğümüzde onu küçümsememek.

Bir gencin öfkesinin altında ne olduğunu merak etmek.

Bir erkeğin yardım istemesine izin vermek.

Bir kadının korkusunu ciddiye almak.

Bir insanın “hayır”ını kabul etmek.

Bir ayrılığı ölüm kalım meselesi hâline getirmemek.

Bir tartışmayı kazanmaya çalışmak yerine çözmeye çalışmak.

Çünkü insanın insana zarar vermemesi yalnızca hukukla sağlanamaz.

Hukuk sınır koyar.

Ama vicdan, empati ve sorumluluk o sınırın içindeki insan davranışını şekillendirir.

Çocuklara yalnızca “öldürmek suçtur” demek yetmez.

Onlara başka bir insanın canının neden değerli olduğunu da anlatmak gerekir.

Çünkü insan hayatı, yalnızca yasak olduğu için korunmamalıdır. Değerli olduğu için korunmalıdır.

Peki ne yapmalıyız?

Şiddeti önlemek için tek bir çözüm yoktur.

Çünkü şiddetin tek bir nedeni de yoktur.

Çocuklukta şiddeti önlemek gerekir.

Ailelere destek vermek gerekir.

Okullarda sosyal-duygusal becerileri güçlendirmek gerekir.

Gençlere çatışmayı şiddet kullanmadan çözme yollarını öğretmek gerekir.

Madde kullanımına ilişkin etkili önleme ve tedavi hizmetlerini güçlendirmek gerekir.Silahların oluşturduğu riski ciddiye almak gerekir.

Kadınların şiddetten korunmasını güçlendirmek gerekir.

Tehdit ve takip gibi davranışları “önemsiz” görmemek gerekir.

Ruhsal destek hizmetlerine erişimi kolaylaştırmak gerekir.

Ve adalet sisteminin verdiği mesaj açık olmalıdır:

İnsan hayatı dokunulmazdır.

WHO ve CDC gibi kurumların şiddet önleme çerçeveleri de yalnızca bireye değil, aile, okul, toplum ve yasal-kurumsal düzeylere aynı anda müdahale edilmesini öneriyor. (who.int)

Birbirimize Kıymazsak

Belki de “İnsanlar birbirine neden kıyıyor?” sorusunun cevabını yalnızca failin zihninde aramak eksik kalıyor.

Çünkü insan davranışı bir anda oluşmuyor.

Ama bu, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Tam tersine, bize daha büyük bir sorumluluk yüklüyor.

Çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimize bakmak.

Öfkeyi nasıl konuştuğumuza bakmak.

Erkekliği nasıl tanımladığımıza bakmak.

Kadınların sınırlarına nasıl yaklaştığımıza bakmak.

Şiddeti ne zaman fark ettiğimize bakmak.

Bir insan yardım istediğinde ne yaptığımıza bakmak.

Ve en önemlisi, başka bir insanın hayatına ne kadar değer verdiğimize bakmak.

Çünkü bir insanı öldürmek yalnızca bir hayatı bitirmek değildir.

Bir ailenin geleceğini değiştirmektir.

Bir çocuğun dünyasını parçalamaktır.

Bir annenin evladını kaybetmesidir.

Bir kardeşin hayatının geri kalanında “keşke” demesidir.

Bir arkadaşın telefon rehberinde artık arayamayacağı bir ismin kalmasıdır.

Ve ölen insanın bir daha hiçbir sabaha uyanamayacak olmasıdır.

Bu nedenle cinayeti yalnızca “suç” olarak konuşmak bazen eksik kalır.

Cinayet, insanın başka bir insanın yaşam hakkını yok sayabileceği düşüncesinin en korkunç sonucudur.

Biz bu düşünceyi daha erken yakalamalıyız.

Çocukken.

Ergenlikte.

İlk tehditte.

İlk şiddette.

ilk kontrol davranışında.

İlk “hayır”ın kabul edilmediği yerde.

Çünkü bir insanın hayatını kurtarmanın en önemli anı, ölümün gerçekleştiği an değildir.

Daha önceki andır.

Bir çocuğa “vurmak yerine konuşabilirsin” dediğimiz an.

 Bir gence “reddedilmek seni değersiz yapmaz” dediğimiz an.

Bir erkeğe “güç, karşındakine zarar verebilmek değil, kendini durdurabilmektir” dediğimiz an.

Bir kadına “sana inanıyorum ve yalnız değilsin” dediğimiz an.

Ve hepimize:

“Karşındaki insanın hayatı, senin öfkenden daha değerlidir.” diyebildiğimiz an.

Belki de toplum olarak yeniden öğrenmemiz gereken en temel şey budur:

İnsan insana kıyamamalı.

Çünkü hiçbir öfke bir insanın hayatından büyük değildir.

Hiçbir kıskançlık bir insanın hayatından büyük değildir.

Hiçbir gurur bir insanın hayatından büyük değildir.

Hiçbir tartışma bir insanın hayatından büyük değildir.

Ve hiçbir insan, başka bir insanın yaşam hakkından daha değerli değildir.

Birbirimize zarar vermemeyi değil yalnızca, birbirimizin hayatına kıymet vermeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor…

Haftaya aşka bir yazımda buluşmak üzere hoşçakalın 

HANIM DEMİRBAŞ 

SOSYAL PEDAGOG

BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI

Yorum Yazın

SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ

    iletişime geç

    SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ

    Bizi Takip Edin
    Facebook
    Twitter
    Instagram
    Youtube
    Köşe Yazarları
    SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ
    SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ İNSANLAR BİRBİRİNE NEDEN KIYIYOR?
    ESRA SONGÜLER
    ESRA SONGÜLER ASALETİN ADI KRALİÇE İFFET
    SABİHA ÜNAL
    SABİHA ÜNAL BİR MİLLETİN İRADESİ
    FATOŞ ACAR
    FATOŞ ACAR KÖYDEN ŞEHİRE - ŞEHİRDEN KÖYE
    SEÇİL ESKİOĞLU
    SEÇİL ESKİOĞLU ÖLÜMSÜZLÜK BİLİM KURGU OLMAKTAN ÇIKIYOR MU?
    BURHAN AKDAĞ
    BURHAN AKDAĞ ÇEKİRGE ALANYA’DA SIÇRAYAMADI: BEŞİKTAŞ’I BU LİGDEN SOĞUTMAYIN!
    CELAL KODAMANOĞLU
    CELAL KODAMANOĞLU BİR ŞEHRİN SESSİZ ÇIĞLIĞI: BOSTON PEKMEZ FELAKETİ
    MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
    MUSTAFA ÇOLAKOĞLU SELAMLAŞMAK DA BİR KÜLTÜRDÜR...
    HABİB BABAR
    HABİB BABAR 17 AĞUSTOS DEPREMİNDEN DERS ALDIK MI?
    ŞEHNAZ DİLAN
    ŞEHNAZ DİLAN BEN O SETLERİ ÖZLEDİM
    AV.ONUR YAĞIŞAN
    AV.ONUR YAĞIŞAN SOSYAL MEDYA FENOMENLİĞİ BOŞANMA NEDENİ Mİ?
    LEYLA SOMER
    LEYLA SOMER BİR KAP SU, BİR GÖLGE, BİR VİCDAN
    MEHMET ALİ BABAR
    MEHMET ALİ BABAR İFTİRA DEĞİL DUA ZAMANI
    ZAFER DİNÇER
    ZAFER DİNÇER VEFA SADECE BİR SEMT ADIYMIŞ
    NAZLI ARMAN
    NAZLI ARMAN SEVMEK
    FUNDA AKOSMAN
    FUNDA AKOSMAN YENİ YIL
    MERAL KONRAT
    MERAL KONRAT KİME GÖRE DÜŞMAN!
    Haber Caddesi
    KünyeGizlilik PolitikasıRSSSitemapSitene EkleArşivİletişim
    SOSYAL MEDYA BAĞLANTILARI
    FACEBOOKTWITTERINSTAGRAMLINKEDINYOUTUBE

    Haber Caddesi 2021 | Yazılım: Onemsoft

    Haber GönderFirma Ekleİlan Ekle