17 Ağustos 1999… Saat 03.02… Takvimler 17 Ağustos’u gösteriyordu. Türkiye, tarihinin en büyük felaketlerinden birine uyanmak üzereydi. O korkunç gecenin üzerinden tam 27 yıl geçti. Aradan geçen yıllara rağmen o geceyi yaşayanların hafızasından silinmedi. Silinmesi de mümkün değil. O dönem Hürriyet Gazetesi’nde çalışıyordum. Saat 03.00’ten sonra artık uyumak mümkün değildi. Telefonlar çekmiyor, ne olduğunu tam olarak anlayamıyorduk. Haber merkezinde herkes bir şeyler öğrenmeye, yaşananların boyutunu anlamaya çalışıyordu. Telsizden istihbarat servisine anons geçtim. İşte o an, yaşanan facianın boyutunu anlamaya başladım. ‘Avcılar’da büyük bir yıkım var…’ Avcılar bana yalnızca yaklaşık 8 kilometre uzaklıktaydı. Sabah olur olmaz fotoğraf makinemi kaptığım gibi görev yerim olan İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gittim. Hastanenin acil servisinin önü insanlarla doluydu. Yaralılar, yakınlarını arayanlar, gözyaşları içinde bekleyenler… Bir yanda feryatlar, diğer yanda çaresizlik… Ve yaklaşık iki dakikada bir siren sesleriyle hastaneye giren ambulanslar… O ambulansların içinden yaralılar kadar hayatını kaybetmiş insanlar da çıkarılıyordu.
O gün tam 8 makara fotoğraf çektim. Ama inanın, deklanşöre her bastığımda başka bir acıya tanıklık ediyordum. Fotoğraf çekmek gazetecinin görevidir. Fakat bazı görüntüler vardır ki yıllar geçse de gözünüzün önünden gitmez. O gün gördüklerim de işte öyle görüntülerdi. İnsanların çaresizliği… Bir annenin evladını arayışı… Bir babanın hastane kapısında gelecek haberi bekleyişi… Yakınlarından haber alamayan insanların yüzlerindeki korku… Ve her siren sesinde yaşanan umutla korkunun birbirine karışması… 17 Ağustos benim için sadece bir deprem değildi. 17 Ağustos, insan hayatının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösteren korkunç bir gerçekti. Aradan 27 yıl geçti. Peki biz ne yaptık? Asıl sorulması gereken soru belki de bu. Depremden ders aldık mı? Binalarımızı gerçekten güvenli hale getirdik mi? Şehirlerimizi olası büyük bir depreme hazırladık mı? Yoksa sadece deprem olduğunda birkaç gün konuşup, ardından her şeyi unutmayı mı tercih ettik? Bugün İstanbul’a baktığımda bazı manzaralar beni 17 Ağustos gecesine götürüyor. Deprem açısından en riskli bölgeler arasında bulunan Küçükçekmece’nin Cennet Mahallesi ve çevresinde, eski yapıların yıkılarak yerine çok daha yüksek katlı binaların yapılmasını görüyoruz. Yedi katlı binaların yerine 13 katlı binalar yükseliyor. Elbette şehirlerin yenilenmesi, eski ve riskli yapıların dönüştürülmesi gerekiyor. Buna kimsenin itirazı yok. Fakat kentsel dönüşümün temel amacı daha güvenli şehirler yaratmak olmalı.
Daha fazla kat… Daha fazla daire… Daha fazla metrekare… Daha fazla kazanç… Bunların hiçbiri insan hayatından daha değerli olamaz. Bugün 65-70 metrekarelik dairelerin adeta üst üste konulduğu, insanların nefes alabileceği alanların giderek azaldığı yapılarda yaşıyoruz. Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki insanın aklına ‘Ev mi yapıyoruz, mezar mı?’ sorusu geliyor. Bu söz ağır gelebilir. Ama 17 Ağustos’u yaşamış biri olarak söylemek zorundayım. Çünkü ben o gün hastane kapısında yaşananları gördüm. Ben o gün insanların yakınlarını ararken nasıl çaresiz kaldığına tanık oldum. Ben o gün ambulansların peş peşe hastaneye girişini gördüm. Ben o gün 8 makara fotoğraf çektim. Ve o fotoğrafların her karesinde bir hayat, bir aile, bir hikaye vardı. Bugün hala deprem gerçeğini konuşuyoruz. Fakat konuşmak yetmiyor. Artık gerçekten önlem almak zorundayız. Müteahhit için bina sadece bir proje, ev sahibi için sadece bir yatırım, vatandaş için sadece bir konut olmamalı.
Çünkü deprem geldiğinde herkes aynı binanın içinde olacak. Zengin de fakir de… Müteahhit de ev sahibi de… Çocuk da yaşlı da… Hepimiz aynı sarsıntının içinde kalacağız. Deprem öldürmez. Bilim bize bunu yıllardır söylüyor. Öldüren, dayanıksız bina, yanlış yapılaşma, denetimsizlik, plansız kentleşme ve alınmayan önlemler. 17 Ağustos’un üzerinden 27 yıl geçti. Ama bazı şeyleri hala değiştiremediysek, o zaman 17 Ağustos’tan yeterince ders çıkarmamışız demektir. Bugün yapılması gereken yeni binalarla övünmek değil, güvenli binalarla övünmektir. Bir binanın kaç katlı olduğu değil, ne kadar sağlam olduğu konuşulmalıdır. Bir dairenin kaç metrekare olduğu değil, o binada yaşayan insanların deprem sonrasında hayatta kalıp kalamayacağı düşünülmelidir. Çünkü deprem olduğunda tapuların, arabaların, eşyaların, paraların hiçbir anlamı kalmayacak. Geriye sadece hayat kalacak. Ve biz bugün hala bu gerçeği görmezden gelirsek, yarın yaşanabilecek yeni bir felaketin sorumluluğunu hep birlikte taşırız. 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03.02’de başlayan o büyük acıyı unutmayalım. Unutmayalım ki aynı acıyı yeniden yaşamayalım. Depremi unutmak, deprem gerçeğini değiştirmiyor.
Ama depremi hatırlamak, belki bir gün bir insanın hayatını kurtarabilir. Ben 17 Ağustos’u sadece takvimdeki bir tarih olarak görmüyorum. Benim için 17 Ağustos; çektiğim 8 makara fotoğrafın, hastane koridorlarında duyduğum ambulans sirenlerinin, gözyaşlarının ve kaybettiğimiz binlerce insanın hafızamdaki karşılığıdır. 27 yıl geçti… Ama bazı gecelerin sabahı hiç gelmiyor. 17 Ağustos da işte böyle bir geceydi. Ruhları şad olsun. Ve dilerim bundan sonra hiçbir gazeteci, hiçbir sağlık çalışanı, hiçbir anne, hiçbir baba ve hiçbir evlat yeni bir 17 Ağustos’un acısını yaşamak zorunda kalmasın. Artık ders alma zamanı. Çünkü başka canlarımızı kaybetmeye tahammülümüz yok.
Habib BABAR























Yorum Yazın