Birinde büyük umutlar, diğerinde ise kocaman bir hüsran …
Annem örnek vermesi gereken kişilerde şöyle bir benzetme kullanırdı.
“Akıllı sinek köyünden çıkan köylünün yanında taşıdığı yoğurt torbasının üstüne konar şehire doğru yol alırmış , akılsız sinek de aynı torbaya konar köyüne geri dönermiş “
Aslında bu biraz tartışmaya açık bir konu hangisi doğru, hangisi yanlış ezbere verilecek cevaplar değil , her şey yaşayarak öğreniliyor.
“Köylü milletin efendisidir” , yalnızca aklımızda kalan bir söz oldu , icraat olmaktan çıktı büyük Atamızın saygı göstererek baş tacımız ettiği köylü artık efendi değil ne yazık ki ayaklar altında , hatta büyük bir kısmı sürünüyor bile diyebiliriz. İnsanımız şehir hayatına özenip ekip biçmeyi bıraktı.
Büyük umutlardı büyük şehirler nasıl bir göçtü o bağını, bahçesini, büyükbaş ya da küçükbaş hayvanlarını, ekili tarlalarını elden çıkarıp altına, paraya çevirmek sonra da o eldekini avucundakini bir başkasına kaptırmak kazanacağım derken kaybetmek gibi bir gaflete düşmek.
Büyük şehirin büyülü sevdasına tutulup hayatını alt üst etmek. Tutunabilen tutundu belki çok iyi yerlere geldiler, tutunamayanlar ise yoklukla, yoksullukla mücadele vermek uğruna aile hayatlarını darma duman ettiler, kiminin çocukları bile kaybolup gitti.
“Arada derede kalmaktı bunun adı , ne tam şehirli olabildiler ne de köylülüklerine dönebildiler. Dibi görünmeyen karanlık bir kuyuydu büyükşehir, cehalet, saflık, inanç ve güven, olması gereken ve olmayan.
Kız çocuklarında şalvardan mini eteğe geçmek kolay olmuyordu. Erkeklerde köylü kasketini bir tarafa fırlatıp neredeyse tüm bedenlerini ortaya çıkaran kıyafetleri giyme özentisi, zordu uyum sağlamak, küçük yaş da aldığı eğitimle belki hayatında yeni ufuklar açılabilirdi.
Aza kanaat getirmeyip çoğunu istemek, çoğunu ararken yolunu şaşırmak, renkli ışıkların büyüsüne kapılıp elinde son kalanları da saçıp savurmak herşeyini yitirmek, sonrası kocaman boşluk tam bir kaos hangi yoğurt torbası , hangi sinekler?
Yaşam kavgası, hayatta kalma mücadelesi, bitmek bilmeyen istekler, yerine getirilemeyen sözler belki de köye dönme vaktinin geldiğini işaret ediyordu ne varsa kendi toprağında vardı ,
Artık köye dönüş başladı ama ne yazık ki elde kalan hiç bir şey yok ,insanlar yaşlandı, ne ekmeye ne toplamaya ne de hayvan gütmeye güçleri var, sağlık deseniz o da yok büyük şehirin vurgunu öyle de bir vurdu ki belleri iki büklüm.
Ekonomik şartları artık hiçbir şeye elverişli değil , onlar son günlerinde yalnızca huzur istiyorlar bu savaşta ne akıllı sinek kazandı ne de akılsız sinek kaybetti, köylünün köy güzelliği de kalmadı, kaybeden hem o şirin köyler hem de köylümüz oldu. Pişmanlıklarla dolu bir çok hayat ne kadar çok yanıp söndü madden de manen de.
Aslında yalnızca köyden şehire değildi göç ülke dışına çıkıp yabancılara ait en ağır, en pis işlerde çalışanlar için de durum aynı değil miydi? Onlarda bulundukları yerlerde ne tümüyle yerli olabildiler ne de yabancı, çocukları kimlik kavgası yaşadılar okuyan okumuştur belki ama okumayanlarda da hala yaşam savaşları devam ediyor. Mline geçen öncesi Mark sonrası Euro olan paralar erkekleri şaşırttı iyiden iyiye memleketinde bekleyen eşlerinin üstüne birer Helga, birer Olga getirdiler, her biri ayrı ayrı ne oldum delisi olup çıktılar , evde bekleyen vefayı sadakatı unuttular. Bunu yapımcılar filmlere, dizilere yansıttılar ne kadar kırılmış kopmuş aileleri gördük yakınlarımızda bile.
Herşey bir lokma ekmek ya da bir yün hırka, bir çift ayakkabı uğruna değil miydi?
“Doğduğun değil doyduğun yer senindir “Bence o tez çürüdü , insanı gerçek anlamda doyuran tek yer kendi toprağı dönen dönene giden gidene.
Rahmetli Ferdi Tayfur bile ne söylüyordu ;
“Hadi gel köyümüze geri dönelim…”
Bence de dönün.
Evli evine , köylü köyüne.
Bugünlük de bu kadar olsun , haftaya başka bir yazımda sizlerle olmak ümidiyle hoşçakalın
FATOŞ ACAR
GAZETECİ - YAZAR
























Yorum Yazın