İstanbul denilince herkesin aklına başka bir görüntü gelir. Kiminin gözünde Boğaz’ın maviliği, kiminin aklında tarihi köprüler, yalılar, camiler ve kalabalık caddeler canlanır. Ama İstanbul’u İstanbul yapan güzelliklerden biri de hiç kuşkusuz vapurlarıdır.
Vapur sadece bir ulaşım aracı değildir İstanbul’da. Bir semtten diğerine geçmenin, iki yakayı birbirine bağlamanın çok ötesinde bir anlamı vardır. Vapur, biraz İstanbul’dur, biraz hatıradır, biraz da geçmişe yapılan kısa bir yolculuk…
Eskiden vapura binmenin ayrı bir heyecanı vardı. İskeleye yaklaşırken vapurun o kendine özgü düdüğü duyulur, insanlar telaşla biletlerini hazırlardı. Vapurun kapıları açılır açılmaz herkes kendine bir yer bulmaya çalışırdı. Kimi içeride sıcak bir köşeye oturur, kimi de doğruca açık güverteye çıkar, İstanbul’u seyretmenin keyfini sürerdi.
Vapur hareket ettiğinde ise İstanbul başka görünürdü.
Karada yürürken fark etmediğimiz güzellikler, denizin ortasına çıkınca birer birer karşımıza çıkardı. Bir tarafta Sarayburnu, diğer tarafta Galata Kulesi… Biraz ileride Topkapı Sarayı, Haydarpaşa, Kız Kulesi… İstanbul, vapurun penceresinden ya da güvertesinden seyredildiğinde sanki bambaşka bir şehir olurdu.
Vapur yolculuklarının en güzel yanı da insanları birbirine yaklaştırmasıydı.
Yan yana oturan, birbirini hiç tanımayan insanlar kısa süre sonra koyu bir sohbete dalıverirdi. Memleket meseleleri konuşulur, futbol tartışılır, siyasetten söz edilir, hayat pahalılığından şikâyet edilirdi. Bazen de iki eski dost yıllar sonra vapurda karşılaşır, yolculuk boyunca geçmiş günleri konuşurdu.
“Hatırlıyor musun?” diye başlayan sohbetler, çoğu zaman vapurun iskeleye yanaşmasıyla yarım kalırdı.
Bir de vapurun vazgeçilmez çayı vardı.
İnce belli bardakta çay… Vapurun hafif sallantısı, camın ardından görünen İstanbul manzarası ve elde sıcak bir çay. Belki de İstanbul’da çay en güzel vapurda içilirdi. Yanında küçük bir simit varsa, o yolculuğun tadına doyum olmazdı.
Bazı yolcular ise vapura biner binmez gazetelerini açardı. O yıllarda gazete okumak da ayrı bir alışkanlıktı. Sayfalar çevrilir, manşetlere göz atılır, spor sayfaları dikkatle okunurdu. Bazen yan koltuktaki yolcuyla bir haber üzerine sohbet başlardı.
“Şu haberi gördün mü?” diye başlayan bir cümle, vapur yolculuğunu bambaşka bir hale getirirdi.
Vapurlarda satıcılar da unutulmazdı. Ellerinde simitlerle dolaşanlar, çeşitli küçük eşyalar satanlar, zaman zaman kitap ve dergi satanlar… Her birinin kendine özgü sesi vardı. O sesler, vapurun motor sesiyle birbirine karışırdı.
Bir de martılar…
Vapurun peşinden gelen martılar, İstanbul’un bu güzel yolculuğunun ayrılmaz parçasıydı. Yolcular simitlerini küçük parçalara ayırır, havaya atar, martıların kapışmasını seyrederdi. Çocuklar için büyük bir eğlence olan bu manzara, büyükler için de yıllarca unutulmayacak bir İstanbul hatırasıydı.
Bugün de vapurlar var. İnsanlar yine Avrupa Yakası’ndan Anadolu Yakası’na, Anadolu’dan Avrupa’ya geçiyor. Ancak sanki bazı şeyler değişti.
Eskiden vapurda daha çok sohbet vardı. İnsanlar birbirlerinin yüzüne bakar, konuşur, selamlaşırdı. Şimdi ise birçok yolcunun elinde telefon var. Herkes kendi dünyasına dalmış durumda. Pencereden dışarı bakmak yerine ekrana bakıyoruz çoğu zaman.
Oysa İstanbul, vapurun camından bakıldığında daha güzel.
Belki de zaman zaman telefonu bir kenara bırakıp, sadece denizi seyretmek gerekiyor. Bir bardak çay alıp, martıları izlemek… Yanımızdaki insanla iki kelime sohbet etmek…
Çünkü vapur yolculuğu sadece bir yerden bir yere gitmek değildir.
Vapur, geçmişten bugüne uzanan bir İstanbul geleneğidir. İçinde çocukluğumuz vardır, gençliğimiz vardır, eski dostlarımız ve yarım kalan sohbetlerimiz vardır.
Her vapur düdüğünde belki de biraz geçmişimizi duyarız.
İstanbul’un kalabalığı, trafiği ve telaşı arasında vapura binip denize açıldığınızda hayat bir süreliğine yavaşlar. Şehir geride kalır, deniz önünüzde uzanır.
Ve o anda anlarsınız…
Bazı yolculukların varılacak yerden daha önemli olduğunu.
İstanbul’da vapur yolculuğu da işte böyle bir yolculuktur.
Bir iskeleden diğerine değil, bazen geçmişten günümüze…
Bazen de çocukluğumuza doğru yapılan kısa ama unutulmaz bir yolculuk…
Haftaya başka yazımda buluşmak üzere hoşçakalın
MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
GAZETECİ - YAZAR
























Yorum Yazın