Teknolojinin hızla geliştiği, görsel efektlerin ve dijital dünyanın hayatımızın her alanına yayıldığı günümüzde televizyon dizileri ve filmler de büyük bir değişim geçirdi. Artık ekranlarda daha yüksek bütçeler, daha gösterişli sahneler ve daha hızlı akan hikâyeler görüyoruz. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen birçok insanın dilinde aynı cümle dolaşıyor: "Eski filmlerin tadı yok."
Gerçekten de eski Türk filmleri ve dizileri bugün hâlâ özlemle anılıyor. Çünkü o yapımlar sadece birer eğlence aracı değildi. İnsanların hayatına dokunan, onları düşündüren, güldüren ve çoğu zaman ders veren hikâyeler anlatıyordu. Mahalle kültürü, komşuluk ilişkileri, aile bağları, dostluk ve dayanışma gibi değerler filmlerin merkezindeydi.
Yeşilçam denildiğinde akla sadece romantik hikâyeler gelmez. Aynı zamanda toplumun içinden karakterler gelir. Fakir ama onurlu insanlar, zorluklar karşısında mücadele eden aileler, dürüstlükten vazgeçmeyen kahramanlar ve her şeye rağmen umudunu kaybetmeyen insanlar... İzleyici kendinden bir parça bulurdu bu hikâyelerde. Çünkü anlatılanlar gerçek hayattan izler taşıyordu.
Eski Türk filmlerinin en önemli özelliklerinden biri de ruh güzelliğini ön plana çıkarmasıydı. İnsanların dış görünüşlerinden çok karakterleri önemsenirdi. İyi kalpli olmak, yardımseverlik, fedakârlık ve vicdan gibi değerler hikâyelerin temelini oluştururdu. Seyirci filmin sonunda sadece eğlenmiş olmaz, aynı zamanda bir mesaj da alırdı.
Bugünün dizilerine baktığımızda ise farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Elbette kaliteli yapımlar hâlâ var. Ancak genel olarak senaryolarda çatışma, entrika, lüks yaşamlar ve bitmek bilmeyen gerilimler daha fazla yer buluyor. Karakterler çoğu zaman sıradan insanların hayatlarından uzaklaşıyor. Büyük villalar, pahalı arabalar ve ulaşılması zor hayatlar ekranları dolduruyor. İzleyici kendini hikâyenin içinde görmek yerine dışarıdan izleyen bir konuma düşebiliyor.
Eski diziler ve filmler mahalle kültürünü yaşatırken, günümüz yapımları çoğu zaman bireyselliği ön plana çıkarıyor. Eskiden komşular birbirinin kapısını çalmadan duramazdı. Bir sıkıntı olduğunda herkes bir araya gelir, çözüm üretirdi. Şimdi ise ekranlarda çoğu zaman yalnızlaşan insanlar görüyoruz. Bu da toplumdaki değişimin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Bir başka fark ise mizah anlayışında ortaya çıkıyor. Eski Türk filmleri insanları kırmadan, aşağılamadan güldürmeyi başarırdı. Sıcacık diyaloglar ve doğal karakterler sayesinde izleyici kendiliğinden tebessüm ederdi. Bugün ise bazen mizahın yerini yapay espriler veya abartılı sahneler alabiliyor. O doğal samimiyeti yakalamak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.
Eski yapımların unutulmamasının bir nedeni de ailece izlenebilmesiydi. Anne, baba, çocuk ve büyükler aynı ekranın karşısında oturabilir, aynı hikâyeyi paylaşabilirdi. Filmler nesilleri bir araya getirirdi. Bugün ise birçok yapım belirli yaş gruplarına hitap ediyor ve ortak izleme kültürü giderek azalıyor.
Elbette zaman değişiyor, insanlar değişiyor ve sanat da bu değişimden etkileniyor. Eskiyi tamamen yüceltip yeniyi tamamen eleştirmek doğru olmaz. Günümüzde teknik açıdan çok başarılı yapımlar çekiliyor, dünya çapında ilgi gören diziler üretiliyor. Ancak bütün bu başarılara rağmen geçmişin filmlerinde bulunan o sıcaklık, o samimiyet ve o insan kokusu hâlâ özleniyor.
Belki de insanların aradığı şey eski filmlerin siyah beyaz görüntüleri değil; o filmlerin anlattığı değerlerdir. Dürüstlük, sevgi, saygı, dostluk, komşuluk ve vicdan... Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan ruhu hâlâ aynı ihtiyaçları taşımaya devam ediyor.
Bu yüzden yıllar geçse de eski Türk filmleri televizyon ekranlarında yeniden gösterildiğinde milyonlarca insan dönüp bir kez daha izliyor. Çünkü o filmler bize sadece geçmişi değil, kaybetmek istemediğimiz değerleri de hatırlatıyor. Belki de bu yüzden bazı filmler eskimez; çünkü onlar yalnızca bir hikâye anlatmaz, bir dönemin ruhunu yaşatır.
MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
GAZETECİ - YAZAR






















Yorum Yazın