Geçmişin en güzel en şık otellerinden biriydi. 10 Haziran 1974 de hizmete giren bu otelin hemen arkasında 1980 de alınan yazlığımız sebebiyle neredeyse her akşam ziyaret ederdik . Otel o tarihlerde Cannes Film Festivali gibi. Ünlü isimlerin de içinde olduğu birbirinden şık hanımlarla ve beylerle dolar taşardı, her biri moda dergilerinden fırlamışcasına.
Otelin denizi bir gerdanlık gibi süsleyen mimarisiyle şahane bir görüntüsü vardı ki hala o görüntü değişmedi ama eski kalabalığından eser yok. O dönemlerde kumarhanesi, birbirinden şık mağazaları, restoranları çay - kahve salonuyla , diskosuyla, marinasıyla , plajıyla , kıyıya demirlenmiş görkemli yatlarıyla büyüleyici bir atmosfere sahipti.
Kim bilir kaç çift denize nazır rüya gibi bir manzaranın şahitliğinde bu otelde evlenmişlerdi. Altın Yunus’un bir ayrıcalığı vardı gündüzü ayrı güzel gecesi muhteşemdi.
Benim çocuklarım da çok küçük yaşlarında bu otelin hemen yanındaki tenis kortunda tenis oynar ve ata binerlerdi. Hatta oğlum babası ya da o olmadığında babaannesiyle sırf oyun olsun ama öğrensinde diye oltasını, kovasını alır otelin deniz kısmında balık tutmaya giderlerdi, minik minik üç beş balık tutarlar sonra biraz daha büyüsün diye denize atıp geri gelirlerdi.
Her akşam şıklanıp otele maaile gitmemiz bir gelenek haline gelmişti. Bir değil üç kayınvalidemle birlikte , eşimin anneannesi, annesi ve teyzesiyle birlikte üçü de ayrı kişilikte. Büyükanne eşime emek verip büyüttüğü için onun üzerinde söz sahibiydi, eşime en küçük bir laf söyletmez nedense arı gibi sokardı beni, izi kalırdı kayınvalidemin ki çok emeği olmadığından sivrisinek sokması gibi iğnesini batırır, biraz kaşındırırdı.
Teyze ise ünlü bir ailenin oğluyla evlenip yedi yıllık evliliğinde yedi gün mutlu olamadığı için çaya sıkılmış limon gibiydi, azıcık çayın rengini bulandırır sonra ustalıkla kenara çekilirdi, yıllar içerisinde üçününde huyunu aklıma yazmıştım , ben de zaten evliliğimde olgunlaşmaya başlamıştım . Aklım kalın ciltli defterler gibiydi , zaten her şeyi yazmayı adet edindiğimden onlarında bana karşı politik tutumlarını not ediyor, ona göre daha akılcı davranıyordum.
Ankaralı bir antikacı ilk kez ve sonrasında da bir kaç yıl üst üste hem eserlerinin tanıtımını hem de müzayedelerini bu otelde yapmaya başlamıştı ve zamanla da ünlendi.
Antika eserlere olan merakımdan dolayı yılda bir kez akşam üzeri yapılan bu tür aktiviteleri hiç kaçırmazdım. Yıllar içerisinde bu alışkanlığım Ankara’daki müzayedelerde boy göstermeme sebep olacaktı.
Neredeeen nereye…
Dün akşam eşimle yine her yıl olduğu gibi Altın yunus’a çay içmeye gittik, otel neredeyse bomboştu, odalarda ışık yok karanlığa mahkum olmuş gibiydi , denize bakan üç beş masada misafirler vardı ama otelden mi yoksa bizim gibi dışarıdan mı bilinmez?
Biz de o güzel manzaradan nasibimizi aldık hava biraz esintili de olsa yaz akşamları Çeşme’nin bu esintisine alışıktı .
“Hey gidi günler hey dedi eşim” “ Kim bilir kimlerle geldik yıllarca bu otele”
Geçmişi yad ediyorduk dilim çözüldü itiraflarıma başladım. 1984 yazı eşim babasıyla aynı işyerini paylaştığından dönüşümlü gidip geliyorlar Ankara’ya , araba Çeşme de kalıyor, hangisi gelirse o kullanıyor, onlarda gece otobüsleriyle dönüyorlar sabah işlerinin başında oluyorlar. Bu gece de eşimi yolcu edeceğiz, öncesinde yine Altın yunus vazifemizi yapacağız tam takımız, büyükanne , anne , teyze, onun oğlu , eşim ve ben iki çocuğumuz . Otelin alt kısmındaki ünlü Çarık mağazasının şubesi var ve vitrindeki keten spor ayakkabı bana bakıyor , beyaz ketenin üstünde pembe , mavi ve sarı çizgileri var “Beni al ve giy” diyor , hemen eşime gösterdim o da çok beğendi “Yarın gel al” dedi, alışverişimizi asla onların yanında yapmazdık, büyükanne bizi dinliyormuş meğer, “Senin zaten boyun kısa ne lazım ki o sana” dedi. Para harcamayı hiç sevmezdi hele adı gelin olan kişilerin harcamasına hepten karşıydı.
Ben artık işin o boyutunu çoktan aşmıştım, boyları 1.40 la 1.50 arasında olan üç kişi 1.60 olan boyumu kısa buluyor ve laf söylüyordu amaç boy değil benim oğullarının parasını harcamamamdı.
Karşılarındaki kişiyi tanımamaları ne kadar acıydı, gece eşimi yolculadık bana oldukça dolgun bir harçlık bırakarak beni ve çocukları da bana emanet ederek gitti garibim, 15 gün sonra gelecekti “istediğin ne varsa al dedi “ yolu ve kısmeti açık olsun.
Ertesi gün mantı yapmaya karar verip hamuru yoğurdular onlar balkonda oklavayla açarken ben mutfakta iş başındaydım. Buzdolabındaki yoğurdun büyük bir kısmını lavaboya döküp akıttım, iki kaşık kadar kalanı kayınvalideme gösterip
“Anne bu yoğurt yetmez dedim,
“Ne çabuk bitmiş” dedi , bende
“Belki İrfan yemiştir” dedim kocamın üstüne atarak , onun adı geçince akan sular dururdu . zafiyetlerini biliyordum tabi ki genç olduğum için benim gidip almam gerekiyordu markete zaten amacım da buydu çocuklar bahçede oynuyordu nasıl olsa saat kontrolüm tamamdı öyle bir sevinçle fırladım ki evden onlar mantıyı yapa dursun ben soluğu Altın yunus’ un çarşı kısmında aldım.
Önce ayakkabımı sonra yan dükkandan dün geceden gözüme kestirdiğim gece çantamı, eşime iki tane tişört ve en son Rodos el işi dantel yatak örtümü alıp yakındaki markete uğradım , yoğurt ve gazeteyi de aldıktan sonra bizimkiler görmeden sitenin bahçe kapısından girdim odama geçip eşyalarımı dolabıma koydum ve yoğurtla salona girdim , o kadar çabuk hareket etmiştim ki beni çekiştirmekten geciktiğimi anlamamışlardı gelinin zaferi üç kaynanayı yenmişti.
Akşam Altın yunus sefamıza yeni ayakkabılarımı giydim üçü de gördü , hiç biri de güle güle giy diyemedi ama ben tepe tepe yıllarca giydim, boyum yine de onlardan çok uzundu.
Ben de olaylar hiçbir zaman bitmedi ama yazının sonuna geldik haftaya başka bir yazımda yine sizlerle birlikte olmak dilekleriyle .
Hoşçakalın
FATOŞ ACAR
GAZETECİ - YAZAR
























Yorum Yazın