MENU
  • EĞİTİM
  • MEKAN
  • HABER
  • Basın Bülteni
  • SİNEMA
  • Kadın
  • YAZARLAR
  • FOTO GALERİ
  • WEB TV
  • HABER ARŞİVİ
  • YOL TRAFIK DURUMU
  • BİYOGRAFİLER
  • RÖPORTAJLAR
  • Künye
  • Gizlilik Politikası
  • İLETİŞİM
  • Foto Galeri
  • Web TV
  • Yazarlar
Haber Caddesi
DOLAR6.8555
EURO7.7475
GR ALTIN390.45
ÇEYREK640.68
İstanbul
Haber Caddesi
Haber Caddesi
  • MAGAZİN
  • MÜZİK
  • YAŞAM
  • GÜNCEL
  • MODA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SAĞLIK
  • KÜLTÜR & SANAT
  • RÖPORTAJ
  • SPOR
Kapat

Sessiz İstila: Kimse Fark Etmeden Hayatımız Nasıl Değişiyor?

Ana SayfaYazarlarSEÇİL ESKİOĞLU
14 Eylül, 2026, Pazartesi 18:56
  • yazdıryorum yazfont küçültfont büyüt
Sessiz İstila: Kimse Fark Etmeden Hayatımız Nasıl Değişiyor?

 

Hayatımızın değiştiğini çoğu zaman büyük olaylarla anlıyoruz. Bir deprem olduğunda, bir savaş başladığında, büyük bir ekonomik kriz yaşandığında ya da hayatımızı bir anda etkileyen önemli bir gelişme olduğunda “Dünya değişiyor” diyoruz. Oysa bana göre hayatımızı asıl değiştiren şeyler her zaman büyük ve gürültülü olaylar değil. Bazen en büyük değişimler sessizce geliyor. Kapımızı çalmadan, bize kendini fark ettirmeden, hatta çoğu zaman bizim kendi isteğimizle hayatımıza giriyor. Önce küçük bir alışkanlık olarak başlıyor, sonra günlük yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Bir süre sonra da onsuz yapamayacağımızı düşünmeye başlıyoruz. İşte benim “sessiz istila” olarak gördüğüm şey tam da burada başlıyor. Çünkü bugün hayatımızı değiştiren pek çok şey bize zorla kabul ettirilmiyor. Biz onları kolaylık, hız, konfor ve yenilik adına kendi ellerimizle hayatımıza alıyoruz. Telefonumuzu elimizden bırakmıyoruz, çünkü onsuz kaldığımızda dünyadan kopacağımızı düşünüyoruz. Sosyal medyaya giriyoruz, çünkü insanların ne yaptığını merak ediyoruz. İnternetten alışveriş yapıyoruz, çünkü mağazaya gitmek yerine birkaç tuşa basmak daha kolay geliyor. Yapay zekâdan yararlanıyoruz, çünkü işlerimizi hızlandırıyor. Bankacılık işlemlerimizi, alışverişimizi, haberleşmemizi, hatta bazen duygularımızı bile ekranların içine taşıyoruz. Bütün bunlar hayatımızı kolaylaştırıyor gibi görünüyor. Peki gerçekten hayatımızı kolaylaştırırken bizden neleri götürüyor? Asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru bence bu.

Bugün sabah gözümüzü açtığımızda çoğumuzun yaptığı ilk şeylerden biri telefonuna bakmak. Daha yataktan kalkmadan mesajlarımızı kontrol ediyor, haber başlıklarına göz atıyor, sosyal medya bildirimlerine bakıyor, dünyanın dört bir yanından gelen görüntüleri birkaç dakika içinde izliyoruz. Daha güne başlamadan yüzlerce bilgi zihnimize giriyor. Tanımadığımız insanların hayatlarına bakıyoruz. Kimin nereye gittiğini, ne aldığını, nerede yemek yediğini, nasıl göründüğünü, nasıl yaşadığını görüyoruz. Sonra dönüp kendi hayatımıza baktığımızda, hiç farkında olmadan kendi yaşamımızı başkalarının bize gösterdiği hayatlarla kıyaslamaya başlıyoruz. Kimse bize “Kendini başkalarıyla kıyasla” demiyor. Ama sürekli başkalarının hayatlarının en güzel, en mutlu, en başarılı anlarının önümüze konulduğu bir dünyanın içinde yaşıyoruz. İşte burada insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru var: Biz gerçekten başkalarının hayatını mı görüyoruz, yoksa bize gösterilmesi istenen kısmını mı? Çünkü sosyal medyada gördüğümüz hayatların tamamı gerçek hayat değil. İnsanlar çoğu zaman yaşadıklarının en güzel tarafını gösteriyor, sıkıntısını, yalnızlığını, başarısızlığını, korkusunu ve mutsuzluğunu ise çoğunlukla gizliyor. Buna rağmen biz kendi hayatımızın tamamını onların gösterdiği birkaç güzel kareyle karşılaştırıyoruz. Sonra da neden mutlu olamadığımızı düşünüyoruz. Belki de sorun hayatımızın kötü olması değil, hayatımızı sürekli başkalarının vitriniyle karşılaştırmamızdır. Bence çağımızın en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor. İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar yakın görünüyor ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar uzaklaşabiliyor. Telefon rehberlerimiz yüzlerce isimle dolu, sosyal medya hesaplarımızda yüzlerce, hatta binlerce kişi bulunabiliyor ama gerçekten ihtiyacımız olduğunda arayabileceğimiz insanların sayısı belki de birkaç kişiyi geçmiyor. Eskiden bir insanın kapısını çalmak, oturup uzun uzun konuşmak, halini hatırını sormak, gözlerinin içine bakarak derdini dinlemek vardı. Şimdi çoğu zaman bir mesaj gönderiyoruz. “Nasılsın?” diye soruyoruz. Karşımızdaki “İyiyim” diyor. Biz de “Ben de iyiyim” deyip geçiyoruz. Peki gerçekten iyi miyiz? Bilmiyoruz. Çünkü artık insanların sesindeki kırgınlığı, yüzündeki yorgunluğu, gözlerindeki hüznü ve sessizliğinin ardındaki gerçek nedeni eskisi kadar göremiyoruz. İletişim araçlarımız çoğaldı ama gerçek iletişimimiz aynı oranda güçlenmedi. Hatta bazen tam tersine, birbirimize ulaşabildiğimiz halde birbirimize dokunamaz hale geldik.

Bunu en çok aynı masada oturan insanlarda görüyoruz. Bir aile bir araya geliyor ama herkesin elinde telefon var. Arkadaşlar buluşuyor ama sohbetin ortasında telefonlar masaya çıkıyor. Bir bildirim geliyor, herkesin dikkati bir anda dağılıyor. Bir insan karşımızda konuşurken gözümüz onun yüzünde değil, ekranın üzerinde oluyor. Belki de farkında olmadan karşımızdaki insana şu mesajı veriyoruz: “Senin söylediklerinden daha önemli bir şey olabilir.” İşte bu küçük gibi görünen davranışlar zaman içinde ilişkilerimizi değiştiriyor. İnsanlar birbirlerini dinlemek yerine birbirlerini takip etmeye başlıyor. Birbirlerinin hayatına gerçekten ortak olmak yerine sosyal medya paylaşımlarından haberdar oluyor. Oysa bir insanın fotoğrafını görmek onun hayatını bilmek anlamına gelmez. Bir paylaşımını beğenmek onun yanında olmak anlamına gelmez. Bir mesaj göndermek her zaman gerçek bir sohbet değildir. Çünkü insanın insana ihtiyacı hâlâ aynı. Bazen sadece gerçekten dinlenmek, anlaşılmak ve yanında birinin olduğunu hissetmek istiyoruz. Sessiz değişim yalnızca ilişkilerimizde değil, tüketim alışkanlıklarımızda da kendisini gösteriyor. Eskiden bir eşya aldığımızda onu uzun yıllar kullanmayı düşünürdük. Şimdi daha yenisi çıktığında elimizdeki çalışan eşya bile bize eski geliyor. Telefonumuz görevini yapıyor ama yeni modeli çıktığında onu değiştirmek istiyoruz. Dolabımız kıyafetlerle dolu ama yeni bir moda çıktığında sanki giyecek hiçbir şeyimiz yokmuş gibi hissediyoruz. Evimizde ihtiyacımızdan fazlası bulunuyor ama yine de yeni bir şey satın almak bize kısa süreli bir mutluluk veriyor. Sonra o mutluluk geçiyor ve başka bir şey istiyoruz. Böylece ihtiyaçlarımızla isteklerimiz arasındaki çizgi giderek kayboluyor. Bize neyin gerekli olduğunu değil, neyi istememiz gerektiğini öğreten bir sistemin içinde yaşıyoruz. Reklamlar, kampanyalar, indirimler ve sürekli yenilenen ürünler bize durmadan daha fazlasını sunuyor. Biz de çoğu zaman gerçekten ihtiyacımız olduğu için değil, sahip olmak istediğimiz için satın alıyoruz. Sonra evlerimiz eşyalarla, dolaplarımız kıyafetlerle, telefonlarımız uygulamalarla, hayatımız ise gereksiz yüklerle doluyor.

Burada kendime sık sık şu soruyu soruyorum: Modern olmak gerçekten daha fazla şeye sahip olmak mıdır? Yoksa sahip olduğumuz şeylerin bizi yönetmesine izin vermemek midir? Bence modern hayatın en büyük yanılgılarından biri, konfor ile mutluluğu birbirine karıştırmamız. Elbette teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Bugün dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz. Bankacılık işlemlerimizi evden yapabiliyoruz. Bilgiye çok hızlı ulaşabiliyoruz. Hastalıkların teşhisinden eğitime, ulaşımdan iletişime kadar hayatın pek çok alanında teknoloji büyük kolaylıklar sağlıyor. Sorun teknoloji değil. Sorun, teknolojinin hayatımızdaki yerini bizim belirleyemememiz. Telefon bizim aracımız olması gerekirken bazen biz onun aracına dönüşüyoruz. Sosyal medya bizi birbirimize yaklaştırması gerekirken bazen bizi kendi hayatımızdan uzaklaştırıyor. Yapay zekâ işlerimizi kolaylaştırabilir ama düşünme, araştırma ve sorgulama alışkanlığımızı tamamen ona bırakırsak zaman içinde kendi zihnimizi daha az kullanmaya başlayabiliriz. Bence asıl mesele teknolojiden uzak durmak değil, teknolojiyle aramıza sağlıklı bir sınır koyabilmek. Çünkü sessiz istilanın en güçlü tarafı, bize zarar verirken bunu zarar olarak hissettirmemesi. Her şey kolaylık gibi geliyor. Bir tıkla alışveriş yapıyoruz, bir tıkla yemek söylüyoruz, bir tıkla para gönderiyoruz, bir tıkla haber alıyoruz, bir tıkla insanlarla iletişim kuruyoruz. Hayat hızlanıyor ve biz de bu hıza yetişmeye çalışıyoruz. Ama hızlandıkça sabrımız azalıyor. Beklemek istemiyoruz. Bir mesaj attığımızda hemen cevap bekliyoruz. Bir işe başladığımızda hemen sonuç almak istiyoruz. Bir şey öğrenmek için uzun süre uğraşmak yerine en kısa cevabı arıyoruz. Bir kitabı baştan sona okumak yerine özetini istiyoruz. Bir insanı tanımak için zaman ayırmak yerine birkaç fotoğrafına bakarak onun hakkında karar verebiliyoruz. Oysa hayatın kendisi hızlı çalışmıyor. Bir çocuğun büyümesi zaman alıyor. Bir dostluğun güçlenmesi zaman alıyor. Güven kazanmak zaman alıyor. Bir insanın kendisini geliştirmesi zaman alıyor. Bir hayalin gerçekleşmesi zaman alıyor. Biz ise giderek hızlanan bir dünyanın içinde hayatın doğal ritmini unutuyoruz. Belki de kaybettiğimiz en önemli şey zaman değil, zamana tahammülümüz.

Bunun bir başka sonucu da zihinsel yorgunluğumuz. Her gün yüzlerce bilgiyle karşılaşıyoruz. Savaşlar, ekonomik sıkıntılar, felaketler, tartışmalar, reklamlar, görüntüler, haberler, başarı hikâyeleri, kötü haberler, insanların özel hayatları ve daha yüzlerce konu aynı ekranın içine giriyor. Sabah gözümüzü açıyoruz, telefon elimizde. Gece yatarken yine telefon elimizde. Gün boyunca zihnimiz sürekli yeni bir bilgiyle karşılaşıyor. Sonra neden yorulduğumuzu anlamıyoruz. Çünkü yalnızca bedenimiz yorulmuyor; zihnimiz de sürekli çalışıyor. Belki de bu yüzden bugün birçok insan hiçbir şey yapmadan oturmakta bile zorlanıyor. Sessizlikten rahatsız oluyoruz. Telefonumuz yanımızda değilse huzursuz hissediyoruz. Bir dakika boş kaldığımızda hemen ekranımıza bakıyoruz. Oysa insanın zaman zaman hiçbir şey yapmaması, sessiz kalması, düşünmesi ve kendiyle baş başa kalması da bir ihtiyaçtır. Fakat biz dış dünyanın sesini kısmak yerine kendi içimizdeki sesi bastırıyoruz. Sürekli bir şey izliyor, bir şey dinliyor, bir şey takip ediyor ve tüketiyoruz. Kendimizi dinlemeye ise çoğu zaman fırsat bulamıyoruz. Belki de burada çok daha önemli bir başka değişimin kapısından giriyoruz: Düşünme biçimimizin değişmesi. Çünkü bize sürekli hazır cevaplar sunulan bir dünyada insanın kendi cevabını arama sabrı da azalabiliyor. Bir konu hakkında merak ettiğimizde araştırmak yerine ilk karşımıza çıkan bilgiye inanabiliyoruz. Bir olayın tamamını anlamadan başlığından etkilenebiliyoruz. Bir insan hakkında onu gerçekten tanımadan birkaç paylaşım üzerinden karar verebiliyoruz. Bir haberin doğruluğunu sorgulamadan paylaşabiliyoruz. Böylece yalnızca zamanımızı değil, düşünme biçimimizi de hızın içine teslim ediyoruz. Oysa bilgi sahibi olmak başka, doğru bilgiye ulaşmak başka; düşünmek başka, sorgulamak bambaşka bir şeydir. Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri, karşımıza gelen her bilgiyi hemen kabul etmek yerine “Gerçekten böyle mi?” diyebilme cesaretidir. Çünkü sorgulamayan insan, kendisine sunulan her şeyi gerçek sanmaya başlar.

Bir başka sessiz değişim de insanların birbirlerine karşı tahammülünde yaşanıyor. Eskiden farklı düşünmek bir insanla tamamen kopmak için yeterli değildi. İnsanlar aynı masada oturup farklı fikirleri konuşabilir, tartışabilir ve yine de birbirlerinin hayatında kalabilirdi. Şimdi ise birkaç cümlelik bir paylaşım, bir yorum ya da bir fikir ayrılığı insanların birbirini hayatından çıkarmasına neden olabiliyor. Çünkü dijital dünya bize insanları çok kolay silme imkânı veriyor. Beğenmedik, engelledik. Kızdık, sildik. Katılmadık, takipten çıktık. Oysa gerçek hayat böyle değil. Gerçek hayatta karşımızdaki insanı her zaman silemezsiniz. Onu anlamaya, dinlemeye, bazen affetmeye, bazen de kendi sınırlarınızı koruyarak yolunuza devam etmeye çalışırsınız. Belki de teknoloji bize ilişkileri kolaylaştırırken insan ilişkilerinin gerektirdiği sabrı da elimizden alıyor.

Bu değişimin çocuklarımız üzerindeki etkisi ise belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken konulardan biri. Çünkü çocukluk bir daha geri gelmeyen bir dönem. Çocukların dünyası da elbette bizim çocukluğumuzdan farklı olacak. Teknolojiyi tamamen hayatlarından çıkarmak ne mümkün ne de doğru. Ancak çocuklara teknolojiyi öğretirken hayatı öğretmeyi unutursak büyük bir eksiklik yaratırız. Bir çocuğun sadece ekran kullanmayı değil, arkadaşlık kurmayı da öğrenmesi gerekir. Kaybetmeyi, beklemeyi, paylaşmayı, sıkılmayı, hayal kurmayı, sorumluluk almayı ve gerçek hayatın içinde var olmayı öğrenmesi gerekir. Bir çocuğun dışarı çıkıp koşması, toprağa basması, arkadaşlarıyla kavga edip barışması, bir oyuncağını paylaşması, düşüp kalkması, kendi dünyasını kurması gerekir. Çünkü çocukluk yalnızca dijital içeriklerden oluşmamalı. Çocuklarımızın ellerine teknoloji verirken hayatı ellerinden almamalıyız. Çocukların önüne hazır eğlence koyduğumuzda onların kendi hayal güçlerine ne kadar alan bırakıyoruz? Bir çocuk sıkıldığında hemen eline telefon verdiğimizde, sıkıntıyla baş etmeyi öğrenmesine fırsat tanıyor muyuz? Her istediğini birkaç saniyede ulaşılabilir hale getirdiğimizde, beklemenin ve emek vermenin değerini nasıl öğreteceğiz? Bunlar yalnızca anne babaların değil, hepimizin düşünmesi gereken sorular. Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı da öğreniyor. Biz sürekli telefonumuzdaysak, onlardan telefonu bırakmalarını istemek ne kadar anlamlı? Biz sohbet ederken ekrana bakıyorsak, onların bizi dinlemesini nasıl bekleyeceğiz? Çocuklara gerçek hayatı anlatmanın en güçlü yolu, gerçek hayatı onlara yaşatabilmektir.

Aynı şey yetişkinler için de geçerli. Bazen kendimizi sürekli meşgul ederek aslında kendimizden kaçıyoruz. Telefonu kapattığımızda düşüncelerimizle baş başa kalmaktan korkuyoruz. Sürekli bir şey izliyor, bir şey dinliyor, birileriyle konuşuyoruz. Ama bütün bunların arasında kendimize ne kadar zaman ayırıyoruz? Gerçekten ne istiyorum? Nasıl bir hayat yaşamak istiyorum? Kimlerle yan yana olmak istiyorum? Neye değer veriyorum? Hayatımda neyi çoğaltmak, neyi azaltmak istiyorum? Beni gerçekten mutlu eden şey ne? Bu soruları kendimize en son ne zaman sorduk? Belki de sessiz istilaya karşı verebileceğimiz en önemli mücadele, önce bu soruları yeniden sormaktır. Çünkü insan bazen hayatının ne kadar dolu olduğunu anlatırken aslında ne kadar boşaldığını fark etmeyebilir. Takvimimiz doludur, telefonumuz susmaz, mesajlarımız eksilmez, sosyal medya hesabımız hareketlidir, yapılacak işlerimiz bitmez. Ama bütün bu kalabalığın içinde kendimize ait bir hayatımız var mı? İşte bence asıl mesele burada. Hayatımızın dolu olması ile anlamlı olması aynı şey değil. Çok insan tanımak, çok sevilmek anlamına gelmiyor. Çok para kazanmak, çok mutlu olmak anlamına gelmiyor. Çok şey satın almak, zengin olmak anlamına gelmiyor. Çok konuşmak, gerçekten iletişim kurmak anlamına gelmiyor. Çok bilgiye sahip olmak, bilge olmak anlamına gelmiyor. Bazen insanın en büyük zenginliği sahip olduklarının çokluğu değil, hayatında gerçekten değer verdiği şeylerin farkında olmasıdır. Bugün hepimizin biraz yavaşlamaya ihtiyacı var. Çünkü sürekli hızlanan bir dünyada insan kendisini kaybetmeye çok müsait. Bir yere yetişirken neden koştuğumuzu unutabiliyoruz. Daha fazlasını isterken elimizdekilerin kıymetini göremeyebiliyoruz. Her gün yeni bir şey öğrenirken bildiklerimizin ne kadarını gerçekten anlayabildiğimizi sorgulamıyoruz. Sürekli insanlarla iletişim kurarken kendimizle iletişimimizi kaybedebiliyoruz. Belki de bazen hiçbir bildirim almadan, hiçbir ekrana bakmadan, hiçbir şey satın almadan ve hiçbir yere yetişmeden yalnızca oturup hayatımıza bakmamız gerekiyor.

Çünkü sessiz istilaya karşı verebileceğimiz en güçlü cevap, hayatımızın kontrolünü yeniden elimize almaktır. Telefonu çöpe atmak değil, gerektiğinde kapatabilmek. Teknolojiyi reddetmek değil, onu gerektiği kadar kullanabilmek. Sosyal medyayı tamamen terk etmek değil, sosyal medyanın bize ne hissettirdiğini fark edebilmek. Her yeniliği reddetmek değil, her yeniliği sorgusuz kabul etmemek. Tüketmeyi bırakmak değil, gerçekten ihtiyacımız olanla bize ihtiyaç gibi gösterilen arasındaki farkı görebilmek. Çünkü hâlâ seçim yapma gücümüz var. Telefonu bir süreliğine kapatabiliriz. Bir dostumuzu arayıp gerçekten konuşabiliriz. Ailemizle aynı masada oturup telefonlarımızı bir kenara bırakabiliriz. Çocuklarımızla göz göze gelip onları dinleyebiliriz. Bir kitabın sayfalarını çevirebiliriz. Yürüyüşe çıkabilir, doğaya bakabilir, biraz sessiz kalabiliriz. Bir şey satın almadan önce gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını düşünebiliriz. Her duyduğumuza inanmamayı, her gördüğümüzü gerçek kabul etmemeyi ve her akıma kapılmamayı öğrenebiliriz. Çünkü bana göre çağımızın en büyük özgürlüğü her şeye ulaşabilmek değil, her şeye ulaşabildiğimiz halde neye ihtiyacımız olduğunu seçebilmektir.

Dünya değişiyor ve bu değişimi durduramayız. Teknoloji gelişecek, yapay zekâ hayatımızın daha fazla alanına girecek, çalışma biçimlerimiz değişecek, iletişim şekillerimiz değişecek ve yeni alışkanlıklar ortaya çıkacak. Bütün bunlar hayatımızın bir parçası olmaya devam edecek. Fakat değişimin hayatımızda ne kadar yer kaplayacağına karar vermek hâlâ bizim elimizde. Değişime karşı çıkmak zorunda değiliz. Tam tersine, değişimi anlamamız ve doğru kullanmamız gerekiyor. Ama değişirken kendimizi kaybetmemeliyiz. Teknoloji gelişirken insanlığımızı korumalıyız. Hızlanırken durmayı unutmamalıyız. Kalabalıkların içinde kendi sesimizi duyabilmeliyiz. Sanal dünyanın içinde gerçek hayatı kaybetmemeliyiz. Çünkü bence asıl tehlike bir sabah uyandığımızda hayatımızın değişmiş olduğunu görmek değil. Asıl tehlike, hayatımız değişirken bunu hiç fark etmemek. Fark etmediğimiz bir değişime müdahale edemeyiz. Sorgulamadığımız alışkanlıklarımız zamanla bizi yönetmeye başlar. Bir gün geriye dönüp baktığımızda “Ben ne zaman böyle oldum?” diye sorabiliriz. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru tam olarak budur: Hayatımı gerçekten ben mi yönetiyorum, yoksa bana sunulan seçenekler arasından seçim yaptığımı sanarak başkalarının çizdiği bir hayatın içinde mi yaşıyorum?

Sessiz istila belki de tam olarak budur. Kapımızı kırarak içeri girmez. Bizi zorlamaz, bağırmaz, tehdit etmez. Sadece yavaşça hayatımıza yerleşir. Önce küçük bir alışkanlık olur, sonra vazgeçilmezimiz haline gelir, sonunda da hayatımızın doğal bir parçası olduğunu düşünmeye başlarız. Oysa bazen durup kendimize bakmamız gerekir. Neleri kazandık, neleri kaybettik? Hangi alışkanlıklarımız gerçekten bize ait, hangilerini çevremizden ve içinde bulunduğumuz sistemden öğrendik? Bizi gerçekten mutlu eden şeyler neler, yalnızca mutlu olduğumuzu sandığımız şeyler neler?

Ben teknolojiye, gelişmeye ve değişime karşı değilim. Ben insanın değişirken kendisini kaybetmesine karşıyım. Dünyanın ilerlemesine değil, insanın ilerlerken insanlığını geride bırakmasına itirazım var. Çünkü bir gün bütün işlerimizi makineler yapabilir. Bütün bilgilere saniyeler içinde ulaşabiliriz. Dünyanın diğer ucundaki insanla anında konuşabiliriz. Ama birbirimizi gerçekten dinlemeyi, anlamayı, sevmeyi, paylaşmayı ve insan kalmayı unutursak elimizdeki bütün teknolojinin bize ne kadar fayda sağlayacağını sorgulamamız gerekir. Belki de bugün yapmamız gereken şey korkmak değil, fark etmek. Neyi hayatımıza aldığımızı, neyi hayatımızdan çıkardığımızı, neye zaman ayırdığımızı ve neyi ihmal ettiğimizi yeniden düşünmek. Çünkü hayat hâlâ bizim. Zaman hâlâ bizim. Seçimlerimiz hâlâ bizim. Yeter ki hayatımızı sessizce değiştiren şeyleri fark edelim ve gerektiğinde kendimize “Buraya kadar” diyebilelim.

Çünkü insanın kendisine ait olan en değerli şeylerden biri, kendi hayatının yönünü belirleyebilmesidir. Dünya değişebilir, teknoloji değişebilir, alışkanlıklarımız değişebilir, hatta yaşadığımız düzen bile değişebilir. Ama bütün bu değişimin içinde kendimizi kaybetmemek bizim elimizde. Belki de gerçek mesele, sessiz istilayı tamamen durdurmak değil; onun hayatımızı ne kadar değiştireceğine bizim karar verebilmemizdir. Çünkü hayatımızı kolaylaştıran hiçbir teknoloji, bizi kendimizden uzaklaştırdığı noktada gerçek anlamda bir kolaylık değildir.

Ve belki de hepimizin bugün kendimize sorması gereken en dürüst soru şudur: Ben hayatımı mı yaşıyorum, yoksa bana sunulan hayatı mı?

Çünkü cevap sandığımızdan çok daha önemli.

Eğer kendi hayatımızın kararlarını hâlâ biz veriyorsak, değişimin içinde kaybolmadan geleceğe yürüyebiliriz. Ama seçimlerimizin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu sorgulamayı bırakırsak, bir gün hayatımızın nasıl değiştiğini anlamak için çok geç olabilir. İşte bu yüzden sessiz istilanın karşısında yapabileceğimiz en büyük şey farkında olmaktır. Kendimize dönmek, hayatımıza bakmak, neyin gerçekten gerekli olduğunu ayırt etmek ve bizi biz yapan değerlerden vazgeçmemektir. Çünkü dünya ne kadar değişirse değişsin, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın insana duyduğu ihtiyaç değişmeyecek. Bir annenin çocuğuna sarılması, bir dostun zor günümüzde yanımızda olması, bir insanın gözlerimizin içine bakarak “Seni anlıyorum” demesi hiçbir teknolojiyle ölçülemez. Bunların yerini hiçbir ekran, hiçbir uygulama, hiçbir algoritma dolduramaz. Belki de geleceğin en büyük sınavı teknolojiyi ne kadar geliştireceğimiz değil, geliştirdiğimiz teknolojiyle birlikte insan kalmayı ne kadar başaracağımız olacak. Çünkü bir gün makineler bizden daha hızlı düşünebilir, daha hızlı yazabilir, daha hızlı hesaplayabilir ve daha hızlı öğrenebilir. Ama merhamet etmek, vicdan sahibi olmak, sevmek, özlemek, bağışlamak, bir başkasının acısını kendi acımız gibi hissedebilmek insana ait değerlerdir. Bunları kaybettiğimiz anda sahip olduğumuz bütün gelişmişliğin anlamı azalır.

Benim korkum dünyanın değişmesi değil. Benim asıl korkum, insanın bu değişimin içinde kendisini fark etmeden kaybetmesi. Daha hızlı ama daha yalnız, daha bağlantılı ama daha uzak, daha bilgili ama daha az sorgulayan, daha konforlu ama daha mutsuz bir hayatın içinde yaşamaya başlaması. Çünkü insanın sahip olduğu her yeni imkân, eğer onu kendisinden uzaklaştırıyorsa bir süre sonra imkân olmaktan çıkıp görünmez bir bağımlılığa dönüşebilir.

Bu yüzden bazen telefonu değil, hayatımızı kontrol etmemiz gerekiyor. Bazen ekranı değil, karşımızdaki insanı görmemiz gerekiyor. Bazen dünyadaki herkesin ne yaptığını öğrenmek yerine kendimizin ne yaptığını hatırlamamız gerekiyor. Bazen daha fazlasını istemek yerine elimizde olanın kıymetini bilmemiz gerekiyor. Ve bazen bütün dünyanın sesini biraz olsun kısmamız gerekiyor ki kendi içimizde ne söylediğimizi duyabilelim. Çünkü sessiz istila dışarıdan gelen bir saldırı olmayabilir. Bazen insanın kendi hayatından yavaş yavaş uzaklaşmasıdır. Bazen kendi kararlarını başkalarının beklentilerine göre vermesidir. Bazen başkalarının gösterdiği hayatı gerçek hayat sanmasıdır. Bazen sürekli bir şeylere yetişmeye çalışırken kendisini geride bırakmasıdır. O nedenle bugün biraz duralım ve kendimize bakalım. Hayatımızda gerçekten bize ait olan ne kaldı? Hangi alışkanlıklarımızı sorgulamadan sürdürüyoruz? Hangi şeyleri ihtiyaç sandığımız için istiyoruz? Hangi insanlarla gerçekten bağımız var? En son ne zaman bir telefon ekranına bakmadan uzun uzun konuştuk? En son ne zaman yalnızca kendimiz için bir şey yaptık? En son ne zaman hiçbir şey paylaşmadan, hiçbir fotoğraf çekmeden, hiçbir şey göstermeden sadece yaşadığımız bir anın içinde kaldık?

Belki de cevaplar bize hayatımızın ne kadar değiştiğini gösterecek. Ve işte tam o noktada seçim yine bizim olacak. Ya bu sessiz değişimin içinde sürüklenmeye devam edeceğiz ya da fark edip kendi hayatımızın direksiyonuna yeniden geçeceğiz.

Ben ikinci yolu seçmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü dünya değişsin, teknoloji gelişsin, hayat hızlansın. Bunların hepsi olabilir. Ama biz kendimizi kaybetmeyelim. Çünkü sahip olduğumuz en değerli şey, hiçbir teknolojiyle satın alınamayacak kadar kıymetli: Kendi hayatımız, kendi irademiz ve insan kalabilme gücümüz.

Bir sonraki yazımda buluşmak üzere ….

SEÇİL ESKİOĞLU

GAZETECİ / YAZAR

Yorum Yazın

SEÇİL ESKİOĞLU

    iletişime geç

    SEÇİL ESKİOĞLU

    Bizi Takip Edin
    Facebook
    Twitter
    Instagram
    Youtube
    Köşe Yazarları
    SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ
    SOSYAL PEDAGOG, BİREYSEL ÇİFT VE AİLE DANIŞMANI HANIM DEMİRBAŞ GEÇMİŞİN ÖĞRETTİĞİ GELECEK
    SEÇİL ESKİOĞLU
    SEÇİL ESKİOĞLU Sessiz İstila: Kimse Fark Etmeden Hayatımız Nasıl Değişiyor?
    CELAL KODAMANOĞLU
    CELAL KODAMANOĞLU Bir Adamın Adaletle Sınavı. MECİT ÇOKSU (TATAR RAMAZAN)
    ESRA SONGÜLER
    ESRA SONGÜLER TCHİBO
    MUSTAFA ÇOLAKOĞLU
    MUSTAFA ÇOLAKOĞLU TOPLUMSAL HUZUR VE MUTLULUK İÇİN HUKUK ÖNEMLİ
    SABİHA ÜNAL
    SABİHA ÜNAL BİR ÇANTAYA KAÇ HAYAT SIĞAR?
    HABİB BABAR
    HABİB BABAR BİZ SEKSENLİ YILLARIN ÇOCUKLARIYIZ
    FATOŞ ACAR
    FATOŞ ACAR NERDE O ESKİ GAZİNOLAR , TAVERNALAR…?
    ŞEHNAZ DİLAN
    ŞEHNAZ DİLAN BİR KOLTUKTA SON BULAN HAYAT
    MEHMET ALİ BABAR
    MEHMET ALİ BABAR İLAHİ ADALETİN ŞAŞMAZ TERAZİSİ
    BURHAN AKDAĞ
    BURHAN AKDAĞ ÇEKİRGE ALANYA’DA SIÇRAYAMADI: BEŞİKTAŞ’I BU LİGDEN SOĞUTMAYIN!
    AV.ONUR YAĞIŞAN
    AV.ONUR YAĞIŞAN SOSYAL MEDYA FENOMENLİĞİ BOŞANMA NEDENİ Mİ?
    LEYLA SOMER
    LEYLA SOMER BİR KAP SU, BİR GÖLGE, BİR VİCDAN
    ZAFER DİNÇER
    ZAFER DİNÇER VEFA SADECE BİR SEMT ADIYMIŞ
    NAZLI ARMAN
    NAZLI ARMAN SEVMEK
    FUNDA AKOSMAN
    FUNDA AKOSMAN YENİ YIL
    MERAL KONRAT
    MERAL KONRAT KİME GÖRE DÜŞMAN!
    Haber Caddesi
    KünyeGizlilik PolitikasıRSSSitemapSitene EkleArşivİletişim
    SOSYAL MEDYA BAĞLANTILARI
    FACEBOOKTWITTERINSTAGRAMLINKEDINYOUTUBE

    Haber Caddesi 2021 | Yazılım: Onemsoft

    Haber GönderFirma Ekleİlan Ekle