Biz seksenli yılların çocuklarıyız… Bizim öyle rengarenk, ışıklı, sesli, uzaktan kumandalı harika oyuncaklarımız yoktu. Bir mağazanın önünden geçerken gözümüz vitrindeki oyuncaklarda kalır, ‘Keşke benim de olsa’ diye iç geçirirdik. Ama çoğu zaman o oyuncaklar bizim için sadece vitrinde gördüğümüz hayallerden ibaretti. Biz, kendi oyuncağımızı kendimiz yapardık. Bir tahta parçası bulur, onu araba yapardık. Birkaç tekerlek bulursak dünyalar bizim olurdu. İp bulur ip atlar, misket bulur saatlerce sokakta oynardık. Boş teneke kutular bile bizim için oyuncaktı. Bir karton kutu bazen evimiz, bazen arabamız, bazen de hayallerimizin uçağı olurdu. Çünkü bizim çocukluğumuzda oyuncakların değeri, fiyatıyla değil, hayal gücümüzle ölçülürdü. Biz kara lastik ayakkabılar giyerdik. Kışın ayaklarımız üşürdü, yağmur yağdığında ayakkabılarımız su alırdı. Ama yine de çamurlu sokaklarda koşturur, akşam olunca eve üstümüz başımız kir içinde dönerdik.
Annemiz kapının önünde bizi görünce kızardı… ‘Yine nerelerdeydin sen?’ Biz başımızı öne eğer, biraz korkmuş gibi yapardık ama içimizden de gülümserdik. Çünkü sokak bizim dünyamızdı. Biz beyaz yakalı önlüklerle okula giderdik. Çantamız bugünkü çocukların çantaları gibi çeşit çeşit değildi. Defterimizin kenarları kıvrılır, kalemimizin ucu kırılır, silgimizi kaybetmemek için defterimizin arasına sıkıştırırdık. Öğretmenimizin sınıfa girişiyle ayağa kalkar, ‘Günaydın öğretmenim’ derdik. O zamanlar öğretmen, sadece ders anlatan biri değildi. Öğretmen, bizim için büyük bir otorite, bir rehber, bazen de ikinci anne-babaydı. Okul çıkışı eve hemen gitmezdik. Önce arkadaşlarımızla buluşurduk. Birimizin elinde misket, diğerinin elinde top… Sokaklarda saatlerce oynardık. Akşam ezanına kadar eve dönmezsek annemiz evimizin tahta kapısını açar ve bağırırdı ‘Habib Eve gel artık’ O sesi duyduğumuzda oyunu bırakır, koşa koşa eve giderdik. Çünkü bizim çocukluğumuzda cep telefonu yoktu. Kimse bize ulaşamazdı. Ama herkes birbirinin nerede olduğunu bilirdi.
Bir arkadaşımızın evine gideceksek telefon açmazdık. Kapısını çalardık. ‘Ali evde mi?’ ‘Evde.’ ‘Çıksın, oynayacağız.’ Ne kadar basit… Ne kadar güzel… Ne kadar gerçek… Bizim çocukluğumuzda internet yoktu. Sosyal medya yoktu. Bilgisayarlar evlerimizin başköşesinde değildi. Bir fotoğraf çekildiğinde hemen yüzlerce kişiye gönderilmezdi. Fotoğraflar çekilir, film bitince günlerce beklenirdi. Sonra fotoğrafçıdan alınan birkaç kare, yıllarca saklanan hatıralara dönüşürdü. Bugün telefonlarımızın içinde binlerce fotoğraf var. Ama çoğuna dönüp bakmıyoruz. Bizim ise birkaç fotoğrafımız vardı. Ve o birkaç fotoğrafın her birinin ayrı bir hikayesi vardı.O dönem Iğdır’ın tanınmış seyyar fotoğrafçısı vardı merhum Yemlihan Şimşek. O tüm anılarımızı karelerle ölümsüzleştirirdi. Biz fakirliği de gördük, yokluğu da… Ama belki de en büyük zenginliğimiz birbirimizdik. Bir evde ne varsa komşunun çocuğuyla paylaşırdık. Birimizde top varsa hepimizin topuydu. Birimizde misket varsa hepimizin misketiydi. Birimizin annesi ekmek yapmışsa, sıcak ekmeğin kokusu bütün sokağa yayılırdı.
Bir dilim ekmek, üzerine biraz salça, ya da ekmek arasına konulmuş domates… Bazen peynir… Bazen sadece şeker… Ve biz onu dünyanın en güzel yemeği sanırdık. Çünkü açlığımızdan çok mutluluğumuz vardı. Şimdi geriye dönüp baktığımda düşünüyorum da… Bizim çocukluğumuz aslında fakir değildi. Biz sadece bugünkü anlamıyla tüketmiyorduk. Biz yaşıyorduk. Sokağı yaşıyorduk. Arkadaşlığı yaşıyorduk. Mahalle kültürünü yaşıyorduk. Bayramları gerçekten bayram gibi yaşıyorduk. Bayram sabahı yeni kıyafetlerimizi giyer, ayakkabılarımızı başucumuza koyar, sabahın olmasını beklerdik. Şeker toplamak için kapı kapı dolaşırdık. Bir avuç şeker bizim için büyük mutluluktu. Bugün çocukların odalarında yüzlerce oyuncak var. Bizim ise bazen bir topumuz bile yoktu. Ama biz yine de mutluyduk. Çünkü mutluluğu satın almayı bilmiyorduk. Mutluluğu üretmeyi biliyorduk. Bir tahta parçasından oyuncak… Bir ipten oyun… Bir sokaktan macera… Bir arkadaşlıktan kocaman bir dünya kurardık. Ve belki de bu yüzden seksenli yılların çocukları bugün hâlâ birbirine baktığında aynı şeyi hissediyor… ‘Biz gerçekten güzel bir çocukluk yaşamışız…’ O yıllar geri gelir mi? Gelmez… O sokaklar aynı sokaklar değil artık. O çocuklar büyüdü. Kimi uzaklara gitti. Kimi hayata yenildi. Kimi sessizce aramızdan ayrıldı. Kimi hala eski bir fotoğrafın içinde, çocukluğumuzdaki haliyle bize bakıyor. Ama ne zaman eski bir şarkı duysak… Ne zaman kara lastik bir ayakkabı görsek… Ne zaman beyaz yakalı okul önlüğü aklımıza gelse… Ne zaman eski bir mahalle fotoğrafına baksak… Bir anda yıllar geriye gideriz. Ve yeniden çocuk oluruz.
Üstümüz başımız toz içinde… Dizlerimiz yara bere içinde… Ceplerimiz misket dolu… Elimizde kendi yaptığımız oyuncak… Akşam ezanı okunuyor… Annemiz tahta kapı arasında bizi çağırıyor… Biz ise son kez arkadaşımıza bakıp, ‘Yarın yine oynarız…’ diyoruz. İşte bizim çocukluğumuz buydu. Biz seksenli yılların çocuklarıydık. Çok şeyimiz yoktu belki… Ama sahip olduğumuz şeylerin kıymetini biliyorduk. Bir lokma ekmeğin… Bir çift ayakkabının… Bir bayramlığın… Bir arkadaşın…Bir annenin sesinin… Bir babanın eve gelişinin… Ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu biliyorduk. Şimdi elimizde her şey var. Ama bazen o günlerdeki huzurun küçücük bir parçasını bile bulamıyoruz. Çünkü bizim çocukluğumuzda az vardı ama öz vardı. Çok para yoktu… Çok oyuncak yoktu… Çok imkan yoktu… Ama çok sevgi vardı. Ve insan yaş aldıkça anlıyor. Çocukluk, sahip olduğun oyuncakların sayısı değilmiş. Çocukluk, sokağın kokusuymuş, annenin sesiymiş, arkadaşının gülüşüymüş, okul yolundaki heyecanmış, bayram sabahıymış, dizindeki yara, cebinde üç misket, üstünde beyaz yakalı önlükmüş… Ve belki de en önemlisi… Çocukluk, yıllar geçse de insanın içinde hiç büyümeyen o küçük çocukmuş. Biz o çocuğu hala içimizde taşıyoruz. İyi ki seksenli yılların çocukları olmuşuz… İyi ki o yoklukları yaşamışız… İyi ki kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapmışız… İyi ki sokaklarda düşüp dizimizi kanatmışız… İyi ki kara lastik ayakkabılarla koşturmuşuz… Çünkü bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki, bizim en büyük oyuncağımız hayat, en büyük zenginliğimiz ise çocukluğumuzmuş… Ve o çocukluk… Ne kadar zaman geçerse geçsin, hiç eskimeyecek.
Habib BABAR























Yorum Yazın