Bazen bir sabah uyanıyoruz ve pencereden dışarı baktığımızda her şey her zamanki gibi görünüyor. İnsanlar işe gidiyor, çocuklar okula yetişiyor, araçlar yollarda ilerliyor, marketler açılıyor, hayat bütün telaşıyla devam ediyor. Sanki dünya hâlâ aynı dünya, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi… Ama biraz durup düşündüğümüzde, biraz dikkatle baktığımızda aslında çok şeyin değiştiğini fark ediyoruz. Hatta belki de en büyük değişim, gözümüzün önünde gerçekleştiği hâlde alıştığımız için artık onu yeterince fark etmememiz.
Bugün sokakta kimi durdurup sorsak, şöyle derin bir iç çeker ve aynı cümleyi kurar: “Dünya artık eski dünya değil, gidişat hiç iyi değil, dünya yaşanmaz hâle geldi.” Peki, gerçekten bu koca dünya bitiyor mu? Yoksa yaşanmaz hâle gelen dünya değil de bizim hayatı yaşama şeklimiz mi? Bence asıl sormamız gereken soru tam da burada başlıyor.
Çünkü artık dünyanın farklı bölgelerinden gelen haberler yalnızca televizyonda izlediğimiz uzak görüntüler olmaktan çıktı. Aşırı sıcaklar, orman yangınları, seller, kuraklık, susuzluk, hava kirliliği, toprağın verimsizleşmesi, denizlerin kirlenmesi, buzulların erimesi, doğal yaşam alanlarının yok olması ve giderek artan çevre sorunları hayatımızın bir parçası hâline geliyor. Bir yerde yağmur yağmıyor, başka bir yerde hiç beklenmedik bir sel yaşanıyor. Bir bölgede insanlar su bulmakta zorlanıyor, başka bir bölgede sıcaklıklar insan hayatını tehdit edecek seviyelere çıkıyor. Ormanlar yanıyor, şehirler nefes almakta zorlanıyor. Bütün bunların ortasında ise biz günlük hayatımızın telaşı içinde yaşamaya devam ediyoruz.
Belki de asıl tehlike tam da burada başlıyor. Çünkü insan, alıştığı her şeye bir süre sonra duyarsızlaşabiliyor. Bir zamanlar bizi şaşırtan, korkutan veya üzen görüntüler bugün birkaç dakika içinde telefon ekranlarımızdan geçip gidiyor. Bir orman yangınını izliyoruz, üzülüyoruz, birkaç saat sonra başka bir habere geçiyoruz. Bir sel felaketini görüyoruz, insanların evlerini, yılların emeğini ve hayatlarını kaybetmesine üzülüyoruz, sonra kendi gündemimize dönüyoruz. Oysa doğanın yaşadığı her değişim, aslında bizim hayatımızın ve geleceğimizin de değişmesi anlamına geliyor.
Eskiden mevsimlerin değişmesini beklerdik. İlkbaharın gelişi belli olurdu, yazın sıcaklığı kendini gösterirdi, sonbaharda yaprakların sararmasını izlerdik, kış geldiğinde soğuğu hissederdik. Şimdi ise mevsimler bile şaşkın. Bazen kışın ortasında baharı aratmayan sıcaklıklarla karşılaşıyoruz, bazen yaz aylarında alışık olmadığımız hava olayları yaşanıyor. “Bu sene hava çok farklı.” cümlesini artık neredeyse hepimiz kuruyoruz. Fakat mesele yalnızca havanın değişmesi değil. Mesele, yaşadığımız dünyanın dengesinin bozulması.
Dünya bize sınırsızmış gibi geliyor. Oysa değil. Suyun da sınırı var, toprağın da, ormanların da, temiz havanın da. İnsanlığın kaynakları tüketme hızı ile doğanın kendisini yenileme kapasitesi arasında giderek büyüyen bir sorun var. Biz daha fazlasını istedikçe, daha hızlı tükettikçe, daha çok ürettikçe ve daha çok atık oluşturdukça doğanın taşıyabileceği yükü artırıyoruz. Üstelik bunun bedelini yalnızca bugün ödemiyoruz. Asıl bedeli yarının insanlarına bırakıyoruz.
Bir çocuğun yüzüne baktığımda benim aklıma yalnızca bugün gelmiyor. Geleceği düşünüyorum. O çocuk büyüdüğünde nasıl bir dünyada yaşayacak? Temiz havayı soluyabilecek mi? İstediği zaman suya ulaşabilecek mi? Yeşil alanları görebilecek mi? Denizlere girdiğinde tertemiz bir suyla karşılaşabilecek mi? Yoksa bizim bugün normalleştirdiğimiz sorunlar onun hayatının sıradan bir parçası mı olacak? İşte insanın içini en çok acıtan soru bence bu.
Çünkü biz dünyayı kendimizden sonraki nesillerden ödünç aldık. Ama bazen öyle davranıyoruz ki sanki dünya bize ait ve istediğimiz kadar tüketme hakkına sahibiz. Bir ağacı kesiyoruz, yerine yenisini dikmeyi düşünmüyoruz. Suyu gereğinden fazla kullanıyoruz. Plastik tüketiyoruz. Kullanmadığımız eşyaları çöpe atıyoruz. Daha fazlasını satın almayı ihtiyaç zannediyoruz. Doğaya bıraktığımız her atığın yıllar sonra neye dönüşeceğini düşünmeden hareket ediyoruz. Sonra bir gün bir sel olduğunda, bir orman yangını çıktığında, hava kirliliği arttığında ya da su kaynakları azaldığında şaşırıyoruz.
Oysa doğa bize uzun zamandır bir şeyler anlatıyor. Biz sadece dinlemiyoruz. Dünya artık bize bağırarak değil, bazen sessizce uyarıyor. Bir gölün çekilmesiyle, bir ağacın kurumasıyla, bir kuş türünün azalmasıyla, toprağın verimsizleşmesiyle, denizlerdeki canlıların zarar görmesiyle bize bir şey söylüyor: “Beni bu kadar zorlamayın.” Ama biz çoğu zaman bu sesi yalnızca büyük bir felaket yaşandığında duyuyoruz.
Oysa çevre sorunları bir gecede ortaya çıkmıyor. Yavaş yavaş birikiyor. Bir plastik şişe, bir poşet, gereksiz yere harcanan bir litre su, bilinçsizce tüketilen enerji, yok edilen bir ağaç veya kirletilen bir dere tek başına dünyayı değiştiriyor gibi görünmeyebilir. Fakat milyonlarca insan aynı şeyi yaptığında ortaya çıkan tabloyu düşünmek bile yeterli. Dünyayı yaşanmaz hâle getiren yalnızca büyük fabrikalar, büyük şirketler ya da büyük şehirler değil. Bizim günlük alışkanlıklarımızın da bu hikâyede payı var.
Bunu söylerken kimseyi suçlamak istemiyorum. Çünkü hepimiz bu düzenin içindeyiz. Hepimiz tüketiyoruz, hepimiz bazen kolay olanı seçiyoruz, hepimiz zaman zaman “Bir şey olmaz.” diyoruz. Ama artık “Bir şey olmaz.” diyebileceğimiz bir noktada olmadığımızı düşünüyorum. Çünkü oluyor. Hem de gerçekten oluyor.
Dünyanın bazı bölgelerinde insanlar suya ulaşmak için uzun mesafeler kat ediyor. Bazı bölgelerde tarım alanları kuraklık nedeniyle zorlanıyor. Şehirler aşırı sıcaklarla mücadele ediyor. Yangınlar yalnızca ağaçları değil, insanların evlerini, yaşamlarını ve geleceklerini de tehdit ediyor. Seller bir anda yılların emeğini yok edebiliyor. Doğaya yaptığımız hiçbir şey karşılıksız kalmıyor.
Belki de insanlığın en büyük yanılgısı, kendisini doğanın dışında görmesi. Oysa biz doğanın sahibi değiliz. Biz doğanın bir parçasıyız. Temiz hava olmadan yaşayamayız. Su olmadan yaşayamayız. Toprak olmadan gıdamızı üretemeyiz. Ağaçlar olmadan ekosistemlerin dengesi bozulur. Denizler olmadan yaşamın sürdürülebilirliği büyük bir tehdit altına girer. Yani doğaya zarar verirken aslında kendimize zarar veriyoruz.
Fakat dünyayı yaşanmaz hâle getiren yalnızca iklim değişikliği, çevre sorunları veya tüketim alışkanlıklarımız da değil. Bence bunun bir başka, daha sessiz tarafı var: İnsan ilişkilerimizi de kaybediyoruz.
Biraz geriye gidelim. Kendi çocukluğumuzu ya da anne babalarımızın, dedelerimizin anlattığı o samimi zamanları hatırlayalım. Kışın sobanın üzerinde cızırdayan mandalina kabuklarının kokusunu, sobada kızaran ekmeğin buğusunu düşünelim. O zamanlar teknoloji yoktu, kaloriferli lüks evler yoktu. Elektrikler sık sık kesilir, akşamları gaz lambasının ya da mumun cılız ışığında oturulurdu. Ama o cılız ışık, aslında evlerin içini sıcacık yapmaya yeterdi.
Bir mahallede biri hastalandı mı çorbası pişer, kapısına konurdu. Düğünler sokak aralarında, imkânlar birleştirilerek yapılır; cenazelerde keder paylaşılarak hafifletilirdi. İnsanlar birbirinin hâlinden haberdardı. Komşuluk vardı, selamlaşmak vardı, kapı çalmak vardı, hâl hatır sormak vardı. Televizyon tek kanallıydı belki ama sohbetler bol kanallıydı. Hayat şartları zordu, imkânlar kıttı ama insanların içi sıcaktı, sabrı boldu, merhameti derya denizdi.
Şimdi ise bambaşka bir çağın ortasındayız. Her şey elimizin altında. Bir tıkla dünyanın öbür ucundaki insanla konuşuyoruz, evimizden çıkmadan alışveriş yapıyor, istediğimiz bilgiye saniyesinde ulaşıyoruz. Tıp ilerledi, teknoloji gelişti, şehirler büyüdü, konforumuz arttı. Ama garip bir şekilde, kolaylaşan bu hayat bize huzur getirmedi. Tam tersine, bir şeyleri kazanırken ruhumuzdan çok büyük parçalar feda ettik.
Topraktan koptuk, beton blokların arasına sıkıştık. Çocuklarımız sokakta koşturup dizlerini kanatmak, mahallede arkadaşlarıyla oyun oynamak, yağmurdan sonra çamura basmak yerine bir tablet ekranında hayatı izler oldu. Yağmur yağdığında toprağın o güzel kokusunu içimize çekmek yerine ıslanmamak için kapalı mekânlara kaçıyoruz. Mevsimlerin bile tadı kaçtı; kış kışlığını unuttu, yaz sıcaktan kavurur oldu.
Ama bence dünyayı asıl zorlaştıran şey yalnızca havanın veya iklimin değişmesi değil; insan ilişkilerinin de buz tutması.
Artık aynı apartmanda yıllardır yan yana yaşadığımız komşumuzun adını dahi bilmiyoruz. Merdivende karşılaşınca göz göze gelmemek için başımızı telefonumuza gömüyoruz. Aynı masada oturan insanlar birbirleriyle konuşmak yerine farklı ekranlara bakıyor. Sosyal medyada bir insanın acısını görüyoruz; iki saniye üzülüp parmağımızla ekranı kaydırarak komik bir videoya geçebiliyoruz.
Bir başkasının mutluluğunu görüyoruz, kendimizi onunla kıyaslıyoruz. Bir başkasının hayatını izliyoruz, kendi hayatımızdan memnuniyetsiz hâle geliyoruz. Binlerce takipçimiz olabiliyor ama gerçekten arayıp “Nasılsın?” diye soracak bir dost bulamayabiliyoruz.
Kalabalıklar içinde yalnızlaşıyoruz.
Hiç olmadığı kadar bağlantılıyız ama hiç olmadığı kadar kopuğuz. Hiç olmadığı kadar konuşuyoruz ama birbirimizi hiç olmadığı kadar az dinliyoruz. Hiç olmadığı kadar bilgiye sahibiz ama birbirimizi anlamaya ayıracak sabrımız giderek azalıyor.
İşte bu yüzden bazen düşünüyorum: Acaba yaşanmaz hâle gelen yalnızca dünya mı? Belki de bizim dünyayı yaşama biçimimiz de yaşanmaz hâle geliyor.
Çünkü bir dünyanın yalnızca havası temiz olduğu için yaşanabilir olduğunu düşünmüyorum. İnsanların birbirine güvenebildiği, çocukların korkmadan oynayabildiği, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, komşuların birbirine selam verdiği, insanların birbirinin acısına duyarsız kalmadığı bir hayat da yaşanabilir bir dünyanın parçasıdır.
Doğa ile insan arasındaki bağ koptuğunda da insan ile insan arasındaki bağ koptuğunda da aslında aynı şeyi kaybediyoruz: yaşamın anlamını.
Elbette teknoloji gelişsin, şehirler büyüsün, insanlar daha rahat yaşasın. Üretim olsun, istihdam olsun, ekonomi gelişsin. Fakat bütün bunları yaparken yaşadığımız gezegeni tüketirsek, elde ettiğimiz refahın ne anlamı kalacak? Daha büyük evlerde yaşayıp daha küçük bir dünyaya mahkûm olursak ne olacak? Daha hızlı araçlara sahip olup temiz yollar ve temiz hava bulamazsak ne olacak? Daha çok ürün satın alıp temiz suya ulaşmakta zorlanırsak ne olacak? Daha teknolojik bir dünyada yaşayıp çocuklarımıza temiz bir gelecek bırakamazsak bunun adına gerçekten gelişmişlik diyebilir miyiz?
Bence gelişmişlik yalnızca gökdelenlerin yüksekliğiyle, yolların genişliğiyle, teknolojinin hızlanmasıyla ölçülmemeli. Bir ülkenin gerçek gelişmişliği, insanına ve doğasına ne kadar değer verdiğiyle de ölçülmeli. Çünkü bir ülkenin zenginliği yalnızca kasasındaki parayla değil; temiz havasıyla, içilebilir suyuyla, verimli toprağıyla, korunmuş ormanlarıyla, yaşayan denizleriyle ve çocuklarına bırakabildiği gelecekle de ilgilidir.
Bugün çevre konusunda konuşurken çoğu zaman “gelecek” kelimesini kullanıyoruz. Ama artık geleceğin çok uzakta olmadığını anlamamız gerekiyor. Gelecek dediğimiz şey aslında yarın sabah başlayacak. Çocuğumuzun okula gideceği gün, torunumuzun büyüyeceği yıllar, bizim yaşlanacağımız dönem… Hepsi gelecek. Ve biz bugünkü tercihlerimizle o geleceği şekillendiriyoruz.
Bu nedenle çevre meselesini yalnızca çevrecilerin, bilim insanlarının ya da devletlerin sorunu olarak görmek büyük bir hata olur. Bu hepimizin meselesidir. Evde kullandığımız su, attığımız çöp, tükettiğimiz enerji, satın aldığımız ürün, kullandığımız plastik, doğaya bıraktığımız atık, hatta çocuklarımıza öğrettiğimiz alışkanlıklar bile bu büyük hikâyenin küçük parçalarıdır. Bir çocuğa ağacın yalnızca yeşil bir görüntü olmadığını anlatmak gerekir. Bir ağacın gölge olduğunu, oksijen olduğunu, kuşların yuvası olduğunu, toprağı koruduğunu, yaşamın bir parçası olduğunu anlatmak gerekir. Bir çocuğa suyun musluktan sonsuza kadar akmayacağını öğretmek gerekir. Çünkü çevre bilinci yalnızca kurallar koyarak oluşmaz. Eğitimle oluşur ,Örnek olarak oluşur, Çocuk ne görürse onu öğrenir. Eğer biz suyu boşa akıtırsak çocuk da boşa akıtmayı normal kabul eder. Eğer biz yere çöp atarsak çocuk bunun yanlış olduğunu anlamakta zorlanır. Eğer biz ağaca zarar verirsek, doğayı korumanın önemini anlatırken sözlerimiz havada kalır.
Bu yüzden değişim önce evimizin içinde başlamalıdır.
Ama yalnızca bireylerden mucize bekleyemeyiz. Devletlerin, yerel yönetimlerin, kurumların, şirketlerin ve uluslararası kuruluşların da çok daha güçlü sorumluluk alması gerekiyor. Şehir planlamasından tarıma, enerji politikalarından ulaşıma, atık yönetiminden su kaynaklarının korunmasına kadar her alanda uzun vadeli düşünmek zorundayız. Çünkü günü kurtaran çözümler artık bize yetmiyor. Bugünü kurtarırken yarını kaybetmemeliyiz.
Bence artık dünyaya “Ne kadar daha tüketebiliriz?” diye değil, “Ne kadarını koruyabiliriz?” diye sormanın zamanı geldi.
Bugün yapay zekâdan, uzaya gitmekten, başka gezegenlerde yaşam aramaktan söz ediyoruz. Bunlar elbette insanlığın bilimsel gelişimi açısından son derece önemli. Fakat bana bazen çok çarpıcı bir soru geliyor: Başka gezegenlerde yaşam ararken kendi gezegenimizi neden bu kadar kolay harcıyoruz?
Mars’ta yaşam ihtimalini araştırıyoruz ama dünyadaki suyu korumakta zorlanıyoruz. Uzayın derinliklerini keşfediyoruz ama yaşadığımız mahallenin havasını temiz tutmakta zorlanıyoruz. Yeni teknolojiler geliştiriyoruz ama doğayla barışık yaşamayı hâlâ tam anlamıyla öğrenemedik. Belki de insanlığın önündeki en büyük sınav budur: Dünyayı terk etmeyi düşünmeden önce dünyayı korumayı öğrenmek. Çünkü başka bir gezegene gitme ihtimalimiz olsa bile bugün milyarlarca insanın yaşadığı bu dünyayı gözden çıkarmaya hakkımız yok. Dünya bizim evimiz. Bir evin duvarlarını yıkıp sonra dışarıda yeni bir ev aramak kolay değildir. Üstelik bugün çevre sorunlarının yalnızca doğayı değil; insan ilişkilerini, ekonomiyi, sağlığı, göçleri ve toplumların geleceğini de etkilediğini artık daha açık görüyoruz. Su azaldığında yalnızca musluklardan akan su azalmaz; tarım etkilenir, gıda üretimi zorlaşır, fiyatlar değişir, insanlar yaşam alanlarını değiştirmek zorunda kalabilir. Toprak verimsizleştiğinde yalnızca çiftçi zarar görmez; soframızdaki yiyecekten ekonomiye kadar pek çok alan bundan etkilenir. İklim koşulları değiştiğinde yalnızca hava sıcaklığı değişmez; şehirlerin yaşam düzeni, enerji ihtiyacı ve altyapısı da bundan etkilenir.
Yani çevre meselesi aslında hayatın tamamıdır. Bugün bir ağacın kesilmesine “Ne olacak?” diyerek bakarsak, yarın gölgesini aradığımızda iş işten geçmiş olabilir. Bugün suyun israfına “Bir litre sudan ne olacak?” dersek, yarın bir damlanın bile değerini anlayabiliriz. Bugün toprağın kirlenmesini görmezden gelirsek, yarın sağlıklı gıdayı nereden bulacağımızı düşünmek zorunda kalabiliriz. İnsan çoğu zaman elindekinin değerini kaybetmeden anlamıyor. Ama dünya konusunda böyle bir lüksümüz yok. Çünkü bazı kayıpların telafisi mümkün olmayabilir. Bir ormanı yeniden dikmek mümkündür ama yüzlerce yıllık bir ormanın ekosistemini bir gecede geri getirmek mümkün değildir. Bir nehri temizlemek mümkündür ama kirlenmiş bir doğanın kendisini toparlaması yıllar alabilir. Yok olan bazı canlı türlerini ise bir daha geri getiremeyiz. İşte bu yüzden korumak, sonradan düzeltmekten çok daha değerlidir. Ben hâlâ dünyanın yaşanabilir kalabileceğine inanmak istiyorum. Çünkü umutsuzluk bizi hiçbir yere götürmez. Ama umut da tek başına yetmez. Umut, sorumlulukla birleştiğinde anlamlıdır. Hayatı yeniden yaşanır kılmak öyle devasa reformlarla başlamak zorunda değildir. Her şey küçük bir adımla başlayabilir. Sabah yolda gördüğümüz bir esnafa içten bir “Kolay gelsin.” demekle, telefon ekranını kapatıp karşımızdaki dostumuzun gözlerinin içine bakarak onu gerçekten dinlemekle başlayabilir. Bir sokak hayvanının kabına su koymakla, toprağa dokunmakla, diktiğimiz küçücük bir fidanı sevgiyle sulamakla başlayabilir.
Bazen bir komşunun kapısını çalıp hâlini hatırını sormak bile büyük bir iyiliktir.
Bazen yalnızca gerçekten dinlemek yeterlidir.
Bazen bir çocuğa doğayı sevdirmek, geleceğe bırakabileceğimiz en büyük mirastır.
Çünkü dünya dediğimiz şey aslında hepimizin yaşadığı küçük hayatların birleşimidir. Bir insanın davranışı küçüktür. Milyonlarca insanın davranışı ise dünyanın kaderini değiştirebilir. Ben bu yüzden çocuklara bırakacağımız mirasın yalnızca evler, paralar, arabalar ya da makamlar olmadığını düşünüyorum. Asıl mirasımız yaşanabilir bir dünya olmalı. Çocuklarımızın temiz havayı soluyabildiği, suyuna güvenebildiği, denizlere baktığında çöp değil yaşam görebildiği, ormanlara girdiğinde beton değil ağaçlarla karşılaştığı, gökyüzüne baktığında duman yerine yıldızları görebildiği bir dünya…
Bundan daha büyük bir miras olabilir mi?
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru artık “Dünya yaşanmaz hâle gelecek mi?” değil, “Dünyanın yaşanabilir kalması için bugün ne yapacağım?” olmalı. Çünkü dünya bir gün ansızın yaşanmaz hâle gelmeyecek. Eğer gerekli önlemleri almazsak bunu yavaş yavaş yaşayacağız. Önce alışacağız. Sonra normalleştireceğiz. Sonra çocuklarımız da bizim alıştığımız dünyayı normal sanacak. Ve bir gün geriye dönüp baktığımızda belki de “Keşke daha önce fark etseydik.” diyeceğiz.
İşte ben tam da bu yüzden bugün konuşmamız gerektiğine inanıyorum. Daha fazla tüketmeden önce düşünelim. Bir şeyi atmadan önce düşünelim. Suyu açarken düşünelim. Bir ağacı keserken düşünelim. Bir çocuğun geleceğini düşünelim. Bir insanın kalbini kırarken düşünelim. Birbirimizden uzaklaşırken düşünelim. Çünkü yaşanabilir bir dünya yalnızca temiz nehirlerden, yeşil ormanlardan ve mavi denizlerden oluşmaz. Yaşanabilir dünya, içinde insanın insana insan gibi davrandığı dünyadır. Komşunun komşuya yabancı olmadığı, çocukların ekranlara mahkûm edilmediği, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, doğanın yalnızca bir kaynak deposu gibi görülmediği, hayvanların ve canlıların yaşam hakkına saygı duyulduğu, insanların birbirinin acısına sırtını dönmediği bir dünyadır. Belki de kaybettiğimiz şey tam olarak budur: Birbirimize ayırdığımız zaman, doğaya gösterdiğimiz saygı, hayata duyduğumuz merak, paylaşmanın verdiği mutluluk ve bir insanın diğer insanın yanında olduğunu hissettiren o eski sıcaklık…
Çünkü dünya hâlâ her sabah güneşin o muazzam ışıklarıyla doğduğu, bahar gelince ağaçların çiçek açtığı, denizin dalgalarının kıyıya vurduğu, bir çocuğun samimi gülüşüyle aydınlanan güzel bir gezegen. Onu yaşanmaz kılan doğanın kendisi değil; bizim aşırı hızlı, hırslı, tüketen, kirleten ve birbirimizden kopuk yaşam biçimimiz. Yine de pes etmek, “Her şey bitti.” demek bize yakışmaz. Çünkü dünyayı bu hâle getiren bizsek, yeniden güzelleştirecek olan da yine bizleriz. Yüreğimizdeki merhamet ışığı sönmediği sürece hiçbir gece sonsuza kadar sürmez. Ben hâlâ umudun olduğuna inanıyorum. Çünkü insan isterse değiştirebilir. Yeter ki görmekten korkmasın, gerçeği kabul etmekten kaçınmasın ve “Benden ne olur ki?” demesin. Çünkü bazen bir insanın verdiği karar bir ailenin alışkanlığını değiştirir. Bir ailenin alışkanlığı bir çevreyi değiştirir. Bir çevrenin değişimi bir şehre örnek olur. Bir şehrin değişimi ise başka şehirlerin önünü açabilir. Dünya belki de bugün bizden büyük kahramanlıklar istemiyor. Sadece biraz daha bilinç, biraz daha sorumluluk, biraz daha sevgi ve biraz daha vicdan istiyor. Ve belki de en önemlisi, çocuklarımızın gözlerinin içine bakıp onlara karşı mahcup olmayacağımız bir gelecek hazırlamamızı istiyor. Çünkü sonunda geriye ne kadar tükettiğimiz değil, ne kadar koruduğumuz kalacak. Ne kadar büyük binalar yaptığımız değil, çocuklarımıza nasıl bir gökyüzü bıraktığımız hatırlanacak. Ne kadar çok sahip olduğumuz değil, bizden sonra gelenlerin ne kadarına sahip olabildiği önemli olacak.
Bu dünya bize sınırsız bir miras olarak verilmedi. Bize emanet edildi. Ve emanetin değeri, onu sahibine geri verirken anlaşılır.
Biz bu dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık.
Şimdi mesele, onlara aldığımızdan daha kötü bir dünya bırakıp bırakmayacağımız.
Ben çocuklara “Bizim zamanımızda böyle değildi.” demek istemiyorum. Onlara “Biz fark ettik, mücadele ettik ve değiştirmek için elimizden geleni yaptık.” diyebilmek istiyorum.
Çünkü hâlâ zamanımız var.
Ama zamanımızın sonsuz olmadığını da artık kabul etmeliyiz.
Dünya bize bir kez daha sesleniyor. Bu kez daha yüksek sesle. Ve artık onu duymak zorundayız. Çünkü kaybedeceğimiz şey yalnızca birkaç ağaç, birkaç göl, birkaç orman ya da birkaç derece sıcaklık değil. Kaybedeceğimiz şey, yaşamın kendisi olabilir.
Dünya bizim evimiz. Evimize sahip çıkmazsak başka bir kapıyı çalacak kadar şanslı olup olmayacağımızı bilmiyoruz. O hâlde bugün hâlâ nefes alabiliyorken, hâlâ suyumuz varken, hâlâ ormanlarımız, denizlerimiz, topraklarımız ve gökyüzümüz varken koruyalım. Çünkü yarının dünyasını bugünden biz hazırlıyoruz.
Belki de insanlığın önündeki en büyük soru artık “Daha ne kadar büyüyebiliriz?” değil, “Büyürken ne kadarını koruyabiliriz?” olmalı.
Çünkü gerçek başarı, dünyayı tüketerek daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduklarımızı gelecek nesillerin de yaşayabileceği şekilde koruyabilmektir. Ve unutmayalım: Biz bu dünyanın sahibi değiliz. Sadece bir süreliğine misafiriz. Bize düşen, bizden öncekilerin bıraktığı güzellikleri yok etmek değil; bizden sonrakilere mümkün olduğunca sağlam, temiz, huzurlu ve yaşanabilir bir dünya bırakmaktır.
Bugün attığımız her adım, yarının dünyasında bir iz bırakacak. O izin nasıl olacağını ise bizim seçimlerimiz belirleyecek. Hâlâ bir ağacın gölgesinde oturabiliyorsak, hâlâ denizin kokusunu duyabiliyorsak, hâlâ yağmurun sesini dinleyebiliyorsak, hâlâ çocukların gökyüzüne umutla baktığını görebiliyorsak umut vardır.
Yeter ki geç kalmadan harekete geçelim.
Yeter ki doğayı yeniden hatırlayalım.
Yeter ki birbirimizi yeniden insan gibi görmeye başlayalım.
Yeter ki çocuklarımızın geleceğine karşı sorumluluğumuzu unutmayalım.
Çünkü dünya kendi kendine yaşanmaz hâle gelmiyor. Bizim tercihlerimiz, ihmallerimiz, alışkanlıklarımız ve suskunluklarımız da bu sürecin bir parçası oluyor. Ama aynı şekilde dünyayı koruyacak olan da yine bizim tercihlerimiz, bilinçli davranışlarımız, kararlılığımız ve vicdanımız olabilir.
Belki de bugün hep birlikte kendimize aynı soruyu sormalıyız:
Dünya yavaş yavaş yaşanmaz hâle mi geliyor?
Belki de cevap bizim ellerimizde.
Çünkü dünya, bizden sonra gelecek çocukların da evidir. Ve onlara bırakacağımız en büyük miras; daha çok tüketilmiş bir dünya değil, daha çok yaşanabilir bir gelecek olmalıdır. Ben çocuklarımızın gözlerinin içine baktığımızda utanacağımız değil, gurur duyacağımız bir dünya bırakmak istiyorum.
Bunun için hâlâ bir şansımız var.
Yeter ki o şansı tüketmeden önce, dünyayı tüketmeyi bırakalım.
Bir sonraki yazımda buluşmak üzere, keyifle okuyunuz.
Sevgilerimle…
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ / YAZAR
























Yorum Yazın