Ben 38 yıldır gazetecilik yapıyorum. Dile kolay… Bir insanın hayatında 38 yıl az bir zaman değil. Bu mesleğe başladığım günlerde bugünün teknolojisi yoktu. Telefonlar akıllı değildi, sosyal medya yoktu, herkesin elinde kamera taşıdığı bir dünya henüz kurulmamıştı. Haber, gerçekten peşinden koşularak bulunurdu. Röportaj yapmak için insanlara ulaşmak, onların kapısını çalmak, saatlerce beklemek, bazen günlerce peşinden gitmek gerekirdi. Ben de bu meslekte yıllar boyunca binlerce insanla karşılaştım. Siyasetçilerle, gazetecilerle, sanatçılarla, sporcularla, iş insanlarıyla, hayatın farklı kesimlerinden insanlarla konuştum. Ama yaptığım röportajların önemli bir bölümünü sinema dünyasının emekçileri oluşturdu.
Yeşilçam oyuncuları… Onların her biri başlı başına bir hikayeydi. Yaklaşık 400 sinema oyuncusunun hayat hikayesini dinledim. Kimi çocukluğunu anlattı, kimi yokluk günlerini… Kimi setlerde yaşadığı zorlukları, kimi bir ekmek uğruna verdiği mücadeleyi… Kimi bir figüran olarak başladığı sinemada yıllar sonra başrol oynadı. Kimi yüzlerce filmde görünmesine rağmen adını kimse bilmedi. Kimi kamera karşısında birkaç saniye göründü ama o birkaç saniyenin arkasında yıllarca süren bir emek vardı. Bugün büyük çoğunluğu aramızda değil. Allah hepsine rahmet eylesin. Fakat onların bıraktığı yalnızca filmler değildi. Bir terbiye bıraktılar. Bir duruş bıraktılar. Bir mütevazılık bıraktılar. Birbirlerine karşı saygıları vardı. Şöhretin ne olduğunu biliyorlardı ama şöhretin insanı neye dönüştürmemesi gerektiğini de biliyorlardı. Yeşilçam'ın büyük ustalarıyla sohbet ederken bunu çok kez gördüm. Karşınızda milyonların tanıdığı bir oyuncu olurdu ama size kendisini anlatırken öyle büyüklenmezdi. ‘Ben kimim ki?’ der gibi konuşurdu. Çünkü onlar şöhretin gelip geçici olduğunu yaşayarak öğrenmişlerdi.
Bir film çekilir, insanlar sinemaya koşar, afişler asılır, gazeteler oyuncuların fotoğraflarını basardı. Oyuncular alkışlanır, sevilir, sokakta görüldüklerinde insanlar etraflarını sarardı. Ama onlar bilirdi… Film biter. Işıklar söner. Set toplanır. Kamera kapanır. Ve herkes kendi hayatına döner. Belki de bu yüzden şöhretin kendilerini esir almasına izin vermezlerdi. Çünkü hayatın kamera karşısındaki birkaç saatten ibaret olmadığını biliyorlardı. Bugün ise bambaşka bir sanat dünyasının içerisindeyiz. Yeni yeni şarkıcılar, oyuncular, sosyal medya fenomenleri çıkıyor. Elbette aralarında gerçekten yetenekli, emek veren, kendisini geliştiren çok değerli insanlar da var. Benim sözüm onlara değil. Benim sözüm, daha dün ortaya çıkıp bugün kendisini dünyanın merkezine koyanlara… Sanatı değil şöhreti hedefleyenlere…Emek vermeden alkış bekleyenlere… İnsanları yalnızca işleri düştüğünde hatırlayanlara… Bazen bir bakıyorum, daha düne kadar telefonlar susmuyor.‘Abi nasılsın?’, ‘Abi bir görüşelim.’ ‘Abi sana bir şey danışacağım.’, ‘Abi bir haber yapalım.’ ‘Abi klibimi yayınlar mısın?’, ‘Abi programa çıkar mısın?’ Telefonlar arka arkaya geliyor. Mesajlar peş peşe düşüyor. Çünkü bir beklenti var. Bir ihtiyaç var. Bir iş var. Bir kamera var. Bir haber var. Bir ekran var. Bir tanıtım var.
Ama iş bitince… Sessizlik. Telefon susuyor. Mesaj gelmiyor. Sanki dün hiç konuşmamışız gibi. Sanki yıllardır tanışmıyormuşuz gibi. Sanki o insanı şöhrete taşıyan yolda hiç kimsenin emeği olmamış gibi… Oysa gazetecilik bana çok önemli bir şey öğretti… İnsanları yalnızca yükselirken değil, düştüklerinde de tanırsınız. Bir insanın gerçek karakterini, işi düştüğünde değil, işi bittiğinde gösterdiği tavır anlatır. İşi varken herkese ‘Abi’, ‘Babla’, ‘Kardeşim’ diyenlerin bazıları, işi bittiğinde sizi tanımamaya başlayabiliyor. Oysa hayat böyle değil. Bugün sizin ihtiyacınız olabilir. Yarın benim. Bugün sizin telefonunuz çalabilir. Yarın benim. Bugün sizin fotoğrafınız gazetede olabilir. Yarın başka birinin. Bugün siz sahnede olabilirsiniz. Yarın koltukta oturup başkasını izleyebilirsiniz. Hayatın kuralı budur. Ben 38 yıldır bu mesleğin içerisindeyim. Bugün hala insanlarla konuşuyorum. Hala röportaj yapıyorum. Hala haber yazıyorum. Hala sanatçıların hikayelerini dinliyorum. Ama yıllar bana artık insanları daha farklı okumayı öğretti. Kimin gerçekten sanat için mücadele ettiğini… Kimin yalnızca görünür olmak istediğini… Kimin dostluğu menfaat üzerine kurduğunu… Kimin ise hiçbir karşılık beklemeden yanınızda olduğunu… Bunların hepsini zaman gösteriyor. Çünkü zaman, en büyük gazetecidir. Herkesin gerçek hikayesini bir gün ortaya çıkarıyor. Yeşilçam oyuncularını düşündükçe bazen kendi kendime soruyorum… Nerede kaldı o eski terbiye? Nerede kaldı o mütevazılık? Nerede kaldı ‘önce insan’ diyebilmek? Şöhret insanı büyütmez. İnsan, şöhreti taşıyabildiği zaman büyür. Sahnede alkışlanmak kolaydır. Asıl mesele sahneden indikten sonra kim olduğunuzdur. Kamera karşısında gülümsemek kolaydır. Asıl mesele kamera kapandıktan sonra insanlara nasıl davrandığınızdır. Gazetelerde adınızın çıkması kolaydır. Asıl mesele yıllar sonra insanların sizi nasıl hatırlayacağıdır.
Ben 400'e yakın Yeşilçam oyuncusunun hikayesini dinledim. Onların bazıları bugün hayatta değil. Ama isimlerini söylediğimde hâlâ yüzlerde bir tebessüm oluşuyor. Filmleri hala izleniyor. Replikleri hala konuşuluyor. Şarkıları hala söyleniyor. Çünkü onlar yalnızca şöhret olmadılar. Bir dönemin hafızası oldular. Bir dönemin kültürünü taşıdılar. İnsanların hayatlarına dokundular. Bugün onları anarken ‘Ne kadar meşhurdu?’ diye sormuyoruz. ‘Ne güzel insandı…’ diyoruz. İşte asıl miras budur. Bugün şöhret çok kolay elde edilebiliyor. Bir video çekiliyor. Bir şarkı yayınlanıyor. Bir klip hazırlanıyor. Bir televizyon programına çıkılıyor. Sosyal medyada birkaç milyon izlenme (O da şişirme) geliyor. Ve bir anda insan kendisini dev aynasında görmeye başlayabiliyor. Ama unutulan bir şey var… İzlenme, sanat değildir. Takipçi, karakter değildir. Şöhret, kişilik değildir. Alkış, insanı iyi insan yapmaz. İnsanı insan yapan, kimse görmüyorken yaptığıdır. Benim yıllar içerisinde öğrendiğim en önemli şeylerden biri de şu oldu. İnsanlara tepeden bakmayacaksınız. Çünkü hayat çok uzun, ama aynı zamanda çok kısa. Bugün yanınızda çalışan bir insan, yarın sizin patronunuz olabilir. Bugün kapısını çaldığınız bir insan, yarın sizin ona ihtiyaç duyduğunuz kişi olabilir. Bugün küçümsediğiniz bir gazeteci, yarın sizin hikayenizi yazabilir. Bugün ‘Kim bu?’ diye baktığınız bir genç, yarın sizin önünüzde yürüyebilir. Bu nedenle kimseyi küçümsememek gerekiyor. Çünkü hayatın terazisi bazen hiç beklemediğiniz anda yön değiştiriyor.
Ben gazeteciyim. Benim işim insanları şöhret yapmak değil. Benim işim gördüğümü, duyduğumu ve yaşadığımı anlatmak. Bazen bir sanatçının haberini yaparım. Bazen bir oyuncunun hayat hikayesini kaleme alırım. Bazen bir insanın yıllardır kimsenin bilmediği hikayesini ortaya çıkarırım. Ama hiçbir zaman şunu unutmam… Ben gazeteciyim. Bugün biriyle haber yaparım. Yarın başka biriyle. Benim kapım herkese açık olabilir ama gönlümde herkesin yeri aynı değildir. Çünkü yıllar bana kimin gerçekten insan olduğunu öğretmiştir. Ve yılların sonunda şunu çok net söyleyebilirim… Şöhret gelip geçicidir. Alkış gelip geçicidir. Kamera gelip geçicidir. Para gelip geçicidir. Güzellik bile gelip geçicidir. Ama insanın bıraktığı iz kalıcıdır. Bir insanın arkasından ‘İyi insandı’ denilebiliyorsa, bence hayattaki en büyük başarı budur. Çünkü bir gün hepimizin ışıkları sönecek. Bir gün hepimizin telefonu susacak. Bir gün hepimizin adı bir haberin içerisinde geçecek. Ve bir gün, biz de bu dünyadan sessizce geçip gideceğiz. İşte o zaman geriye ne takipçi sayısı kalacak ne alkış ne de şöhret… Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğunuz kalacak. Ben yıllardır bu dünyanın içerisindeyim. Çok insan gördüm. Çok şöhret gördüm. Çok yükselişe tanıklık ettim. Çok düşüşe şahit oldum. Bugün telefonları susmayanların yarın kim tarafından aranmadığını gördüm. Bugün herkesin peşinden koştuğu insanların, yıllar sonra unutulduğuna da şahit oldum. Bu nedenle kimseye şöhretinden dolayı hayran olmam. İnsana, insanlığından dolayı değer veririm. Çünkü şöhret bir emanettir. Bugün sizdedir, yarın başkasında. Bugün sahne sizindir, yarın perde kapanır. Ve hayat devam eder. Bütün bunların sonunda söyleyeceğim tek bir cümle var… Biz hancıyız, onlar yolcu. Bu söz, kimseyi küçümsemek için söylenmiş bir söz değil. Tam tersine, hayatın gerçeğini anlatıyor. Ben bu meslekte daha nice insan göreceğim. Nice şarkıcı gelecek, nice oyuncu çıkacak, nice şöhret parlayacak. Kimi kalıcı olacak, kimi birkaç yıl sonra unutulacak. Ama biz burada olacağız. Haberin başında… Haberin peşinde… İnsanların hikayelerinin arasında… Çünkü yolcular değişir, yollar değişir, isimler değişir. Ama hancı, yolun hikayesini bilir. Ben 38 yıldır o hikayenin içerisindeyim. Ve hala öğreniyorum. Hala insan tanıyorum. Hala hikaye biriktiriyorum. Belki de gazeteciliğin en güzel tarafı bu… İnsanların gelip geçtiği bir dünyada, onların hikayelerine tanıklık etmek. Yeşilçam'ın ustaları aramızdan ayrıldı. Allah hepsine rahmet eylesin. Ama onların terbiyesi, mütevazılığı ve insanlığı hala hafızamızda. Bugünün şöhretlerine de geriye dönüp bakmalarını tavsiye etmekten başka söyleyecek fazla sözüm yok. Çünkü hayatın sonunda herkes aynı yere geliyor. Perde kapanıyor. Işıklar sönüyor. Kamera duruyor. Ve geriye sadece insan kalıyor. Biz hancıyız… Onlar yolcu. Yolcular değişir. Ama hancının hafızasında bütün hikayeler kalır.
Habib BABAR























Yorum Yazın