Nerde o eski incelikle yapılan el işleri ve onların sanatçıları?
Eski oymalı, hazeranlı , marküterili , ince ayaklı mobilyalar yalnızca değerini bilen eski insanların evlerinde ya da antikacılarda… Eskiyen evleri çok severim buradaki mobilyalar, hayatta olan sahipleri gibi ölümü bekliyorlar onlar da belki sonunda sokağa atılarak ölecek ya da antikacılara yok pahasına satılacaklar tabi ki mirasçıları tarafından artık onlara selam veren yok. Oysa ince ince oyularak yapılan bu mobilyaları yapan ustalar belki de çoktan dünya değiştirdiler.
Mobilya dükkanlarını gezmeye başlayın herşey sunta üzeri kaplama masif olanları mumla arıyoruz. Neredeyse yatak diyebileceğimiz kanepeler küçük evlerde kapının ağzına kadar geliyor, döşemeleri parklardaki kaydırak gibi oturmayı unutturuyor insana. Yayılıyorsunuz üstünde biraz modernlikten çıkıp klasik ev döşemeye kalkarsanız üç değil beş kişilik kocaman kanepelerin estetikten ne kadar uzak olduğunu görürsünüz. Kumaşları teflonmuş, leke tutmaz mış , ye iç uyu üzerinde kimin umurunda ki kapitone dikişlerinin kesişen yerlerinde baskı düğmeler yok artık çirkin ayna parçaları, boncuk vs gibi materyallerle süslü kimin zevki bilinmez ama tüm mobilyacıları gezin ayna ya da boncuk her yerlerine yapıştırılmış. Son derece bayağı, göz zevkinden çok görgüsüzlüğe hitabeden, rahat görünümlü, zevkten muzdarip nesneler.
Eviniz aslında sizin kişiliğinizi yansıtır , kimi evler yaşamaya çalışır kimi ise gerçekten yaşatır , kiminde ise boğulursunuz .
Enerjinin pozitifi içeri girdiğiniz de yüzünüze gülen evlerde kendini belli eder. Ev sahibi öyle bir buyur eder ki sohbetine doyamaz, kalkmayı hiç istemezsiniz. Ev eski , eşyalar deseniz şimdikilere göre modası geçmiş ama her biri el yapımı her biri göz nuru. burun kıvırıp demode deselerse de aldırmayın, o koltuklarda birikmiş anılar oturur.
Kiminde gözyaşları gizlidir, kiminde ise kahkahalar fışkırır.
Hadi kapıları kapatıp dışarı çıkalım birlikte, el işçiliği olan ürünleri nerelerde bulabiliriz diye bakınalım sağa sola.
Makinaların devreye girip neredeyse tüm güzellikleri yok ettiği noktadayız.
Alın teri, göz nuru, el emeği olarak neleri bulabiliriz?
Her şeyin plastik ve naylon olduğu bir dünyayı yaşıyoruz , özünü yitirmiş o kadar çok şey var ki. Kayınpederimle aynı memleketteniz onlara gelin olmadan henüz lise talebesiyken solunum yollarından devamlı hastalandığımı babamdan bilirdi, nazenin bir bünyem olduğu için dükkanına alışveriş için annemle gittiğimizde annemle sohbetinden sonra bana da şöyle takılırdı :
“Ne o kız naylon Ayşe yine mi hasta oldun?”
Bizim Kaleciktekilerin tipini beğenmedikleri kimseler hep “Naylon Ayşe’ydi” , ya da “Sülbiye” idi. Ne bilsin adamcağız o Naylon Ayşe bir gün gelecek oğlunun eşi onun da gelini olacaktı. Ağrısı sızısı olup başını kaldıramıyorsa bir kız ya da hanım için de:
“Selver hasta” her gün hasta derlerdi , yani çok önemsemezlerdi hastalıkları.
Gezmeye devam edelim mi?
Kahvenin , çayın bile el işçiliğini bırakıp makinalarda yapıldığı dönemi yaşıyoruz. Cezve belki de en nefret ettiğimiz alet olmuştu, ağır ağır kısık ateşte karıştırarak kazara arkamıza dönsek hemen kabarır bütün köpüğünü taşırıp bir de ocağı kirletirdi, söylene söylene ocağı silmek bir yana, köpüksüz kahvenin utancını sunmak da başka bir yanaydı, şimdi makinaya koyup bir düğmeye basıyor ve hiç bir şekilde taşmadan bol köpüklü kahvelerimizi hazırlıyoruz.
Çaydanlıklar demlenen çayın tadı yok ama onlarda demode oldu, o da çay makinalarında hizmete hazır, ağır ağır demlenen çayı ancak tiryakisi içiyor.
Çamaşır ve bulaşık makinalarının da bitince haber veren ses ayarları var.
“Gel bittim, çıkar beni” diyor. İki makina da … Ah bir de çamaşırları iplere asacak ya da tabakları raflara dizecek makinalar olsa evet robotlar var ama onları da evlerimizde ister miyiz?
Ne tencerenin lezzet veren kısmı kaldı ne de tabakların eski güzelliği
Halılar da makinalarda dokunuyor. Elişi olanlara rağbet yok, çok desenli diye gençler sevmiyor, kıymetli olması, El iş olması onlar için önemli değil.
En isim yapmış ayakkabı ve çanta mağazalarındaki ürünler el işinden uzak, makina işi hepsi suni. Bir sene kullan-at, ah o eski deri çanta ve ayakkabılar nerde ?
Elbiseden gömleğe kıyafetler bir modelde onlarcası her beden için zayıfı, kilolusu, yakışanı, yakışmayanı hepsi elektrikli çatır çıtır ses çıkarıp bedene de yapışan kısmından. Nerde o eski terziler insanın kendine özel ne kumaşı, ne modeli ne de dikişi var, her yerde herkesle piştisiniz.
Şapka , şemsiye , dikişi kaçan çorapları tamir eden ustalar nerde? Her biri devrini kapattı, tarih olup küllenmeye başladılar.
Altın , gümüş ya da mücevherlerde artık el işi kalmadı, onlarda makinaların altında çoğalarak vitrinlerden taşıyor oysa eski el işleri ne kadar az ve neredeyse kişiye özel olurdu.
Her işin ustası , çırağı varken şimdi makinası var işte bu yüzden insanlarda da saygı kalmadı tanınmış iki mağaza hariç nereye gitseniz çalışan eleman sizinle hemen samimi oluyor, sen diye hitap ediyor bu yeni yetme gençlerin ablası teyzesi oluyorsunuz ikaz etseniz bile umursamayan garip bir gençlik. Hayat onlara mı güzel yoksa eskiyi arayarak yaşayan bizlere mi ?
Ben hep sabit fikirli eski kafalı biri oldum. Laubali olmadan ölçülü konuşmayı severim bana sen diyen elemana özellikle siz derim, o da dikkat etsin diye ama onlar saygılı davranmaktan çok uzak , konuşmayı ve nasıl davranabileceklerini bilmiyorlar .
Sözün kısası, usta yok, sanatçı yok, el işçiliği yok zaten arayıp soran , kıymet bilen, değer veren de yok dünya hızlı dönüyor , yetişmek ne mümkün ?
Haftaya başka bir konuda yine sizlerle olmak ümidiyle
Hoşluklarla kalın, hoşçakalın
FATOŞ ACAR
GAZETECİ - YAZAR
























Yorum Yazın